18 Eylül 2013 Çarşamba

ANDROİDLER






                                                                   ‘Androidler, elektronik koyun sever mi?..’



Evimizin ilerisinde yükselen engebeli arazide, sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden ayıran, yalnızca ortadan geçen yol ve bir iki duvar. Bazı geceler, solgun ışıklar altında, o yakaya bakarken buluyorum kendimi. En uzakta, tepede, diğer apartmanlardan oldukça ayrıksı, gökdelen gibi sivrilmiş, sarı bir bina var. Arada pencerelerde solgun gölgeler duruyor ve geceleyin, tek tük ışıkların yandığı dairelerde, hiç tanımlayamadığım karaltılar dolaşıyor...

Oranın, giderek şaşırtıcı bir görünüme büründüğünü anladığımda, sanırım iş işten geçmişti!.. Boş yere hayıflanmışım; geçen gün, haklılığım kanıtlandı.

Uykunun tutmadığı o gece, balkondan durgun şafağı izlerken, birden gözlerim o binaya takıldı; bir hareketlilik vardı!.. Neler oluyor derken, büyük babamdan kalma dürbünle, yapıyı gözetlemeye başladım. Gecenin bu yarısında, belirsiz, ürkünç görüntüler ve sanki androide benzer, yarı insan, yarı hayvansı yaratıklar bina içinde koşuşturup duruyordu ve elbette platinsi, metalik bir parıltı yayıyorlardı.

Donup kalmıştım, şaşkınlığımdan zamanı unutmuşum, sonra ne olduysa, -bir an gözlerime inanamadım- bir şey bana doğru koşarak, daha doğrusu dürbünün içinden; dalgalar halinde yayılarak yaklaştı ve acayip bir çınlayışla; 'Ne yapıyorsun' diye bağırdı!.. Asıl inanılmaz olanda şu; biri kulaklarımdan sanki yırtarcasına asıldı!..

Ödüm kopmuştu.

O günden sonra, boşluğun gölgelerden oluştuğuna ve meleklerin bulutlarda oturduğuna inanır oldum. Duyduğuma göre, androidlerin gözleri kartal gözü gibi uzaklara odaklanabiliyor ve izlendiklerini anlarlarsa, manyetik biçimde hareket eden uzuvları, elleri, kolları sayesinde; dilediğini yanlarına bile alabiliyorlarmış!.. Şaşırtıcı olansa, şimdilik bana yalnızca bağırmaları ve uyarmış olmalarıymış!..

Aman tanrım, düş mü görüyorum ben!..

14 Eylül 2013 Cumartesi

DELİ EMİN




Tanrım, soluk kesen güzelliğine karşın at, neden eğri büğrü bir insanın buyruğundadır?..

HYKANDROS




                                                                      ‘Göz gözeydik ve kara
                                                                      ak meni boşaldı çukura
                                                                      girdi yarığa dülger balığı
                                                                      ruh aradı Avernus’u’
                                                                                                         Ve;                   



Tepedeki kulübemde, Patraslı ecnebileri ağırlayıp uğurladıktan sonra, ormana odun toplamaya çıktığımda; gül parmaklı şafakla, incecikten başlayan yağmurun, giderek, çam diplerinden, tepelerden nasıl bir tan seli oluşturduğunu görüyor, gizlendiğim kovuktan taşkınları izleyerek, musalarla elele nice tansıklar, olağanüstü düşler kuruyor, günlerimi böylece geçirip gidiyordum, ama bir gençlik hatasıyla Hekabe ile nişanı bozduktan sonra, İda dağında kaz gütmeye başladım. Söğütlerden usa sığmaz güzellikte flütler yapıyor, meşelerden esen yel Zeus’un soluğunu sonsuz güzellikte epopelere dönüştürüyordu. Nymphalar çimenlerde tavşanlarla hoplayıp zıplarken, kimi zaman daldan dala atlayarak kuş gibi ötüşüyorlardı. Dağın ürpertici doruğundan kaynak suları içiyor, ceylanlarla sevişiyor, uçurum başlarından soluğumu tutarak ovayı izlerken, çoğu zaman kayaların altında uyuya kalıyordum...

Bir gün, -hasat ayında- koynumda flütle bir kayanın başında uyurken, Poseidon’un sevdalısını bile kıskandıracak güzellikte bir gölge belirdi başucumda, düş görüyorum sandım; koynumdaki flütümü çıkarıp gün dönene dek çaldı, tek ağızlı testisinden arada bir su içiyor, gökyüzünden inci dizileri gibi bulutlar geçiyordu, bulutların kuştan kanatları vardı ve dünyalar güzeli bir tanrıçayı, yücelerden yücelere götürüyorlardı. Saçları topuklarına dek uzanan başucumdaki gölge, o sıra ayağa kalktı ve altın arabasıyla bulutlardan geçen altın saçlı tanrıçayı selamladı.

Bense binbir zorluk ve çaba içinde uyanmak istiyor ama uyanamıyordum, güttüğüm kazlar dünya güzeli erkeklere dönüşüyor, tapılası gölgeyle oynayıp coşuyor, kutlu sevinçlerle dolup taşıyorlardı. Bir kıskançlık ateşiyle yanıp tutuşuyordum. (Kassandra, Oidipus, Elektra’yı düşünüyor) Gölge o güzel erkeklerin dudaklarını ısırdıkça, dudaklardan balık biçiminde pullar dökülüyor, hemen yerde geniş mavi gölcükler oluşarak, bu Antares ve Eros kalabalığı yüzüşüp oynaşarak, kaçışmaya başlıyorlardı.

Çok sonra yorgunluktan hepsi uyuya kaldılar. Bıçağımı yanıma aldım, Styks gibi kararlılıkla gölgenin yanına doğru süzüldüm, Eros sürüleri, kıllı göğüsleri ve diri erkek organlarının yarısını dışta bırakan harmanileriyle, uykuya dalmış birer Herkül gibiydiler.

Gölgenin yanına vardım, heyecandan titriyordum, zümrüt yeşili, incir yapraklarıyla bezeli bir üstlüğü vardı. Defnelerden örülmüş tacı hafifçe yana kaymış, sanki oda uykuya dalmıştı, az önceki yorgunluğundan olsa gerek, kumruları bile imrendirecek yumuşaklıktaki göğsünden, billur gibi ter damlaları, gümüş bir saydamlıkla dökülüyor; gül açığı kıvrımlarından, utlarına, uyluklarına doğru akıp gidiyordu.

Heyecanım giderek artıyordu. Avına yaklaşan bir avcı gibi, uçurum sessizliğinde sokulup tam bal sürümlü, hilal görünümlü dudaklarının kıyısına vardığımda, soluğu soluğuma karışıyordu ki: Uyandım! O da uyandı! Dağ zillerini çalıyordu!.. ve sonsuz bir ürpertiyle herşey birbirine akıp gidiyordu. Bakışlarımdaki bulanıklık yitip usum yerine gelince onunda bir: Nympha, benimde, Eros sürüsünden mavi gözlü bir oğlan olduğumu görüp elini tutarak, yalımlanıp duran, yanıbaşımızdaki göle atladım ve onunla gözden uzak maviliklere doğru yitip gittim...

NATÜRON AV

Kar, dağları ak, sonsuz bir masal diyarı gibi örtmüş, toprak yabansı bir gezegene dönüşmüş, doğa beklenen gizil gücünü gene göstermişti. Çamların dalları ağmış, kös kös dökülüyorlardı zaman zaman. Avcılarsa, postları sırtında, postalları ayaklarında, elinde karabina, sivri bıyıklarıyla yavaş, sinsi sinsi sokuluyorlardı.
Bu anda dağda ise, ayılar, keçiler, uzun çatal boynuzlu geyikler, yamaçlarda tek tek, top top durup, uzayıp giden sonsuz, soğuk, beyaz, irkil hamağa, gözlerinden süzülen yaşlarla, arı, içten, ürkek, saygılı bakışlarla süzerek selamlıyorlardı, bu ansızın bastıran yeryüzü tansığını. Doğanın bu uslu, soycul becerisini, tapınçla izliyorlar belli ki, kabulleniktir tüm canlılar bu yeni gelen saatte.
 Kuşlarsa dallarda sessiz hiç kıpırdamıyorlar. Kışın bu uzun, solugan ve amansız harikasını onlarda ağırbaşlılıkla karşılıyor, dallarda isteksiz, kaygısız ve olan bitene uyar biçimde tüneyerek akşamı bekliyorlar, arada kanat çırpan tek tük kuş, beş on kulaç gitmeden bir başka tilki kuyruğu çamına gömülüyor ve akşama değin o da hiç kıpırdamadan, orada öylece uyuklayarak, dalgın gözlerle günün geçmesini bekliyordu.
 Bu ara avcılar, kuyruklu şapkaları kimileyin havada, kimileyin yerde, bu Kanada kışının hazzına kapılıp, kimileyin coşkulu, kimileyin umarsız ve ama hiç konuşmadan iz sürüyorlardı. Kimileyin zaman tünelinin dışına düşmüş, kutupçul, ak tüylü, arkaik bir hayvan gibi yamaçlardan devrilip gelen kar yığını, homurtularla sessizliği bozuyor, kuşlar başlarını o tarafa çeviriyor, sonra benekli, ağır, ıslak kanatlarını keyifsizce oynatıp, gene alışkın, uyuşuk hülyalarına dalıyorlardı.
Şimdi -şu anda- avcılar açık alandan çıktılar ve diğer bir avcı kolunun, sık ağaçlarla kaplı, arkadaki dik yamaçtan inmesini bekliyorlar. Kimisi birbirinden bağımsız, arada bir ve sessizce tüfeğini doğrultarak, uzun uzun nişan alıyor, tam uzayıp giden yankılarla, bu Zeus sessizliğini, bu tinselliğin saltanatını bozacakken, nedendir bilinmez -birazda mırıldanarak- kızgın, tüfeğini indiriyordu.
 Kim bilir belki de, ağaçlar arasında boynuzu, düşsel bir hâle gibi, hayâl meyâl görünen bir geyik, o büyülü ecemsi yaratık, o doyunçsuz ulu av, hemen o anda, yüksek çamların arasından göle düşen renkli, kocaman bir kuş sureti gibi, sihirle kayboluveriyordur! Belki de doğa bu büyülü, yücelen yaratıkları incitip, bu kutsallığı bozmak istemiyordur. İşte maral bakışlarıyla bir hayvancık daha geçti: Düş! Düş denilen şey buydu işte bir avcı için. İnsanın tüylerini ürperten o gemi azıda heyecan, o doyumsuz isteri...
İşte böyle bir anda, gene böyle uzakta, ağır kıllı postallarıyla bir avcı, orada uzun süre, hem de dizleri üstünde, belki de bir uykuluk zaman kadar, nişan aldı durdu. Ateş edeceğe benziyordu!.. Baktım: Ayakları yontu gibi, bozlak, peri pabuçlu bir geyik duruyordu orada; Buran yeli de esiyordu ama! Nedense hiç kımıldamıyor ve oradaki çamların girintisi, gölgesi, tepedeki bu geyiğin, tanrısal bir nişan olmasını, olanaksız kılıyordu belki de... Narsistçe bir mabut gibi duran avcıda, sanki kıpırdayıp kaçmasını bekliyordu onun. Bozlak tüylü, kuru yaprak gözlü güzelde, kaçmıyordu işte, kaçmıyordu!
Avcı tam yedi kez doğrulttu tüfeğini, eğilip doğruldukça hedef alıyor, vazgeçiyor, karar veriyor, cayıyor, sonra burun delikleri açılıp kapandıkça gene uzatıyor, gene indirip, gene dikliyordu soğuk demiri: Tanrının düşlerinden de yeşil, iğne yapraklıların arasında 'kımılayan' bu sonsuz sıcaklığa... Sonra burun delikleri gene böyle açılıp, gene tüfeğini kaldırıyor, sonra gene böyle indirip, tetikte bekliyordu alev boruyla!
İşte tam o anda, karşı dağdan bu dağa kadar yankılanan, tepelerden bir kar yığınının, ta düzlüklere kadar, kulakları sağır eden bir gümbürtüyle sağılmasına neden olan, kuşların koyu karanlık dağların içine, bilinmezlere doğru yitip gittiği, dört ayaklıları sersemlemişçesine saatlerce koşturan, görkünç bir ses duyuldu! Evet! Domuz mermisi yeri göğü sahiplenmişti bir süre...
 Ve bir an geçip geçmemişti ki gözleri, yağan kara, apak kelebeklerin oynaştığı doğaya, kanatlı atların, kıvırcık başlı, üzüm gözlü aslanların yuvası, Enkidular, Gılgamışlar göklüğüne bakan ala başlı bir geyikcik, az önce vücudunun tüm ağırlığıyla nişan alan, iki ayaklının önüne güm diye düştü...
 Avcı tüfeğini indirip 'elâ gözlüye' eğildiğinde, tepenin tam karşı ucunda, sağ eliyle tüfeğini havaya kaldıran bir başka avcı, taklalar atıp, karların üstünde hoplayıp zıplayarak kişniyor, vahşi naralar atarak anırıp, bağırıyordu. Kurşun, ceylanın hâlâ kıprayan minik kulağı ile yalancı boynuzlarının arasına girmiş, ne olduğunu bile anlayamadan, az sonra devrilip ölmüştü.
 Hiç... Eski dünyaya sevdalı biz âşıklar için, bir canlı daha yitip gitmişti, ölümcül dünyadan...
 

13 Eylül 2013 Cuma

STRES GEZEGENİ




Gorgonlar geliyor, (Zamanım tükenip, erimekte) her an silinip, yok olabilirim!.. Tam dört milyon parsek var ki aldatılmışız. Talina’nın ölmeden önceki tutumundan anladım bunu, stresin asılsız bellek oluşumundaki kapsantısına ilişkin çalışmalar yapıyordu... Stresin gerçekleri çarpıtabileceğine ya da ne denli çarpıtabileceğine ilişkin bir takım önellemeler. Sonuçlara göre stres, belleği oluşturan unsurların bir araya gelmesi sırasında karmaşaya neden oluyor, bir yanılsamayla belleği bozup değiştiriyor ve durul bir ek olarak da algı biçimimizin kökten sarsılmasına, sezilmez biçimde dağılıp, çözülmesine yol açıyordu.

Talina, üniversitedeki çalışmalarında standart bir stres deneyinden yararlanmayı umdu; bir grup denekten tek yönlü bir ayna karşısında çeşitli konuşmalar yapmaları ve bir takım konuşmaları da dinlemelerini istedi. Öngörülen sürenin sonunda, dökümanlar geri alındı, daha sonra deneklere ilerde anımsamaları için konuyla ilgili bir sürü karma sözcükler okundu.

Deneklerin verdiği yanıtları 'controle future and past' (geçmişin ve geleceğin kontrolü) adındaki yetkili servis karşılaştırdı. Stres altındaki grubun, birbiriyle ilgili sözcükleri anımsamakta zorlandığı, dahası giderek bambaşka şeyleri türeterek konuyu nerdeyse -şaka gibi!- bir kozmik çorbaya dönüştürdüğü pek çok kez anlaşıldı. Örneğin; acı, mutluluğa; yaşam, ölüme; iyilik, kötülüğe; artı, eksiye; çalışkanlık, tembellik kavramına evrilebiliyordu. Stresli denekler -belirlenmiş bir konuda- doğallıkla herşeyin tam aksinin varolduğunu ileri sürüyorlar ve bunu yaparken arı bir saflıkla (refleks) yönlenimde bulunup, gerçelliği bozuyor, sonuçta deney sorumlusu bile bu yansı sonucunda, tuhaf biçimde yeni olguya inanır konuma sürüklenebiliyordu.

