2 Haziran 2018 Cumartesi

KRİTERYUM (Kitap IV -Eleştiri - Deneysel Yazın)

I. BÖLÜM
Betikler

II. BÖLÜM
Açık Toplum Tiratları

III. BÖLÜM
Deneysel Felsefe

IV. Bölüm
Kriteryum, Sevit Günlüğü



YARATILIŞ
(Parodigma)
Ne kutsaldır göğün sonsuz karanlığında avunmak, bir başına, hiçliğin yurtluğunda, uçurumlarda bir uzay salı, tanrının ruhuna tutsak olup; kanında yükseldiğini, oradan boşluklara yayılıp, ilkinsil tözle bütünleştiğini duymak!
Aşağı, yukarı demeden, tüm olasılıkları estirmek acunda, uçtukça her yerde varlıkların soluduğunu, kımıldadığını, devinerek birbirine sarıldığını, yaklaşıp kucaklaştığını duyumsamak; gerilere bakmak ve ufukta doğurgular gözleyen bir tanrı gibi, varlığın kanatları tüm evreni kuşatsa bile, ne bir canlıyla ne de bir kımıltıyla karşılaşmak evrenin basamaklarında...
Ne kutsaldır sıradan doğumların bir okyanus gibi kaplaması tüm kozmosu ve tözün bir tanrı buyruğu gibi güvençli, düşüncenin; başına buyruk bir volkan gibi ilerlemesi, oluntularla, bozumlarla süslü, onun büyülü gerdanından çağlayarak dökülen cevherler gibi.
İzlemek, yitip giden varlığın tözünü, geride bırakmak tanrı parçacıklarını, varlığın o çıldırtıcı hengamesini; gurur içinde yükselen, kibir dolu meleklerini, sürgit kanatlarını çırpan. Elveda demek yaşamı kutsamaya, aldanışa ve sevdaya, geride bırakmak umut tacirliğini, ilk töz nasıl yadsırsa varlığın efendilerini.
Sonsuzluk kovuklarda yiter, varlığın rengi solar, töz kılıcını sallar gözdağı verircesine ve canevinin adımlarını, yuvalarını kıskanırlar ey yaratılış; ama karanlıktan korkarlar; oysa bir ninni tutturur, Odysseus gibi yürür durursun hiçliğe doğru; bağrının altın tüyleri ve kozmosun şanlı materyalleriyle.
Ey yaratılışın nenleri, bilirsin o atarcaya karışmaz, sessizliğe boyun eğer, gölgesi bile düşmez bastığı yere, sen ki her türlü ustalığı edindin, ey varoluşun becerileri, artık ne onun ne de ötekinin izleri döndürür seni yolundan; sen bilirsin varlığın cinlerinin göründüğü kozmik gölgeleri, içindeki düşlerin su içtiği derinlikleri bilirsin, bütün gizemler usundadır senin, var etmek belleğindedir dilediğini, pusu kurup hiçliklere; tılsımlarla, tasımlarla, kama gibi ışınlarla.
Uçurumlardan yükselip aydınlanırken yüzün, titremler içindeydi soylu bedenin, gözlerin kristal gibi parıldamış; yıldırım gibi, ışıklar saçmıştı bakışların gökadalarda, bu varlıksız evrenin ilahı, renk renk tüylü, o vahşi Quetzalcoatl'ı tahtından etmek için.
Sonsuzlukta görkünç zamanlar, gerdanlarında muskalar, hiçlikleri dev adımlarıyla sarsan korkunç varlıklarla geçti, yeni günün tanrısı evrenin ortasında durdu, zaman kurtuldu zincirlerinden ve yavaş yavaş, sınırsız, soğuk maviliklere, o bitimsiz, büyük karanlıklar çöktü; eski, şangırdayan avadanlıklarıyla kocamış tanrılar, uçsuz bucaksız boşlukları sarsan, umarsız naraları, evrenin bütün uçurumlarını dolduran gözyaşlarıyla yitip gitti...

**********

Seni çok seviyorum!.. Sonsuza dek benim olmalısın!..

Simaycığına söylüyordu bunu adem!.. Simay... Ada'da yaşayan bir Azeri kızıydı. İşini bilen, gün görmüş ve konuşmazdan önce olabileceklerin önlemini alan biriydi; nazik, sınırlarını bilen, ataklığın handikaplarını sezen... Saat Kulesi'nin karşısında bir apart hotel işletiyordu ve 'İşçi Patron'uydu oranın. İş dünyası sonsuz açılımlar, alabildiğine geniş olanaklar ve öngörülemez olasılıklara sahip olmakla; güzel sanatların dallarından biridir!..

Herkesin güvenini kazanmış becerikli biriydi Simay...

Ama bir yazgı değilse de, olmazsa olmaz bir halleri vardır Simayların ve ne yazık ki diyerek, günahlarına ortak olmadığımız bilinsin ister söz sahipleri. Bu türden çoğun gibi bir belalısı vardı onun. Zahir!..

Her başarılı erkeğin ardında bir kadın, her başarılı kadının ardında da bir köstek; erkek vardır mottosunca, bütün dertlerinin buzdağı olan bir Zahir'i vardı onun. Her işine burnunu sokan, hiç bir getirisi, pozitif hiç bir dünyalığa vesile olmayan, olamayan, ama her şeyin içinde olan, yer alabilen bir ur, bir kanserojen, çağdaş sayrılıkların artık habis bir tümör diye adlandırdığı, demode, modası geçmiş dünyaların antik bir incisi gibi sırıtan bir ademoğlu. Bir mahalle kabadayısı artığı.

Simay bir kraliçeydi işinde ama, erkeksiz bir hiçti, onun bir göçmen oluşu, zamanla bunun kendi ruhunda bir sürgünlüğe dönüşmesi, onun sosyopsikolojik dünyasını, dış dünyalara kapatmış, çoktan bir set çekerek görünmez kılmıştı. İnsan yaşanabilecek, deneyimlenebilecek her dünya işinde başarılı olamaz, para denizinde yüzersin, bir tek candan arkadaşın yoktur, güzeller güzelisindir ama tanrı güzelliğin acılarıyla boğuşmayı nasip eyler sana, her sınavı kazanırsın ama işinde öylesine bir seviyede ömrün geçip gider, daha nice şeyler. Bu yüzden Simay, az sayıdaki çalışanlarına buyruklar yağdırıyordu ama Zahir'in kayıtsız koşulsuz kölesi olmakla; çelişkilerin armağanı bir dünyamızın, ilginç yaratılmışlarından biri olmanın önüne geçemiyordu. Bunu ona söylediğimde, anında demişti ki; Hepimiz gibi!.. Gülümsedim tabi...

Simaycık, yaşamında mutlu ve başarılı duyumsuyordu elbette kendini, başka bir yurtluktan, beş parasız gel ve bir apart hotelin kraliçesi ol, o bir yana her şey senden sorulsun. Muhasebe, vergi, çalışanların ücreti, eli nurlu; her soruna çözüm bulabilen, onların özel sorunlarının büyücülükten gelmiş peygamberi, ne yapalım sizce sorularının, duraksaya duraksaya dile gelen özdeyişleri ve taçsız kraliçe Simayımızın bitip tükenmez kehanetleri. Şu yalan dünyada, bu doğrumlar herkese kısmet oluyor mu ki, işte Simay iç dünyasında geldiği noktanın ne olduğunu, adı gibi biliyordu, daha ne olsun!..

Zahir, adının ne anlama geldiği hiç bir zaman çözülememiş bir adamotuydu, belki hiç soranda olmamıştı, ama merak ederdim ben, sormayı düşünemezdim ama, Zahir için böyle bir sorunun; yaşadığı dünyayla en ufak bir ilgisi olmayan bir zıp çıktılığın tezahürü olduğunu bildiğim için.

Modası geçmiş bir dünyanın kabadayısı, hala İspanyol paçalı bir meczubuna bu tür sorular sormak; onu yaşadığı mağarasında dürtüp, uyandırmak anlamına bile gelebilirdi. Onunla lafa tutuşmak, dalgalı bir denizde, artık sahilin hiç bir zaman görünmeyeceğine dair bahse tutuşmaya benziyordu. Kabadayı geçinirdi o, bu yüzden konuşmanın sonu, bıçakların altın gibi parıldayışı, yazgılarımızın yarışı, durup dururken gammazlanmak, yok yere geçip giden bir insanın boğazına sarılmak, iş uzamak gibi bir talihsizliğe varırsa, gırtlağının tadına bakmak... Bu olasılıkların varlığı bağlıyordu Simaycığa onu.

Zahir'in görünmez varlığı, Simay'ın sorumluluklarına karşın, nasılsa, bu tür tehlikelerden uzak modern bir dünyanın içinde yaşadığını duyumsatıyordu ona, ama İngiliz Uluslar Topluluğu'nun olmazsa olmazı, ponponlu muhafızlar, kırmızı topuklu kunduralar, mücevherle süslü, gümüş rengi taçlar ve sanki ölmüş de, mumyalanarak balkona çıkartılmış, yüz kasları dondurularak, sonsuzca gülümser gibi katılaşmış bir kraliçenin, sıradan insanlarca ne işe yaradığı, egzotik bahçelerin bir tavusu gibi, tropik kuşları andıran bir orijin yaymaktan öteye geçemeyip, komik bulunmaktan kurtulamadığı gibi, Zahir'de, bize göre, bu kendi çapında efsaneler yaratmış Simayımız için bir anlamı olmaktan uzak, fi tarihinden kalma ürkütücü dürtülerin, kadük ve de utanç verici olmak bir yana, dünyamızı tehdit eden alışkanlıkların fütursuz ve göz dağı gibi duran ve gerçekte gözbağcı, hiç bir işe yaramaz bir görseli gibi geliyordu bize ve gizil bir nefret uyandırıyordu hepimizde, hiç bir zaman dile getirilmeyen!..

Zahir'in özelliği yaşamı boyunca çalışıp çabalamamış olmasıydı, tıpkı kral ve kraliçelerin; çalışanların, kolu bacağı kırılanların veya düşüncenin teriyle çarpmayan elektriği bulanların seremonisinde boy göstermek gibi hazıra konmak ve tebaasına bu mutlu günü adabınca duyurmak gibi bir acayipliğin cinperileri olmaktan başka bir -forslarının- olmayışı gibi!..

Estağfurullah diyorum ama kadınlar cellatlarından çok hoşlanır!.. Stockholm Sendromu denir psikolojide bu ahvale, birebir gerçektir bu aganigi naganigi!.. Diyesim Zahir ömrünce kadınlardan geçinmiş bir adamdı, kolunu bile kaldırmamıştır bir iş olsun diye, -Dur- diye bir soytarılığın kendinden menkul, ucuz meşalesi gibi -arada bir- yukarıya kaldırmaktan başka!..

O dehşet provalarının, koma terapilerinin sahte kabadayısı gibi geçinerek namını yürütür, böylelikle kadınların beğenisini kazanır, gözdesi olurdu.

İşi buydu, kimsenin başaramayacağı ve gizlerini bilip anlayamayacağı, şeytansı bir tansığın; şaşırtıcı biçimde meleklerin sunduğu, gösterişli ve dokunulmazlıkla süslü bir tanrı bağışı!...

Onun görkemi her insanın zulmette, kadın-erkek böyle bir dünyanın kahramanı olmanın özlemiyle yanıp tutuştuğu, bu özlemin yürekte ve bilincin derinlerinde açıkça duyumsanıyor olmasıydı.

Belki kırk yıla yaklaşan yaşamı boyunca en az kırk kadının, deyim yerindeyse sırtından geçinmiş bu adam, kadınlar sancağı düşürse bile, Zahir'in cesedi bir türlü katafalka konulamadığı, tüm bir dünyaca bu tür bir insiyak gösterilemediği için, hiç bir zaman ondan kurtulamamış, bağımsızlık ve 'oh be' çığlığıyla karışık, gerçekte Zahirliğe özenmenin nişanesi 'doydun mu' narası bir türlü sergilenememişti!..

'Yaşam sonsuza dek, her şey vardır ama hiç bir şey tam değildir dünyamızda' mottosundan başka bir şey olamazdır belki de...

Çünkü bayrağı dalgalanmıyorsa artık Zahir'in, onun sırada bekleyen bir aftosu, bir hayranı, bir kurbanı veya ağa takılan bir sazanı her daim bulunurdu bu dünyada... Onu bırakın, gizli uğraşılar boyunca, eni sonu, onu elinden kaçıran kadınların gözyaşları, Atlantik'in dalgaları gibi acı verir, buhur gibi ürkütücü bir pişmanlık yayardı. Gizemle dökülen, tükenmez gözyaşları sel olur akar, önüne gelen her engeli aşarak -Kanossa Kapısı'na- ulaşır ama ne feryatlar, ne dualar bir daha Zahir'i geri getirmez, getiremezdi ne yazık ki...

