25 Eylül 2018 Salı

SANATÇI



Sanat bin yılların dışavurumu, alışkanlığı, paralel dünyaları, protest tavrı, işbirliği ve bir tanrı sözcüğüdür...  Bir yinelemedir sanat ve bilimle, teknolojiyle, sosyal yaşam ve ekonomik, siyasi  argüman ve peyzajlarla simbiyoz bir yaşam sürdürür. Öyle olmasaydı mağara duvarlarına ilk insan avladığı canlının resmini çizmek yerine düşleyebildiği ya da aklına esen bir şeyi, saçmalığı, deliliğin versiyonları diyebileceğimiz, bize anlamsız gelen geoit, antimetrik formları, savrukluğu çizmeye kalkışırdı. Ama biz ona resim veya sanat diyemezdik, çünkü düşlerimiz aklımızın sınırları içinde cirit atan meleksi veya şeytani dünyacıl/yersel durumlardır gerçekte...

Hieronymus ortaçağın gerçekçi bir ressamıdır diyebiliriz bugün, kara vebayı ve  cadıların bayramı adı altında alt sınıftan insanların, özellikle kadınların yakılmasını başka türlü resmedemezdi, çünkü onu ölüm bekliyordur; sorunu düz anlatım biçimiyle yansıtmak isteseydi!..  Jurnal ve herkesin anlayacağı dil, bireyin sosyal  özgüvenini  tehlikeye atabilir. Onun resmi bir kıyamet/songün belirtisinin, insani vandallığın doruklarında gezen, barbarsı ve kanibalist bir vahşetin tuvale birebir yansımasıdır. Hieronymus gerçeküstü, hatta fantastik bir ressam olarak nitelenebilir ama engizisyon çağlarında, açık bir dil ve kaba yüreklilikle çıplak gerçeği dile getirmek her babayiğidin harcı değildir, bugünde böyledir inanın, zaten sanat hayatı dolanmaktan geçer, sağ eliyle sol kulağını tutmaktır sanat, birde işbirlikçi ve günoğulcu yaygaralara kapılmanın ehven ve getirisi bolca bir rahmetidir o!..

Hangi toplumsalın duyargası, hangi açık dile karşı değildir onu siyasi erk belirler, batının ve doğunun yumuşak karnı farklıdır, doğu insan hakları karşıtı olmakla suçlanırken, batının argümanlarına paralellik taslayan şeyler için suçlanır ama batının açık toplum görüngüsü altında neleri hazmedemeyeceği de ortadadır ama doğunun bunları dile getirebilecek gücü pek yoktur bugün, uygarlık el değiştirdikçe suçlanan taraflarda değişir doğallıkla, oysa suç evrenseldir ve batı masum olmak şöyle dursun tam aksine günahkardır ama bugün onun babası -tanrı-, ondan yana olduğu için suçlanabilen taraf olmaktan ne yazık ki uzaktır, yoksa kapitalizmin tutuşturduğu dünyamız ya da göçmen sorunlarının ana kaynağı batının izlediği politikaların kaçınılmaz sonucudur ve yüzüklerin kardeşliğinin bu nedenle gerçekleşmesi olanağı yoktur.

Bugün batıya 'Noli me tangere' diyebilmek için öncelikle bir nükleer silaha sahip olmak gerekir, buyrun en güçlü silaha sahip olanların çeki düzen verdiği, demokrasi bekçiliğine soyunup, karaların su başısı kesildiği bir dünya, batı demokrasinin altın vuruşuna sahip topraklar değildir, silahların gölgesinde sizlere uygun gördüğü 'demokrasi paketlerinin' dünyasıdır bu, ekonomik, sosyal, kültürel paketler, gün gelecek paketler el değiştirecek, nasıl, o silahlar el değiştirdiğinde tabi, görüyorsunuz her şey bir peri masalı gibi, kül kedisi nerede, Sindirella nerede, kırmızı başlıklı kız nerede, bulun bakalım 'puzzle'nızın labirentlerinde!..

Sanatta böyledir, cezalar ve kutsamaların -armağanların- paralelliği ve sözde kardeşliğidir sanat, bakmayın siz, kulelerden, karanlık ve gizemli dehlizlerden sızan parıltılardan başka bir şey olmadığını ileri sürenlere, karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir, sanatın atalar sözüdür gerçeklikte!.. Geldiğimiz nokta, geçtiğimiz yerler ve geleceğin düşler ülkesi (1984), yinelemelerin tuzağında birer kanıt işlevi görebilir söylemlerimize!..


Sanat, esin -tanrısal vahiy- değildir, esin kaynağı hiç bir zaman bilinmeyen dünyalardan kaynaklanmaz, kaynaklanamaz, o bilinmeyen dünyaları bile; bildik dünyalarımızın  izin verdiği ölçütler ve düşlerimizin kapasitesiyle dolup boşalmış hoş görülerle yüklenmiş de/şarjların hızında kurabilir imgelemini!.. Özünde sanat, çağımızın rüzgârlarının süpürdüğünden, talan ve yıkıcı gücümüzden kalan panoramadır (Guernika, Hiroşima, Ernst'in yaklaşımları, Kandinsky, Pollock çizimleri, tümü çağın biçimsel anlamda bir dışraklık ve yansımalarıdır.) ve  öyledir de... Zaman çarkının kustuklarından, atık ve dışkılarından ve çağın endikasyonlarının bireşiminden doğar o...

Einstein'ın kuantum teorisi -rölativite- olmasaydı, Picasso kübizmin göreceli -üç boyutlu- portrelerine yıllarını veremezdi, çünkü çağ neyse bilinçte ancak onu üretebilir, görünmez bağlarla biz zaman ve zeminimize kesenkes bağlıyızdır, bilinçaltı dediğimiz şey, görünen yaşamın afazilerinin kaçınılmaz püskürtüleri ve dışa vurumu olabilecektir doğallıkla...  Yirminci yüzyıl başlarında, tifo, tifüs, dizanteri gibi savaşlardan büyük kayıplara yol açan anomaliler yerle bir edilmeseydi, Kandinsky doğmaz, amipyen, zigot ve öglenayı kutsayan, mikrobik/bakteriyel dünyaları keşfederek, resim sanatına ayrıksı ve o güne dek denenmemiş bir bakış açısını armağan edemez, yeryüzüne adını bırakamazdı. Techne, bilim ve sanatın birbirinin uzantısı olduğudur, her şey birbirinin uzantısıdır yeryüzünde...