İşte bu görüngü, her şeyin çarpıtılabileceğini ve her şeyin olduğu gibi değil, sandığımız gibi olabileceğine ilişkin bir bulgular zincirine, oradan da bir karayoruya götürdü Talina'yı ve o anda, Talina'nın usunda asıl kıvılcım -o metansı parıltı- çaktı!..
Acaba yaşadığımız planet, daha doğrusu her şey, sanrısal bir sanıdan bütüncül olabilir miydi?..
Çalışmalarını gizlemeye ve olabildiğince ileri götürmeye çabalarken; (sözün özü burası) moronlar moronu bir gerçekle karşılaştı Talina!..
Sandıkları gibi yeryüzünün efendileri değil, tümelde göremeyip bilemedikleri apayrı bir soyun alt kültürü, avam bir tutsağıydılar, her şey tasarlanıyor ve kozmirajik, görkünç bir oyun sahneleniyordu!..

Talina gizlice ve çarçabuk örgütlenmeye başladı. İlk gönüllüsü de ben oldum, -tek aşkımdır o benim- özel ve şimdiye dek hiç denenmemiş bir yazılım örgeniyle çoğalmaya başladık...

...

Sözüm gırtlağımda kaldı!.. Çünkü bu durumunda tasarlanmış bir oyun ve bin ışık yılıdır süren bir dizgenin parçası olduğunu anladık. Şu anda Talina, bilinmeyen bir sonsuzluğa gidiyor! Organeli kavradığında; "Derin bir kuyuyum ben; ölümüm de öldürdüğünüz değil!" gibi şeyler söylemiş. Ne demek istediğini anlayamadım ve ne yazık ki benim zamanımda artık yatay akışta!..

Sonuç; 'Bu Format' da tasarlanmış bir şeydir kim bilir!..
Dahası beni de almaya geliyorlar, boyutların beşincisi metalik seslerle yankılanıyor!
Anlayın ki artık 'Oturan Boğa'nın Toprakları', 'Windows Ultrix' biçimine dönüşmüş.
-Bizlerin son algısı!-
...
(Anlağı paralize olmuş, tüm evrene saygısızlık yapan bu 'Hain' yakalandığında, yanıp sönen bilgisayarı 'Krank'la parçalandı arkadaşlar!..)

KISSA



Öldüğüm günün ertesinde Zincirlikuyu’daki mezarlığa gömülmüştüm!.. Aradan zaman geçti, metropol öylesine kalabalıklaştı, gökdelenler öylesine çoğaldı ki, büyük kentte bizlere yer kalmadı ve bu ölüler evinin; her şeyi bilen siyah gözlüklü, boyunbağlı yetkililerce taşınıp, kaldırılmasına karar verdiler.
Hepimiz üzülüyorduk, aramızda ağlayanlarımız, çığlıklar atarak ikinci kez ölmek istemiyoruz, bizi birbirimizden ayıramazlar diye bağıranlarımız vardı. Sanki mezarlık titriyor, görünmez bedenler, yüzler, eller nerdeyse dış dünyaya fırlıyordu!..
Sıra bana geldiğinde, devasa kepçe ötekiler gibi ayırarak, önce bir yarımı sonra diğer yarımı azgın görünüşlü bir araca yükledi. Umarsızlığın verdiği ağırbaşlılıkla yazgımı kabullenerek, yeni ölümümle tanışmak üzere yola çıktım. Aracın güçlü sesler çıkarmasına karşın son derece eski olduğunu anımsıyorum. Kimi zaman düz, kimi zaman kıvrımlı yollardan sarsıntıyla giderken, yanımdaki komşularım esnekleşen, aralık bölümlerden aşağıya düşüyor, giderek yok oluyor ve elveda bile demeden istemlerimiz dışında ayrılıyorduk.

Yazık ki korktuğum başıma geldi!
Arnavut kaldırımıyla döşeli daracık bir yoldan giderken, belki de artık bir avuç diyebileceğim bedenim; ötekiler gibi paramparça, atıkların bırakıldığı bir bidona üç adım kala savrularak, sokağın ortasına yığıldı kaldı, kalanlara el bile sallayamadım!..
Az zaman sonra yaşlı bir kadın elinde torbalarla geçerken dikkatle bana baktı ve geri döndüğünde; yol ortasındaki tuhaflığıma aldırmaksızın, özene bezene beni torbasına doldurdu.
Evi bir bodrum katıydı ve kadın minicik bahçesinde fidanlar büyütüyordu. Gelir gelmez fidanların arasına, yok olmaya yüz tutmuş bedenimi saçalayarak, biraz da su serpti ve sandalyesine oturup uzun süre dinlendi. Sonrada çekip gitti.

Durumu anlamıştım ve yaşadığımız evrende benim için çıkabilecek en büyük fırsatlardan birine kavuştuğumu da sezinlemiştim. Genlerimin, moleküllerimin, minerallerimin ışığını küçük bahçedeki fidanlara yürüterek sonsuzluğumu sürdürüyordum.
Aylar sonra yaşlı kadın, fidanları sabırla büyütmesinin karşılığını alıp, tozanlarımı tek tek topladığında, sofrada enfes bir yemek biçiminde duruyor ve annesini delice öpen rüküş giyimli çılgın kızının midesine; eğlenceli bir ruhun, şakalarla dolu gürültü patırtısı içinde süzülerek, iniyorduk...

Melankolik ruhlu kızının daracık bir dünyası vardı, bütün gece tv izliyor, annesine de yine evlerine benzer bodrum katındaki işinden, iletişimsizlikten, anlayışsızlıktan, tacizlerden söz ederek yakınıp duruyordu...
Sabah olduğunda kızcağız arkadaşlarıyla Beyoğlu’nda buluşmaktan söz etti ve öğleye doğru, yaşamdaki biricik varlığı annesine sarılarak vedalaştı. Saat 14’de, buluşma yeri olan Tünel’e yakın bir kafeye doğru, bazen vitrinleri izleyerek, bazen utanılacak en acı gizleri paylaşıyormuşçasına, mavi çantasına sarılarak yürümeye başladı.

Ama ilkyazın bu puslu günlerinde onu bir aksilik bekliyordu, yolu tam yarılamışken, yıldırım düşercesine yağan bir sağanakla karşılaşınca, mimarisiyle dikkat çeken bir binanın kapısından zorlukla kendini içeriye attı. On dört yıldır dolanır dururdu ama ilk kez bu yapıdan içeriye giriyordu, sonsuz kafeler, sonsuz eğlence yerlerinin olduğu buralarda olağan sayılmalıydı bu.
Bilisizce gösterişli, resimlerle dolu bir sergi salonuna sığındığını anladığında, ne giyim kuşamının, ne yaşam anlayışının bu atmosferle uyuşmayacağını düşünerek, sıkıntılı, dolaşmaya başladı!..
Ne var ki, daha yolun başında bir çarpınca uğradı. Ne denli düşle dolu resimlerdi bunlar, korkunç bir özlemle aradığı çocukluğunun yüzdüğü tuvaller, renk çılgınlığı içindeki ormanlar, köyler, haykırarak takıp takıştırmak istediği, kolyesinde, küpesinde görmek istediği, bir tavusu bile kıskandıracak armoniler, ruh ikizini aradığı, aşık olduğu gençler, uzun gölgelerle dolu, ayak basılmadık yerler, kuş ötüşlerinin gizlendiği korular, karabasanlara dönüşen anılar...

Bir hayranlık ve şaşkınlıkla uzun süre resimleri inceledi, delice bir merak içinde ressamını düşledi. İlk kez karşılaştığı sanat denilen şeyin, insan ruhunun yansısı olduğunu anlayıp, yürekte açan taze gül yarası gibi, yine ilk kez böylesine kucaklaştıktan sonra, ötelenmiş dünyaların, gerçekte kendi sıcaklığının özlemiyle yanıp tutuşan sunumlar olduğunu sezinledi ve birdenbire dışarıda sürüp giden yağmurun sesi kulağına çalındı!..
O seslerde, gelmiş geçmiş sevgilerin, kavgaların, hayallerin, acıların, sevinçlerin büyük bir özlemle, yeniden yeryüzüne gelmek ve o olağanüstü tansığı hiç olmazsa bir kez daha yaşamak isteyen insanların, tüm canlıların ayak sesleri, artık anlaşılması olanaksız, pişmanlık dolu yakarıları,  tıpırtıları vardı!
Bu serzenişle; hiç olmazsa bizim, yaşamın güzelliklerini, tansık dolu albenisini değerince yaşayabilmemiz için, yıldırımlar, şimşeklerle uyarmak istiyor, olmayınca da zapt edilmez gözyaşlarıyla hepimize ağıt yakıyorlardı. Olanaksız bir özlemin acı veren ninnisi, düş kırıklıklarıyla dolu yankıları ve kederli yalvarıları vardı o yağmurun sesinde...

Hiçbir üzünce kapılmadan resimleri bir kez daha dolaştı, birbirinin benzeri günler ve ağlarından ayrılmayan örümcekler gibi yaşamaktan, bir an olsun uzaklaştığını düşünüyordu.
Çocukluğu, ilk aşklar, düşlerle dolu anılar, gölgeler, anneler, sevinç ve acılarla dolu bu yaşamın aslında ne çok giz barındırabileceğinin şaşkınlığıyla dışarı çıktı...

Akıp giden kalabalık; bilisizce ölümüne koşan ve menderesler çizerek; ileride, metrodaki uçuruma boşalan, kara bir ırmak gibiydi.
Garip bir ürpertiyle yolunu değiştirmeyi düşündü!

Ne ki gerçekte, esin dolu düşüncelerinin; akşam annesini öpücüklere boğduğu güzel yemekte bulunan ve az öncede  resimlerini izlediği, yıllar önce ölmüş bir ressamın ruhundan kaynaklanmış olabileceğini, hiçbir zaman bilemezdi!..

OKEANOS



‘Ülkem diye bağırdım düşleyen okyanusa, / geldi lagoslar kanat çırparak / Lamia’mıydı o, bir çayır denizinden, / süzülüveren işte, aslan ağızlı yolda / Kaosun gezegeninde işler yolunda, / defne kokularıyla taçlı, ikizler sokağı. / Eridanius’un ırmağı bastı geceyi, / ölümsüzlüğü gördü Orion, / indi güneşten bir paraşüt; karaca. / Magnesia’daydık sonraları, / dolunay parlıyordu partiküller arasından; / gizençli hiçbir şey kalmadı artık. / Uykulu mırıltılar geliyor korudan…’

Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor... Gezegenin suları içinde, planetin gölcüklerinde. Kaplan tüyü gibi dalgalanıyor okeanos. Mavi göklerin renginde bir Poseidon suyu, perilerin yurtluğu. Binbir gecenin Arabistan’ı, işte mercanların, atollerin içindeyim, irem dolu renkler biçimindeyim, salınarak dans eden gönül hırsızı ahtapotlarla. Ve işte ah, dünya ne güzel!.. Bir flandra balığı geçiyor yanımdan, yüzgeci uzun, ipliksi, nasıl da yüzüyor kelebek gibi, ne ilginç güzelliği var. İşte fiyortlara dalıyorum, rengârenk süngerlerin, ışıklı, mavi yosunların içinde dolanıyorum. Arada denizin göklerine çıkıyorum, yurtluğumuzun yücesine; tavanına vuruyorum. Buraya çıkabilen elçi balıklardanım ben. Sonra aşağılara inip, gökte olanları anlatacağım onlara, bir ay var diyeceğim tepede, belki onunda denizleri, belki onunda balıkları var diyeceğim. Sonra güneş tanrıdan söz edeceğim, yaşamı bağışlayan taçlı Helios’tan ve bulutlardan, onun göğül yağmurlarıyla okeanosun oluştuğundan, bulutların annemiz olduğundan... O da ne, yüzeyde, kayalıkların bittiği yerde, bana doğru geliyor biri, her yanı tüylerle kaplı, tuhaf bir posta bürünmüş vahşi, budaklı bir ağaç dalını suya vurup duruyor, güçlü kolları inip çıkıyor. Elinde bir üzgün balığı, kayaların arasına doğru gidiyor sonra. Yurtluğun dışında, demek ki gizil, korkunç düşmanlarımız var. Aşağıda bu canavardan onlara da söz edeceğim.
Denizin çalkantıları arasında, mavi suların içindeyim...
Güneş doğuyor, zaman geçiyor, bir mavilik içinde yüzüyor melek balığı... İskorpitlerin, tilapiaların, kiklaların, lapinlerin arasında. Beyaz gelinlikten yüzgeçler, salına salına gidiyor, gılyanuslar, remoralar, gularyalar, horozbinalar. Şimdi bir vatoz yaklaşıyor, ürkünç güzelliğin dehası, gök balığı kuşların okeanostaki akrabası, görkemli bir dengeyle, frak giymiş bir soylu, süzülerek geçiyor, melek balığı gülüyor. Okeanosun üzerinde bir sandal görüyor melek balığı. Cıvıltılar arasında, peri güzelliğinde, fiyonklar, kurdeleler eşliğinde bir Havva, sarıbaşları okşuyor, boncukburunlara onu gösteriyor, onun güzelliğini, tatlılığını... Çocuklar ellerini uzatıp dokunmak istiyorlar ona, ama o suların üzerinde gezinen, büyük, tuhaf biçimlerden korkmayı öğrenmiş ve diplere dalarak uzaklaşıp gidiyor. İşte bir cerrah balığı geliyor, yanında cennet balığı, arkalarında benekli pisi. Ve denizler tanrısı balina. Çok uzaklardan kornasını çalarak, suları yara yara, kuyruğunu vura vura, küçücük gözlerinin dev cüssesine verdiği görkül edayla süzülüp gidiyor.

Okeanos duruldu...

Ortalık tam teleskop balığına göre; sevişen balıkları gözlüyor o, denizin tüm gizlerini aralıyor keskin gözleriyle! Çiftleşen utangaç yengeçleri, küskün barakudaları, minicik larvaları ve deniz dibini karman çorman edip eşeleyen, birbirini yiyip yutarcasına sevişen ahtapotları gözlüyor. Teleskop balığının yanından melankoli timsali bir üzgün balığı geçip gidiyor, çünkü bütün balıkların bir sevdiği var, ama onun yok. Küskünlüğü ve üzgünlüğü bundan... Nuh, gemisine bütün balıklardan bir çift alacakmış, üzgün balığının eşi yok diye almamış ve oda tufanın tam ortasında kalakalmış. İşte bir folya balığı geliyor. Ben ki melek balığı ve bir fener balığı geçiyor yanımdan, ışıklarla yıkayıp denizi! Yine yukarıya çıkıyorum, güneşli, güzel bir hava, suların üzerinde oynuyorum, kıyıya yaklaşıyorum, kumsalda gezip dolaşıyorum. Ama ah! koskoca bir at balığı nasıl da çırpınıyor, daha önce gördüğüm kara adamlar çoğalmış, nasıl da çekiyorlar balığı, gözlerimin önünde paramparça ediyorlar ve bitiyor çırpınması. Yüzey çok tehlikeli, bunun öğretilmesi gerek, aşağıda herkese anlatıyorum, eski güzel günler bitiyor.