Zahir denen, bu kadınların celladı olmakla nam salıp; ömrünü onun tam zıddı olarak, -efemine namı yakıştırılmış berber Nazmi'ye göre- beyhude yaşayan, bu mahalle haramisinin, ahir ömrü böylece geçip gidiyordu işte...

Zahir'le onarılmaz semptomlar, irsi olmayan sara alışkanlıkları ve gizem dolu cinsi törenlerle süslenmiş ilişkisi, belki yıllarca yıllar kadar yıl sürdü Simaycığın... Gelip geçen dünya gaileleriyle haşır neşir olurken, insanlarla ilişkim en çok bir ya da bir kaç yıl sürebildiğine göre, ne kadar acı verici, ürkütücü veya şaşırtıcı bir şey olsa da gene de hayranı olmaktan kurtulamıyordum Simay'ın...

Bir gün Simay'a, dünyamızın melankolik hüznünü, değil sen, belki kraliçe ya da inan bir tanrı bile değiştiremiyor femme fatalem, evin barkın kundaklansaydı da keşke kurtulsaydın bu dertten, böylesi yaşamaktan dedim. Aynı şeyi yineledi tabi, hepimiz anlamına gelen o sihirli sözcüğü; 'Cümlemize' dedi!..

Bu dünya, polyglot varyantlar, yalan rüzgarıyla dolu topraklar ve envaı çeşit olaylar, insanlarla dolup taşan bir canlı denizidir sanırım...

Olayların sonu şöyle geldi diyebilirim.

Bir gün Simay'ı madden ve ruhen öldürmeye ant içmiş ve bayrağı devralmaya yemin etmiş, hayatın ve ölümün amansız baskılarına yenik düşmüş, yeni bir karadul araya girince, Zahir'le ölümüne birbirine girdiler... Görünmez bir bıçak ışıldıyor, Simayımız her şeye karşın kaçacak delik arıyor, Zahir efsaneyle doyurulmuş yeteneklerini, bu acayip ve saralı ilişkinin ulaşılacak hedefi kalmamış doruklarında, usta bir silahşor gibi kullanıyordu.

Şöyle bitti masal, buradaki gibi birden ve kısık, duyulmaz bir ıslık ve o bildik -son iç çekişi- andırır gibi...

...

Zahir'den kaçarken, bir odaya kilitlemiş kendini Simay, kurtarın diye çığlıklar atmış, çok uzaklardaki yakınlarına yardım edin diye mesajlar çekmiş, az sonra kapısının kırılacağı aşikar olan, karanlığın odasından. Kırılmış kapı ve ilk bıçak darbesi, Simaycığın kanserli göğsünün -bu kanser kederli dünyasının acıları, düş kırıklıkları ve pişmanlıklarıyla dolup taşan yaşamının toplamından başka bir şey değildir- tam ortasından aşkla doldurduğu yüreğine saplanmış ve bir ıslık çıkmış ağzından, bir kuş yavrusunun, henüz ötüşe benzemeyen, yalnızca çaresizlik ve açlık dürtülerini imleyen, o minicik haykırışı gibi.

Ama Simay'da bu korkunç ve acımasız dünyada nice deneyimler edinmişti, yere düşerken, o da bir şey saplamayı başarmış Zahir'in sol bacağına...

Kaval kemiği bayram etmişti Zahir'in...

Yaşam biçimimiz neyse bünyeniz onun açlığını duyarmış!..

Ve ama böylece ölüp gitmişti Simay...

Derin bir yarık, kırmızı bir uçurum açılmıştı Zahir'in bacağında, sanki ölüm sakaratında, yaşamı boyunca hastaneye, postaneye uğramadığı için, krallığını ilan etmiş gibi duran bu adam, müdahalede bile isteye gecikmeye yol açtığını bildiğimden sanırım, ayağından olacağını bilemezdi elbette!..

Zahir'in bacağı kesildi ve Ada da bir efsane böylece bitti. Yaşamdan çekildi. Öyle ya da böyle o da çok sevmişti Simay'ı, ama seçtiği yaşam düsturunun görünmeyen kuralları onu bu yola itmiş ve Simay'ın gerçekte; nasıl sona ereceği öngörülebilen yaşamı da Ada mezarlığının -Hiçkimse- denilen, belki de kimi kimsesi olmayanlara ayrılan, süssüz ve bir tümsekten ibaret bölümünde sona ermişti.

Doğrusu budur belki de...

Ama Simay'ın karşılıksız, hep bağışlayan, hep özveride bulunan taraf olması, onun ölürken bile Zahir'in kurtulmasına yol açabilecek, iyilikler iyisi bir davranış göstermesine yol açmıştı.

'Ölümünü gördüğü an!', içgüdüsel tepkiden kaynaklanabilecek hareketi, Zahir'in, bir anlamda meşru savunma addedilebilecek nedenlerle, indirime giden bir cezayla kurtulmasına yol açmış, kısa süre sonra Zahir yine Ada sokaklarında arzı endam eylemişti. Üstelik 'eril egemenliğin dünyasında', artık kabadayılığıyla değil, bir başka açıdan; kader kurbanı olmak sıfatıyla!..

Garip bir bileşim bu. Dünya, gerekçesi ne olursa olsun, ölmüşten yana tavır koyamıyor!.. O, yaşam nasıl sürerse sürsün der gibi, şiddetten yana, savaştan yana ve belki tümüyle haksızlıktan yana bir dünya!..

Saf paradoks diye buna derler işte!..

Zahir yine de, çok sevmişti belki de Simay'ı, öyle ki kesik bacağında, zamanla Fantom Ağrıları başlamış ve bu dinmeyen ağrılarını; Hiç bir ilaç, antibiyotik, penisilin, emar, aşı, terapi yahut kemoterapi gibi cin işleri bile dindiremez hale gelmişti.

Ama Zahir'in böylelikle, boş zaman sektörü ve işsizmin desteğiyle geliştirdiği krallığı bitmiş, şayiası tükenmiş ve dünyadan elini ayağını çekmişti.

Fantom Ağrıları'yla geçirmişti kalan ömrünü, -hayalet ağrı- deniyordu buna halk arasında...

Ada halkına göre; bu ağrı kesinlikle, ölmüş Simay'ın ruhunun, artık -kendisi gibi yaşamayan- bir bacakta konaklayıp, hâlâ bu dünyaya dönmenin özlemiyle tutuşan ve kahırlarla dolu bir sığınma çabasının göstergesiydi. Düşünüldüğünde, içler acısı derecede üzücü ve ürkütücü bir şey. Ama bu gerçekte bir kinden mi kaynaklanıyor, bir öç duygusundan mı, yoksa dayanılmaz bir özlemin çalkantısından mı hiç belli değil.

Ağrı, Simaycığın öbür dünyadan, bu dünyaya kadar uzanan çığlıklarının göstergesiydi gerçekte, kesin olan bu... Evet Simay ölmüştü ama, onun kıymetini bilmeyen Zahir; onun özlemiyle bütünleşen; olmayan bacağının -varmış gibi- duyumsadığı ağrılarıyla geçirmek zorunda kalmıştı kalan ömrünü...

Düalistik yaklaşımlar bunlar ama her iki açıdan baktıkça da; oldukça tuhaf ve bayağı dehşet verici!..

Son pişmanlık acıları gerçekte bunun adı...

Ve gerçekte Simay'da, Zahir'i çok sevmiştir belki de...

Son anım şu bu trajedi de, Simay'ı bir gün avucunda, hiç görmediğim bir kuşu tutarken gördüm, yazık ama, sal gitsin onu dedim. Hayır dedi, 'İnsan Tarihi'nin bir parçası yaptım ben onu diyerek, üst perdeden yanıtlamıştı her zamanki gibi.

Şimdi gözlerim yaşarıyor ve 'Cinayetler Tarihi'nin bir parçası oldun Simay diyemiyorum, bir anının parçası olmak, üzücü bile olsa, o anının sahiplerinden biri olmaktır ne yazık ki...

...

Gerçekte onun yaşamının özeti şuydu...

'Seni seviyorum Simay, bildiğin gibi değil! İçimden öldürmek geçiyor ama olsun!..

Sonsuza dek sahip olmak, başkaca nasıl olabilir ki...

Ruhlarda olup biten şeylerin, bir tanımının olamayışı gibi...

Güzel sanatların tümü, şiir, resim, müzik ve yaşamda ki bütün soyutlamalar gibi...

Aşk belki de; böyle bir şeydi işte!..

&

BİR ÖYKÜNÜN ANATOMİSİ

(Fantom Ağrısı)




Sanat abartılıyor belki de, işine özen gösteren bir marangoz, bir Sevil Berberi veya bir konfeksiyon atölyesinin yaptıklarından farklı bir şey değil oysa, sanat işe yaramıyor gerçekte, oportünist o, günoğulcu, evren ve dünyamızın kahır verici gılırı, diyesim sistematiği değiştiğinde işlevini yerine getirebilir belki o... Zoo kurgu, tekno kurgu gibi şeylerle değil, mantalitemizi kökünden değiştirmekle olası bu

Ada'da bir cinayet olmuş gibi öykü yazmak sempatiyle karşılanacak bir şey değil. Bu öyküyü bir kaç günde tasarladım, öyküleri ya da metinleri bir günde yazarım. Yazma hevesi, hırsı bazen, düşünsemenin önüne geçer, hatalar olur. Ada'da gerçekten Saat Kulesi'nin karşısında apart hotel işleten, Azeri bir kadın var, beni sever, arada oraya gider sohbet ederim. Tebrik ederim hep onu, başarılı kadınsın kendine acımasız davranma derim!.. Dedi ki geçenlerde, ben de bir gün öykülerinde yer alırım, beni de yaz dedi. Kesinlikle dedim ama bu öykü onun öyküsü değil, o daha sonra belki...

Ada'da engelli yurttaşımız çok, bu tip insanlar çok değerlidir gözümde, çok şey öğrenirim onlardan, çünkü az hareket bilgiyi artırır, zamanı çoğaltır ve bir özü olan şeylere yönelme olanağı artar. Biri var ki içlerinde kütüphane gibi, onunla sohbet ederken duyduklarımı kayda alırım!..

Geçenlerde içlerinden biri kaybettiği uzvu için Fantom Ağrısı oluyor bende hiç geçmiyor dedi. Hayalet Ağrı derler ona diye bilgiçlik tasladım, bilmezmiş gibi. Ama bir şimşek çakmıştı bende, bu ilginç bir konuydu ve kesinlikle bir öykü yazmalıydım bu sözcüğün anısına!..

Ertesi gün, Gratis adlı parfümeri mağazasında, yanımda iri yarı bir bayanla dolaşıyordum. Oldukça ağırsak, arkadaşımdan eksik kalmayan görevli bir kızla sohbete daldılar. Bu iri yarı bayanlarla çok iyi anlaşırım ben, onların bende her zaman yeri ayrıdır. Çok safiyane ve açık sözlüdürler, sevecen ve art niyetten uzaktırlar. Platonik aşkımdır onlar ve ama işte o görevli kıza hemen laf attım, okulun yok mu senin burada ne arıyorsun dedim, tınmadı bile, liseyi bitirdim ben dedi. Onları onurlandırmak görevlerim arasındadır. Dedim ki ona, hiç kaygılanma sakın, şaka yapıyorum ben, liseyi Aristoteles, akademi, yani yüksek okulu Platon kurmuş. Aristocular liseyi tercih edermiş, Platoncularsa akademiyi... Sen Aristotelesçisin demek ki, ne mutlu sana... Gülümsedi doyasıya!..

Sonra adını sordum, Simay demez mi, bir şimşek daha çaktı bende, dedim ki Serçin diye bir kız tanımıştım senin gibi, sırf adının hatırına bir 'Ada' öyküsü yazdım ama henüz okumadı bile, bu güzel ismin için öykü yazmam zorunludur artık benim için dedim. İsimler benim başlı başına esin kaynağım olabilir.