İstanbul Contemporary'ye gitmedim, çünkü sanat aynı zamanda, azılı bir yinelemedir... Çağımızda ya da dünyamızda anlam kirliliğinden kendini kurtarmayı başarabilen hiç bir kavram yoktur, göksel saflık ve masumiyet bile... Çağımız 'Digito ergo sum' çağı, hepimiz sanal bir varlığız ve hem varız hem de yokuz, yaşıyoruz ya da yaşamıyoruz, hatta kimin yaşayıp, kimin yaşamadığı bile belli değil artık, tüm insanlık çoktan bir matriks yığınına dönüştü... Sosyal varlığımız-matriks, ciddiye alınmamız, hatırımızın sayılması kesin biçimde başkalarının, görünmeyen dünyaların ve tuşların, bizim çıkarlarımız veya var oluşumuza, varlığımızın kabulü doğrultusunda, basılmasına ve bir işlev üretmesi, üstlenmesine bağlı.

Yaşadığımız öngörüler ve kesinlemeler dünyasının; apocalypse, kıyamet çağında olduğu bile ileri sürülebilir artık. Çünkü bağlarımız ve iletişimimiz aritmetik bir hızla arttıkça, ilişkilerimiz ve iletişimimiz geometrik bir hızla birbirinden uzaklaşmaktadır karşılığında!.. Bir uygarlık anomalisi ve bir paradokstur bu ne yazık ki...

Günümüzde herkesin tıbben human sayılabildiği bir dünyanın sonunda, fenerle sokaklarda insan aramaya çıkacağızdır doğallıkla ve kaçınılmazlıkla, tıpkı Diyojen gibi...

Sanat gerçekte nedir diye düşünmemiz bile, bir alışkanlıktan öteye gidemiyor günümüzde, çünkü sanat tüm bir dünya nüfusunun imgelemine düşebilen bir görsel, bir grafiti ya da her tür görüngüyü kullanmayı becerebilen bir dünyevi enstalasyon artık. Sanat ayağa düştü değil, damarlarımıza nüfus etti, kanımıza girdi ve düşlerimizi, düşüncelerimizi tüm sıradanlığına karşın, acımasızca yönlendirebilen bir materyale dönüştü artık;  bunun sonu nereye vardı, her insan sanatçı olabiliyor çağımızda ve ama bunun yanında, sanatçı olmakta alabildiğine zorlaştı, hiçleşti ve kriterler değişti. Para yani sermaye ile iç içe olamayan şey sanat değil günümüzde, guguk kuşu dahi olabilmesi olanaksız.

Van Gogh gibi yazgısını ölüp giderek; sanatına güneşin vurup, aydınlanmasını, göze çarpmasını bekleyen insanları, gerçekten ölüm selamlıyor günümüzde artık, sanat nüfusa oranla çoğalabilir çağımızda ama sanatçı azaldı garip biçimde, algoritmik, ters orantı işliyor bu noktada tuhaflıkla, doğanın aritmetiği değil bu,  matriks dünyaların, çılgınlığın doruklarında sürünen tüketim toplumunun ve apokaliptik, sermayedar sınıfların dayatması bu bir biçimde, mekanistik doğal düzenin acımasız çarkları böyle işliyor ve bu çok doğal. Doğal çünkü ortaya -sahneye- çıkmak kesinlikle olanaksız ama  bir o kadarda  kolay.

Anlaşılır gibi değil, dünyanın düzeni tanrıyı bile yerinden hoplatıp, şaşırtacak kadar zorluklar ve matematik büyülerle dolu ama saat gibi işliyor. Aklın sınırları bunu kavrayabilmiş değil henüz ama herkes alanının efendisi ve çıkarlarının yılmaz ve dayanılmaz bekçisi olunca, makine de aşkla çalışıyor, her şey karşılıklı!.. Vesayet mekanizmaları daha sert ve acımasız artık, kapital ve kapitol çok daha sıkı işbirliği içinde, alacağınız Nobel'e Birleşik Devletler'den işaret gelebiliyor ama siz onu bir dilem ve hoşgörü dolu sözel yığınlar arasında görerek illüzyona sürüklenebiliyorsunuz ve şeytanın mızrağı başak destelerinin arasında hiç bir zaman görünmüyor, göze çarpmıyor.

Görkem dolu paradokslarla süren bu yaşam, sanatın yozlaşmasına yol açtı belki de, ama sorun o da değil ne yazık ki, gerçek sorun; sanatın çağımızda hiç olmadığı kadar dünyevileşmesi, yani yücelen ve ruhani, tinimizi ele geçiren, o güneşin gözlerini bile kamaştıran büyüsünden uzaklaşıp, ayaklarının suya ererek işlevini yitirmesi ve walkmanlara, varoşlara, sokaklara, yatak odalarımıza kadar, dijital dünya aracılığıyla girip, nüfuz edebilmesi, sanatın hiçleşmesi, endüstriyel bir workshop'a ve bir ninni gibi yalnızca uykuya yarar bir melodiye dönüşmesine yol açtı çağımızda, her eve lazım alet edevat yığınları gibi sıradanlaştı o ve ucuzlayarak kullan ve at ritüeline dönüştü.

Sanat bugün yalnızca düzenin hizmetkarlığına soyunan, kâr amaçlı bir kuruluştur,  kavalye ve partnerleride alabildiğine mutludur bu gelişmeden, zahmetsiz ve sanalitik bir emeğin, çabanın karşılığında bir kazanç gibi görünmektedir bireylere sanat cambazlığı günümüzde ve kaçınılmazlıkla çekicidir ve surlarından herkesin giremediği bir sektördür artık o, yanılsamalarla dolu ve hiç bir çağda olmadığı kadar kabul gören. Deyim yerindeyse; tanrı ölmediyse de, sanat öldü çağımızda... O 14 numarada artık!..