II
Bir levrek geçiyor yanımdan, kendi dünyasında ne mutlu bir balık. Kırmızı tüylü uzun kuyruklar, sığır başı biçeminde uçuklar, ölüs gözlü, boynuzlu, tepecikli, çıkıklı, sarı çiyli, benekli, binbir renkli, yapraksı, akcıl, karacıl, mor gerdanlı, saydam, tüysü kayarcaların arasında doyasıya geziyorum. Eriha surlarından eskil bakışlı, arboletsi balıklar, gastropodlar, çavdar mahmuzu gibi keskin, zehirli çiçek gibi küskün, ürkücül canlılar, gül ve kılıcın tarihe karıştığı bu uzak zamanlarda nasıl da yaşıyorlar. ‘Carpe diem’ -günü yaşayın- diyorum onlara. İşte türlü inak ve inançlar; insan küçüğü güneşler, sini gibi dünyalar, dölevsiz dağlar, kız sünnetleri, Hint elinde kadın ateşleri. Melek balığı olarak ne yapabilirim!.. Güneşin ağırlığını ölçerim, gündüzün gücünü tartarım, kumdan koni yaparım. Kilden şato, su kabarcığından perde, ipekten beşik, sedeften ağ, mumdan saray ama, Vaterleo’yu önleyemem, Pearl Harbour’u kurtaramam, Hitlersi paranoyaya karşı duramam. İşte kadırga gövdesinde bir salyangoz, kalyon küpeştesinde deniz minaresi, hangi kötülükten haberleri var ki... Başak burcuyla dolu ovalar var, şemsiyeyle risinlenen Markov’larda... Kaffa kuşatmasında, mancınıkla fırlatılan vebalılar, Golgota’da ‘Beni neden bıraktın tanrım’ diyen marangozu ve Amidli kimsecik ozan Öngören’i unutmasam da; Prokaryat ve ökaryotlu karbonifer dönemlerini ben de yaşıyor ve ben de ağlıyorum. Batı şakirt, doğu batıl, kuzey vandal, güney sofu. Ne yapabilirim ki... Ölümün birbirine bitiştirdiği o küçücük ayaklara üzülüyorum. O minik çehrelerin bahtı hiç bir zaman gülmüyor. O buğulu, mercan gözler durmaksızın ağlıyor. Kanat ne canlı şeydir. Ölü bir kuştan daha üzücü ne olabilir ki... Yüzgeçler hüner dolu, haz dolu, hız doludur, ya ölü bir balık...
Gene de en kötüsü, avdan sonra, sularda, ormanlarda, sazlıklarda, hendek ve çukurlarda, başıboş, ağlamaklı ve sonsuza dek karşılıksız kalan çınlayışlardır diye düşünüyorum. Ağaçların eteğinde, ırmakların ötesinde, sığınakların, barınakların içinde, kimselerin duymadığı sonsuz çığlıklar. Ve sonsuz uykular. Denizler, ormanlar, ırmaklar, ovalar... Uyuyan deniz, uyuyan orman, uyuyan ırmak, uyuyan ova... Lagünler, meşeler, mercanlar arasına sıkışmış ölüm tuzakları. Hendeklerin içine, ekin demetlerine gizlenmiş, çelik elli, ateşten oklar, adanın ortasındaki ağaç kümesinde umarsızca yankıyan kuş sürüleri!.. İşte okeanos!.. Firavun Akhenator gibi, elimde defne çileğiyle tebaama şunları söylemeliyim: “İster karada olsun, ister denizde, ister balık olsun, ister kertenkele, ister düşünsün, ister düşünmesin, ister ırmakta dolaşsın, ister doruklarda, ister doğuda doğsun, ister batıda, ister derinlerde yaşasın, ister kumsallarda hepimiz biriz. Çünkü barış, önce barış!..” Bu belki benim en güzel şarkım. Güneşin tutulacağını söylüyorum. Athena’nın flüt eşliğinde güzelleştiğini biliyorum. Ölümümüz bir ses, bedenimizde küçük bir cırcır böceği olacak, başka ne istiyorsunuz diyorum. ‘İnsanlara acı veren dertler, tanrılara da acı verir. Derinlerde ne oluyorsa yükseklerde de o oluyor.’ Islak kum tepeciği üzerinde yürürken amacım, fırtınanın kıyıya fırlattığı deniz kuşlarını ve ayı balığı ölülerini toplamaktı. İçimdeki kertenkeleye en acılı soruyu sormaktı. Daha ne olsun, daha ne olsun, daha ne olsun...

III
Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor, ırmaktan yukarıya somonlar tuhaf bir şarkı söylüyor. Çok uzaklardan, bulutların ötesinden, garip bir cisim, kanatlarını aça aça, kuyruğunu saça saça, döne dolaşa okeanosa iniyor ve içinden acayip adamlar, astromanlar, kozmodamlar çıkıyor. Yakalarında dülger balığı profili ve giysileri beyaz dolphinden. Az sonra bu görüntünün Puvatya ya da Navarinleşmeyeceğini kim bilebilir... İçinde tüm dünyanın gizlendiği bir çarşı varmış, insan değil en iyi deve bakarmış. Geçmişten; ölü böcek, gerekçeli hayvan, saf hidrojen, kötülerden kötü bir dost, kart, Dekart, kantar, Kant, Neptün ve altın atlarıyla Poseidon kalmış. Neptün’den bakıldığında güneş yalnızca ışık saçan bir nokta kadarmış... Varlık soruya açılır, soru zamana, zamanda yokluğa diyorum. Semender, çipura ve üzgün balığı? Kolkola girmiş bana doğru geliyorlar, bu denizin, rengârenk, masal bahçesi gibi görüntüsü içinde, bu olağanüstü betim karşısında, dilim tutuluyor. Bir kayış balığı geçiyor yanımdan, sazanlar, mersinler, güneş balığı, kum balığı hepsi geçiyor. Kaya balığı, deniz akrebi, deniz kedisi, berber balığı, orkinos, uskumru, palamut, yelken balığı, kılıç, atlantik, kalkan, ay balığı, zargana, uçan balık, deniz atı, deniz iğnesi, baltık pisisi, kırlangıç, marina, fener, ördek, tirsi, yılan, mığrı, murana, dil, som, piranha, turna, kedi, kızılgöz, inci, mumya, tekir, ringa, çekiç balığı, sarıgöz, kaşıkçı, deniz kedisi, mahmuzlu camgöz, testere, iğneli keler, latimerya, beluga, anaspis, kaşıkçı ve folya balığı; geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor...

Ama:
“Sırılsıklam ıslanmış, ıslak bavullardan kişiler seçiyordum. / Eğri bir düzlükte durduklarını görüyorum, rüzgara yaslanmış, / eğri yağmur altında, belirsiz uçurumun kenarında. / Hayır, ikinci bir yüz değil. Havanın suçu / böyle solgun oluşları. Uyarıyorum onları sesleniyorum / örneğin; / yol eğri bayanlar, uçurumun kenarındasınız. Onlar, / doğal olarak, / soğukça gülüp, cesurca karşı bağırışa geçiyorlar: / Teşekkür ederiz size de / Gerçekten de bir kaç düzine olup olmadıklarını soruyorum / kendi kendime / yoksa tüm insan soyu muydu orada asılı duran, / tıpkı belirsiz bir müzik gemisindeki gibi, hurda / ve yalnız bir tek amaca yönelik, yani batışa? / Bilmiyorum. Gözümü kapatıp dinliyorum. Zor söylemesi, / bu insanların kimler olduğunu, her biri bir bavula, / açık sarı bir uğura, bir dinozora, bir defne çelengine sarılmış / Güldüklerini duyuyor ve onlara anlaşılmaz sözler / sesleniyorum / Kafasında yaş gazeteler olan, tanınmayan kişinin / K. olduğunu sanıyorum, yolcunun işi peksimetcilik; / şu sakallının kim olduğundan haberim yok, boyalı bastonlu / adamın adı Salomon: durmadan hapşıran kadın / Marilyn Monroe olmalı / beyaz elbiseli adamsa, şu elinde siyah yağlı kağıda sarılı / notlar olan, mutlaka Dante’dir. / Bu kişiler umut dolu, ürkütücü bir erk dolu! / Bardaktan boşanan yağmurun altında dinozorların ipinden / çekiyor, bavullarını açıp sonra gene kapatıyorlar, / ve koro halinde şarkı söylüyorlar; “I3 Mayıs dünyanın / sonudur, / artık daha fazla yaşayamayız,, yaşayamayız daha fazla.” / Kimin güldüğünü söylemek güç, bu çamaşırhanede kimin / beni saydığını yada kimin saymadığını ve / uçurumun ne genişlikte ve ne derinlikte olduğunu söylemek. / Yavaşça nasıl battığını görüyorum kişilerin ve onlara / şunları sesleniyorum: / Nasıl yavaş yavaş battığınızı / görüyorum. / Yanıt yok. Uzaktaki müzik / gemilerinde, donuk ve cesur / orkestralar çalıyor. / Çok üzülüyorum, hiç de hoşuma / gitmiyor, / öyle hepsinin ölmesi, ıpıslak, bu çiseleyen havada, yazık, / ağlayabilirim, ağlıyorum: “Ama kimse bilemedi”, diye / ağlıyorum / “hangi yılda olduğunu ne hoş.” / Ya dinozorlar nerede kaldı? Ya bu / ıpıslak bavullar, / binlerce ve binlerce, bomboş ve sahipsiz, / suyun üzerine nereden sürükleniyor? Yüzüyor ve ağlıyorum. / Her şey, diye ağlıyorum, istendiği gibi, her şey yalpalıyor, / her şey denetim altında, her şey yolunda, insanlar eğri / yağan yağmurun / altında boğuluyordur herhalde, yazık, neyse, ağlamak / için, o da iyi, / belirsiz, söylemesi güç, neden, hem ağlıyor hem yüzüyorum.”

Suyun suya damlaması gibi, melek balığı göz yaşlarımı görmüyor, geçip gidiyor.



ACENTE



 I
‘Gerçeğe peçe vuruluyor burada / Panama ayı süslüyor geceleri / mavisini sallayan engerek otları / eter tabakası boyunca / yıldızları yalayarak uzaklara / taşıdı onu. / Balçıktan atalarımız / doğum kaşıkları / ve deniz sazlarından kılıcımız / öğle güneşinin üzerinde / acımasızca yüzen / ışıktan toplarımız. / Derin ve sonsuz gecede / kara urban atlılar / ve ağlaşan çocuklarla / matriks ve Gödel öğretileri / kuşku duyuyorum yine de / insan figürü onlar ruhları sakallı / ve Balancar’dan sürülüyorken işte / yine de gülümsüyor o. / Elinde fenerler uçuran papağan / yol gösteriyor sana / kükürte doyurulmuş yamaçlar / dikenli teller ormanlar ağaçlar / samandan taçlarıyla inliyor işte / Adversus annulares’in son sayısı / ve bir gece önceki çisenti / ıslak alevler siyahsı küller / çözülmez bir dil Yunancalar kodeksler / iki sol bacak hep kendini gören yüz / yine de gülümsüyor o / Tırnaklardan fırlayan oklar / geriye doğru uçabilen o şey / demir yüzler demir gözler devinimler / bir yalağın yanı başında uluyan mutant / çürüyen zaman dönerek çöken çark / ve damarlarımızdan akıp giden çağlar / ufukta beliren aynalarda yansımalarda / kargaşalar ve kaosların belirişi / ve akıntılarda süzülen denetsiz / bir tek ve yalnızca görebildiğim işte / yine de gülümsüyor o… / (Söyle bana bütün bunlar yetmez miydi…)’


Olanlar 1960’lı yılların kapsantısı içinde olup, bir rub-u asır öncesinde bitmektedir. Ademoğlu nasılda yaşlanıyor, şu dünya bir gözyaşı şişesi, ağlama kulübesi, ne derlerse desinler; mutluluk geçici, üzünçse baki. İnsan ömrü bir kuş gibi, bir süre yiyor, içiyor, gülüyor, ağlıyor; arada bir hindi gibi düşünür yapıp, sonunda da yuvadan uçup gidiyor, bir daha bul bulabilirsen, az önce Ritsos gibi kibirli ve soylu bakışlarla çevresini süzen adam, bir bakıyorsunuz; virgüllerle dolu bir bezin örttüğü sandukanın içinde... Bir gün fırsatını bulup o sandukaya bakacağım, diyeceğim ki insan bir kuş ve bu sanduka boş, isterseniz açıp bakın!.. Eğer düşüncem doğruysa, tam diyemiyorum ama, ruhu uçmuş cüruflara toprak serpmenin usla bir ilgisi olmamalı... Sezar, İsa, Atilla, İskender, Kleopatra hepsi öldüler, bir kuş gibi uçup gittiler. Biri çıkıp hepsi bir şakaydı, hiçbiri yaşamadı dese, inanmamak elde değil, bir düşünün kabullenmekle ‘varsayımın’ kanıtı olur mu... Ama bu duruma bazı gece cinleri hemen tanıyı koyuyor: İşte boşluk duygusu, dizginsiz keder ve tutuşturucu aylaklığın perişan ettiği bir insan!.. Sanki fallara, burçlara bel bağlamışız; dinsiz, imansız diyenlerde cabası, halbuki yaşamım boyunca iyi bir izleyici oldum, kötü alışkanlığım yok, gereksiz risk almadım, kavgam hiç yok, yararlı olmak düşüncesindeyimdir, olgunlardan hoşlanır, günahlarıma ortak aramam, iyiliği de satmam ve en güzeli -belki de en kötüsü- ‘düşüncede’ yaşarım. Ama herkesin söylediğini bende söylüyorum; kimseye de yaranamam! (Kimseye yaranamayız ve hep yakınır dururuz, bundan tuhaf dert var mıdır?) İyisi mi, bu bahsin sonu gelmez, ben yine de ‘Amarcord’uma döneyim...