Peki Zahir kim, akşam lisesini bitirdim, o kadar sıradan bir öğrenciydim ki okulun ilk dönem mezunlarından yalnızca ben kazandım üniversiteyi, o zaman okulun öğrencisi olduğumun farkına vardılar, Emin, Halit ve Zahir Zakir Alpaslan vardı, ismi hoşuma giderdi Zahir'in, yaşlı öğrencilerdi ve birbiriyle yarışırlardı, mahşerin dört atlısı gibi, dördüncüsü geride kalan tüm öğrenciler. Zahir ve Zakir'in ne demek olduğuna sözlükten bakmıştım ama yıllar ve yıllar sonra o ismi bir yerlerde anımsayacağım kesindi, Fantom Ağrısı'nın kabadayısı olmak varmış serde, dediğim gibi sırf isimler için elime kalem alabilirim. İsimler beni düşlere sürükleyebilir. Pek çok öyküyü bu nedenle yazdım, örneğin Mahzun adındaki öyküyü, adı Mahzun olduğu için dramatize etme gücünü gösterdim, bu komik gelebilir ama değil, insanın içinde edindiği bilgiler bir köşede durur ama onun öykü veya bir motto içeren görüntüye kavuşması için bir roket atara gereksinim var, bir rakete diyeyim daha doğrusu... Bu tür konularda parola işlevini; öykünün adı, konusunun orijinal, el değmedik bir çağrışıma yol açan bir imgelemi anıştırması görebilir. Parola öykü dünyasına geçişi sağlar düşünsel dünyamızda...

Kassandra'nın trajedisi demek bu isim düşünüldüğünde anlağımıza yağan, yığılan kahredici olaylar zinciri demek, o isim söylenir söylenmez çektiği tüm acılar yaşadığı talihsizlik veya kaderin oyunları üşüşür -edebi nitelemedir bunlar- düşün evimize... Kassandra denildiğinde yazabiliriz ona ilişkin bir trajik şarkıyı, yoksa hiç bir çağrışımın olmadığı, trajik bir öykü yazmak bizi daha çok zorlar. Simgeler, çağrışımlar, isim, resim ve ele aldığımız olayın dayanılmaz bilitleri, o konuda edindiğimiz objelerin varlığıdır bizim için yazmayı kolaylaştıran. Soyadım demirci örneğin, köyde bu konuyla ilgili çok anım var, yaz bir demirci öyküsü deseler, demirci sözcüğünün çağrışımları hazırdır artık ve kolaylıkla yazabilirim. Sözcük burada motor işlevi görür deyim yerindeyse... Elma ya da Havva da öyledir, söylenir söylenmez düş gücümüz harekete geçebilir.

Fantom Ağrısı, apart hoteli çalıştıran ve hayatla boğuşan Azeri dostum bayan, Zahir ve Simay... Artık öyküyü yazma zamanı gelmişti. Akşam bilgisayarın başında omurgasını kurdum öykünün. Cinayet nereden çıktı diyeceksiniz, bu kesinlikle sırf öykü orijinalite kazansın, ilgi çeksin diye baş vurulmuş bir yöntem. Çünkü bu kaygı düşünülmediğinde, öykü olmayan çok şey yazıyor insan. Yazmak kolay olduğu kadar, oldukça zordur da....

Süleyman rüzgara emir verdi ve Belkıs'ı tahtıyla yanı başına getirdi ve onunla evlendi.

Sanat güneşin ayetidir, kusurlardan arınmış ve tanrısal bir estete kavuşmuş olmalıdır, bizi gösteren salt bir ayna olsaydı eğer o; hiç bir anlam taşıyamazdı.

Kâbuslar ruhumuzun, Fantom Ağrısı bedenimizin halüsinasyonlarıdır. Ruh kadar, bedenimizde tanrısal ve şeytani yetenekler gösterebilir, bedenimizi de sevmeli hatta ona aşık olmalıyız diyemedikçe, sanatla iç içe olmak şöyle dursun, estetin evrenimizin yaratılmasında ki ilkinsil amaç olduğunu ne kavrayabiliriz ne de sanatın bu yolda tanrısal ve eşsiz bir yöntem olabileceğini ileri sürebiliriz...

Sanat, yaratmak ve yaratılmaktan korkunç bir haz duyabilmenin biricik yoludur.