20. yüzyılın, 'hainler kralı' gibi nitelediğimiz Andy Warhol'u, meğer bugünleri sezmiş ve görüyormuş, anladığımızda onur ve prestijini iade ettik ona, yanılmışız kokacı satılmışı tanımakta!.. Sanatın, klişe deyimle kapitalizmin anlaklara yansıyan, düşlerimize giren bir reklam panosu veya bir tanıtım broşürü ya da çocuklarımıza hitap eden, kızlarımızın gönlünü çelen, oğlanlarımızı perişan eden; vicdani bir ayeti kerime gibi muskalaşıp, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla yorumlanmasının kaçınılmaz olacağını imleyen, görselleriyle duyuran ve onu umarsız bir çığlığa dönüştüren ilk Mesih'imizmiş meğer bu yolda o!..

Zaman kavramları nasıl da değiştiriyor, oysa çoğumuz onun Dali gibi dolar çılgını ve kapitalizmin finofil ejderliğine soyunan satın alınmış bir  kemiyet olduğunu sanmıştık. Yanıldık, çünkü dünün işbirlikçisi, bugünün isyankârı konumuna sürüklendi, çağın çetrefil, içler acısı, anlam kaymalarıyla dolu, bu yolda ışık hızını bile geçebilen kavramlar, oluntular, sürklase edilen veriler, verimler, zincirleme ikonlar ve protestonun bile gülünç ve düzenin tanrısal bir seviyeye yükselip, neredeyse sonsuz bir güce dönüşen, erkin, görünmeyen mekanizmaların tüm bir insanlığı köleleştirebilecek güce ulaştığı bir yıkım ve ilahiler tanrısının, Satan'ı bile sağ kolu olarak sunduğu bu illüzyonlar ve  her şeyin; güneşin, tanrının ve evrenin ayetlerine dönüşebildiği, çağrılmayan Yakuplar ve manipülasyonlar dünyasının, kuyruklu yıldızlarla kaynaşan ve hiç bir ederi, düşünsel yeniliği, çekiciliği ve hümanistik yadsıma ve fütürist bir görselliği ya da içeriği barındırmayan, her şeyin yıvışıp sıvıştığı, gerçekte tanrıya bile yer olmayan, anlakta onun manyetik bir dalgaya dahi değil, mizahi bir kara duyuna dönüştüğü, bize sonsuz gelebilen sanal bir özgürlükle süslenmiş, tüm evreni tutsak alabilecek bir algılam'a doğru sürükleyen bu canlılar ve okyanuslarla dolu sanat dünyamızda...

Bugün insanlık sanalitedir, sanalitik bir yığın, bir görüngüdür, ölüm sıradan bir olgu olup, tüm kavramlar tarihte görülmediği kadar hiçlenmiş, içeriğinden boşalmış ve insan beyni tüm yeteneklerini, tüm kişisel, tepkisel, bilinçsel özelliklerini yitirmiş ve beyin; köleleşmiş bir evrenin kumanda merkezine dönüşmüştür. Beynimiz bizim değil artık, bizim dışımızdaki, her şey ve herkesin bir düşünsel aracı o, bir kobay -denek- ve bir veri merkezidir artık. Kısacası sanat, klasik sanat kavramı; ölmüştür, tüm insanlıkla birlikte, sonsuza dek. Çağımız 21. yüzyılla geleneksel dünyaya son vermiş ve deyim yerindeyse insanlık tarihinin en büyük devrimini gerçekleştirmiştir. Dijital devrim. Atom çağının sonrası, dijital bir çağdır bu. Atomdan daha keskin belirsizlik ve görünmezliklerle dolu. İnsanın ve sözün  nitelikten niceliğe, bir ölü cinayet, bin ölü istatistik kavramının tanrısal bir töze, bir ayete dönüştüğü kutsal cehennem!..


Bir düşünce sorunu çözmek için değil, sorunları çoğaltmak, imlemek ve onu dışa vurmak için vardır. Ama yine de o, çözümden söz etmeyi sorunu göstermenin yollarından biri olarak ileri sürmeyi bir alışkanlık edinmiş ve tarih boyunca, hiç bir çözüm üretemediği halde, çözüm adına yaygaralar üretmeyi bir borç bilmiştir. Öyleyse çözüm nedir; toplu yok oluş ya da toplu kurtuluş gibi gözüküyor ufukta, hamaset dolu bir yaklaşımla, nasıl olabilir bu, günahkâr olmaktan kurtulmamız, tövbe etmemiz, arınmamız için, önce günaha girmiş olmamız gerekir diye bir söz var, insanlığın kurtuluşu, onun sürüklenebileceği felaketlerin en büyüğüyle doğru orantılı bir varsayım ne yazık ki, yaratılışımızın naturası, cehennemi görmeden, yaşamadan, cenneti vaat etmeyen bir tanrının çocukları olmakla yoğrulmuş alışkanlıkla, bizim kurtuluşumuz, o büyük felaketimizle -apokalips- olasıdır, buran yeli esmedikçe, tuz gibi ak olmadıkça ve Sodom ve Gomore yinelenip arşı alaya yükselen bir yansıma, tersinir yadsıma, bir günah cinneti ve bir şirkin ulvi, alelade şahikası olmadıkça, tanrısal bir gazabın, gaddarlığın ve bir kıyamın kapısına varıp, ulaşmadıkça bir kurtuluştan söz edemeyiz biz.

Ama umut var, o yolda ilerliyoruz, ne var ki sanıldığı kadar hızlı değiliz, bizim tanrılarımız nükleer güçlerle donatılmış, alev şeytanlarıyla kucak kucağa, kıtalara nam salmış ve ozon tabakasını delerek Mars'a ulaşmış olsa da; ne yazık ki henüz emekleme dönemindeyiz. Bir kıyamla, umuyla kurtuluşa erişebilmemize daha çok var, kendimizi yok etmek bile yetmiyor buna açıkçası, dahası yetmez. Tüm evreni ortadan kaldırabilecek bir güce sahip olmalıyız biz, olasıdır bu ama bir gelişme sayılamaz ne yazık ki, işte bütün sorunda bu...