İsabey kasabası, Çökilyas dağının eteklerindedir, tıpkı Dedeköy’ün, Beşparmaklardaki, Tınaztepe’nin eteklerinde oluşu gibi, her iki dağın düzünden ve her iki köyün dibinden susa yolu geçer. İsabey’deki susadan, Çal, Bekilli, Hançalar, Selcenli, Zeyve ve Süller’e, Dedeköy’deki susadan yanılmıyorsam Hadım, Meler, Çıtak, İcikli, Kıralan ve Çivril’e gidilir. Müstakbel gelinine yüzgörümlüğü olarak çinili ibrik alan zahire tüccarı gibi, bir gece Kütahya’ya gitmek için Dedeköy’den geçerseniz, karanlıkta İsabey’in ışıkları Alaattin’in Lambası’ndaki çaydanlık gibi yanıp söner. Bozkırın durağanlığında felekten bir gece çalmak için Denizli Gar gazinosundan, Işıklı Gölü’ne, oradan da Uşak’a gidecek olursanız İsabey’den geçerken Dedeköy uzaklardan karaya vurmuş bir yunus balığı gibi kıvranıp titreşir. Yaşamınızda hiç deniz görmemiş bile olsanız, bu yolcuya malum olur. Acıklıdır bu dünya!..
Bu durumu bilenler çevre köylerden İsabey’e gelip, Yunus aleyhisselamla özdeşleştirdikleri bu balığa yas tutarak dövünüp ağlaşırlar, arada aslı astarı olmayan şeylere ne zırlıyorsunuz diyenler olursa da, Havva’nın çocukları oldum olası böyle şeylere gereksinim duyar. Zaten karanlıkta yunus balığı giderek sevişen kadınla erkek biçimini alınca kahkahalar arasında gülüşüp kaçışmalar olur.
İşte çocukluğum İsabey adındaki bu Alaattin Lambası’nda geçti... Köyde, iki kamyon vardı, düşlerimizin masalsı taşıtı, çıktığı seferlerden aylar sonra gelir, D/emirler avlusuna bir canavar gibi girer ve ileride sinyal lambaları yanıp sönen yarı canlı bir uzay yaratığının, amansız soluyuşlarını andırır biçimde dururdu. Biz arkasından koşar mazot kokusunu doya doya ciğerlerimize çekerek, arka tekerleklerin çamurluğundaki gergide yazılanları okurduk Sağ çamurlukta “Acele giden ecele gider” “Ömür biter yol bitmez” sol çamurluktaysa ‘Sevenin Allah’ı var’ ve ‘Sollama ağlama’ yazardı. Kamyon sürücüsü başka alemlerin ademi gibi gelirdi bize, boyumuz ancak tekerleklere yetişir, ön farın üstündeki flamaları okşar, içerde incecik minelerden dizilmiş ‘Maaşallah’ yazılı muskayı görebilmek için kapılara tırmanırdık. Kamyonların markası De Soto ve Fargo’ydu ama en hızlı kamyonlarda buymuş, bizde bu yüzden sempati duyardık onlara. ‘Oho! geçen De Soto’ bunun için söylenmişti.

Bütün kamyonlar için deyimler uydurulurdu ama benim duyup bildiklerim; ‘Ford olursun bir lord’ ‘Thames trader yol ver birader’ ‘Austin alayından üstün’ biçimindeydi. Köyün ikinci kamyonu Kara Süleyman İlyas’ın oğlu Faik’indi. O bir gitti mi altı ay gelmezdi, onun için biraz uzaktık ona, pek sempati duymazdık, köylümüz ama bir eloğluydu sanki. Yaban ele yakın duruşu ve Halep’e, Şam’a gitmişliğinden ötürü, özel hayranları da vardı kuşkusuz. Burunsuz yüksek bir kamyonu vardı, kapısına tırmanılmazdı, tıpkı sürücüsü gibiydi, önündeki “Ford” amblemini okşamaya çalışırdık. Sonraları esmer ve yakışıklı sürücüsü Faik’in kahve kaçakçılığından yakalanıp, kamyonunda yakıldığı duyumunu aldı köy. Çocuklar olarak Ford’dan ayrılışımız ve ona duyduğumuz hayranlığın yerini dolduramayışımız nedeniyle, gizli gizli onun susadan kıvrılarak köye girişini, görkemli homurtularla yokuşu tırmanışını ve köyün kiremit damlı tek evi olan Esrik Bekir’in evi önünde, köyü bu dünyaya bağlayan gurur verici, biricik bir alet gibi duruşunu özler olmuştuk. Ama çocukluğum boyunca ne Faik hapisten çıkabildi, nede Ford’un yakılmadığı muştusunu verecek bir garip yolcu geldi köye. Sadık köpeklerin kuduz olunca ime time karışması gibi, kahve kaçakçılığıyla suçlanan Ford sanırım utancından bir daha köye dönemedi. Damgalandığı için, eski soyluluğunu yitirecek, çocuk gözlerimizin duru bakışı kirlenecek ve girdiği günahın vebalini kaldıramayarak düşlerimizden çekilecekti. Ford bu duruma katlanamayacağı için bir daha köyümüze dönmedi sanırım. İşte acente sözcüğü de bu kamyonlar yüzünden çıkmaktaydı.




Köy kahvelerinde yan yana oturduğumuz alçak sandalyelerin, kırık taburelerin üzerinde çayı dökmeden içmeye çalışırken konuşulanlara kulak verirdik. Kapısız Hüseyin kamyon almış, yok yahu acente miymiş, evet! Kız gibiymiş. Öte mahalleden Karacık Halil İbrahim De Soto almış, acente miymiş, evet, yok yahu! Gâvurum öyle dedi. İzmir’deki acenteden almış, kırmızı, kayış gibi akıyor. Bu acente sözcüğü öyle hülyalı bir sözcüktü ki, acente demek, lastikler simsiyah, kaportalar kıpkırmızı, kasalarda tanrının tüm renklerinin harmanlanarak, gökkuşağıyla, tavusun, deniz kızıyla, Hz Ali’nin kılıcının bile resmedildiği, taze boya kokan, renk cenneti bir dünya demekti. Gün boyu kamyonu elleyip okşasanız gene de doyamazdınız. Kasadaki boya kokusu, kaportada yüzünüzün uzayıp kısalarak, düşlere karıştığı bir dünyada kendinizi arayışınız, tekerleklere uzanıp küçük iplikçikleri koparışınız, sonsuz hazlarıydı çocukluğumuzun. İşte bu kahvede duyup, düşlerimi süsleyen acente sözcüğünü, yaşamım boyunca unutmadım. Acente, el değmemiş, parlak ve düşsel demekti. Güneşle eşdeğer, ay parçası gibi bir eşyanın sahibi olmak demekti. Aslında bir dikiş makinesi, bir radyo, bir el fenerinin de acentesi olurdu tabii, yeter ki metalik olsun, yeter ki göz kamaştırsın.
...
Geçenlerde bir eleştirmen çok sevdiğim dört film diye beğendiği filmleri sayıyor, hatta onlar için ‘Mahşerin Dört Atlısı’ diyordu. Casablanca, Rüzgar Gibi Geçti, Kwai Köprüsü ve şimdi adını unuttuğum John Ford’un filmiydi bunlar. Bu acente sözcüğü, bakmayın asıl o zaman düştü usuma, çocukluğumu bu nedenle anımsadım. Sonra kendi kendime dedim ki; senin acenten hangileri, bir kare asın var mı, maroken koltuklarını sayabilir misin...
I969’da köy yaşamım kesildi, artık ara sıra köye uğrayacaktım, çocukken bunun onulmaz bir özlemler demetine dönüşeceğini bilemiyor ki insan, bir düştesin sanki ve her şey akıp gidiyor, en ufak bir yönlendiriş söz konusu olmadan. Bu durum aslında çok acı, ama ne gariptir ki gene de çocukluğumuz ‘alıcı bir düş gibi’ eşsiz bir söylence, sanki büyüdükçe, diyelim insanlaştıkça, yabanlaşıyor ve saldırgan moronlara dönüşüyoruz, ama övgüyü de onlar topluyor, homofaber, yüzyılımız insanı gibi...

İşte büyüme çağında Denizli’ye taşınmıştık, orta okulu orada okuyacaktım, büyükler ne derse o olur, kurbanlık koyun gibi gittim. Denizli ılıman iklimde, insanlarının miskinliğe bulaşmadan tek düze bir yaşam sürdüğü, buna karşın hal-yol olmuşluğun verdiği erinçle son derece batıcıl bir yaşamın sürüp gittiği, yinede hayranlık vermeyen (işte bu yüzden övgüye değer) bir anklav -denize kıyısı olmayan!- küçük bir kentti. Öyle ki Denizli neden deniz kıyısında değil diye bir kez sormaz insanlar, işte o öylesine kabul görmüş, sıradanlığın hükümranlığını taşıyarak yaşar gider. Tam da dediğim gibi, bu sinik şehrin hem de 60’lı yıllarda sayısız sinema salonu vardı. Anımsadıklarımı unutulanlarla birlikte sayayım, İncilipınar’daki İncili sineması, Delikliçınar’daki sırasıyla Yeni Sinema, mitik Venüs Sineması, adını çok sevdiğim Cem Sineması, gene düşsel Işık Sineması, Gar Sineması, Ferah, Pamukkale (Kydrara), Çamlık sinemaları. O dönemde harita toplamı altmış, yetmişbin olan bir kent için bunlar olağanüstü bir şey sayılır. Ama mahşerin dört atlısı önem sırasına göre şöyledir; Yeni Sinema, Venüs, Cem ve Işık Sineması...
Dünya aslında nasıl bakarsanız öyledir. Şimdi düşünüyorum da bu dört sinema, dört ayrı insan ve dört ayrı kimlikmiş. Bunların nasıl bir insan ve nasıl bir ıraya sahip olduklarını anlatacağım. Bir kez Yeni Sinema, Denizli kentinin göz bebeğiydi, asortik, sosyetik, estetik ve realistti. Asla önünde uzun süre durup oyalanamaz ve asla koltuklarını tahrip etmek gibi bir cesarete sahip olamazdınız. Unutmadan söyleyeyim, bu sinemanın Cem’le birlikte açık ve kapalı bölümleri vardı. Söylediklerim Yeni Sinema içindir, açık hava bölümünde, sandalyelerin yerini değiştiremez film başladıktan sonra giremez ve her zaman usturubunca gülüp, ola ki ağlayacak ya da bağıracak olsanız sesinizin frekansını ölçecek, taşkınlığa kendiniz bile izin vermeyecektiniz. Yeni Sinema bir okuldu, hem de üniversite cinsinden. Bu sinemanın ülkenin en iyi dört sinema salonundan biri olduğu söylenirdi. Dördüncü denmezdi, birincide denmezdi ama ben ikinci dendiğini kulaklarımla duymuşumdur. 1973’de İstanbul’a gelerek, Harem iskelesinde kaplan tüyü gibi dalgalanan denizi ilk kez gördüğümde, içtenlikle söylüyorum gizil amacım sinema salonlarını dolaşarak gerçeği gözlerimle görmekti, başka kentleri bilemem, İstanbul’da Yeni Sinema’nın lüksünde bir sinema salonu göremedim, bana İstanbul için Fitaş birinci demişlerdi, oysa gören gözler bunun böyle olmadığını bilir, günün birinde başka bir tanıkta elbette bulunacaktır.
İşte bu Yeni Sinema sanki bir rönesans timsaliydi, 1966’dan, 1976’ya onbir yaşından yirmibir yaşına dek batının en gözde filmleri oynadı, belki algılama gücümüzün üstünde filmler bile vardı. İzleyiciyle dolup taşardı ama sinema zevki gelişmemiş olanların ya da vakit geçsin diye, öylesine büyülü perdeye bakanların gireceği bir yer değildi. Anımsadığım filmler şunlar ki, biri benim mahşerin dört atlısındandır; Poseidon, Kristal Kanatlı Kuş, Siyah Lale, Sonsuz Ölüm, Kızıl Güneş, Yağmurla Gelen Adam, Fantoma, Arabistan Macerası, Ceset ve Ustura (adından daha nitelikliydi), Köpekler ve batının elle tutulur daha nice filmleri. Yeni Sinema’nın gözde aktörleriyse şunlardı; Maximilien Schell, Jean Paul Belmondo, Alan Bates, Terence Stamp, Alain Delon, Romy Schneider, Charlotte Rampling, Charles Bronson, Jill İreland, Charlton Heston, Klaus Kınski, Bekim Fehmiu, Tony Musante, Dustin Hofman...
Yeni Sinema, güneşin sarı boynuzlarını üzerinde taşıyan ve barışçıl, gerçek bir şövalyeydi, onunla yaşamı sevdik, üstelik yalnızca ona, tiyatro grupları da gelir, zamanın müzik konserleri orada verilirdi. Gogol’ün ‘Bir Delinin Hatıra Defterini’ orada izlemiştim, tek kişilik ve çıplak başlı bir oyuncunun el üstünde bir gösterisiydi diyebilirim. Tanrı beni bağışlasın, hayal mi görüyorum bilemem ama, ‘Godot’yu Beklerken’ide, hem de ondört, onbeş yaşlarında, orada izlediğimi anımsar gibi oluyorum.
Venüs Sineması ise adı üstünde Venüs gibiydi. Sandokan, Masist, Herkül ve Samson’u çağrıştırır mitik filmler, bütün Anadolu’yu bulaşıcı bir sayrı gibi saran Raj Kapoor’un Avare’si türünde melodramlar hep orada izlenirdi, çevre binaların balkonları salkım saçak dolar ve ant olsun ki yıllar boyu, değil en ufak bir kavga bir tartışma dahi çıkmazdı. Guy Madison, zamanın Schwarzenegger’i Gordon Mitchel, Kabir Bedi, Helmut Berger ve Sean Connery, Venüs Sineması’nın Raj Kapoor’la birlikte floş ruvayeliydiler.
Venüs, sinemanın pop-arkaik bir okuluydu, Yeni Sinema yaşamın ciddiyeti ve lüksünü göstererek, kendimize önem vermemizi sağlamış, Venüs’se yaşamın bir o kadar düşsel ve renkli olabileceğini duyumsatarak onu sevmemizin yolunu açmıştır. Cem Sineması ise ülke sinemasının yüreği demekti. Bütün yeni filmler Cem Sineması’ndan geçerdi, Erikler Çiçek Açtı, Buzlar Çözülmeden, Hıçkırık, bütün Yılmaz Güneyler ve unutulmaz, Bir Dağ Masalı. Cem Sineması her kesimden gelenlerin, ortak Kabe'siydi. Ufak tefek kavga çıktığı olurdu, çünkü filmlerde olduğu gibi, mahallenin Tamer Yiğit, İzzet Günay ve Ayhan Işık’ları hep oraya gelirdi.
Ben Cem Sineması’na pek gidemedim, kavga benim için her zaman varoluşun ironik bir dışa vurumu olmuştur, hoşlanmazdım böyle şeyden, oysa Tilki Selim, Koçero ve benzeri avantürler geldi mi, arastada çalışan tüm yeni yetmeler sinemayı doldururdu, sigara içerler, bilet kuyruğunda itişip kakışırlar, benim yanından bile geçemeyeceğim, bıçkın, yakışıklı ama nedense yine de bir eksiği olduğu duygusunu uyandıran delikanlılara kafa tutarlardı, yıllar sonra o eksikliğin, oradaki çocuklarla aynı yazgıyı paylaşmak, yani co-starring Yılmaz Köksal’ın bir filmini birlikte izlemek tutkusu olduğunu anladım, küçüklerle bir şey paylaşıyorsanız, o şeyin üzerinde söz sahibi olmakta küçük çoğunluğun hakkı olduğu için, askerliğini bitirmiş büyükler, bu sinemalarda azınlıkta kalıyor, eksiklik duygusu da gecikmiş avantürlük ve Clark çekme hakkının yaşanmamışlığından kaynaklanır olduğu için, bunun bir sorum gibi onlara yüklenmesine neden oluyordu. Seri görünüşlü, yanık yüzlü bir çocuk, ağzında sigarada varsa herkesle kavga edebilirdi, bu durumun pişmanlığa yol açtığını hiç görmedim, çoğunluk haklı oluyor ve bu çoğul kesim içinde, alış verişteki velinimet kuralı işliyordu.
Bende Ayhan Işık’ı severdim, kavga etmek yaşamım boyunca beceremediğim bir şeydir, buna benzer ve alışamadığım şeylerde hep rol yapmış, hep böyle davranmışımdır. Ayhan Işık zorda kalmadıkça kavga etmezdi, kötünün iyisiydi benim için, Yılmaz Güney’i hiç sevmezdim ama bütün çocuklar, haylazlar, bıçkınlar, yaşının üstünde racon kesenler, sportif bir şey gibi onu tutarlardı. İzzet Günay kavgacı değildi ama onu da sevemedim, kavga etmemek, en iyiye düşkün olmamak, ya da yarı gülüt, sonuna dek ısrar etmeden, vazgeçici, erden ipeksi ve kıyıda kalmayı kabullenmek demekte değildi benim için, bu bakımdan Vahi Öz, Hüseyin Baradan ve Kadir Savun’lu komedi filmlerine de asla bağlanmamışımdır, mizah da istemediğim ortamlarda yaptığım bir roldü benim için, sonraları bu duygudan çok zor sıyrıldım, istemediğimiz ortamlar o kadar çok oluyor ki, insan kendini tanıyamaz hale geliyor. Sonradan iyi filmler yapan dönemin Yılmaz Güney’ini, Seyyit Han filminden sonra affetmiş ve de hep savunur olmuşumdur, o sanatçı anlamında idol olmayı hak eden bir çizgiyi yakalamıştır.
Cem Sinema’sında toplam yirmi filme gittim mi bilmiyorum ama Yeni Sinema’da epey film izledim, arkadaşlarım sinemaya ilişkin önerilerime ilgi duyarlar, önerdiğim filmlere de birlikte gittiğimiz olurdu. Bir keresinde Maymunlar Cehennemi’ni (Yeni Sinema’da) izlerken ruhsal dengemi yitirip sarhoşlamış, evde kızkardeşim kendime gelmeme yardımcı olduğu için bu dünyanın gerçekliğine ve olağan yaşama ancak dönebilmiştim. Charlton Heston’un filminde Newyork Zafer Anıtı’nın yıkık ve terk edilmiş hali yaşadığımız dünyanın somut değil soyut olabileceğine ilişkin ilk dürtüleri uyandırmıştı bende, o günden sonra yaşama tutkum biçim değiştirdi, daha görece alışkanlıklara sahip oldum, varlık, yokluk, din, toplum, insani ve felsefi anlamda gözlenip sorgulanması gereken şeyler haline geldi. Ama başkalarınca asla hissedilmeyen gizli uyumsuzluğumun cezasını çok çektim diyebilirim, bunu da ötekiler gibi yalnızca ben bilirim.
Konuyu değiştirmeden, Işık Sineması’na geleyim, bu sinema Cem Sineması’na bağlı bir tarikat, onun bir dergâhı gibiydi, yani aynı türün değişik versiyonları oynardı burada, biraz daha özel ve belki türünün alt örnekleri gibi. Tugay Toksöz, Tanju Korel veya yardımcı aktör olup da tek bir filmde başrol denemiş oyuncuların filmleri oynardı bu sinemada;Yedi Dağın Aslanı (beğenmiştim), Çakırcalı Efe, yeni parlayan Kartal Tibet ya da ‘Sarı Jön’e uyum sağlayamayan izleyicinin üzerinde denenmekte olan antistarların filmi oynardı. Bende bu ayrıksı ortamı sevemedim, bilet kesen adamı bile hoşgörüsüz, aksi biriymiş gibi düşünürdüm, sevmek ya da bir şeye uzak kalmak olumsuz anlamda zincirleme etkilere yol açabilir.
Şimdi düşünüyorum da Işık Sineması yalnız ve sevgiye gereksinir bir yermiş gibi geliyor bana, ama ne yazık ki geçmişi değiştiremiyoruz... Bir de dikkatimi çeken şu oldu, bu filmler hep kavgalıydı, acaba diyorum toplumun 1970 ve 80’lerde anarşi ve başıboş bir ortamda sürüklenmesi tasarlanmış bir oyun muydu, ama benim aradığım ani evet ve hayırlar değil, gerçekten derinliğine inilmiş sosyopsikolojik yanıtlar.
Tüm bu olanları özetledikten sonra benim için ‘Mahşerin Dört Atlısı’na gelelim; unutamadığım ilk film Bir Aşk Yetmez’di, hala unutmuş değilim o kır menekşesini. O zamanlar filmlerin, yönetmenlerin incisi olduğunu bilmediğimiz için yönetmenini hiçbir zaman öğrenemedim. Film yaklaşık kırk yıl öncesinin, ama oyuncularının tümünü adım gibi biliyorum: Terence Stamp, Julie Christie, Alan Bates ve son yıllarda ölümünü duyduğum için, yine bana o doyumsuz kır kokusunu anımsatan Peter Finch. Bir Aşk Yetmez’in yönetmeni Joseph Losey olabilir mi bilmiyorum (John Schlesinger. 2008!). Ama Julie Christie’ye göz koyan ‘köy ağası’ Peter Finch, çoban Bates’in için için kıza aşık oluşu, düşlerimizden yakışıklı subay Terence Stamp’ı seven Julie’nin aşkının karşılıksız kalıp, umarsızca içine kapanışı, beni canevimden vurmuştu.
Roller değişse de, bende Gönül’ü seviyor, evlerinin önünden geçerken aynı Julie’ nin duyduğu heyecan gibi Gönül’ü görürüm düşüncesiyle kalbim nicesine çarpıyordu. İnsanın aşkını gölgeleyen her zaman güçlü ve duygusuz bir şeylerin varlığını o film bana öğretmişti, bunu duyumsayabiliyordum. Bir Aşk Yetmez pastoral bir senfoni, sarsıcı, dramatik bir filmdi, çocukluk aşkımdı o benim. Filmdeki gibi bende, hiç bir zaman o aşkı yaşayamadım, hiç bir zaman sevdiğime kavuşamadım. Yıllarca demir köprünün ilerisinde, susa yolunun ötesinde, iki servi ağacının dibinde beni bekleyen hayali gözledim. Yıllar boyu yanıp içime gömdüm sevdamı, hala düşlerime girer, o sevdanın, arı duyguların özlemini ve geçen yıllarımı yitik bir hayal dünyası gibi anar dururum. Biliyorum, ömrüm ilk aşkıma döktüğüm gözyaşlarının, dizginsiz kederiyle geçecek, ilk ve son aşkımın arı hayaliyle avunup, bu dünyayı terk edecek, yeşil bir daldaki, düşlerden güzel altın elmaya, tam ulaşacakken hep uyanacak, onun yokluğuyla kalbimin bir yanı hep kırık, zaman beni tüketecek, silinip gideceğim...
Özdekçi bir hırsızın çalıp, ökçesiyle bir elmas gibi paralayacağı yaşamımda, beni etkileyen diğer film Carlos Saura’nın Av’ı olmuştur 1987 yılında izlediğimi sanıyorum, tam 32 yaşında Bir Aşk Yetmez’den belki de 20 yıl sonra, Av filmi bana, değil aşkın, yaşamın bile olanaksızlığını bir gölge solgunluğuyla anımsattığı için çok etkilenmişimdir. Av’da dört arkadaş, ıssız bir dağda, öğle güneşinin vızıltısında ava çıkarlar, dağın çoraklığı ve sıcak, ölüm duygusu veriyordur insana... Arkadaşlık dediğimiz şey; iç dünyalardaki önlenemez, gizil düşmansılığın, dışa vurumsuz, sarsak temeli üzerinde duruyordur. Aslında dostluk dediğimiz şey bastırılmış bir öç alma duygusudur ve insanın iç güdüsü şiddetten başka bir şey barındırmıyordur ve sanki yaşam, görünmeyen ürkütücü bir periyodun, uyumlu bir gösterisi gibi algılanmaktadır, gerçek sonunda ortaya çıkar, herkes birbirini en vahşi biçimde yok eder, öğrenilmesi gereken tek gerçekte budur. Diğer her şey sonu şiddete varacak bir dizilimin, gizemli bir izdüşümü, bir yol verişidir, o kadar.