3 Nisan 2018 Salı

TANSÖZ


Nasır-ı Husrev'in Saadet-Name'sini okuyordum, Karluklar önüme çıktı, Escher dediler Amarni kasabasının merdivenlerinden esinlenerek yaptı o labirentlerini, güldüm, bu kadar basit yani dedim. Vallahi dedi biri Yukio Mişima bile Sabastian Azizi'nin putperestlik sağaltan hazlarından akademik tezler üretilmesine vesile olmuş mudimizdir, vallahi mi dedim. Türkçeyi bozdun dedi biri, bozuk diye diye Bozüyük'e vardık kız diye çığlık attı teyzem, seppuku yaparak ölsem gayrı dedi, boğumlu kurdun ağzında kuru yaprak olursun ha dedim, altta kalmadı, orasını burasını kaşıdı.
Mevlana'da hû diyen Yunus'um ben dedim Gülayşe'ye, şiir yazacağım kız, şiir, şiir, şiir aksın diye, su gibi teyze su gibi, baktım evrenin ucuna, vardım öteye, yokluk nedir teyze diye bağırdım, Solaris diye biri geldi, adı güzel vallahi, uzun yeşil bitkinin olduğu yerde, Bahri Siyah bir şey göreceksin, Kara Deniz kız, Valonlar İsabey Şarabı içiyor orda ve diyorlar ki yokluk mokluk dedirtme şimdi bana, iç şunu zıbar, yaşamana bak şamakon herifçik!..
Haklılar, Heratlı Bahşi Uygur, Kalmuklar soyundanmış ve dermiş ki, evrenin sonu başıdır, size garip gelebilir bu, çünkü hep uydurdunuz kör olasıcalar, gittiğin yer başladığın yerdir daim, çünkü siz oncağızın kudurmuş bir kulusunuz, bir adım gitseniz geriye döner bir bakarsınız, arkamdan geliyor mu diye, o değil kız, babanız. Ah, of kızım gene de zaman, salt evrendir ya da belki de her şey zamandır, öyle demediydi ama bu kadarını anımsayabildim yahu. Gravite zaman parçacığı filan de ki inansınlar atıp tuttuğuna, sürüleri otlatan çoban gelince yalan söyledim zaten dersin.
Sokratik laflar etmek istiyorum ben, ölüm tanrıların eğlencesidir gibi, umursamazlar bizi, varlık içinse o bir trajedidir, ölüm insana sürekli insan olduğunu anımsatır, bu laf nasıl oldu mu, insan bunu için ölümden kaçmak, kurtulmak ister canım benim, insan için ölüm gerçekte bir aşağılamadır, yaşamın boyunca tüy dik, beş dakika içinde son iç çekiş köyüne var ve tüylerin hepsi uçsun, ben böyle yaşamın tuğuna tüy dikeyim inan ki, tanrıya ve şeytana baş kaldırmamız bundandır ne yazık ki, içlendi işte...
Şiir sonsuz barış özlemidir gerçeklikte, güzelleme kalp çiçeğidir ve şiir evrenle bütünleştiğinde her şey toz olur birden, bir amaç kalmaz artık, sonsuzluk ve ölüm eş anlamlıdır bu yüzden şiirde, bak bu olmadı işte. Yok doğrudur, Galile ölümden korktuğu için değil, varlığı, var olanı, yaşamı kavradığı için vazgeçti düşüncesinden, o kendisi için değil, ötekiler adına caydı, çünkü düşünce nasıl olsa gelir ve gider, değişir, ama ölüm ve var olanın barbarlığı, o kadar utanç vericidir ki, düşünce adına bile olsa onun önüne geçmek gerekir, ölüm ve düşünce yan yana olamaz, birinin olduğu yerde diğeri olamaz ki, düşündüğünde tabi ve zaten bilim bazen edebi magazin gibidir, dünyamız bir çeşit sapma ve öldürüm, soykırım üzerine sürüp giden bir düzen, son kuş uçtuğunda paranın bir işe yaramadığını anlayacak biri kalmayacak ki, nükleer güç, uzaysıl çabalar, göksel mülkiyet, bir uygarlık sayılamaz ki, Galile düşüncesinden vazgeçmesinde çok haklıydı.
Raviyanı ahbar ve nâkılânı âsar ve muhaddisânı rüzigâr vü işte alın size kızıl adalarda kaleme alınmış masallar, analatan ölümü yenmek için kaleme almış diyorlar ama Nietzsche tanrı öldü buyurduğunda sabaha kalmadan uyuyuvermiş doğruysa, yahu evrende kimilerine göre yıllarca yıllar bir dakika, en iyisi ölümle arkadaş olmayı denemek diyor kimi, elektronik etle, organik etin bir bağı var diyor kimi de, öldüğünüzde yanınıza bir telefon almayı unutmayın, toprak şarj edermiş onu, Tyuratam köylüleri, kırlar ve Yuri Gagarin teyzeciğim. Bak su sanki yalvaç gibi, resulü andırır pırıltılar yayıyor, ölünün göğsü Romalı bir askerin kalkanı gibi inip kalkıyor, kötülük, doğamızdan kaynaklanan kararsızlığımızın, ölümsüz bir parçasının ruhlarımıza sanki kendi öz kaos stokundan yayılmış bir sümbül şeyidir. Aşık olduğum kızın göğsünün karanlıkta deniz anası gibi parıldamasıdır. Vallahi geçen gün tarihi bir çeşmenin yalağına indim ve dedim ki Raziye'ye üvey kızımız olur, elini ver ve benim elim şu an 1683 yılında senin elinse 2018, birden elektrik çarpmış gibi sarsıldı ve defol dedi, niçin bana bu kadar uzaksın, işe bak sen, o ara Venedik balyosu geldi, o yaptırmış çeşmeyi, çıkın ordan dedi, çevreyi kirletmeyin, beyoğluymuş kendisi ve Beyoğlu adı oradan geliyormuş Tatyos beyciğim benim.
Düşümde iki yılan sevişiyordu. Ama ben gözlerimi arıyordum. Oda da ölüler geziniyordu. Ama ben ellerimi sayıyordum. Birden gökte Günay Haçı belirmişti, ay şak olmuştu aniden. Komet gibi uzun biri geldi derinlerden, tanrısın sen dedim ona, sen kimsin dedi bana, bak dedim şiir okuyayım sana, öyküler anlatayım, birisi delilerin ediminden, öbürü gözlerine bulutlar indirecek, yağmur yağsın diye, diğeri alışkanlıklarını dile getirecek, kalpler ya sana ya bana gönül indirecek... Samuel buraya gel, İsmail topuk indir, bak oluklardan can akıyor, firavun şarından insin, hey Samuel ırmağa gel, deliler delirsin, Sodom'un güneşi alevlere gömülsün, buran yeli essin, ay sönsün, tuz gibi ak olsun oğulların, Behemehal yolunda develer belirsin, işte Sam Şam'da, Ham Halep'de, Yafet de Hayfa'da... Düşümde tanrı, şeytan ve ben konuşuyorduk, bir sofrada oturmuştuk, şeytan kaz ciğeri yiyordu, tanrı adam otu yiyordu, bense semizlik. Şeytan Judas'dı, tanrı tanrıydı işte, bende ben, antijudas. Herkes bir mesel anlatsın dedim kendine göre, tanrı hemen atıldı, ben söyleyecektim yahu, benden çok yaşayacaksın, tövbe dedim, sensiz olamam, güldü şeytan, ben varım dedi, bir tür yaratan, muavinsiz araba olur mu, bu kez ben güldüm ve tanrı ikimize bakarak, sorun yok dedi, bütün bunları düşlemiştim ben. Buyrun dedim tanrıya, söz sizin, basit bir dedikodu benim ki dedi, senin ağzından yazılmış gibi, zaten bütün edimlerim insan yapısı gibidir dedi, yazdırana bak demişim.
(TUBA)
 Saltık Mutlan. Saf Güzellik. Tuba'yı mahalli gelenekler, yazılmamış görenekler gereğince birbirine konuk olan aileler arasında tanıdım. Yaşını belli etmeyen insanlar vardır, evlidir, çocuğu vardır ama kendisi çocuk gibidir, yirmi yaşlarında mı, otuz olabilir mi, belki kırktır, ya yirmi bile değilse... Mona Lisa gibiydi, ne gülen, ne ağlayan, masum, cansız bir melek, bakan ama sanki görmeyen bir huri, cennet elçisi...
 Çehresi keskin çizgilerle belirlenmiş, ama gözlerinin güzelliği o hatları yumuşatıyor, belirsiz elmacık kemiklerinin süslediği yanaklarını, çenesinin çukurunu ilahi bir haleyle, ışıkla aydınlatılmış, göz alıcı bir seraba dönüştürüyordu. Buğulu bakıyordu Tuba...
 O bir çocuğu ve eşinin annesiyle, arada bir eve geliyor, bir koltuğa oturuyor ve saatlerce kıpırdamaksızın durabiliyordu. Çocuk mızırdansa bile anneannesi ilgileniyor, onun çayını gülümseyerek getiriyor, tüm hizmetlerini gerekirse ben yapıyordum. Yalnızca buğulu güzelliğine olan hayranlığımı yeterince yaşayabilmek, süzüp, gözlemleyebilmek ve haleti ruhiyeme yeni imgeler, serzenişler, el değmemiş görsel, simbiyotik estetler kazandırabilmek için...
 Bazı kadınlar sizde hiç bir duygu uyandırmaz, sempati, masumiyet, beğeni, meleksi bir vicdan, melankoli ya da kışkırtıcı bir yaşama arzusu, Tuba bir sentezdi, hiç bir şeydi o, her şeyden bir parça vardı belki ama yaşama ilişkin belirgin hiç bir şey yoktu onda...
 Pygmalion'un yaptığı heykel gibiydi o, dünyanın en güzel kadını, ama cansız, eşiyle nasıl geçiniyordu acaba, çocuğunu nasıl yapmıştı, garip... Beğenileri, alışkanlıkları, yaşama bakışı o denli sıradandı ki, dizi izliyor, merdivenleri çıkıyor, su içiyor, başını seslerden yana çeviriyor ve gece geceliğini gösterdiği saatlerde uyuyordu sanırım.
 Herkesin bir hayranı vardır şu dünyada, bu kadın nasıl bu denli sakin olabiliyordu, müsekkin mi yutuyordu, kanında baygınlık veren bir balsam mı dolaşıyordu, tanrı vergisi bir yaratık mıydı yoksa, anası babası ime time karışmış insanlar vardır ne de olsa aramızda, çok naziktirler, canınızı, malınızı, mülkünüzü veresiniz gelir, acaba Tuba kimliğinin, kişiliğinin, doğasının, naturasının ve imrenilesi moralitesinin bilincinde miydi...
Şu diziyi açsanıza derdi, gaipten gelen bir sese kulak vermek kadar olağanüstü bir şey var mı şu dünyada, ben vahiy gelmiş gibi açardım o kanalı, mihaniki... Sonra haberlere bakalım derdi, uyur gezer gibi açardım başka yeri, kraliçemiz, efendimiz, altın taçlı mabutlardan daha kutsal ecemiz yeter ki emir versin, yeter ki buyursun, gönüllü kölesi, onu kırmak şöyle dursun, ne isterse ayağına getirmek şöyle dursun, başını bile çevirmesine dayanamaz, onun elini bile kaldırmasına gönlü el vermez, bu çelimsiz görünen, ama ağır başlı, bu zarif bir meleği andıran ama iç dünyası kararlı, yeryüzündeki tüm işlerini sanki sıraya koymuş, her şey zamanı gelince sanki hallolmuş, bu tanrısal yaratık, bu yeryüzü ceylanı, nasıl karşılıksız bırakılabilir ki...
 Onun bu antik mermerlere oyulmuş tanrıçaların bile sönük kaldığı anıtsal güzelliği, dünyanın hayhuylarına karşı olağanüstü uzak, cennette bile görülmez diyebileceğiniz sessizliği ve sultanlara, hünkarlara, hakanlara, krallara, demir baş Şarllara bile layık görülemeyecek büyüleyiciliği, nasıl bir şeydi ki ve neden bu dünyanın alelade bir yerinde yaşıyor ve neden kendi içinde büyüttüğü ulaşılmaz güzellikteki incisini, -istiridyesinden çıkan Venüs gibi- küçücük gölcüklerde, balığın bile yaşayamayacağı ırmaklarda, deniz bile denilemeyecek maviliklerde saklıyordu ki...
 Bir gün çocuğu lavaboya gidecek oldu, anneannesi yoktu, nedenini soracak değildik tabi, klasik görüntüler yineleniyor, çaylar, kahveler içiliyor, ne isterse yerine getiriliyordu. Çocuk annesinin de gelmesini istedi, gözlerime inanamadım, kaç yıllardır, bu afsunlu güzel, bu tanrıların Mona Lisa'sı ilk kez yerinden kalktı, soldan ikinci kapı demiştim, nerden bileyim dış kapıyı da sayacağını, küçücük ardiyenin kapısını açmış yanlışlıkla, yarı karanlıkta, gövdesi kopmuş eşyalar, parçalanmış yolluklar, sanki canlanmış oyuncaklar ve tuhaflıkla sırıtan davlumbaz parçalarını görünce, hafif bir çığlık atmıştı. Dünyamızda bir ilk!..
 Koştum ve lavaboya götürdüm onları, çocuğuna birlikte yol gösterir, yardımcı olurken, birden doğruldu ve belki de istemeyerek, -bugün acaba bilinçli bir eskiv miydi davranışım diye utanıyorum- boynu ağzıma geldi, dudağıma tabi...
 Duygular, düşünceler ve eylemler aynı anda gerçekleştiğinde bir kaos oluştururlar, haklar ve haksızlıkların karmaşası, doğruluk ve eğriliğin şatafatı, vicdan ve acımasızlığın muhasebesi, gezegenimizi ayrı ayrı ülkelere, bölgelere, kentlere, mahallelere, semtlere, evlere ve evleri de, şu olayın kahramanlarına ayırır. Belki de süsler!.. Hiç bir şeyi bilemeyiz.
 Ben kardeşime düşmanım, kardeşimle ben, komşuma, komşum kardeşim ve ben, mahalleye, mahalle, komşum ve bizler şehre, şehir, komşumuz, ben ve kardeşim ülkeye, komşular, ülke ve biz dünyaya düşmanızdır. Hayatı yaşamak isteriz, kendimiz olabilmeyi isteriz, hayatın bizi yaşadığını anladığımız anda, benliğin ben olmadığını, olamadığını sezdiğimiz anda, sağlığımızı yitirir, düşüncelerimizin yönü sapma gösterir, dışavurumcu olur ya da sinikleşiriz.
 Tuba'ya ilk ve son dokunuşum o oldu, gördüğümde ne eller birleşir, ne bakışır, ne karşılaşır ne de tartışırdık. Hoş geldiniz ve güle güle... Hayatın cilveleri değil, insanların, evlerin, konu komşuluğun yazılmamış anayasası ve seve seve boyun büktüğümüz, gönül eğdiğimiz, hiç bir zaman bir şey demenin düşünülmediği, sosyal statülerimizin, yaşadığımız bölgelerde, semtlerde belirlenmiş, değişkenliği, üç aşağı beş yukarı dikenli tellerle berkitilip, sınırlanıp, çevrelenmiş, beton otlakların altın kuralları...
Öyle mi...
 Tuba'yı, dünyanın tüm acılarını, sevinçlerini, keşif ve gizemlerini, bilinmeyenlerini, -sanki- ilahi bedeninde saklayan, bu çelimsiz, kendine bile uykulu, sessiz tanrıçayı, o günlerden sonra bir daha görmedim, evde hemen hiç durmayan, onunla bile öylesine karşılaşan bir insanın, eve gelen gideni sorma hakkı olabilir mi... Bir gün evin amazonu olağan gürültüler, tangırtılar içinde mutfakta oyalanıyordu, nasıl oldu bilmem, ağzımdan kaçtı da diyemem, Tuba nerelerde dedim...
 Soruların hangisinin sorulmaması gerektiğini, hangisinin sıradan, hangisinin can alıcı ya da düşmanca bir kisve altında sorulduğunu insanlar bilir. Mutfağın gürültüsü arasında çariçem başını bile çevirmedi, sorum öylesi bir haberin yinelenirliği, umursamaz, soranını bile ilgilendirmez bir yankının kabullenirliği içinde kulaklarımı titretti...
 O intihar etti!..
Ben dedim geleceği öngören bir şeyler yazmak isterim. Hep bir sonrasını yazmak isterim, hiçliği...Eril ve dişilin birlikteliğini...
(ROBOTEKS)
Şu yılbaşı günü canımın sıkıntısı öyle arttı ki, poliçeler, faturalar, datalar, mailler. Beynimde zonkluyor öteden beri. Roboteks'le beraber yaşıyorum, maddi sıkıntımız hiç olmaz, ama bir hata yaptım ve onca olanaklarla süslü gezegenimizde, sırf bize ait bir sayfiye evimiz olsun diye, yüksek tutarlarda borçlandım.
 Kompleks işte, insan ruhunu şiddete davet eden, ruhsal bozukluklara yol açan, sinir krizlerinin kapısını aralayan egoistik davranış, başlangıçtan beri duran ova gibi, o da var. Şimdi işin içinden çıkmak için yıllarca sabret, her şeyi ertele ve zamanın boş yere desparodik yılların pençesinde geçsin. Artık çok geç, katlanmak zorundayım bu illete...
 Roboteks son derece anlayışlı olsa da çözüm yok artık, bari İllionis'deki işinden bir an önce dönse de yalnızlığımı paylaşsa, kendime gelsem ve sakinleşsem sayesinde. Uzun zamandır sevişmedik onunla, öyle özledim ki...
 Ah, kapı çalıyor -Wagner'in bir süiti-, o olamaz, olanaksız, ama yaşam işte, hiç ummadığınız bir şey, hiç beklemediğiniz bir anda olur, bir bakayım.
 Zile üst üste basıyor, bu Roboteks olabilir evet, ah nasıl heyecanlandım.
 Aman tanrım, Roboteks bu!..