Biz tanrının gerçekte bir mahalle bekçisi, bir apartmanın süpürgecisi bile olamadığını anlamalıyız, melek ve şeytanların onun has evlatları olduğunu kavrayıp bilebilmeliyiz ki, yeni bir evren ya da kan ve et uygarlığından amade bir yaşam ve kutuplardan arınmış, reng'ahenk bir kuş cenneti kurabilelim, yine de umutlu olmalıyız biliyorum; Adem'in çocukları bugünlere nasıl geldiyse, cehennemide çıplak ayaklarıyla yürüyerek geçecek, bir anksıyeteye  sahip olabilecektir o, çok basit bir beceridir onun için bu ve insan gerçekte bir tanrıdır ama bunu bilmezlikten gelmekte ve çağları geçip gitmek gibi bir uğraş içinde o...

Onu küllerinden doğuracak sihir  daima elindedir ve onun şeytanları ve Nemrutları bu dehşet veren vodvilin kozmikomik, komitrajik ve satirik oyuncaklarıdır yalnızca, bu yüzden bugüne dek, tek bir insan yaşadı diyebiliyoruz. Çünkü biz bir kategori olarak yaşadık çağlar boyunca, canlılar sınıfından bir Eden Kristali, bir sürgün, kendimizi yineleyip durduk acımasızca ve acemilik dönemlerini tüketiyoruz yalnızca ve bir deneyimin ustaları olmaktan alabildiğine uzağız henüz.

İstanbul Contemporary'de gözde bir sanatçımızın işinin çalıntı mı olduğu, yoksa bir esin ya da bağımsız bir yapıt mı olduğu tartışılıyor sanal dünyada... Bu açınlar bu yüzden açıkçası, somut ve dürüst, yani gizlentisiz, tüm çıplaklığıyla düşünecek olursak, çalıntı olmayan sanat yapıtı daha doğmadı yeryüzünde, ama kesinlemeler karmaşaya yol açar, bu ne demektir, sanat geçmişin birikimini, yeni bir yorumla sunma çabasından başka bir şey değildir, salt yeni de olanaksızdır bu anlamda, taşın, suyun, eşyanın, yağmurun ve şimşeğin  tanrısıyla süslenmiş dünyasında, gerçekten yeni bir şey yoktur ve olmayacaktır da, gerçek sorunda budur zaten, kibar bir deyimle esin diyoruz zaman zaman çalıntıya, oysa  tümüyle yineleme, virgülü virgülüne aynı olan bir Don Kişot veya kutsal bir kitabın sunumu, gerçekte çok daha ders verici ve sanatkarane olabilir ya da ışık tutabilirdi bize... Anlamak için Deloslu dalgıç gerek ama paradokslar dünyasında sanat anlayan içindir ne yazık ki...

Çünkü biz sonsuz bir eskilliğin, yeni bir güne gözünü açmış, onun teknolojik türevleriyle boyanıp çalkanmış primatlarıyız ve görünür, kavranabilir evrenimizin versiyonlarıyız; sanatta bunun içindedir, biz de ve ev/renimizin ta kendisi de bunun içindedir, hepimiz ve görüngülerimizin esiri ve esini olan soyut vargı ve varsağılarımızda!..  Başka bir şey üretemeyiz biz, ötekine çok benzeyen, tıpkısını andıran bir sanat objesi veya Mona Lisa'nın birebir kopyasının sergilendiği bir sanat yapıtı, bizim için daha gerçekçi ve ders verici olabilirdi, çünkü yinelemek cezasından kurtulmuş bir sapiens olmaktansa, protest bir bakış açısıyla tıpkısının aynısını ortaya koymak kozmik bir derinlikte dürüstçe bir anlayış ve daha gerçekçi bir yaklaşımdır artık bizim için, çünkü sanat baştan sona bir yinelemedir gerçekte...

Bizim temel sorunumuz, bu yinelemeyi her defasında kozmik bir adap ve derin bir insanilikle anımsatmak, yansıtmak ve duyumsatmaktır belki de, sanat terkedilmelidir diyemeyiz ama sanat bizim sıradan bir parçamız olmaktan kurtulamıyor ne yazık ki, kendimizi anlatmak bir tür yineleme değil midir, böyle bir bildik tanı, köktenci değil, yüzeysel bir tanıya yol açacaktır sonuçta, var olanı kusurlarıyla biçimlendirmek, restorasyonla sözde yenilemek, niçin sanat sayılabilsin ki, ama uygarlık biçimimizi değiştirebilseydik biz, insan hiç olmazsa kendini tanıyabilecek, belki de anlayabilecekti kozmik ölçekte, yinelemek bir tanı olamaz ki, o salt bir tekerlemedir,  ama ufkun ardında ne var bilemeyişimiz, bugünkü anlaksal yapımız ve onun sınırları içinde, başka bir gerçekliğe ulaşıp, göremeyişimizdendir. İnsan vahşidir, ölümcüldür, yazgısının tutsağı olup, umarsız bir yaratıktır ne yazık ki, bu topoğrafyası değişmedikçe, o tropikal bir kuşun renkleriyle avunduğu sanata, bir illüzyona ve kendisine boyun eğmeyi sürdürecektir.

Bundan ötürü bir dolayımla Sanatçı günümüzde sanatçı olmadığını ileri sürebilen kişidir, olmalıdır. Çünkü o kaçınılmazlıkla işbirlikçidir, bir yineleyici, günoğulcu ve skolastiktir gerçekte o... Yeni sanat diye bir şey yoktur, versiyonlarımızın piyasaya sürüldüğü, sayısal deneklerin karşıtlamında, kitlelerin beğenisine sunulduğu veya sosyal yaşamda türetken yollardan karşılık gördüğü, bildik bakış açılarının, bilinç üstüne çıkarılmış kozmik, kaotik ve bildik görselleridir onlar yalnızca.