Bir zamanlar kızıl tanrılar vadisi varmış... Allah’ın kızı meleklerin yazdığına göre, sevdiğim üçüncü filmde Tarkovski’nin Stalker’(İz Süren)idir, İki saati aşkın süren bu filmi şimdiye dek dört kez izledimse de, içinde bulunduğum atmosfer gereği, ne yazık ki tam olarak algılayabilmiş değilim. Ama ne gam, la minör sonatı bir kez duymaya görün, Stalker’de bir tür Av’dır. Orada da insanın umarsız yalnızlığı, evrensel şiddetin varlığı içten içe sezilir. İnsan bir bilgedir ama sonuçta teknoloji ve ulaşılan her serim, korkunç bir parçalanış ve yok oluşun panoramik görüntüsünden başka bir şey değildir. Yalnızlık ve evrensel şiddetin bir ucundan her zaman görkünç biçimde tutuyor oluş, hep bir bitiş, yok oluş çağrısıdır. İnsanın uzaysıl yalnızlığı, uçsuz bucaksız bir yok oluş duygusu ve bir o kadar kapalı ve karanlık bir kozmolojinin kümesinde yaşıyormuşuz sanısı Stalker’in ana temasıdır. İnsanoğlu, nereden geldiği belirsiz, nereye gittiğini bilmeyen kozmirajik bir yolcudur o kadar. Ama durun, Stalker için sözü uzatmak güç ister...

Son film ise Fellini’nin Satyricon’udur. Bu film geçmiş çağların ve mitolojinin çağımız insanı tarafından ne denli ustaca ve düşlerden de düşsel biçimde dile getirilebileceğinin çok iyi bir kanıtıdır. İnsan bir filmde, bu denli eski çağları yaşayabilir, bir film bu denli geçmişin bir yaprağına dönüşebilir. Aslında sanılandan daha zor olan şey geleceği değil geçmişi düşleyebilmektir. Gelecek size sonsuz alternatifler sunar, her yaptığınız insan anlağının serbest dolayımından ötürü, uygun bir betime dönüşebilir. Ne kadar insan varsa o kadar gelecek vardır. Ya geçmiş; öyle midir? Bir yandan geçmişe ilişkin elemanter öğeler vardır elde, bir yandan da ortak düşlerimiz. Sözün özü Satyricon’da geçmişe bu denli görkemli, bu denli uyumlu, bu denli masalca bakabilmenin, insanın düşüne ve sonsuzluğuna bir örnek olarak algılanması dileğinden sonra, denilebilecek olan Napoli’yi değil, Satyricon’u görmeden ölmedir! Ama görüşler farklı ve ayrı ayrı dünyalara bölünmüştür gezegen o başka!..(Ve nakıstır hurufi, yaz(g)ınız aşksa!..)
II
Dikdörtgenler prizmasının önyüzünden bakıyorum Aias söylenine, beygiri kunnayan trampacı Osman’ın yüzü gibi dünya, çirişli ve faylara bölünmüş. Diyor ki o dibek başında ‘Taş olarak öldüm, bitki oldum, bitki olarak öldüm hayvan oldum, hayvan olarak öldüm, insan oldum. Hiç kötüye dönüşüp alçaldığım görüldü mü, bir gün insan olarak ölüp, ışıktan bir yaratık, düşlerin meleği olacağım, ama yolum bitmeyecek. Tanrıdan başka her şey kaybolacak. Hiç kimsenin görüp duymadığı bir şey olacağım. Yıldızların üstünde bir yıldız olup doğum ve ölüm üzerinde parlayacağım’. Gül parmaklı şafak dağlara değdiğinde, kaburgaları ışıyan Troya atları gibiyim... Ovada çekirge tulfuklarını topraktan söküp atarken bulgu ve algı sınırlarının dışına çıkmış gibi söylemişti bunları.
Sonra yine dedi ki, firavun Psambetik bir gün tanrının, samed, kimseye muhtaç olmayan ama herkesin ona muhtaç olduğu bir varlık olabileceğini düşlemiş, ilerde meleklerin, Hz Adem’in, kıblenin ve halik olan Allah’ın göründüğünü anlamış. Su perileri ve orman cüceleriyle beraber avlandığı bir sırada, pelvise sevdalanmanın incecik yolları ve Ermeni mutfağına ilişkin demir bir kitap bulmuş, demir kitabı açtığında, iki zarif kelebek uçmuş yaprakların arasından, kelebekler ormanda ıhlamur ağaçlarının en tepesine ulaştığında, korkunç birer ejderhaya dönüşmüşler, ejderha ön ayaklarıyla, Apollon’un kalkanı gibi bir kalkan tutuyor, ağzında alevden kılıçlarla orman cinlerine saldırıyormuş. Firavun ateş püsküren tunç ayaklı boğayı boyunduruğa koşup, ejderhaları yenmiş ve dişlerini bir tarlaya ekerek, dişlerden dev adamların olduğunu görmüş, onlarla da savaşmış ve yenmiş. Kharitlerden üçü bütün bu olup bitenlere tanıkmış, güvercin ayının yirmibirinci günü, defne bayramında her şeyi anlatmışlar, kimseler inanmamış, yalnızca Kınalılardan İbrahim ve Araplardan Hayriye, düğün ve ölüm zamanlarında kayalıklarda ki kiklopların bile insana dönüştüğünü söyleyerek her şeyin olabileceğini söylemişler.

Zaten Araplardan Hayriye’yi, Frig prensesi kılığında megaradan çıkarken görmüşlermiş site halkı, onun için hak vermişler Hayriye’ye, çoban Paris gibi mutlu -atlet gibi çevikçe- erkekleri tutsak eden yüreği tez nymphalar gibide, ipince olup, kutsal korulukta avlanırken yakaladığı erkekleri -tepegöz gibi bağlayıp- bikrlerini bozarmış o.
Yapraklara yürüyen su bahar tanrıçasının gözyaşlarıdır. Bir bahar ayininin dişil mayısı, soğuk bir kasım gecesi evin, Astrid halanızın ölüsü sayesinde ısındığını bir düşünün. Her tan vaktinde Hayriye’nin lagünün sisleri arasında kuşlarla koşuşup uçuştuğunu biliyorsunuz. Su sinekleri ve yeşil kaplumbağalar eşlik ederdi onlara ve kaplumbağalar ile minicik sinekler parkuru şaşırıp çarp! diye çarpışırlardı. Yüz bin kalp atımı yaşayan sinekler ölür, yüzlerce yıl yaşayan kaplumbağalar sağ kalırdı. Kınalı İbrahim olayı duyunca, yanına aslında bir malta haçı olan İskariyotlu Yahuda’yı alıp Hayriye’yi aramaya çıkardı.