 Sarmaş dolaş olduk, hemen yatağa götürmeliyim onu, korkunç biçimde özledim.
 Duş için izin istedi. Fısıldaşıyoruz kulaklıktan, işlerinin yolunda gittiğini söylüyor, üniversiteye kozmik bilimci statüsünde kabul edilmesi için, kapitolün düzenlediği bakalorya sınavını geçmiş; yakında profesör oluyorsun ha dedim, güldü biraz, statü olarak beni geçtin, ayrılırız artık dedim, bu kez kahkaha attı, daha iyisini bulursam niçin olmasın!..
 Kucaklayarak yatağa götürdüm onu.
 Dur dedi ısıtacı otomatik şarja bağlayayım, 39'u geçmesin dedim, Roboteks genelde buz gibidir. Babil'in Asma Bahçeleri'ni aç dedi. İçinde yürüyor gibiydik mutlulukla...
 Dudaklarımız birbirine kenetlendiğinde, özlemin başlangıcıyla sonu arasında bir istasyonda olduğumu düşündüm, arada bir ısırıyordum dolgun kıvrımlarını, oda kayıtsız kalmıyor, sıcak titreşimler yayarak kendinden geçiyordu. Bacaklarını okşuyor, uterusunu kutsarken, sıcak su akıntıları eşliğinde başka dünyalara doğru yolculuğumuz sürüyordu. Ilık bir fısıltıyla Golfstreamı'i nasıl buldun bugün dedi.
 Göğüslerini öpücüklere boğuyor, diri ve gergin yumuşaklığın, delirten yamaçlarında gezinerek, ilahi gereksinimleri karşılıyor, sanki dünyaya yalnız sevişmek için gelmişiz gibi de, Yunus yalvacın sırtında uçup gidiyorduk.
 Ölüler ülkesini tavaf edercesine, uyuşturan bir sevdayla kendimizden geçiyorduk ki, Roboteks birden sırtını döndü ve masaj yapabilir misin dedi. Sen ruhen yorgunsun belki, ama ben bedenen yorgunum, üç yüz yıllık metal yorgunluğu bu canım diye, bir melodi eşliğinde mırıldandı. Niçin olmasın dedim, senin için yaşıyor değil miyim!..
 Bir süre sonra dönerek, gözlerimin içine baktı ve beni çok mu seviyorsun dedi, parlayan retinanın tüm ürkünçlüğü üzerindeydi, omuzunu ısırdım ve ya sen, dedim!.. Ağ tabakasının rengi değişti.
 Ama yanıtını bekleyemezdim, saatlerin bir işlevinin olmadığı, tüm kozmosta bir tasa ve bir kaygının geçerli olmadığı, tek bir oluntunun, bu tür bir zamanın akışında; son iç çekiş köyüne yaklaştığımı, Mississippi'nin kıvrımları gibi içimden süzülerek, elinde kamçısıyla bir tanrının kanallardan yuvarlanıp gittiğini ve dünyamızı görmek için can attığını, sabırsızlandığını biliyordum.
 Karanlık kozmosta, biricik ölüm kalım savaşı bu olmalı diye düşündüm!..
 O an tanrıya acımak geçti içimden, sonra korkunç bir hayranlığa kapıldım nedense ve sonunda alelade duygulara sürüklendim, bilinmezlikle...
 Med cezir senfonisi bitiyor gibiydi, Roboteks ve ben başka dünyalara ulaşmış olacaktık az sonra, neredeyse hiç bir şeyi algılayamaz olmuş, bulutsu bir sarhoşlukta, çoktan kendimizi unutmuştuk. Bir ara çocukluğumdan bir sahne canlandı gözümde ve birden Rondin aşkına diye bağırmışım!..
 Titriyordum.
 Roboteks sarsılarak inliyordu...
 Rondin aynı anda ikimize de ateş etmişti anlaşılan!..
 Rondin...
 Onların tanrısının adı. Roboteks'i bana armağan eden. O'nun sayesinde benim olmuş değil miydi!..
 Bir atlı hiç ummadığı anda kurşun yağmuruna tutulmuşta, atının üstünde kapaklanıp kalmış, bir aşık sevdiğinin üzerinde secde eder gibi durmuşta, dizleri üzerinde donup kalmış gibi...
 Zaman yok olmuştu.
 Roboteks, kolları bacakları paramparça olmuşta, ölümünde ötesine geçmiş gibi, darmadağın olmuş, uzanıp kalmıştı yatağın üzerinde...
 Kalakalmıştık öylece.
Şimdi sevişmeliydik diye, geçirdim içimden...
 Ama telefonuma gelen mesaj sesiyle uyandım.
 Astor gezegeninin, her yıl düzenlediği, halkla el ele kampanyasının çekilişinde, iki yüz bin bitcoin kazandınız, tebrik ederiz!..
İşlerinizin aksi gittiği bir anda, kinikler gibi değil de, onu unutturacak bir arayış içinde olmanın yararını bir kez daha görmüştüm. Epükiryen denizlerde boğulmak, elem tapınaklarında iç çekmekten daha insaniydi anladığım kadarıyla, içimizin acımasız, derin uçurumlarında dolaşmaktansa, mutluluk arayışlarına ağırlık vermeliydi insan.
 Yaşam domino teorisi diye düşündüm bir an, kötü bir gidiş, kötü gidişlere yol açıyor, iyi bir başlangıçsa, sürgit iyi şeyleri tetikliyordu sanırım. Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyorduk belki de...
 Mavi güneşimizin ışıkları perdelerden süzülüyor, gölgeler yavaşça çekiliyor ve Astor'da bir kez daha akşam oluyordu.
 Rondin, yaşamın sonsuz olduğunu ve mutluluğun daim, kederinse geçici bir şey olduğunu yineliyordu aralıksız.
 Paramparça Roboteks öyle tatlı gülümsüyordu ki, alacakaranlıkta, onu bir an Mona Lisa sandım.
 Göz kapaklarını aralayarak birden; çok naziksin, çok naziksin Leonardo dedi, teşekkür ederim!..
 Ne yalan söyleyeyim ürküttü beni, bir kuşkuya kapıldım; sen uyumuyor muydun dedim!
 ...
 Çöken karanlıkta, pencereden başka bir tanrının geçtiğini gördüm.
(ROBOTAR)
 Baltimore'daki odamda film izliyordum, kar yağışı öyle üşütüyordu ki, tuşa basarak bu gönüllü işkenceyi durdurdum, sonrasında bütün gün aylak dolaştım odamda, Melissa benim adım...
 Filmde, on iki yaşındaki biricik yavrusunu kaybeden bir çiftin dramı vardı, özeti bir mektup, Nasa'ya yazılmış...
 'Öjeni'yi kaybettik, onsuz hiç bir şeyin anlamı yok bizim için, onu yanımızda görmek için, zamanda geriye giderek bütün tehlikeleri göze almaya, istenilen her şeyi yerine getirmeye, her bedeli ödemeye, ne gerekiyorsa yapmaya hazırız.'
 Acıklı sonu bekleyemedim.
İsmail'in topuğu suyu buldu, Armstrong'un tabanı da, ölülerimizin gittiği yıldızı, belki bir gün bulacaktır. Konuşabildiğimiz evrende diyorlar ki, uzay zaman ne koklanabilir, ne görülebilir, ne tadılabilir, ne duyulabilir, ne de dokunulabilirdir. Güneş tanrıysa eğer geçmişte, onun neler yapabileceğini biliyoruz, ama görünmeyen, bilinmeyen bir tanrının, her şeye kadir olabileceğini tasımlamanın anlaşılmaz bir yanı yok... Belirsizlik, kabul ve karşı çıkmanın tüm olasılıklarını barındırıyor çünkü...
 Aya gittiğimiz gün, maymunlarla olan kardeşliğimiz ebediyen bitmiş oldu, güneş ışıkları 8 dakikada ulaştığına göre, bir gün patladığında yok olmuş olacağız, üstelik patladığını göremeden!..
 Öjeni için geçmişe gitmek olası mıdır, bir gün dünyaya dönmek için para biriktiren Marslıları görebilecek miyiz... Her şeyin temeli kimya ise, her şey olasıdır evrenimizde, formülleri bilemiyor, bulamıyoruz belki de... Planck uzunluğu manitumuz olsun bizim!..
 Karadeliklerin var olduğunu ve onun civarında zamanın geriye doğru işlediğini biliyorum, ama Öjeni için, canınıza kıyın ve yanına gidin diyeceklerini de...
 Bir melankoliye kapıldım film yüzünden, Randolph'u arayayım dedim içimden, uzatmalı sevgilimi, bir Robotar o, bir tür terminatör, güçlü ve alabildiğine kuvvetli, ama bana nazik davranması gerektiğini bilecek kadar zeki, hatta benden daha zeki o, insansıların çağları yavaşça tükeniyor, Randolphlar kaplayacak yeryüzünü bir gün. Öjeni gibi yok olup gideceğiz.
 Randolph saat 21 e doğru geldi, Robotarlar kongresinde, galaksimizin sorunlarını tartışıyorlar, ayrıca bir sempozyumda konuşacaktı ama ne zaman bilmiyorum.
 Sevgilim diye sarıldım ona, güldü ve metal aksamları gıcırdadı, bu benim için anlamlı ama onların dünyasında algılamakta güçlük çektikleri şeylere karşılık geliyor, herkes kendi payına, yapacak bir şey yok.
 Gece yarısı sevişeceğimiz tuttu, daha doğrusu ben istedim, genlerim hala beni yönetiyor, sanırım insansılar bir adım gelişmeden geçip gidecek bu dünyadan!..
 Kütle kaldıraç mekanizmasını ve atraksiyon ayarlarını hazır tutayım dedi, egzersiz düğmesine basarak, tüm uzuvlarını dört dörtlük hazır tutabilmek için on dakika izin istedi, ısınma turlarına hiç bir gerekçe ileri sürmeden başladı bile...
 Randolph beni çılgınca sever buna eminim.
 Dedim ki ona, tatlı mırıltılarla, Randolph 60 kilo ortalamasına göre ayarla aerodinamiğini, tavana çarpma gene, kucakladığında elinden kaçırma, dizlerimde kireçlenme var, metal aksamlarına iyi sahip ol.
 Bende eski formumda değilim demez mi, aldatıyor mu bu hain acaba beni!
 Sarmaş dolaş karıştığımızda, okyanusun mercan resifleri görüntüye geldi ve bir çift kaşık gibi iç içe, Antillerin ıssız kıyılarında dolaşıyorduk.
 Ein Stein'e biner misin dedi, bir süre ne olduğunu anlayamadım ama mutluydum alabildiğine... 160 milim aralığında sabitti roket atarı...
Ekran bize eşlik ediyor, kapsüller yardımcı oluyor, impuls kabloları son derece iyi çalışıyordu ama gerçek bedenlerimiz Knossos'taki beyaz villanın geniş koridorlarındaydı.
Çünkü ışık hızında yer değiştirebiliyordu o, bana da ayak uydurmak kalıyordu doğallıkla, sanal olanı ben, gerçekliği o yükleniyordu ve tüm problemleri aşabiliyorduk böylelikle...
 Bambu yatağımızda neredeyse tepiniyorduk.
 Bir an şunu düşündüm, sevişmek neden ateşin yükselmesinden başka bir anlama gelmiyordu ki, sevişmekle açığa çıkan enerji; kütlenin, hızın karesiyle çarpımına eşitti aslında. E=m.c2.
 'Homohome'lara özgü bir gerçeklik, zamanla saçma bulunacak ve modası geçecek bir bağıntı. Gözlerim nemlendi birden, özlemlerle dolu yaşamın geçiciliği Randolph'u bile sarsan bir içsellikti biliyorum, zaman zaman onların bizden daha duygulu olduklarını düşünmüyor da değilim.
 Her tür varlık geçicilik duygusundan bir türlü kurtulamıyordu. Tanrıyı da bir umar, yalnızlıklarının bir kaçış ve paylaşımı, gölgesinde dinlenip kederlerini dağıttıkları kutsal bir ağaç gibi görüyorlardı, belki de, hiç bir şeyi kesinleyemiyoruz ki...
 Robotar gerçekte soğukkanlıydı, ama eskivleri, güçlü pençeleri, atletik kıvamı, hızlı dönüşleri ve derin algıları gözümde onu ulaşılmaz bir erkek yapıyor, beni alabildiğine hoşnut kılıyordu. Bilinçli yaratık Melissa'yı!
Bitime doğru, işte meltemler, yerini karayele bırakıyor ve makine olağanüstü biçimde görevini yerine getirirken, pelviste bigbangın görevi bitiyor ve evrensel tohumların dağılışı, yerini yeni yaşam kaynaklarının arayışına, sonsuz bir yarışa terk ediyordu neredeyse...
İşim bitmişti.
 Robotar'ın aksamlarından, incileyin görünümde, iri suyumsu damlalar, tercikler ve acayip kokulu saydam akıntılar sızıyordu, belki oda doyuma ulaşmayı öğreniyordu giderek, partnerinin onun için yarattığı tehlike veya hoşnutluklar, onda giderek bir yeteneğe dönüşüyor ve kendini geliştiriyordu zamanın akışında...
 'Yağmur hiç dinmiyor, her damla bir ateş sanki' diye nerenin folklorundan öğrendiğini bilmediğim bir şarkı tutturunca, birden titrediğimi hissettim.
İnsandı bu!..
 Ama hangi zamanın, hangi çağın, hangi coğrafyanın şarkısıydı bu, milyonlarca zaman türü olduğunu biliyorduk, bilmemiz olanaksız artık, o kendini göstermedikçe!..
 Makine zaman içinde metodolojik bir doyum geleneğine kavuşmuştu sanırım. Bu ona daha çok bağlanmama yol açabilirdi.
 ...
 O günden sonra onu bir daha aramadım. Robotar bensiz yapamaz hale gelmişti biliyorum. Makine sinir sistemine sahip bir ruhsal varlığa dönüşmüştü yavaş yavaş...
Yeni canlı türleri, kendini üretiyordu ve ardından tanrılar gelecekti kaçınılmazlıkla biliyorum, nedenini bir türlü çözemediğim...
 45. yüzyılda biri zamanda geriye doğru yolculuk etmek istemiş, ayrımında olmadan 21. yüzyıla gelmiş, gerçekte dinozorları görmek istiyormuş, karanlık bir dehlize düşmüş yolu ve işte dinozorun sarı gözleri, parlayarak üstüne doğru gelmekteymiş, onun kendisini öldüreceğini düşünmüş ve ne mutlu bana demiş, hiç olmazsa onları görmüş olarak öleceğim. Ne yazık ki kendisini ezip geçen bir metro treniymiş.
Vızıldayarak dolaşan karadelik sürüleri, Kafka böcekleri eşliğinde, sonsuz küçüğe doğru yol alırken, zamanda geriye gitmek olasılığı vardır.
 Dünyanın macerasını dairesel bir ruloya yazdığınızda, geçmiş ve geleceğe doğru yol alabilirsiniz.
 Tanrı olabilirsiniz.
 Amazon yerlileri Adem'in çocuklarıdır evet ama yakında havada füzeleri tutan yaratıklar görebilirsiniz.
 Zamanın hızı yavaşlayanları tutsak edebilir.
 Düş görebilen her yaratık, zamanda olanaksızı yakalayabilir.
 Bir imgedir zaman.
 Dirac radyolarında tanrının çiftleştiğini görenler var.
 Cinsiyetler ve ölümsüzlükler yaratan yaşam da bir olasılıktır ve evren bire bir zamana gereksinmez.
 Ulumalarla yıldız kovanlarını yontuyor, güneşin ayetlerini dinliyoruz.
 Dairesel zamanda Truva Savaşı'ndan hem önce, hem sonra yaşıyoruz.
 Dördüncü boyuta geçerek düşmanınızın midesine siyanür yerleştirebilirsiniz. Üzerinde göller uçuşan kuğulara sahip olabilirsiniz. Koşarken gölgenizi düşürüp, yetiş ya Uranyum diye bağırabilirsiniz. Kompakt zamanın karnını doyurabilirsiniz.
 Birden Randolph'un dürtmesiyle uyandım.
 Bu yavan alıntılarla kimi kandırıyorsun diye bağırdı!
Sabah olmuştu.
 Saatin zili alarm verir gibi çalıyordu, çığlıktan beter, ambulans sesleri geliyordu 8. Caddeden!..
 Randolph, Randolph diye bağırdım umarsızca!
 Kimsecikler yoktu!..
Ayaklarımın dibinden, bir böceğin kaçtığını gördüm...
Bittiğinde şeytan ay ışığı dedi benim öyküm. Senin hallerini tanrın değil ben düzenliyorum.
(AY IŞIĞI)
 Gölgelerin karanlığında onu izleyerek; metruk evlerin arkasından açık bir alana çıkmışlardı işte. Adam hiç bir şeyden habersiz yürüyordu, uzakta ışıklar yanıyor, tek tük pırıltılar yanıp sönerek, hayatın varlığını ve suyun sürekliliğini işaret ediyordu. O, küçük dualar mırıldanarak ilerliyor, geçirdiği bunca zamanı kutsayarak, kazasız belasız geçen ömrüne şükrediyordu.
 Arkadaki adımlarını hızlandırdı.
Öteki elindeki küçük paketi sıkıca tutuyor ve bir an önce eve varmak istiyordu. Küçük kızını düşlüyordu, onu sevindirmek yaşamının biricik amacıydı artık. Küçük bir dereciği adımlarıyla zıplayarak geçti, uzaktan köpek havlamalarının sesi geliyordu. Mahallenin bildik köpekleri; bu küçücük şehirde, mabetlerden, kulelerden tanrıyı ululayan seslere eşlik edip, yansılamak ister gibi bir dünyanın içinde yaşayıp gidiyorlardı.
Adamı izleyen kişi gerilerde kalmıştı, açık alanda ona fazlaca yaklaşmak, kuşkuları çağırmakla, tehlikenin yer değiştirmesine yol açabilirdi. Belayı arıyordu evet ama, arayışın öznesi olmak istemiyordu. Uygun bir aralık, her şeyi güvence altına alabilir diye düşünüyordu karanlıkta...