Öyle olmasaydı Şeyh Bedrettin bir kere doğar, Marks bir kez konuşur, Spartaküs bir kerecik kalkışırdı o sürekli şükrettiğimiz,  kutsal ve tanrısal bildiğimiz -dünya sahnesi- kurulu düzene karşı, oysa dünyamız saltıklıkla, bu tür düşselliklerin ve açmazlıkla yinelenen motto ve manifestoların ve her seferinde şu ya da bu biçimde 'Yüce Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor' diyenlerin  mezarlarıyla dolup boşalan bir ambardır geçmişteki gibi, versiyonlar cennetiyiz biz ne yazık ki. Savaş savaş değil, içimizde kök salmış, bizi kuşatıp temellenmiş bir kavram o, diğer anomaliler gibi tanrıyı günahkar yapan ve utanılması gereken bu... Belirsizlik ilkesiyle yaşayan bir dünyanın ve tüm belirsizliklere hükmeden bir tanrının çocuklarıyız biz. Bir tür ahlaksızlık içindeyiz ve bir sapmayız gerçeklikte ve bu yolla günahtan yoksun olmakla, gerçek bir masumiyetin içindeyiz aynı zamanda, ne yazık ki. Acınası bir devran!..

İnsanlık ilerlemiyor, aşkınlığın versiyonlarıyla gönül eğlendirmiyor, yalnızca keşfediyor o, atomu keşfediyor, nötronu ve gökadaları keşfediyor, peynir çeşitlerini ve karamelayı keşfediyor, yeni bir şey bulmuş değil o, olmayan bir şeyi yaratabilmiş değil -yarattığı tanrı öyle değil ama(!)-, bir yinelemeyi yeniliyor o ve yazgısına doğru hızla koşmaktan da büyük bir haz alıyor... Göğün altında yeni bir şey olmadığı sürece,  genlerimizdeki alıcı kuşun, düşlerindeki rengarenk tüyleriyle oyalanan bir çılgınlığın bebeği olmayı sürdürecektir o...

Her zaman bir Quetzalcoatl özlemiyle avunan ve onu savunan baltalar tapınağının bir yabanılı o!..

Sanat, o denli kısır bir çıkışlar yumağıdır ki gerçekte, temaları tarih boyunca, üç beş başlık altında cirit atan neandarteller olmaktan kendini kurtaramamıştır. Nedir onlar, aşk, ölüm, yaşam, zaman, evren, sonsuzluk ve varlık, yokluk ikilemleriyle, onun versiyonlarıyla dolup taşan yaşam gaileleri, savaş, barış, kin, para ve ekonomik, sosyal, kültürel, endüstriyel ne varsa ve onun kozmik açımlarıyla dolup taşan her tür, tümü...

Bizim anlağımızın cennet bağları, Eden Bahçesi o denli küçüktür ki, biz okyanuslar ve sonu gelmez cennet ve cehennemlerin sınırsızlığında taklalar, perendeler atarak  yaşamlarımızı düşlerin sonsuzluğunda geçirmekte olduğumuzu sanıyoruz, oysa insan minicil bir yaratıktır ve düşünce kozmolojisi henüz alabildiğine sınırlıdır, bir kaçış içindeyiz biz gerçekte, evrensi her şeyi, her neni algılamakta zorlanıyoruz, her konuda çelimsiz bir varlığız ve bildik sınırlarının dışına çıkmakla tehdit edilen umarsız bedeni, anında intihara kalkışabilir örneğin,  dışlanan bir homosapiens -düşünebilen varlık- o kadar naif ve kırılgandır ki, yaşam denilen kozmolojiyi anında yadsıyabilir, içine kapanır ve kendi kendini yok edebilecek basit bir aygıta, bildiğimiz bir alet ya da gülünç bile sayılamayacak son derece sıradan mekaniğiyle, öylesi bir makineye, et ve kanın danteliyle örülmüş bir kurmacaya dönüşebilir. Kurmaca, ne denli tehlikeli ve insansı etikten yoksun bir deyim. Ölümsüzlük bile kurtaramaz bu varlığı, ezasını artırır, o duyguyu terk etmedikçe ve düşüncesi sınırsızlığın kapısına ulaşacak bir biçimde gelişmedikçe, tıpkı kendisi gibi, amorf -anlamdan yoksun- bir biçimde oluşmuş bir yapıntının, bir göktaşının kozmik geometrisinde, cücemsi bir oluntu olmaktan öteye gidemeyecektir ne yazık ki...

Sanatın kategorileri de bir kaç kalemde toplanabilir bu yüzden, uygarlığımız son derece geri ve gülünç bir uygarlıktır inanın, başka dünyalar ve evrenlerin, kuantumla, parçacık ve dalga kuramlarıyla berkitilmiş veriler dünyasının düşlerini kuran insanlık, kozmik çölünde hiç bir şeyle karşılaşmadan, tüm evrenin sonsuza dek uzanan sınırlarını yerle bir ederek, hiç durmaksızın yol alabilir inanın. Bu yüzden kendimizi abartıyoruz biz, başka dünyalar ve canlıların özlemi içindeyiz, yalnızız ve bir ebeveyne gereksinim  duyuyoruz her zaman, bir süt anne (süt yolu) ya da bir teselli ocağı arıyoruz sürekli, büyük lokma yutalım elbette ama biz bulamayacağız onu...

Bizi karşılamaya değer bulacak bir kavramlar bütünü, bir töz ve kolloid yığınlarının olabileceği bir evrende yaşamıyoruz büyük olasılıkla, biz sıradansak eğer ki öyle görünüyor, evrende; bir hiçliği barındırıyor olabilir, bu yüzden aksi bile sıradan olabilecektir artık bu madalyonun öteki yüzünün. Sıradan olanın türevleri de sıradan olacaktır doğallıkla...