Mecdelli Meryem, uzaktan akraba olduğu Hayriye’ye yardım duygularını esirgemez, İbrahim‘e yol gösterirdi. İbrahim, Yahuda’ya Hayriye’yi aradıkları böğürtlenli suların, taşların üzerinde şırıldadığı yollarda, modern çağ, mitoloji, engizisyon, maden devri, gelecek ve uzaya ilişkin meseller anlatır, yanlarından üvendiresiyle öküzlerini güden bir çiftçi geçerdi. Maria Magdelena’nın infaz edileceği gün, İbrahim, Hayriye’yi ne kadar aradıysa da bulamadı. Paris’te o yapının önündeki Greve Alanı o gün çok kalabalıktı, öyle çok insan gelmişti ki infazı izlemeye, tiyatrolar izleyicisiz kaldı ve Fransız tarihinin yapraklarından birinin, başı gövdesinden ayrıldı.
Sularla sevişme vaktinde Hayriye kendiliğinden köye dönüp geldiğinde, o kadında; Marilyn Monroe dudakları ve Caligula’nın gözleri var diyerek infazı ilençleyenlere katılmadığını belli etti. Oysa Maria’nın kabrine gelen Münkir ve Nekir melekleri ‘Jesse James’ide vurmuştuk’ diyerek infazın dünyevi değil uhrevi olduğunu, yazgının değişmeyeceğini Magdelena’nın kulağına üfleyerek anlatmaya çalışmışlardı. Hayriye bunu duymuştu ama, yalan böyle şeyler: Beethoven caddesindeki ölü güvercin desem de la Cerna’yı öldüren tetiğin hareketini durdurabilir miyim, bir sap buğday tesellisi bunlar dedi. Örnek mi: Bir gün her şeyi yok edecektir ama o yine bakidir. Ne demek bu, aya tapan Sabiilerin dediği Haniflerden Kuş b. Saide’nin Ukka panayırında Arap halkına söylediği ‘risaledeki’ gibi, Perikles perilidir mi diyeceğiz. Klonlama yöntemi ile koyunlar kopyalandı, erkeklere gerek kalmadan türlerin varlığını sürdürebilmenin yolu açıldı, mikroçiplerle beyin birleştirildi, biyonik insana, biyorobota ilk adım atıldı, bir maymunun (thesusun) kafası diğer bir maymuna nakledildi, başsız hayvanlar üretildi ve insan için yedek parça deposu olarak kullanılmak üzere bazı canlıların üretilebileceği (günahkar bir bedende birleşen dindar bir kafa) anlaşıldı... Ama cennete mi cehenneme mi gidecek bu yeni beden, kimin ruhu kimin bedenine egemen olacaktı, belli mi!..

İnsan ruhu dediğimiz aslında beynin fiziksel fonksiyonlarından başka bir şey değil ki. Bir kadının bedeniyle, bir erkeğin kafası birleşince olabilecekleri anlayabiliyor muyum derken İbrahim, ‘İnsanların tanrıya inancını belirleyen bir nokta varmış beyinlerinde T noktası deniyormuş buna dedi.’ Hayriye konuyu değiştirdiğini anlayıp, gencecik ama yinede varisli bacağındaki kanı emen sülüğü eli ile çekip kopararak, kamışları sallaya sallaya geçen akarsuyun içine fırlattı. Sülük aniden değişen konumuyla buz gibi suyun içinde açılıp büzüldü ve epeyi bir şaşkınlık geçirdikten sonra akar suya ayak uydurup parıldayan taşların arasından, süzüle kıvrana yaşamının yeni yolculuğuna başladı.
Hayriye, sülüğün kutsal sıvının içinde, kemankeşlik yapan bir sipahinin bedenine girebileceğini, guy-çevganın hünernamesinde, Kantemiroğlu edvarına karşı savaşan bir kılıcın moleküllerinden sayılarak, Moldovya boyarları arasında yer alıp, bilisizliği bilgisinden ileri gelen bir adamla, Ulah beyleri arasında yer alan bir tartışmada yere düşebileceğini, tüvid, flanel, kanvas ile koton ve yünlüler arasında polarize olarak, Boğdan voyvodasının, Dacia (Romanya) dan gelen ve zengüle peşrevi ile karşılanmasında yer alan atların kuyruk sokumundan girebileceğini söyleyip, görünmez ve bilinmez gücü karşısında sülükte bir tanrıdır aslında dedi. En son 2121 Temmuzundaki Huş geçidi barışından sonra Meksamerika diye bir ülkenin varolacağı gün, şifa niyetine şişe içinde, esir pazarında da sülük satılacak diye bir de kahkaha atmıştı ki İbrahim ;
‘Kim senin yaranı çiğnemedi ki söyle? / Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle? /
Yaptığın kötülüğü, kötülükle ödetirsen sen, / Sen ile ben arasında ne fark kalır ki söyle?’
diyerek kederli kederli güldü. Güldüğünü gördüm. Sonra Hayriye, Kerguelen’de ayağına halka taktığım albatrosu Şili’de bulduk. On sekiz bin kilometre uçmuştu, birde cismaninin ruhanisi var, artık aynı bedendeki albatros, on sekiz bin kilometre sonraki albatros mu sayılır. İnsan bile her saniye başka biridir. Ve ama biz, birimiz; tüm insanlarız, insanlığız. Ben tüm insanlığım, tüm insanlıkta ben dedi. İbrahim, albatros gibi deniz kırlangıçlarının da göç ettiğini, göç etmezse masallara göre ya aya gideceğini, ya başka bir hayvana dönüşeceğini, ya da göllerin dibindeki peri kızlarından olacağını söyledi. Hayriye ortalığı biraz daha kışkırtarak varlık sorulabilen şey dedi.
Ve İbrahim‘e dönerek garip bir öyküde, bir hükümdarın İbrahim adında sihirbazı olduğundan söz ederek, işte onun avucunun içine mürekkep dökerek oluşturduğu aynada, tüm alemi görebildiğinden, geceleri hükümdarın; giderek savaşların, cellatların ve kanlı infazların tiryakisi olduğundan söz edip, bir gün yüzü peçeli bir caninin başını, baltayla uçuracak olan bir celladı izlerken, hükümdarın İbrahim’den peçeyi açmasını istediğini, İbrahim’inde, tanrının hikmetine karışılmaz, kefaretini taşıyamam diyerek buna karşı çıktığını ve hükümdarın olacakların vebalini kendisinin taşıyacağına dair ant verdikten sonra; peçe açıldıkta caninin, ol hükümdarın ta kendisi olduğunu gördüğünü ve celladın baltası iner inmez, sapsarı, cansız başının, İbrahim’in yanıbaşına düştüğünü söyleyerek... Ve işte hükümdar sordu ve o kendisi olduğunu anladıkta, bir varlık olarak sorunun yanıtını aldı dedi ve erinçle gülümsedi...
İbrahim, Gentile Bellini diye bir ressamın bir doğu hükümdarıyla, bir tabloda kanın akış biçimini tartışırken, hükümdarın hiddetle bostancı başını çağırarak, hemen oracıkta başını vurdurup, işte kan böyle akar dediğine tanık olduğunu, ressamında hemen ertesi günü korkudan tasını tarağını toplayarak Venedik’e döndüğünü belirtip, varlık yok olabilen şeydir dedi. Ve ‘Bütün ırmaklar denizlere dökülür, bütün denizler birbirine açılır, öyleyse herhangi bir denizde suya giren kişi; Ganj’da yıkanmış sayılır dedi’.
Hayriye ise mürekkep aynasında, Avrupa ve ordular, Vandallar ve Vizigotlar, Alarik ve baltalar, rahleler ve figürler, freskler ve suretler, geceler ve usa sığmaz şeyler var dedi... Ay ve gece, ütopya ve tambur, okyanus ve Merkür gibi.

İbrahim, yalnızca sesine aşık olduğu bir kızı görmeden, yıllarca onun aşkıyla avunan bir ademoğlunun varlığından söz ederek, Ecnadin muharebesinde de Heraklius’un hiç görmediği bir haç için savaşarak, binlerce insanın ölümüne neden olduğunu söyleyip, suya düşenin yalnızca düşlerin olması gerektiğini belirtti ve ‘bir haç düşüyordu suya’ diyerek, bakın birden anımsadığım bir şey var anlatıyorum dedi: ‘İlkel komünal toplum çağında, klanların, ataerkil yada anaerkil öbekler halinde yaşadıkları zamanda, baskıyı sistemli olarak uygulamak için kara bir cihaz, devlet adı verilmiş demir bir aygıt yoktu. Elbette bazı uygulayımlar, önderin benyönetimi, onun özgeliğine ve erkine duyulan saygı vardı, ama özel olarak salt öteki insanları yönetmekle ilgili ve bunun içinde sürekli olarak donanımlı bir gücü buyruğu altında bulunduran insanlar yoktu. İnsanlar yoktu...
Demek ki devlet eşittir insan demek kökte. Ve devlet yok edici ise eğer, bilin ki sizi yok etmek isteyen insanlar var karşınızda! Ama kitleler, özellikle yoksullar onu o derece soyut, bir öteki anlamıyla tüzel yüklemlerle var sayıyorlar ki, ömürlerimiz geçiyor uyanmıyorlar, uyanmıyoruz. Tanrı da karışmıyor buna, hiç bir şey demiyor, çünkü devlet baskısını, kıyıcılığını bir Leviathan gibi karabasan oluşunu, çoğunlukla tanrısal bir erkle süslüyor, öyle sunuyor!.. Tanrı bu oyuna alet oluyor... Ve ama hiç sesini çıkarmıyor! Tanrı yoksulları sevmiyor!.. Yoksulların tanrısı yok! Çünkü tanrı sınıflı toplumların ürünü! Sınıflı toplumlar var oldukça tanrıda var olacak! Sınıflı toplumlar var oldukça yoksullar ezilecek! Yoksulların kurtuluşu tanrının yokluğuna bağlı giderek’ diye bitirdi.
Hayriye, ama o Melik’dir, Kuddüs’tür, Selam’dır, Mü’mindir, Müheymindir, Azizdir, Cebbardır, Mütekebbirdir, Halikdir, Baridir, Musavvirdir, Esma’ül Hüsna’dır, Hakimdir dedi. İbrahim ise sütunlara oturmaktan sıkıldığını belli eder gibi veya yakuti bir zamanda akan bir girdabın fısıltısı gibiydi.
İşçi arılarla dolu bir kovana girip çıkıyorum, girip çıkıyorum, kılavuz bir gün soluk benizli kuzeylilere, kuzeylilere, saraydaki yakut kabzalı bir kılıcı överken, överken, bakmak ile görmek arasındaki ayrımı kavrıyor, kavrıyor ve arkadaki duvarda fışkıran kanı görüyor, görüyor, o günden sonra bir kılıcı anlatırken, anlatırken, onu tutan elide, elide, kesilen gırtlağı da, gırtlağı da anlatmaya başlıyor.
Rus prensi (knez) İgor tüylerle dolu papağıyla yanımdayken, Toledo çeliğinden kılıçlarımızla önümüze geleni ekip biçiyorduk der. Hayriye: Varlık işte ancak böylelikle insanda zaman ve özgürlük olarak kendi alınyazısını belirler ve insanoğlu ‘hiçliğin vekili’ sıfatıyla ‘varlığın çobanı’ olur. Tüysü ve içrek algı. Öyle ki tanrı yok diyorum, anında bir dogmaya dönüşüyor. İşte bir soyutlama!.. Korsan gemisi Akdeniz’in dibine gittiğinde, o artık Romalı bir savaş gemisinin malıydı. Romalı kaptan Suriyeli bir kervancıya kumar borcunu onunla ödedi. Suriyeli kervancı üç deve parasına onu Sudanlı bir esirciye sattı. Sudanlı esirci onu asla satmak istemiyordu, aşırı sarhoş olduğu bir gecede kaçarak, aşk tanrıçası Afrodit’in tapınağına sığındı. Yaşlı ve bilge bir baş rahibe onun öyküsünü dinledi ve onun kişiliğinde, tanrı katında düzenlenmiş bir tansık ile karşılaştığına inandı. ‘Sudan öcünü alan küfler, zamanı yemekte olan küller ve granit pençesi göklerde yüzen küpler gibidir’ diyerek, şimdi bu ne anlatmak ister dedi.

İbrahim; bilinmez çocukların ölüm çığlıklarını yüreğine kaydeden katiller, katil Myra’nın binlerce çocuğun elinden oluşan portresi, kasap dükkanını aratmayan parçalanmış inekler, ağızdan, kulaktan cinsel organlar fışkıran ikizler, dev boyutlarda sergilenen kurşun yarası, tüm insanlığın öyküsünü içeren çadırlar, ağızdan anüse dek iç organlarda yapılan videotik yolculuk, sebze meyvelerle cinsel organlara göndermede bulunan erotik enstalasyonlar, Quinn’in içini kendi kanıyla doldurduğu büst, inek leşi ve canlı karasineklerin yarattığı yaşam-ölüm zıtlığı, Mueck’in gerçek boyutlarını küçülterek yarattığı silikon ölü baba, çifte ırmakların çizdiği yaylar, funda yapraklarıyla kaburgalarını kırbaçlayanlar. Adanın toprağından çıkardığımız kadın yontusu, kızışmış çiftleşme mevsimleriyle, yavan tövbe törenleri, kör ayna, dağ tepelerindeki sunaklarda bilenen taş, balta, metal yağmurlar, kralın gözdesi Sadalmelek, muska, dişi keçi, Galiçya, Markap yıldızı, Kevser denizi, Haris yıldızı, sulafat, Şehak gökparı, Samanyolu-Hacılar yolu, Mirfak (dirsek yıldızı), atın omuzu, Kaf, Segin parıldağı, Şeytan-Algol beşgeni, Erboğa, Pompa, Mizan (terazi) yıldızı. Pluton yani Hades...
Hayriye: Çiçero Roma’sının önemli ziyafetlerinde tavus kuşu yendiğini, İsa’dan altmışyedi yıl önce, tavus kuşu yetiştiren bir Romalının bazı bilginlerden fazla para kazandığını, Kelatakan dağını çevreleyen yağmur ormanlarını, meleklerin kanat çırparak döndürdüğü dünyayı, yıldızlararası kıskançlık olaylarını, kelebek dişli kadını... X. Yüzyılın İranlı başveziri Abdül Kasım İsmail kitap koleksiyonunu öyle severmiş ki, geziye çıktığı zaman tam yüz on yedi bin cilt kitabını dört yüz develik kervanla ardından taşıtırmış, hatta bu develere alfabetik sırayla yürümede öğretilmiş, böylelikle aklına esen kitabı bulması da kolay olurmuş. Mısır kralı III. Ptoleme, İskenderiye limanına yanaşan her gemide bulunan kitapların bir kopyasının da kütüphaneye verilmesini zorunlu kılıyormuş. Kopya, elyazma oluyormuş. Allah, İsa kılığında otuzüç yıl yaşamış. Kumpas kuzeytacının olduğu yerde, evet, Tukan yıldızı da var, tenor uykusu da, Adıge dili lehçeleri ise, Natuhac, Sapsığ, Hak’uc, Bjeduğ, Hatıkuay, Kemguy, Yecerakoy, Mamhığ, Mehoş. Doğu Adıge lehçeleri ise, Kaberdey, Mozdok Kaberdey, Kuban Kaberdey ve Besleney’dir. Kontes du Barry, Brissac dükü ile yaşadı. Fransız devrimi sırasında dükün başı kesilerek kontesin penceresinden içeri fırlatılmıştı, bir süre sonra kontes de yakalanıp idam edilmişti.
Hayriye ve İbrahim aynı anda dedi ki: Dünyada gerçekleşen ölümden başka ne var. Uzaktan uzağa, eflatuni, aşık olurlar, İsa’nın dikenli tacıyla süslü arsalar alırlar, kesinlemeden uzak yüklemlerle felsefe yapıyoruz sanırlar. Görüyorsunuz işte; Ilion köknarları ve Lübnan sedirlerinin arasında, elimde Venüs çiçeğini koklayarak dolaşırken Haberci Merkür geldi ve canımın (ruhumun) alındığını bildirdi. Enoch’un kitabı gibi, hangi geyiğin dili bu suya değdi. Vikingler parayı sayarken öyle dalgın olurlarmış ki, düşmanın kılıcı tam parayı sayarken vururmuş Viking’i. Ben düşüncenin kendisiyim, bir örümcek başka bir örümceğin ağına yakalanabilir mi, Cem diyor ki; ikinci üçüncüyü geçerse ne olur. Sayılar sonsuzda birleşir her şey gibi, uzamdır zaman...
Çocuk, suskunluğu bozarak, hipermetrop uzağı, miyop yakını görmezmiş, peki yaşamda birini yeğlemek zorunda kalırsak, hangisini yeğlemeli dedi, adam, yakını göremeyen uzağı hiç göremez, hipermetrop yeğdir diyerek güldü. Çok saçma dedi çocuk. Adam, boş ver, yazın dediğimiz şey ‘Acente’ tutkusundan başka bir şey değil, hoş görmeliyiz diye yanıtladı...
...
Durgun kasabada, kız elindeki kitabı bırakıp pencereden dışarı bakmaya başladı, bir adam at üzerinde geçiyor, at kuyruğunu sallayarak sıcak öğlede sineklerin zulmünden korunmaya çalışıyordu. Kızın yüzü ergenlik sivilceleriyle doluydu. Bir tepside çayla odaya giren arkadaşı, ‘Camdan Kalbi’ izledin mi dedi. O da ‘cenaze arabasıyla pikniğe giden kız kurularına’ taş çıkartırcasına, evet ama beğenmedim dedi, ötekisi okuduğun meretten iyidir deyince, tamda şu tümcelerden gözünü ayıran kız; sende mi dedi!.. Çıkarken güldü öteki: Oda öykümü be! Erik kurusu desen daha iyi!..
(Kızmamak gerek, belki izlediği filmler bu hale getirmiştir onu! Beyaz perdenin suyundan içenler, yeryüzündeki yaşamlarını unuturlarmış).