İzlendiğinden habersiz biri ve onun ardından, zamanın tortusunda katmerlenen kiniyle, günahkar olmanın çekiciliği ve kararlılıkla yürüyen başka biri.
 Tanrı adına, bir yazgının yerine getirilmesil adına, evrenin gizleri adına, kozmik gerilimin sürüp gitmesi adına, yaşamın sevdalarla akışı adına; bugün 'İş' ona verilmişti. Bir tür elçi gibi duyumsuyordu kendini ve gecenin karanlığının, düşüncelerine kat be kat destek oluşuna, alabildiğine şaşıyordu ve ilk kez duyumsuyordu bunu...
 Bir elçi, bir uygulayıcı olmaklığın, güvençle dolup taşan, kin dolu gözetleyicisi.
 Denge arayan bir tür havari.
 Ölümün şakaya gelebilecek bir yanı ve insani bir şey olabileceğinin kanıtlarından biri de bu gece olsa gerek diye düşündü. Üstelik tanrıyla işbirliği yapılabilen tek oluntu belki de buydu.
 Az sonra olacaklarla, az önce düşündükleri arasında, sonsuzluk kadar bir uzaklık, birlikte çarpan iki yürek kadar bir yakınlık olduğunu ayrımsadı bir an. Kurbanına acımaktan ziyade bir sevgiyle bağlanıyordu giderek. Dönüşüm kutsaldı. Tanrısal bir edim adına, gerçekte ikisinin de soycul bir işbirliği içinde olduğunu düşünüyordu. Habil'de, Kabil'de tanrının evladıydı.
Yaşam korkunç bilinmezliklerle sürüp giden görkemli bir serenattı belki de, bir seremoni, aynı zamanda baş kaldırabilen ve yıkıcı ve zamanın kendini çürütüşüyle diz çökebilen bir kardeşlik...
 Az sonra olacaklarda, bunların tümünün payı vardı.
Adam belini yokladı, evet yerinde duruyordu, gecenin karanlığında, o kadar kuşkuluydu ki, yerinde duruyor olsa bile, yine de ikide bir yokluyordu onu.
 Güvenç ve kuşku, güvençsizlik ve inanç paralel dünyaların olmazsa olmazıydı belki de, üstelik bu gece varlığı ona bağlıydı, en küçük bir yanlış, ufacık bir hata, rollerin değişmesine ve sonsuzluğa kavuşacak olanın, bir bilinmezliğin, bir gizin bağışlanacak olanın, som gerçeğin tadına varacak olanın kendisi olmasına yol açabilirdi.
 Son derece gurur kırıcı bir şey olurdu bu, görevini yerine getirememek, üstlendiği şeyi gerçekleştirememek, sorumluluk duygusunun rezil ve aşağılık katlarına düşmek, ilençle, gülünçlük arasında bir yere sahip olmaklığın bezginlik veren salınımında, hiçlenerek, yaşamın içinde sürünüp gitmek anlamına gelebilirdi bu.
 Bu tür bir aşağılanma, bir tür hiçliğin içinde, yitip gitmekten başka bir işe yarayamazdı ne yazık ki.
 Ölecek olan, ölmelidir bu dünyada, yok edici kimse, sorgusuzca yok edebilmelidir, kaçınılmazlıkla...
 Bir dengenin aranışı ve göksel terazinin işleyişinde, herkesin üzerine düşeni yerine getiriyor olmaklığından, başka bir şey değildi bu dünya!..
 Yukarıda 'Küçük Ayı' yanıp sönerek, bir terazinin kefesi gibi salınmıyor muydu, ilahi adaleti aramıyor muydu; gecede derin bir sessizlik içine doluyor ve lekesiz, ılık bir rüzgar kendine eşlik etmiyor muydu.
 Sahne onlar için hazırlanmıştı bu gece ve belleğin şaşırtısı, düşüncenin yön değiştirerek, uygulayımın yanlış yollara sapması, bir utanç ve kibir içinde, us kıran bir düş bozumuna yol açacak açmazlara sürüklenmesi, gecenin dinginliğini ters yüz edebilirdi. Bu onlar için daha feci bir son olurdu. Çünkü, kasvetli karanlığın içinde, tanrının onları gözetlediğini biliyordu.
 Bir yanlışlık, ikisini de hiçleyip, yok edebilirdi; evrenin olağanüstü gerçekliğinde, kozmik salınımında, sarmal ipin, dalga boyunun, kutsal parçacığın; sonsuzca akıp giden bir düzeneğin sarsılmaz geleneğinde, katıksız, bitimsiz geleceğinde; bir milim bile sapmadan, üstlerine düşeni yapmaları için, tanrısal uyum adına, en küçük bir yanlışa düşmemeliydiler, bilerek ya da bilmeyerek, görerek ya da görmeyerek, belleyerek ya da...
Şeytansı bir unutuşla...
 Hiç fark etmez!.. Üstelik işin aktörleri, açık seçik görünüyordu, hiç bir kuşkuya yer olamazdı gecenin içinde...
 Kızı eşiğe çıkmış 'izlenen adamı', bir olasılıkla yazgısından kaçan adamı bekliyordu. Varoş mahallelerinde olağan bir şeydi bu, bekleyiş... Solgun, ölgün ışıkların altında, biricik babasını bekliyordu kızcağız, ne getirecekti acaba bu gece kendisine, nasıl bir armağanla buluşacaktı...
Hiç bir şey olmasaydı bile, tanrının yüzü gülecekti bu gece. Göksel yargının terazisinde, karar verilmişti artık ve Levililerin işlerinden birinin, tam da bu anda, bu saatte yerine getirilmesi kaçınılmazdı.
Evrenin gizlerinden birinin yerine getirilmesi, göğün kutsal yasalarının işleyişinde, bir kararlılığın sürüp gitmesinde ve havarilerin işiyle baş başa olmanın pervasızlığında bu gece, 'Olacak Olan', her şeyin üstünde sayılmalıydı doğal olarak, sonsuzluğun akışında, ritmin bozulması düşünülemezdi ve eni sonu, kesinlikle kabullenilmeliydi bu gerçellik.
 Kızın olası çığlıkları ancak bir iç çekişi üstlenecek kadar cılız ve sessiz olabilirdi, ölüm marşına bile bir solfej olamazdı o, ama yine de minik bir prelüd olabilseydi keşke.
 Karanlık iyice çökmüştü...
 Adam gecede, köhne barınakların canavarlar gibi sırıttığı şehrin bu kenar mahallesinde, tek katlı, hüzün veren evlerin önüne gelmişti işte, neredeyse kavuşacakti özlemine.
 Canım diye sarıldığı kızı, kaç adım ötedeydi ki...
 Bir tütün içimi kadar. Bir duanın okunuşu kadar. Bir sevdanın yakışı kadar. Bir iç çekişin özlemi kadar. Belki de olanaksız bir düş kadar olamaz mıydı... Bir kucaklaşma, bir özlem, cennetsi bir koku... O kadar ya vardı ya da yoktu.
 Birden bir şey patladı, köpek seslerini ve tanrının ululanışını bile bastıracak kuvvette bir gürültüydü sanki.
 Bir yazgının yerine getirilmesi, yaratan ve bağışlayıcı olanın kışkırtıcı buyruğunda, bir edimin, kutsal bir buyrultunun gerçekleşmesi...
 Ama nasıl tanrının ululanışını bile bastıran bir çınlayışla gökyüzüne yükselebilirdi ki o...
 Kurbanını izleyen adam, hiç olmadığı kadar bir korkuya kapıldı, bir ikilem, bir dolambaç, hiç bir çıkışın olmadığı bir burgaç, hiç bir kurtuluşun olmadığı bir dolantı bu diye haykırdı birden!..
 Korku bütün bedenini sarmıştı ve dünyadan kurtulmak istercesine, hızla kaçıyordu artık.
 Öteki yere düşmüştü bile, hiç bir çığlık, hiç bir ses, hiç bir gürültü çıkarmaya vakti olmamıştı onun ve bir melek gibi uzanmış, artık bir günaha bile dokunamayacak gözleri, hala özlem dolu parıltılarla doluydu ve bedeni birden küçülmüş, sanki toprağın içinde yitip gitmiş ya da ansızın gökyüzüne çekilmiş gibiydi.
 Bir boşluk, bir boşluğa bakıyordu artık!..
 Bir öç, bir hesaplaşma, kimselerin bilmediği bir alış verişin, dehşet veren öyküsünün içinde roller bitmişti işte. Biri yerde uzanmış yatıyor, öbürü karanlıkta bacaklarını açmış, tuhaf, acayip bir cisim gibi uzayarak, sanki sonsuzluğa koşuyordu.
 Tanrı gülümsemekle yetinmişdi...
 Sonra ayağa kalktı ve gölgelerin içinden, bir görevin yerine getirilmesinin huzuruyla, göklerdeki yuvasına doğru dev adımlarla gitti.
 Ay ışığı cesede vurdu ve ortalık sükuna erdi!..
Sonunda Meryem kendi öyküsünü lütfetti.
 (DİSTOPYA)
 Kısacık bir şey anlatmak istiyorum...
 Küçük bir kır lokantasında, babamla yemek yemiştik, minicik bir yerdi, çok uzakta deniz görünüyordu... Kalkarken dedim ki, ağzımın kıyısında köşesinde bir şey var mı? Elini uzattı, şöyle bir yokladı ve çenemin üzerindeki beni temizlemeye kalkıştı!..
Aradan 40 yıl geçti ve şimdi anlıyorum ki, insanların tümü birbirine yabancı varlıklar, ayrılar, çenemdeki benin, o güne kadar yıllarca varlığının ayrımına varmayıp, o an, bir yemek evinden kalkarken algılayan; insanlık...
 Hepimiz, her zaman böyleyiz, hepimiz ayrıyız, ruhumuz, bedenlerimiz, alışkanlıklarımız, her şeyimiz ve bunu hepimiz biliyoruz. Söylemesi güç ama, ne kadar derin bir dostluğumuz, sevgimiz varsa, o kadar birbirimize düşmanlığımız ve önü alınmaz nefretimiz var.
 Babama o gün alınmıştım içten içe, ama bugün yaşamdan aldığım dersler ve zamanın yatıştırıcılığı artık beni de değiştirdi ve yaşam iklimim çoktandır onlara uyum göstermek konusunda büyük başarılar sağlıyor...
 Büyük başarılar...
Şaşırtıcı gelebilir ama, sonraları Newyork'a kadar uzandı yaşam yolculuğum, niçin; Newyork, çocukluğumda duymuştum ki, orada gökdelenler yukarılarda -iki paralel doğrunun sonsuzda birleştiği gibi- birleşir, bulut ve güneş görünmez olur ve kent sonsuz bir karanlığın içinde yaşar... Neonlar kenti sürekli aydınlatır, mağazalar hep açıktır ve gündüz ve geceleri yalnızca saatler belirler. Bu efsaneyi duymuştum ve Ledin Krallığı'nda (Light Emitting Diode) yaşayan insanların, hiç bir zaman bunun ayrımında olmadıklarını da işitmiştim.
 Uçağım güneşi içer gibi, Atlantik üzerinden Morristown hava alanına indiğinde güneşin çoktan düşlere karışabileceğini anlayamadım. Işıklar, göz alıcı ışıklar her şeyi unutturuyordu, yapay aylar, suni güneşler, yıldızlı gökyüzüyle dolu sanal dünyalar her şeyi hoşnutluk veren bir sanrıya dönüştürüyordu, daha önceki yaşamım taşrada geçmiş gibi bir duyguya kapılmıştım ve kendime acınıyordum artık...
 Kısa bir öykü bu...
 Yıllarca yaşadım orada, bir gün bile güneş nerede, mehtap nerede, yıldızlar neden görünmüyor diye düşünmedim, yer gök güneşle, ayla, yıldızlarla doluydu, sonra işte korkunç gerçeği bir gün anladım; İnsanlarda sanaldı burada...
 Tanrıyı yadsırcasına ya da ona ulaşırcasına yüksek binalarda toplanıyorlar, başka yerlerdeki diğer insanlar için duygulandırmayan, barbarca kararlar veriyorlar, oraya silahlar, uçan roketler, lazerler gönderiyor, robokoplar salıyor ve kendileri dışında, her yeri güneşin kavurduğu bir cehenneme çeviriyorlardı.
Hiç kimse ayrımında değildi olan bitenin. Yavaşça ve sabırla bu kentten, dünyanın başına bela olmuş bu sanaliteden ve bambaşka bir inancın pençesine düşmüş, tuhaflıkla dönüşmüş bu robotlardan kurtulmak istedim. Zaman geçtikçe davranışlarım değişiyor ama işim gittikçe zorlaşıyordu. Onlardan ayrılıyor tepkilerini çekiyordum.
 Kısa zamanda benim ne yapmak istediğimi anladılar ve bir gün aniden içinde yaşadığım, oradaki Metrocity'lerden Building'in kapısı çaldı!.. -kaçma isteğim ve her şeyi haykırabileceğim korkusu onları harekete geçirmişti!- (Neuromancerler'dir diye düş bile kurdum!) büyük bir telaşla, bina dışındaki diğer asansöre koştum, bugün bunu nasıl başardığımı bilemiyorum ya da onların buna nasıl göz yumabileceğini...
 Zemine indiğimde ışıklar gözümü neredeyse kör ediyordu, evsiz bir Quasimodo, öylesine biri ve hiçbir şey olmamış gibi, binanın çevresini süsleyen, onu diğerlerinden ayıran, sentetik çalılıkların içine girdim, sinsiydim, ayağım, yere gömülü bir kanalizasyon rögarına takıldı, işte o zaman, Tanrı'ya ilk kez böylesine içten yalvarıp, dualar ettiğimi ve ürpertiler içinde bugün bile sürdürdüğümü söyleyebilirim.
 Öykünün sonu yaklaşıyor...
 Kanalizasyon kapağından, 'Açıl susam açıl' dercesine girerek, el yordamıyla demir tutamakları kavrayıp, paslı merdivenlerden, tuhaf şırıltılardan, yitip giden dolantılardan, aşağılara doğru süzüldüm, nereden geldiği belirsiz bir ışık, sızıntıyla ortalığı aydınlatmaya başlamıştı...
Sislerin arasında büyük bir kalabalık belirdi, işte biri daha kurtuldu diye, sessiz bir tansımayla haykırıyorlardı. Bayılacak gibi oldum...
 Göz gözü gördüğünde, hıçkırıklarla birbirimize sarıldık, şoka girmiştim, onlar beni teselli eder diye beklerken, ben onları teselli ediyor, ağlamayın, her şey bitti işte diye yalvarıyordum...
Şimdi orada yaşıyorum. Güneş, ay ve yıldız gene yok. Ama gerçek var, her şey bir gerçeklik içinde yaşanıyor!.. Yaşamak, sevgi, barış...
Ve inanmayacaksınız ama; Aşk!..
Her şey bitti ve tanrı dedi ki, evren yalıncak, tek katlı bir yapıntı, ne anlatırsak anlatalım kulağımıza yabancı gelmeyecektir aslında, uyandım, olan biteni neden bir düş sanmıştım ki, aldanmışım, her şey burada işte...
İnsan köleliğe eğimli bir yaratıktır, sürekli efendisini arıyor o, sorun işte bu, yalnız olmayı başaramıyor, bir yol gösteren yoksa barınamıyor ve her şey bu yüzden olağanlaşıyor. Tanrı pırıl pırıl kılıcını göğün altında öylesine korku salarak sallıyor ki, sanki ölüm meleğini veya hiç değilse kötülük kudretiyle dolu kahredici başka bir varlığı, belkide hep düelloya çağırıyor, saltanatı sürsün diye...
Çünkü Hacıumar'a göre elektronik etle organik et arasında, kesinlikle bir iletişim, görünmeyen bir bileşen söz konusuydu ve otobüs mezarlığa doğru kayarken, onujn dur dur dur diye bağırışı araca, arabanın fren aksamında kesinlikle bir uyarıya, bir duraksamaya yol açacaktı, bu değişke kesin biçimde gözlenebiliyordu zaten ve en ilginci de bu onun inanmışlığından gelen, ruhani bir tabu ya da skolastik bir inancadan kaynaklanmıyor, çok normal, alabildiğine doğal bir şeydi bu... Oysa Hacıumar, bizim materyalist ve köylünün ezilmekten başkaldırmaya doğru evrilen gözlem ve bakışımında, gemi azıya almış bir bilisizdi. Ama işte bu korkulu olduğu kadar gülünç olayın, kazasız belasız atlatılmış olması, onu tüm köylünün gözünde afsunlu olmak şöyle dursun, resmen ve maddeten algılanabilir yaşam biçimlerimizin akıp giden esintisinde, kökten ve tartışmasız ve her bakımdan mutlak bir saramallıkta, yaşamın içlerinden haklı kılıyor ve en ufak bir gedik olmaksızın ve tartışmasız köyün bilirkişisi kıvamında bir önder ve bir klanbaşı, gelip gitmez bir başpapaz kılıyordu. Hacıumar şimdi aradan geçen yıllar sonrasında,belki de öbür dünyada hükümranlığını sürdürüyordur, ama onun köyüne ve bidayette bizlere bıraktığı, kalpleri bile titreten özdeyişini sizinle paylaşmadan edemem;
 'Mıknatısın içinde can olmasaydı, kutuplar birbirini çeker miydi?'
 Size mantıklı gelmeyebilir ama bence bu adam bilinçaltında ölümün olmadığı bir uygarlığın özlemi içindeydi. Ruhu şad olsun demek geliyor içimden,
 Geceyi sisler basmıştı, otlar ölü yapraklar gibi uzanıyordu uzakta, karanlık ürperten bir ışın yayıyordu sanki, teyzem kloroz sayrısıydı öteden beri, gök korkunçtu ve yıldızlar üstüme yağıyor gibiydi.
Şiir derler ne kadar sözcük dışarda kalırsa o kadar iyidir ve o kadar şiirdir, bu sahtiyanda şiirsel tek bir sözcük yok. Şiirin ne olduğu bilinmiyor ki. Gerçek şiir belki de budur. Hiçlik...
 Yine de şiirsiz kalmayın. Yaşamın tek umarıdır o...