İnsan bir bölüm bilim adamlarının ileri sürdüğü gibi antropolojik bir sapma; arınmış bir ruhun, sağlıklı diyebileceğimiz bir dna'nın ürünleri ve gerçekten tanrısal sayılabilecek bir gen yığınlarının yumağı olabilseydik biz, bugünün sanat, düşün ve ideolojik dünyasından en ufak bir kırıntı taşımadan varlığını sürdüren, düşüncesini onun en küçük bir endikasyonuyla karşılaşmadan ve kontranın yıkımına uğramadan, sürüp giden bir yapıntılar ve uğraşılar evreninin içinde olabilirdik biz ama evrilişimiz insanın ürkütücü derecede naif ve komik unsurların egemen olduğu bir yapıntıya dönüşmesine yol açmış ve üstelik tanrıları, yığınla, başıboş göktaşı gibi yüzen tabularıyla, inanılmaz bir  kutsaliteler cenneti ve cehennemini icat etmişiz biz. Umarsızlığımızdan ve kozmikomik bir karikatür olmaktan kurtulamayışımızdan, iyi düşünmeliyiz, biz kimiz ve neyiz, milyarlarca sözcük arasında, bir'icik sayıda bir 'Umut', eşi bile olmayan bir sözcük var ha!..

Gerçek bir varlık, bugünün sorunlarının hiçbiriyle uğraşmadan, sürüp giden bir töz ya da nen olabilir ve kendini anlayabilme bahtına erişebilirdi belki de ama bu olanak tanınmamış homosapiensimize...


Nereden biliyorsun deselerdi?
Bizden, kendimizden biliyorum derdim o varlığa!..








24 Eylül 2018 Pazartesi

THOMAS SEGUİN / PLATONİK DÜŞ



Her gün pişmanlık duymadan tattığım bir ağudur nedeni,

Yüreğim bir umardır kutsal sayrılığıma,
Tuhaf bir haz bedenimi tüm engellerden koruyor,
gözyaşı döküyorum saatlerce, o ise, labirentte kayboluyor.
  *

MİCHAEL DASHİELL 
*
ÇÖL ALBAYI
Gizemdir acıyı umursamamak:
Acı kaçınılmaz ve gerçek
Bana kızgın güneş gibi dokundu
Ama içimde, ayın yapamadığını yaptı.
Korkunç bir incinme ve güneşin parıltısı
Beni kumlarda yıkanmak için kışkırtabilir,
Ancak bu günahlara ve acıya,
Keskin ve bir güneş gibi elimi sallarım.
Güneş ışığı yüksek sesle çağırsa da,
Dilediği deliliği uyandırmak için uyuyan,
Felsefeyle tütsülü gölgelerde geri çekildiğim
Ve orada gizemle ve maddeyle dinlendiğim.
Bakınıyor ve düşlerin mağarasını arıyorum.
Ve uyumak için an be an su içmeliyim
Büyülü düşlerle dolu kucaklarda dinlendiğim
Bu yüzden yanıtlar ve yıkılır altımda atlar.
Çıplak parmaklarımla söndürürüm ateşi.
Henüz belleğimde acılardan bir yol yok
Düşler yanan şeylerden uzak yerlerde
Ve yağmur gibi çalışırlar başka ellerde
Görkem ve sevdayı duyumsar gibi algılarım!
Gerçekten de acıdan yanıyor ve parlıyorum:
Yansıttığım görkemle, bırakılmanın acısı.
Duyumsadığım sevgi ve sınırlarını çizdiğim acı.
Burada çölde parlıyor ve egemen olan
Yağışın konformizmi ve uyuşturucu olmayan:
Acısız bir gizem veya us yürütme yoktur.
Gizem denilen şeyde acıyı umursamamaktır.
***
Facebook Poetry Society
*
Jack Dashiell
*
Desert Colonel
The mystery is not to mind the pain:
Agony unavoidable and real
Has lashed at me like an angry sun
That burns in me what moonlight cannot heal.
The terrible scorn and glare of sun
Can tempt me to collapse into the sand,
Yet to this temptation and the pain,
I shake a resolute and sun burnt hand.
Although the sun yells with light out loud,
Apt to induce the madness it requests,
I take retreat in philosophic shades
And there the mystery and matter rests.
I search and I explore the caves of thought,
And drink the Pierian water to sleep
Where I rest on bosoms of lovely dreams
Whence answers break and in my forehead leap.
With my bare fingers I extinguish fire,
Yet there are no bare fingers in my brain
For my thoughts are not near the lighted match
Engaged in matters elsewhere like the rain.
I feel pain as I feel splendor and love!
Indeed from pain I radiate and shine:
The splendor I give is pain of release,
The love I feel is pain that I confine.
In the desert here I shine and prevail
Without the comfort or relief of rain:
Without pain there’s no mystery or mind,
The mystery is not to mind the pain.
from Contemporary Romantic Poetry
Copyright © 2011 Michael Dashiell

21 Eylül 2018 Cuma

KÜN



KÜN
Karga mavisi atlar, kumru kahvesi arabacının önünde gidiyordu, bir an atları kırbaçladı adam, ama kırbaç ele vuruyor sandım ben!..
(Your mysterious beauty among all these people is mad for me, you know that my soul worships you ...)
Margit'e ağıt bu.
Ama arabacı şöyle bir türkü tutturdu.
'Senin damar tellerin, elektronize ediyor beni, yerevine bağlı boruların çok çekici, akaryakıt depon çılgınca kokular yayıyor, delice kışkırtıyor, ama farların yok mu, sanki kızılca kıyamet, tungstenden daha parlak ve karoserin korkunç büyüleyici. Bir kısrak gibi coşkulu kaportan, boyaların losyon gibi ve parıldıyor göklerde.
Dualar ediyorum, bu gece altın anahtarım içinde şıkırdasın, tapılası can evini yarsında; uyuyakalsın diye. Dört dörtlük çalışıyor motorların, bujilerin, kardan milin, direksiyon, kondansatör, aksın ve yıldırımlar üreten, egzoz boruların...
Işık hızında mısın şu saatte, Prokyon'a giderken, kalk kucağımdan şimdi, tan atımına çok var, sabırlı ol, fişi çek, şaha kalkmak için erken, somurtkan Venüs'üm benim!..'
Arabanın aygır gibiydi yüreği, akciğerleri viyolonsel gibiydi. Karnı sanki kısrak kişneyişi. Ah yıldız örümcekleri, atlara saldırıyor dediler, çarmıh gülleri gibi de alımlılar, ama şiir konuşma dilinin dışında kalandır, biliyorlar.
Yangın tavus kuşunun kuyruğundaki gül, lahana bitki değil, kızılderililerin hepsi kondüktör olmuş, çiçek açan kertenkeleler ve dokuz canlı boyutu var kuasarların, ama insanlar ve ejderhalar kozmikomik statüsünde burada!..
Yukarılarda biri bizi izliyor ve aşk tanrıçası gözyaşlarını tutamıyor artık!..