GÖRECELİLİK




İnsanoğlu, kızı, öyle güçlü, öyle modern çağlara ulaşmış ki, erişilmez denilen yıldızlara varmış, us dışı bambaşka gezegenler görmüş ve oradaki üstün, tanımlanamaz canlıları, düşe sığmaz yaratıkları yenilgiye uğratarak, yurtluklarına el koyup, yeni kolhozlar, koloniler edinerek, gözde madenleri işleyip; fotonsu, sanalitik hızlarda, ilkinsil ve de artık görkünç güçlerle berkiyip, düşlerden aşkın, sonsuzluk ardılı ve tanrıların da ötesinde, bir yaşam biçimi geliştirmiş...

Böylelikle, kuşatarak ele geçirdikleri, yeni gezegenler ve kozmolojik yuvalarda, kolaylıkla çoğalabilen, yapıları arı mineraller ve besin değeri yüksek jellerle dolu canlıları kurban ederek, hedonizmlerine, sadizmlerine, yeni çeşniler, egzotik tadlar ekleyip, yüzyıllar yılı, bıkıp usanmasız, ezgilerle, naralarla, alaylarla, ilâhi bedenlerinin gereksinimlerini gidermeyi başarmışlar.

Sonra, zamanlar geçmiş; yıldızlar yollarını yinelemişler ve tadılmamış günahların eşliğinde, vahşet ve kanla süslü sunaklardaki gösterilerini, taklarla, defnelerle, taçlarla süsleyerek, geçip giden çağlara ağıtlar yakmış, destanlar var etmiş ve geleneklerini sürdürüp, törelerini koruyarak; yaşamlarında yeni maceralara, olumlara ve daha da uzağa, hançerenin ta köklerine, evrenler ötesi, sonsuzluğun da sonsuzluğuna yelken açarak; zamanlar dışı yolculuklarını sürdürüp gitmişler.

Ama birde, Himalayalar’ın gölgesinde yaşayan, bir dağ keçisi varmış, doğumundan bu yana, bin bir renkli otlarla beslenir, çayırlarla dolu uçsuz bucaksızlığın; yeşil denizlerinde yatar, karların, buzulların arıttığı kaynaklardan içer, geceleri ateş böcekleriyle görklü gökyüzüne dalar, renkcil zambaklar, sümbüllerle süslü, çıldırtıcı seslerle yüklü, yüceler yücesi yamaçlarda, kokusul, şol bayırlarda dolaşırmış.

Ayların yükseldiği ve baharın kaynaşıp, çiçeklerin oynaştığı üreme döngülerinde, mutlulukla çiftleşir, klânın yeni doğmuş, minicik üyeleriyle gezinir, kayalardan seker, çiçeklerden böceklere, oradan ağaçlara, dallara, elden ele, koldan kola; binbir çeşit kuşlara, dilin dönmediği varlıklara, çınlayışlara dalarak, güneşin ve gecenin doğumlarında, bulutların ve yağmurun gizeminde, sis ve pus, kırağı ve kar, ormanla rüzgâr ve göklerin masalsı aylasının altında, hişt hiştler arasında; meleksi, düşten güzel yaratıklarla yaşar gidermiş!..

Gün gelmiş, bu yamaçlardan yamaca uçan dağ keçisi, yeryüzü güzelliklerinin doyumuna varmış, tanrısal bağışların sonuna ermiş ve kadife gibi yayılan, ışıltıyla dökülen, kuzeyin kuğusunun, prenseslere fısıldadığı masallar gibi dağılan karın altında, rüzgârın savurduğu tozanlar, tüycükler ve uykulu bedenleri esriten gülücükler; inciler, gözalıcı sürmeliklerle dolu, göz gözü görmez uğultu ve uçsuz bucaksız beyazlıklarda; us oyunlarıyla süslü, iremlerin serpildiği, nice sevdaların boyun eğdiği; yaratılmışların bilemeyeceği, düşlerine giremeyeceği, ölüm ve yaşam sarmalında; gizlerin döküldüğü, bitimsiz geçmişle, varılmasız geleceğin bağışlandığı, her şey ve hiç bir şeyin birlikteliğinde, dile gelmez olanla, tin ve tün ötesinin muştulandığı düşler arasında; pericil uykulara dalarak, ululuk ve bilinmezliğin kollarına, piramidin ta yüreğine; sonsuzun ve unutuşun uyumuyla, hiçliğin o herşeyden güzel, uçsuz bucaksız uçurumuna benliğini açarak, yitip gitmiş…

Şimdi, bitimsiz bir yolculukta, yeni yurtluklara ulaşan ve evrenle; tanrısallığın da ötesine kavuşan bir insan mı olmalıydım, yoksa Himalaya eteklerinde, göz alabildiğine uzanan karlar ve yıldızlarla dolu gecelerde, çiçeklerin böceklerin arasında, güneşin altın renkli ışıltıları içinde; soruların sorusuna kavuşarak, gizemlerin gizemine ererek mi yaşamalıydım...

BİR BAHAR AYİNİ (Hermafrodit)





 I
Defnelerin taçlandırdığı başım her döndüğünde, ıhlamurların altında uyumuş kalmış olarak buluyorum kendimi ve esen yellerle uyandığımda, bir erkek tavşanı koklarken buluyorum incecik bızırımı...
Bazen aşağılardan mırıltılarla geçen yolculara bakıyorum, taş atıyorum onlara, ürkütüyorum hayvanlarını ve en önde ak bir tay üzerinde duran önderleri diyor ki; ‘Yukarılarda dağ keçisi olmalı, yoksa nereden sıçrar ki bu taş yağmurları.’ Sonra ağaçlara tırmanıyorum, alıçlar, böğürtlenler topluyorum, bademlerin yosunlu ıslak dallarına uyluklarımı yaslayıp, daldan dala geçerek, bodur ağaçlardan erik koparıyorum. Ormanın uğultusuna kapılıyorum. Yalnızım ve orman cinsleriyle kucak kucağa hep böyle yalnız kalacağım. Su birikintilerinde yusufçuklar boru çiçeklerine her konduğunda, mavi kanatlarını tutup çekiştiriyorum onların, çayırların üzerinde çocuk kalbi gibi titreşiyor böcekçik. Öğle üzeri örenleri dolaşarak, tepelerde yaban arılarının yuvalarına çomak sokuyorum, ardıç dalı renginde, sarılı kırmızılı şeritlerle, ürkütücü, incecik sokaçları dışarıda, uçuşuyor arılar. Yaprakların arasında kovalamaca oynayıp kaçışıyoruz ve peteklerden değneğimle sıyırdığım ballarını yalıyorum onların. Bal ağzımın kıyılarına dökülüp yayıldıkça; kelebekler, minicik böcekler gelip konmak istiyor dudağıma. Sonra aşağılardaki boğaza iniyorum, gün burçlardan süzülüp, yarıklardaki ejderhanın kucağına düşmeden sulardan çıkmıyorum, ağaç kabuğundan sandallarla yüzüp dolaşıyorum. Kabarık, gümrah toprakta dolaşan orman cinsleri, mutluluk ve şaşkınlıkla beni izliyorlar, üzerlerine gidersem geri çekiliyor, karşıya geçersem de hemen toplaşıp, yine merakla bekleşiyorlar. En çokta kuşlar ötüşüyor yıkanıp dökünürken, iskeçeler, sarı gagalar, çatal kuyruklar, çulhalar. Kırmızı kanatlı çayır çekirgesinin bile çıtırtısını duyuyorum çağıltılar arasında.

II
Yapraklara yürüyen su, kutlu bahar tanrıçasının gözyaşlarıdır. Aşağılarda köylüler, tarladaki ürünlerini çapalayıp ter akıtırken, yorgunluk çökünce, komşularıyla yarenlik yapmaya başlıyorlar. Akşam dönerken, binitleri yolun sapağında bir görünüp bir yitiyor. Sesleri, orman cinlerinin, su perilerinin seslerine karışıp, tuhaf aksanlara dönüşerek kulağıma dek geliyor. Tatlı, dertsiz uğultularla söyleşiyorlar eyerlerinin tepesinde. Kimi zamanda hava dönüyor; uzakta, ovalarda birden patlayan bir hareketlilik gözlüyorum. Fırtına, bastıran yağmurla, her şeyi katıp katıştırarak, karman çorman ediyor, eşyayı ve insanları hırçınlaştırıp bozup dağıtırken, kızışkın bir belirsizliğe yol açıyor. Dallar hışımla eğilip doğruluyor, otlar saç saça baş başa kalıp, toprak karışıyor ve buğday dolu düzlüklerde şimşekler çakarak, ova bir o yana, bir bu yana savrulurken, sesler ürkücül bir heyulaya dönüşüp, tümsekleri aşarak, uzakta kararan gölgeler ve burgaçların homurtusuyla, ıssız dağlara doğru yükselip gidiyor. Ve birden ortalık umulmadık biçimde durularak, doruklarda çamların dikenli taçlarının, pırnalların, kedi tırnaklarının arasında güneş açıyor, az sonrada, yine hiç bir şey olmamışçasına, dağın karanlıkları arasından sızan ışıklar, kovuklarda kıpırdaşan uyuşuklarla kol kola, sanki işitilmez sessizlik dolu oynaşlar içindeymiş gibi, yavaş yavaş batıyor.

III
Serin mayıs sabahında çiçekler açmış, parmaklarım çiçeklerin kırmızısına bulaşmış, lagünün sisleri arasında, umarsızca çırpınan kuşlarla, düşte gezer gibi süzülen tazılar görüyorum. Dağ köylerinin kurnaz bakışlı tazıları, ağaçların yere yakın dallarında, uçamayan yavrular, kabarıp kösleşen toprakta kara tavuklar, çamların kovuğunda çılgın renkli tavuslar, düşten güzel kuşlar varmış gibi, bir kral edasıyla salınıp gidiyor. Ve mavi benekli tazının ağzındaki yabanıl kumru, kanatlarını çırpa çırpa, sağa sola çarpa çarpa tükenerek, bu yaşam sarhoşu, kıvıl kıvıl canlıların dünyasına veda ediyor.
Şafağın bitişini muştuluyor keskin uluyuşlu yırtıcılar. Ve ürpertici sabah yelinin şımarttığı çayırlarda, yaprak gözlü karacalar suya inmekte ve alaca tüylü uzun kuyrukların tuhaf çığlıkları var sabahın sesinde. Kırlarda Venüs
çiçeklerini koklayarak dolaşıyorum, koruların baygın kokusu burnumda tüterken, ulu bir ağacın dalları altında, birden gürültüyle bir sanduka düşüyor tepeden. Gümüş kapaklı minicik bir kutu, içinde gönüllerin saklandığı, altın
simlerle döşeli, kadife tenli dörtgen piramit. İçini açıyorum, küçük mü küçük haberci Merkür, -Hermes kılığında!- sadağında oku, elinde yayıyla, anileyin sıçrayıp karşıma geçiyor ve karanlık bastığında, her zamanki gibi, Atena’nın sevişme vaktinin geldiğini söylüyor bana.

IV
Ormanın içlerine doğru uçarcasına koşuyorum, pembecil bulutlarla örülü, mavi yıldızlarla süslü kulübeden içeri giriyorum. Atena kuş tüylerinin havalarda uçuştuğu, diri bedenlerin üzerine, iri basenlerin ötesine berisine üşüştüğü, yumuşak, rengarenk yatağında beni bekliyor. Sarılıyorum ona, nilüferli göllerden süzülen çiğ dolu damlalarla, siyah zülüflerinden sümbüller sarkan, yasemin kokulu saçlarına elimi atıyorum. Teninin buğdaysı kokusunda, rüzgarda yapraklar gibi, dilimi gezdirerek, avlaklarına, ağaçlık derelerine, ırmaklarının dar boğazına, çayır tüylü, çiğdemlerle süslü kıstaklarına doğru hoyratça iniyor ve doruklardan aşağı, elimi kolumu sallaya sallaya, Atlantis’de sözü edilen Platon’un dev mağarasına giriyorum.
Kulak oyuklarına, boyun uzantısıyla, omuz boşluklarına, yanak gözeleriyle, çene çukurlarına, orman yemişlerinin tüm tatlarını, tüm kokularını, tüm gizlerini fısıldayarak onu kışkırtıyorum. Ansızın dönerek altına alıyor beni, gözlerim kararıp, kulağım uğuldarken, gizlerle dolu uçurumlarında, el değmeyen yükseltilerinde, altın sunumlu renkler içinde, kayarcasına dolaşıyorum. Görülmemiş, us dışı ışık oyunlarıyla süslü, güneş gözlü, mavil sislerin perdelediği, renkli tüylerle bezenmiş, sincapların yaramazlıkla gezindiği ormanlarına dalıyorum. Güzelim hayvanlarla, alabildiğine kıvrak taylarla, ak tüylü akbabalar, vahşi filler ve benekli kaplanlarla oynayıp coşuyorum. Ve çene gülü gibi bir tünelin ağzından; çift ağızlı bir tünelin ağzından, yıldırımlarla girip çıkarak, koşarak, hızlanarak, düşe kalka, çarpa çurpa, bağıra çağıra, ağlaya sızlaya, yalvara yakara güneşe varıyorum. Körelen bilincimin kösnül aydınlığında, haykırışlarla eriyip, alev alev parçalanarak, bir güneş oluyorum!..