7 Mart 2018 Çarşamba

FACETOFACE

                                                                      (İsabey)

Bir kültür sarnıcı gibiydi, Laura'ydı adı, yani Defne. Formoza nerede, zaman bantları, kendi zamanımızın dışına çıkamayız demektir, sonsuzluk ırmakları Atlantis öyküsünü anlatır, Solon'un Sais'teki bir Mısırlı tapınak katibinden aldığı ve Antik Yunan dönemindeki akrabası olan Kritias'a anlattığı, Platon'unda ondan öğrendiği bir meseldir bu, mesel şu; Tanrı var diyende, yok diyerek yadsıyan da insan olduğuna göre, her iki düşüncede savunulabilir değerdedir, bileşik kaplar yasasına göre tanrı hem vardır hem de yoktur, nasıl oluyor bu, varsayımların sonu yoktur, öyle oluyor kanaviçem.

Atlantis onuncu gezegenmiş evvel emirde, petunya bahçeleri varmış içinde, begonvillerle, şu Prince Island gibi yani, gezip duranın adı Phaeton'muş, yerinde duramayan amorf kayacığın, Mars'dan büyük, Jüpiterden küçükmüş, Aylin gibi. 175 milyon yıl önce parçalanmış, turcoinin piyasada olmadığı yıllar yani, bunu sezen Phaetonlular başka gezegenlere doğru yola çıkarak Vizara'ya gelmişler. Pozantı, Cenova, Cumae, Bogoto ve Montevideo gibi başkaca garip Atlantisler de vardır tabi.

O zamanlar Venüs ve Mars parmağımızın ucu kadar yakınmış Dar-ü Ekber'e, hatta biri dokununca eli yanmış, biri de yumrukla parçalamış, hangisi bilinmiyor, ay doğmuş toz bulutundan, gene biri donunu çekiyormuş ki vakıa esnasında, heyecandan donu düşmüş ve üryan beyan kalmış ortalıkta. Truva savaşı Atlantislilerin egemenlik ve prestij savaşıymış, zatturi zutturi kavimlerle, Homeros bu söylenceyi kozmik bir vaka olmaktan çıkarıp edepsizleştirmiştir, kan ve gözyaşı pazarına çevirmiştir hır gürü, Homeros bir insandır bu yüzden, ama Tahta At gerçekte bir uzay gemisidir. İlyada böyle kaleme alınsa kimse okumazdı, çünkü eh zabitim deli saçması işte diye geçiştirilirdi, deliler deliliğin ne olduğunu herkesten iyi bilir görümcem.
Aynı Olay Çin-i Maçin'de Koel Kie'nin imparatorluğunda, iki yıldızın -Venüs ve Jüpiter- çarpışması biçiminde almanaklara geçirilmiştir, vakanüvisin halt etmesi aslında!.. Çünkü boğaz savaşıydı gerçekte bu, gelip geçenden harç alıp, kanişmento çeken Atlantisliler, işi bilen öteki oymaklarca kavgaya sürüklenmiş ve ölümün tadına bakmışlardır on yıl boyunca, insanın sığabildiği yerlere alem, alemlere sığamayan mahluka insan denir bu yüzden...

Romalı Plinius, Apeninlerin kuzeyindeki Etrüsklerin kozmik bir patlamayla yıkıldığını yazmıştır, asparagas bu, tepedeki üç gezegenden kopan yıldırımlar, başkent Vosinium'un imanını gevretmiş ve duman konilerini evlerin, yerle bir etmiştir. Yatağında uyuyan Etrüsk kraliçesi kurtulmuştur tek, güzel kadınmış şayiaya göre, anladınız. Mısır veziri dilsiz Semut'un mezarında bulunan gök haritaları, bugünkü yıldız kümelerinin farklılığını gösterir, Pasifikteki Kasskara kıtası da, Atlantis'de insanların uçabildiğini, başka gezegenlere dolmuş bile kaldırdıklarını, hatta kız alıp verdiklerini ama büyük bir felaketle yok olduklarını yazmışlardır.

Yahu dedikodu çok, tükemsiz yani, Amon Ra'nın son hecesi ışık demektir, piramitlerin parametresi, perspektif mimarisi nedir ki, Musa piramitte ameleydi, Spartaküs olamadı, peygamber oldu durduk yerde, gene de rabbimizin adaletine semiz bir örnektir bu, piramitlerin mimarı Nemrut'tu, Şam şehrine adını veren Sam'da, gemiyle mülteci kaçakçılığı yapan Nuh'un oğluydu, tövbe yarabbim.

Otomobil ve Çernobil'le, nükleer sırları ve füze motorlarıyla, metro küvözlerinin planlamasını bilen adem çavuşları aniden ölse, ilkçağa dönme miyiz kardeşim, sırlarıyla ölenlerin sırrını bilen var mı şu dünyada!.. Temistokles ve Tesla öldü, hangi biriniz biliyor, ne herzeleri nereye götürdüklerini, yürüyen merdiven değil, uçan merdiven yaptı komşumuzun biri, Sadalmelek ülkesine üç günde gitti,  ertesi gün ölü bulundu valla, demir yığınlarının içinde...