15 Eylül 2018 Cumartesi

KEŞİŞ



 
Ada da yetimhaneye doğru yürüyordum, birden pencerelerin birinde, ikiye bölünmüş bir adam belirdi. Garip olan, pencere adamla birlikte hareket ediyor gibiydi. Akşam üzeri, kararan havada, gölge oyunları kabildir diye düşündüm. O tuhaf siluet, dağından büyük bu devasa manastırın, ürkütücü keşişidir belki de!..


Düşüncelere boğuldum birden, söyleyeyim Shakespeare azılı bir gerçekçidir ve bu anlamda sıradan bir yazardır kimilerince -var böyle okurlar-, çünkü onun bütün kahramanları ya hayalettirler ya da hayalet görüyorlardır. Bu gerçeklikten başka nedir ki, hayalet görmek bir soyutlama değildir, bir durumdur çünkü, tabi bu kesinlemelerde bir görüştür, ama soyutlama nedir sezip bilenler ne anlatılmak istendiğini bilir.

'Canına kıyıp, Mississippi nehrinin kıyısında, ağzından sular taşan bakire Meryem, artık bir hayalete benziyordu' derseniz, bu bir soyutlamadır. Yazarlık zaten olan biteni çarpıtma sanatıdır. Gerçeğin kavalcıları yinelemenin cambazlarıdır ve hiç bir işe yaramazlar. Avutmak ve avunmaktan başka... Ne ki çarpıtma yeni varyantlara ve çıkmazlara sürükleyip, yoldan sapmadığı sürece, hiç bir yararı da olamaz. Bir gizem barındırmayan şey, şiirde olamaz örneğin, 'Şu mayıs sabahında, baharsı renkler, sanki içimde koşuşuyor gibiydi' demelidir, düşlerin prensleri hiç yoksa...

Doğrucası, Shakespeare -gerçekten gerçekçiyse- çalı bülbülü bile değildir. Aynı nakaratın savruk düşlerle dolu bezirganıdır bu tür yazın erleri!.. Adına biçemde desen, tek bir şiir yazdı yaşamı boyunca da desen, tek boyutluysa bu insanlar, yazın statükosunun, tamponu ve takozu işlevi gören anlak içi kumarbazlarıdır ve oyunu kurallarına göre oynamaktan haz alırlar, alkışlar kimileri için, yazın sanatının kişisel trajedisinden önce gelir, statik yaşam şövalyeliği gibisi yoktur onlar için, oysa Globe'un oyun yazarının, öncelikle kendisinin kozmirajik olması gerekirdi. Neden, genel kanı şudur ve dile getirilmese de yazının gizli kurallarındandır, kendi Gargantua'sını yaşamayan birinin kaleme aldığı trajediden, değil Oblomov, tanrı bile kuşku duyabilir!.. Salieri, Mozart kadar içten olabilseydi eğer, tanrı katında yer değiştirmiş olurlardı!.. Sanatın dolambaçlarında, saraylarda cirit atarak, bakir kırlar ve evrensi yoksullukları, ne denli dile getirebilirsin ki...

Neyse, bu terk edilmiş yetimhanede cinler periler var deseler insanlar inanmaya hazırdır zaten. Bütün hayaletler, drakullar, umacılar, tanrılar, melekler, şeytanlar, tapınaklar ve katakomplar bizim içimizdedir. Ama korkacak bir şey yoktur, biz nasıl varsak alt tarafı, onlarda vardır.

Tahtından düşmüş bu karasaray, kendisi yetim bu İsevi ocağının, bir peri masalı yoktur ama; yazık, bir söylenceden yoksun olup, yıkılmaya yüz tutması, doğallıkla olağan şey. Adı üstünde yetim bu yapı, azılı bir yoksunluğun içinde çırpınıyor ve onu mesellerle, hurafelerle, söylencelerle süslemekten kaçınmış dünyalılar. Sizi sevecek olan kişi, dünya yıkılsa, gene sizin gibi biridir. Bu yaklaşım hem soycul, hem de hakkaniyete daha uygundur. Yetimhane üzerinde umarsızca, düşünce egzersizi yapmaya kalkışmamışsa insanlar, bu onların dünyevi varlıklardan başka bir şey olmadığını gösterir, deselerdi ki bu manastırın tanrısı, o güne dek hiç görmediğimiz, düşlenmedik bir şeydi ve geceleri koridorlarda at gibi şaha kalkıyor, pencerelerden sarkıyor ve ada halkından bir korteks cinsiyetine sahip olamayanları, Satürn'ün evladı gibi yemeye kalkışıyor, Kimera gibi parçalıyordu; bütün dünya ziyarete gelirdi o an bu karanlık manastırı!.. Ülkenin cari açığı da bir gecede kapanırdı inanın!.. Masalların yararı yalnızca budur, aç ruhları gerçekten doyururlar!..

Adaya sonbahar geldi...

Arı kuşları hâlâ kurig kurig diye ötüşüyor, ada sevdalıları -soyutlamalar kesin midir ki- arı kuşlarının sonbaharda bile seslerini, ötüşlerini duyuyorsa, onu kutsamak ve ilanı aşkta bulunmak için yeterli neden herhalde vardır. Düşler ve düşünceler üzerinde, havanda su dövecek bir tanrı kulu kalmasa bile şu topraklarda!..