V
Sabah olmak üzereyken, aslan kükremeleri ve vahşi böğürmelerin tan atımında harmanimi topluyorum. Düşlerin kulübesinden çıkarak ormana dalıyorum. Soğuk ve mavimsi bir bahar göğünde, ayın soluk ışığının, öylesine erinç ve dinlence vaat eden ormanın içlerinde gezinişiyle, eğrelti otları ve at kuyruklarına basarak, -sırtımı kuzeye verip- bir sedir ağacına yaslanıyorum. Ormandaki kaynaklardan dökülen suların çağıltısında omuzlarım ürperiyor, hayatın ve ölümün amansız baskılarını benliğimde duyumsayıp, ağaçların arasında -kaplan gözü gibi- parıldayan sabah yıldızına bakakalıyorum.
Karşıma çıkan ilk çağlayanın kollarına bırakıyorum kendimi, funda yapraklarıyla kalçalarımı ovuyor, incecik kaburgalarımı ve göğüs kafesimin minicik incirlerini hafif hafif kırbaçlayarak, diri bedenimin özlemle yüklü kalmasını sağlıyorum. Sonra geyiklerin dilini vurduğu derelerden kabımı dolduruyor, gergedan kuşlarının sevişmesine tanık oluyor ve Attika baharlarının temiz havasını içime çekip, batıya doğru yürüyerek, uzakta Perillos’un heykelleriyle süslü, sığır kuyruğu biçeminde yayılmış, altınsı bir göz gibi yalımlanan, boğalarıyla ünlü Phalaris kentinin (güneşli) görüntüsüyle baş başa kalıyorum.

VI
Sarı taç yapraklı, çiçeklerle dolu bir ırmağın kıyısında, söğüt ağaçlarına asılı kalmış yarasalara bakıyorum. Yarasalardan biri; ‘Kendimize ilişkin, kendi hayaletimizden, katıksız süresi türdeş uzama yansımış, renksiz bir gölgeden başka hiçbir şey algılamaksızın mı yaşarız’ diye garip bir şey söylüyor. Şimdi yaşıyoruz hepimiz gibi. Şimdi geleceğin en beri noktası, bir başlangıç, geçmişinde en öte noktası bir sondur. Ölümsüz ve ‘Asıl dokunulamaz olan şimdidir.’ Geçmiş ölü, gelecek doğmamıştır. Ölünce, -un ufak olup- bitimsiz bir geçmiş ve sonsuz bir gelecek olur, zamanı sileriz diyor. Orman içlerinden çokça uzaklaşmam, bu garip düşü görmeme yol açarken, kaçarcasına ormana dönüyorum. Yeraltından yükselen bir patırtıyla kendime geliyorum, yıldız biçeminde büyük bir kütle çıkıyor önüme ve bir zambak gibi açılarak, içinden tuhaf mı tuhaf yaratıklar çıkıyor: Kerberoslar, pegasuslar, kentauroslar, gorgonlar, feniksler, meduzalar ve daha niceleri beni aralarına alıp el çırparak oynatmaya çalışıyorlar. Kötücül olmadıklarını düşünerek; birlikte oyuna çağırıyorum onları, dolunay çıkıncaya dek dans ediyorum onlarla, sonra bir çemberin çevresindeymişçesine toplanıp oturarak aya bakıyoruz. Sanki bizi izleyen birileri var orada, sanki birbirimizle bakışıyoruz. Ve yaktığımız ateşin sisi ayın önünden dalgalanarak geçiyor. Oradakilerin ateşi, gizemli bir yalaza dönüşüp, gözlerimizin içinden bir hayal gibi akıp gidiyor.

VII
...Sabah çift gövdeli bir palamudun çatalında uyurken buluyorum kendimi, tüm gördüklerimin düş olduğuna karar verdim, ne denli acıktığımı düşünerek, mantar aramaya başladım, içinden garip sesler gelen tatlı su midyelerinden topladım, sonra onları gene ırmağa bırakıp, akşamdan kalan küllerin içinde bulduğum korları üfleyip püfleyerek yeniden tutuşturdum. Ormanın tinine dualar okuduktan sonra, sırım gibi dallardan edindiğim çubuklara mantarları dizerek, taşların arasında közledim ve kendime hedonist ruhların bile kıskançlıkla gözleyeceği bir ziyafet çektim. İlerde, dalların arasında peşinde bir geyikle dolaşan Artemis’in gölgesi ateşe düşünce, hemen gizlenerek, onun gizemli gülüşü ve hayvanları büyüleyişine tanık olmak için, soluğumu tutarak bekledim. Geyik, Artemis hızlanınca hızlanıyor, yavaşlayınca da durup sanki onun adım atmasını bekliyordu. Ormanın tüm hayvanları onu görünce ya soyluca bir duruşa geçiyor, yada alabildiğine güzel bir ötüş yada meleyişle serzenişte bulunuyor, musalar gibi şarkılar söylüyordu. Yakınlardan geçip gittiğinde, onun bu şarkılar alayına benim içimden de katılmak geldiyse de, kendimi güçlükle dizginledim. Taşların arasında iki yeşil yılan bile, uykularını bırakıp otların içinden, onun ardı sıra süzülüp gidiyorlardı...
Sonsuzca yaşam biçimi olsa da, ormanda yaşıyor olmaktan çılgınca bir sevinç duyuyorum. Göğsüm mutlanla dolu, başımı yukarılara kaldırıyor, coşkulu bir koroyla uçup, Artemis’e eşlik eden apak kuş sürülerine doğru dalıp gidiyorum.
...
Defnelerin taçlandırdığı başım her döndüğünde, ıhlamurların altında uyumuş kalmış olarak buluyorum kendimi ve esen yellerle uyandığımda, bir erkek tavşanı koklarken buluyorum incecik bızırımı...

MİTUS



                                                                                      "Bir ozan gördüm güle siz diyen
                                                                                      Ve bir sözcük otluyordu çayırlıkta
                                                                                      Ay ışığı sönüyor şafak sökerken
                                                                                      Ne mutlu onlara ki aşıktılar ışığa"


 Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...

Boğanın Dağları yay gibi bir kavisle uzanır, güzel atlar ülkesi Kappadokia atlarına biner, o yamaç senin, bu yamaç benim, umursuz ve çırılçıplak, keçi yollarında, dikenli dağ yamaçlarında dolanırdık. Koyakların koynunda uyur, Finikeliler, Likya ve İyonyalılar ve her zaman gülünç işlerden başını kaldıramayan Friglerle, adı sanı belirsiz Alai, Smyrna, Kydrara kim varsa herkeslerle, hep birlikte yaşar giderdik. Günün bir yarısında inci damlaları düşer, diğer yarısında güneşler açar ve çılgın sevinçler eşliğinde bağrıştığımızda, kurtlar kuşlar bize eşlik eder, çengilerle yankılaşıp öterlerdi. Yosunlu, yeşil yamaçlarla süslü tepelerde, sütunlarında altın renkli ışıkların, gizil dehlizlerden, incecik ışıltılarla ovaya uzandığı ve yolcuların iremlere kavuştuğunu sanıp, günahlarının bağışlandığı, tabanlığında aynaların parıldadığı, bal renginde çakımlarla görklü, eteklerine gölgelerin yaslandığı, som mermerden tapınaklar boy gösterirdi.

Ve yaşamımız, sevişmelerle dolu, ete, eteğe düşkün, çılgın deveranlarla örgün, kösnüllükler içinde geçerdi. Buralarda o zaman tanrıça Selene'ye öykünen bir Selene daha yaşadı ama lahitinin taşları belkide Port-Said limanının girişini süslüyordur artık. Tabutundan lavanta şişeleri sarkar, mavi sürmeliği yanı başında dururdu. Cesetine dokunduğumuzda bir kar tozanı gibi dökülüvermişti. Yaşarken yosunlardan eli boyanır, çiçeklere parmakları bulanır, kasık vadisi de dallarda oyalanırdı.

Ah bakın sepetleri değiştiren Kythera otların arasında koşmaya başladı, çıkrıkla eğirmek için koyunların yününü kırkıyorduk. Gölgeler okeanosu kapladığında, bir düğün akşamı, flütlerin sevdalı, santurların uyumlu sesleriyle, büyük alaylar halinde Floksera'yı alıp götürdüler. Üç kese zehiri de yanında götürdü çılbız!.. Pabuçları toza bulandı giderken, sandallarının altında menekşeler ezildi, burçaklara basıp, keten çiçeklerinin mavisine gömüldü. Dağdaki kör adamı da götürdüler, su perilerini gördüğü için gözlerinin ışığı sönmüştü, girdikleri su dizlerine dek geliyor diye haykırırdı bazan. Tırnakları ağustos böceği kanatları gibi ince, göğüsleri sümbül çeneği gibi kokuluymuş. Nilüferler koparıyor, ayrık kalçalarında sular halka halka oluyormuş...

Ölülere yakarı amacıyla, kaval çalıp, tütsüler yakmak için sazları kesiyoruz, ağıtlara durulacak. Kızlar öpücükler atıp avuç avuç üfleyecek bizlere, akrep yanığı gibi ahlar vahlar edip yanıp tutuşanlar var şimdiden. Aşağıda keçilere ot veriyor, kuyulardan su çekiyor Omera, ak memeleri yavrularla beraber soğurup emiyor, öpüp seviyor, bütün gün diliyle yalayıp yutuyor sanki çilli uçları. Bahar yağmuru eşikleri ıslatırken, çisentiyle ağırlaşan dallarda havayı baygınlaştırıyor çiçekler. Bal sinekleri vızıltıyla saklanacak yer arıyor. Salyangozlar sürünerek ilerliyor, iri güllerden sıçrayan damlalar, ellerimi, boynumu ıslatıyordu. Embriyo gibi akışkan isteklerimize eşlik et, ey Kıbrıs kuşu; coşkuyla ötüver, kırmızı zambaklar, sürmeli gözler gibi güller açsın, kaya yosunlarından belime bir kuşak yaptım, su perilerinin uyluklarında dolanıyor ellerim. İnci bilekli, gümrah karacalarla ot döşeklerde geceliyoruz. Kimi zaman tepenin ardından ötekilerin boynuzu görünüyor. Bir gün batımı Sart'a düştü yolumuz, Liduyen kalçalar sardı çevremizi, gül goncası yüzüklerimiz parmaklarını, defne kakmalı kolyelerimiz ak gerdanlarını süsledi kurtulmalık olarak.

Sazlar çamurlar içinde yüzen bir kervan, benekli sığırlarını, oğlak ve koyunlarını dereye indiriyor. Elleri arkasında, hayvanları izliyor kahraman Perseus... Ölümünü anlatıyor; Truva'nın öyküsünü... Yan tarafta, Melisa'nın bir erkeğin karşısında ilk soyunuşunu dillendirip, aşkı öğrendiği geceyi betimliyorlar. Mavi gözlü ay yürüyor. Çiriş otlarının içinde çekirgeler sıçrıyor. Kovuklarda balsinekleriyle, sarıcalar vızıldıyor. Sakallı keçiler, tekeler kızışmış, köpekler gölgelerde bekleşiyor. Perge'den gelen yün eğiriciler, sessizlikle tuhaf tılsımlı bir düşe yatıyorlar. İşte Persefone, yeraltı tanrıçası, yüzü gülmeyen kısır tanrıça, üç siyah dişi koyun verdik ona... Gölgelerin karanlığında yitip gitti. Ksantippe bile sevincinden sarardı, çünkü çaldığımız flüte bir o dudağını yapıştırıyordu, bir ben. Nasıl da korkuyorduk ölümden, afyon çiçekleri topladık öğle boyunca...

Karanlık bastığında, yeryüzü bizim ve tanrılarındır. Alçak dalların arasında ceylanlar uyur. Geceleri ormanın içinde yalnız ikimizin gittiği gizemli bir yer var; gizemli bir gül fidanlığı. Gece gül kokusu öyle güzel öyle tanrısal ki, bir ay görür sevişeni, birde güller, başka kimsecikler görmez yeryüzünde. Aşığım yine de, ah ne karanlık gece derse, gözlerinde süzülen samanyolunu göstereceğim ona, taşlar ve yıldızlar candaşımızdır diyeceğim ve gecenin koynunda sessizce, eriyip gideceğim!..

Kardeşlerim benimle alay ettiler. Denizlere arpa ve buğday ekilir mi, çayır yeli esti, kar yuğumlarından çiçekler açıyor sanki, çatal ayakların izi var karda, ortalığı saltık karanlığın satirleri bürümüş, tanrıların yüzü sulara yansıyor, buzlar içinde bedenlerini arıyoruz utançla...

İyonya'da ağaçların, meyve yüklü dallarında sincaplar var. Bir atlet gibi kesilmiş saçlarıyla Zefirus ve ben kutsal şaraptan içiyoruz. Çinko mavisi saçlarıyla gece, tanrılar doğuruyor. Doğu sularından güneş çakmakta. Sular üzerinde binlerce ışıktan dudak titreşiyor. Varsıl adalı Sakinas'ın gemisi meşalelerle geceyi aydınlatıyor.

Endymion'la sarmaş dolaşız gece boyunca, ışıltıda, ak kolunu yavaşça kaldırdı ve sanki birden parmakları aya değdi. Aşıklarımdan Sicilyalı kadın yemeğimi pişiriyor, Finikeli dul, gelincik tatlısı yaparak gönlümü alıyor, Trakyalı fahişe, gece pınarları gibi gürleyen manolyamı okşayıp özlemlerimi dindiriyor. Rahibeler gününde, midye kabuğu kupa arabamla, bulvardan geçerim, alaylar beni selamlar, utkulu servilerin süslediği yoldan, tapınağa gelip binlerce gül yaprağının yumuşattığı sedirime çırılçıplak uzanırım. Halk beni izler...

Altın pabuçlarım parlıyorken, günnük yakıyor, saçlarımdan aşağı gül yaprağı serpiyorlardı. Küçüklerin omuzları kanatlı, gençler teke boynuzlu, halk uğultuluydu. Buhurdanlardan yükselen lavanta kokularıyla yüklü esrik dumanlar hareler oluşturuyor, çırılçıplak tenimin küçük adasında; yeşim kapısında, kanatçıklar kıpırdaşıyordu. Kadife entarili iki kız çalgıyla eşlik ediyor, ditramboslar, Sakız bükolikleri söylüyordu. Küçük bir güvercin gibi nazlı uçuşlarla dans ediyordu Nitole... Öldü ve şimdi küçücük bir gölge... Yattığı mermer kederli kokulara bürünmüş, amfiteatrda yaslar tutulmuş ve doğa öyle çok üzülmüştü ki... Irmaklar, kayaların üzerinden aşmaya başlamıştı köpürerek, kin ve kızgınlıkla koşturuyorlardı ayrılmamak için!.. Ah yüreciğini çırpa çırpa uçtu gitti, ölüm bu; bir düşünce aldı beni, ne üzülmüş, ne sevinmiştim; ne yapayım, gece yarıları tek başıma çiçek tarhları arasında gezinmiştim.

Yaşam güneşin alevi adına sevinçle haykırırken, ölüm de, Hades'in güneşi adına bizi çağırıyor sanırım!.. ve ben Mellerope, ta İllirya'dan Bythinya'ya yaşam güneşi uğruna gönüller doyurmuş, yeşil gözleriyle ünlü kutsal fahişe, işte o günleri böyle geçirmiştim...
...
Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...