Suni manyetik alanlar, biyo elektrik organlar, anlayacağınız şeyleri söylüyorum bakın, vak vak sesiyle paralel evrenin kurt deliklerinde mola verdiği halde, Belucistan'a bütün kervanlardan önce varan Kezvan Dayı'nın sırrından söz etmiyorum size, çünkü şu anda içinizden geçiyor o ve öleceğiniz tarihin çipini yerleştiriyor safra kesenize, beni sinir etmeyinde. Kurt deliği komşunun evine yan duvarı delerek girmektir Bosnalar, ama Aristoteles dehliz felsefesinin, gözetleme çağlarında içgüdüsel gizemleriyle aya bakan, gözde meşru hatları diye bir risale uydurdu buna, kendisi aseksüeldir ve meleklerle cinlerin agorasında sattığı uyluk kemikleriyle, hatırı sayılır bir servetin sahibi olmuştur, kenar mahallelerdeki adı dürzidir, Beyrut göçmeni. Bakın sırf bu yüzden Cebrail Lut'a demişti ki, rabbimizin indinde lanetlilerin arasında bir tane bile -iyi kerim- olsaydı Gomore yıkılmazdı, ama onlar bu kelamla  bile lügati oyunlara girerek sabahı eden keratalardı.

Zen bir aydınlanma, bir özgürlük demekti, Vedantizmde öyle sayılır, ben karanlıkların ölümüyüm derdi amcam, Buda'dır adı. Ne olacak ki deme, en başıboş gevezeliklerin bile hayırlı bir yanı vardır Dürdane, Yazır köyünde halsiz Suleyman diye biri vardı, hiç bir ipe yaramazdı, ne ekine giderdi, ne de pazara, kendisini her gün eşiğe çıkarak taşlayan karıcığına, dur Belkısım derdi, halbuki kadının adı Hürü, ama bu adı duyup da bir hoş olunca kadın dururdu, Saba Melikesi Belkıs'sın yahu, kolay mı ve şartolsun Suleyman bütün köylüleri ayağına çağırıp kısacık bir söylev verirdi; Ey yazı yazmaz Yazırlılar, tasalanmayın, kim ki bir testi yapsa seyr-ü alemin kilinden, yaratanın el verdiği renk cümbüşüyle süslese onu ve bizim gözlerimizi şaşı yapsa cennetin renklerinden, vallahülelazim içindeki boşluktur yararlanılan!.. Yazırlı bir Cin Ali vardı tamam da Suleymanım ne yapalım şimdi derdi, eh onu sıkıştırmak bahanesiyle, o da altta kalmazdı ve derdi ki; İşte ben oyum, o boşluk. Akan sular dururdu ve fırsattan istifade son salvosunu sallardı köylülere; Kırkayak hangi ayağıyla atar adımını!.. Derin kuyularda kafa karıştırmak için dünyaya gelmişti aylakların Suleyman.

Bir şeye aşırı istek duymak, onun ıstırabını yaşamak demekmiş, ıstırap da gidilecek yolu engellemeye yararmış, yani Nirvana'ya ulaşmak için verilecek çaba, ona ulaşmayı engellermiş yalnızca ve derlermiş ki Nirvana çabasız ulaşılabilen bir şeydir, çünkü o içimizdedir. Halt etmenin bin bir türlü yolu var şu dünyada Saniye Abla. Bak şimdi, deniz sakindir, huzur verir, dinlendirir, özlemleri dindirir neredeyse değil mi, ama onun içinde binlerce canlı hayatta kalmak için savaşım içindedir değil mi...

Tantrizmde bağımlı kalmak dışında her şey serbestmiş, yani dinle ama uyma, uy pekala ama alışma!.. Benliğimizi yok edersek bencillik kalmaz ha, Bodhi Dharma yaşamı o denli ciddiye alıyormuş ki, sürekli uyanık kalıp haz almak için, göz kapaklarını kesip atmış. Ozan olmak için, küçük bir ırmak, koskoca okyanusu önüne katmış gidiyor diyeceksin. Şeria ırmağının coşkusu ruhları yıkıyor filan gibi. Dünyada iricil rengarenk varlıklar, yollarda gidip geliyorlar ve bunlara tebelleş olmuş iki bacaklı parazitler var galiba dermiş uzaylılar.

Geçen gün, bizleri yok edecek olan süpersonik silahlar mı, bedenimizi örten, ruhlarımızı gizleyen kara peçeler mi daha tehlikeli dedi Hunok ve bu densizliğine karşın rabbi onu bağışladı. Neden diye sordular rahim olana, dedi ki, aşırı bilgelik saflık getirir, onun için bağışladım dedi. Unutulmak, dram çağrıştıran, romantize bir sözcük, toz ise, ruhani, hiçlik gibi derin ve felsefi çağrışımlarla yüklü, ama bu iki sözcük bir biçimde yan yana geldiğinde, illüzyonal, taşra ile kent yaşamı arasına sıkışmış, -samanyolu şarkısı- tadında aşkları anımsatan bir görsellik ve derinliğin sanal versiyonu, bir kolay erişim olanağı sunan anlam dizileri, içli şeyler düşüyor anlağımıza, bu biçimsellik gerçek bir veri sunmuyor okura ve sonuçta hiç bir şey yazmamış olmamak kaydıyla ve sanat sözcülüğüne soyunmak karşılığında, burjuvazimizin literatür ikonu olmakla taltif ediliyorlar ve yaşayıp gidiyorlar. Çünkü Kuzey Afrika şeridi batıdadır, Libya, Cezayir, Fas, Tunus, peki bunlar neden bir kurgudur ve neden doğudadır turbo! Oriental sözcüğü renkli sabahlar gibi bir anlamı çağrıştırır, ama Israel doğu sayılmaz nedense, doğu bir kavramsallıktır öyleyse, gökyüzü mavi, bulutlar beyaz, topraklar yeşil ama yeryüzü damarlarından kan akan bir canavar gibidir, işte bunu anlayamıyorum.

Bizi merakta bırakan kitaplar bir solukta okunur, ama merakınızı yendiğinizde bir daha okunmaz olur, defalarca okunan kitaplarsa, merakımız adına okunmaz, bir mağaraya bir kez gireriz, bir uçuruma bir kez bakarız, ama bir güzellik, bir estet, bir anlam denizi ve bir olağanüstülük bulduğumuz şeyleri her defasında okumaya kalkarız, bir gizem ve bir büyü barındırır onlar, çözemediğimiz. Edebiyat merak uyandıran şeylerden öte, bir büyü ve estetle yüklü tinselliklerin varoluşudur ne yazık ki...

Bir şeyi, örneğin atomu öğrenirseniz, ondan kaynaklı sonuçları veya diğer verileri de öğrenmeniz gerekir, proton, nötron, elektron gibi, kuark ya da onun alt parçacıklarını da tabi, bu sonsuza dek sürer bilirsiniz, genelde bir neni öğrenmeye kalkmak, kalkışmak, hiç bir şeyi bilmediğimiz ya da bilemeyeceğimiz anlamına gelir, bu bir sezgidir, kesinlik barındırmaz, sonuçta öğrenmek, bilmek, bilisizliğimizi artırmaya yarar, öğrendikçe bilisizliğimiz çoğalır. Bu tuhaflık, evrende arttıkça eksilen ve başkaca örneği olmayan, rakipsiz, biricik bir kavramsallığın yalnızca bizlere, insanı kamile, sözde mahlukların en şereflisine yansımasıdır. Bu bize bir derstir. Arttıkça, hızlandıkça, amacından uzaklaşan, ulaşılmazlığı artan, uzaklıkları çoğaltan, biricik ters orantı budur evrende, bilgi yalnızca soruları çoğaltmaya yarar, bilinmeyeni!.. Sanki tanrı bilgiyi ve körlüğü, aynı anda bağışlamıştır insanoğluna, sırf bu yüzden. Gene bu yüzden somut dediğimiz şey bir sınırlamayı belirtebilir, dünyamız somuttur sözde ama onun türevleri olan evren sonsuzdur ve soyuttur, dahası her somutluk, somut olan şey giderek soyutlamaya dönüşür anlağımızda. Bir cinayet hepimizi üzebilir bu yüzden, ama bir savaşın hepimizi üzdüğü görülmemiştir, kimi yerde o tanrısal bir utkudur, işte somutun giderek bir soyutlamaya dönüşmesine örnektir bu ne yazık ki...

 Soyut mutlak bir belirsizlik içerir. Somut olan insan bu yüzden, soyut olan bilgiyi hiç bir zaman tam anlamıyla ele geçiremez, bu olanaksızdır. Yer değiştirmeyle olasıdır beşki ama, süreğen anlağımızda bu da olanaksızdır. Ne var ki  bu durum bizi yaşama sıkı sıkıya bağlamaya yarar. Soyut olan bilgiyi ve bu anlamda bir tür sonsuzluğu eline geçirebilseydi insan, yaşamın hiç bir anlamı kalmazdı, son durakta inmemiz gerekir çünkü, ya da geri dönmemiz. Tanrının kendisi, bir sınırlama için vardır bu yüzden ve sırrı o taşır, sırrı bize verdiğinde kendisi yok olur, ama bizim varlığımızda tehlikeye girer, çünkü hayatın anlamını kaybederiz. Tanrı bu yüzden olmak zorundadır ve bilgi yani sır uğruna tanrıyı yitirmeyi göze alırsak, biz de insan olmaktan uzaklaşırız artık, bizim türümüzde bir yaşamda, varlık, -tildey- bir dile sahip olan yaratık, kendi paralel dünyasını ve tanrısını yaratmak zorundadır.

Tanrı yokluğun ve ele geçmezliğin, çözümsüzlüğün ve ulaşılmazlığın, bir tür sonsuzluğun kendisidir. İnsan o denli ilkel -güçsüz- bir yaratıktır ki, tanrıyı korkunç derecede basite indirgemiştir, bu bizim henüz düşünmeyi öğrenemediğimizi veya bilemediğimizi gösterir. Tanrı insan indinde; şeytan ve melek, iyilik ve kötülük, cennet ve cehennemden başka bir şey değildir. İnsanoğlunun tanrısı o kadar aciz ve gülünç bir yaratıktır ki, evrenin kendisi onun varlığından daha güçlü bir ışın yayar doğrusu, insan bunu bilmezlikten gelir, çünkü tanrı zaten bilinmeyenin muhafızlığını yapan bir bekçidir. Tanrı, var olan, sürüp giden bir bilginin dayandığı son setdir, bu yüzden hem vardır ve hem de bildikçe bir bilinmezliği de ürettiğinden -bir sorunsalı büyüttüğünden- yoktur. Varlık=Yokluktur öyleyse, yoklukta varlık, dahası biz hem var, hem yokuz, çünkü sonuçta biz de bir 'Bilgiyiz'.

Homeros gibi kör olan Tamiris diye bir ozan varmış eski Yunan'da, esin perileriyle savaşa girip yenik düşünce, lirini kırıp, gözlerini kör etmiş ama Homeros'un kör olarak sunulmasının nedeni, Grek dünyasının, şiirin görsel değil, işitsel bir araç olduğunu duyumsatmak içinmiş. Kötü şeylerin şiir ya da dokunaklı sözcüklere dönüştüğü, dönüştürüldüğü biliniyor, ama mutluluğun böyle bir şeye dönüşmemesinin nedeni, onun başlı başına bir amaç olmasından kaynaklanmasıymış. O varlığıyla bir şiir gibiymiş zaten!.. 'Kör, Gazze'de, değirmende kölelerle' denirmiş ama; 'Üç gözlü biri mutluluktan ölürmüş' dersek, komik olurmuş.

Abderalı Demokritos, gerçekliğin görünümü kendisini ayartmasın diye çiçek dolu bir bahçede gözlerini oymuş derler. İyi de ben nefret edecek kadar güçlü değilim şu yaşamda... Kabala, kabul edilen, gelenek sayılan demekmiş, insan olmaya gönül indiren bir tanrı gibi... Sanat bu yüzden düş görmekten hasıl olmuştur, sanat düş görmenin uzantısıymış. Cehennem maddi acılar verir, elimizin yanması gibi, oysa bizi öldüren manevi, ruhsal acılarımızdır. Bu yüzden tanrı bir parodiymiş, yaşamın parodisi, asıl gerçeğin basitçe bir yansımasının ürünü. Parodi kopyadır ve komiklik yayar, dolayısıyla tanrının bir parodi olduğu üzücüdür ama, bilim, sanat ve zaten kötülük üreten siyasette bir parodidir, tüm yaşam yani, üstelik siyaset, böyle bir dünyayı yaratanın, kanlı elidir. Öyleyse insanda bir parodidir ne yazık ki ve bu yüzden cennet ve cehennem tam anlamıyla bir gerçeklik olmalıydı derler, anlaşılması güç ama ve ne var ki; Asıl biz gerçek değiliz...

Ne yazık ki!..