Dünyada nereye gitsek yalnızlık peşimizi bırakmayacak biliyorum, benliğin savaşları, Lidyalının krizleri, kısa mesafe koşularında kimin daha bilgiye aç, kimin şefaat ya resulullah diyerek elekten geçirildiği belli değil ki... Gene de, herkes Shakespeare bu ada da inanın, sallanan mızrak yani, kenara çekilmezsen delip geçebilir, kör hançerleri, süngüleri, kasaturaları. Sallanan Mızrağı eleştirecek oldum bir gün; eşine boş ol demek gibi, Medusalığa soyunmak cesaretini gösterebilmiş ve kutsanmış bir nisa, sattığı incik boncuk tablasının altından bir kitap çıkardı ve onun tiratlarını okumaya başladı, hemen önlemimi aldım, bu o kadar büyük bir oyun yazarıdır ki dedim, tabi oyun sözcüğünü ekleyip, salt -yazar- demeyince uyuz oldu birden, oyun diye eklenti bir baraka uydurmam haliyle tilt etti onu ve ama duymazlıktan geldi ve ben sürdürdüm; Zağanos Paşa sokağında aradan yüz yıllar geçse bile, mızrağa aşık ve kahramanları gibi entrikacı bir Şekspiryen'in tablasının altından; onun kutsevi, incik boncuklarla dolu İncillerinden birini çıkarması ve gizli gizli okuması kadar, taharetsiz biçimde insan eline düşecek denlide tomarlaşmış ve kitabi bir vaveylaya dönüşmüştür, onun çığlık ve düş kırıklıkları dedim, hatta daha uzun bir tirat attım ve kadıncağız, kötü niyetli hayırseverlere herkesin reva gösterdiği ve cömertçe sunabildiği tepkiyi hemececik gösterdi ve 'elbette efendim' dedi!..

Şunu bilmek gerekir ki, sözcüklerde bir silah, selamsız geçmenin, yan gözle bakmanın, görmezden gelmenin, avam dünyanın, vulgerliğin enflasyonist baskılarında, tapınılacak silahlara dönüşmesinde, en ufak bir sakıncanın olmayışı gibi; insanlarla bir türlü aynı demir yolunda seyredemeyişimden, gözlerimin bazen nemlendiği oluyordur ama henüz göz yaşı dökmedim, adanın fan fin fonlarıyla dolu bu düşler dünyasında...

Gözyaşı için daha soylu gerekçelerim olmalı. Diyojenimsi yansılama becerisi gibi örneğin, ağlıyorum evet ama kendim için değil, sizin için, yok hepimiz için ağlıyorum filan feşmekan; ey benim nazenin dostlarım diyebilecek seviyeye gelmedim henüz. Tanrı taksiratımı affetsin!.. Özlemlerimizi gidermeden, kozmosun balballarından birini elimize alıp, evrenlerden bir evcik beğeneceğimiz gün gelebilir, kapımız çalınabilir. Anahtara bile gerek duymaz onlar, zili bile çalmazlar, birden baş ucumuzda belirirler inanın. Topal Halit'in özdeyişidir bu, ben uydurmadım.

Yaşamak güzeldir gene de; neden siz düşman olasınız diye, ruh mürekkebimi harcayayım ki, pen turist olayım durduk yere!.. Yaşamak güzel, güz'ellerim, çıkın kayalıklara, yazgılarınızın kadehi elinizde, haykırın tanrınıza hiç çekinmeden, 'Tanrım beni neden bıraktın' diye, ertesi gün bir esenlik, bir muştu kapınızı çalacaktır kesinlikle, çarmıha benzer, deneyin ve benceğizi  arayın, bulamazsanız üzülmeyin, biliyorum ki haklıyımdır, büyük olasılıkla tabi!.. Kesinlemeler, tatlı bir dille söylenmeli, ipek gibi yaklaşmalıdır, keskin taratorlara!.. Çünkü her şey unutuluyor bu dünyada, bundan daha güzel bir eziyet ve daha enteresan bir zulm'et türü bulunabilir mi dostlarım, tanrımızı tebrikler ediyorum, kutluyorum onu ben, bizim gibi yalnız akıllı, yalnız kurnaz veya yalnız kara sevdalı değil o, her numara var ve pantolon uymadıysa gömlek verebiliyorlar!..

Sonbahar dedim ya, begonviller hâlâ açıyor, dünyanın en güzel çiçeği inanın, ama dikenlidir dikkat etmeli; bu şu demek kanımca, çabanız olmadan hiç bir şeye ulaşamazsınız, ulaşsanız avcunuzdan kaçıracaksınızdır kesinlikle, yani e=mc2 sarf etmeden ne doruklara çıkabilirsiniz şu ölümlü dünyada, ne kalabalıkların lanetleri altında, yerin dibine girebilirsiniz. İkincisi ilkinden daha büyük başarıdır unutmayın, tarihe bakın örneğin, İsa Efendimizi düşünün, hem yetim, hem öksüz, hem masum, hem mahzun yahu bu adam, dört dörtlük, biricik ve savaşta ağzı burnu kan içinde kalan peygamberinizi düşünün, sırtına basılarak ata binilen hükümdarlarınızı, kitapları yakarak ısınan doğunun Hülagüsü ve batının Vulgatacı keşişlerini, kuzeyli barbarlarını ve kemiklerini ak babaların sıyırdığı Hypatiaları, leydi Godivaları, Che Guevaraları, hepsi rüsvaylığın doruğuna vardılar, açlıklarını lanet ve iştihayla kan kusarak doyurdular ve gene de, ben sizin babanızım diyecek kadar dişlerini sıktılar ve korkusuzca kolezyuma çıktılar ve Karakalla'nın baş parmağı dahi inmeden ve güneş devrilmeden meydandan çekildiler de, insanlar gene de rahmetle uyluklarından kaval yaptılar ve yalnızca tarih sayfaları affedip, unutmadı onları ve mürekkeplerini güzelceğizim dediklerine ayırarak, işte tanrının sevgili kulları diye kutsadılar!..

Bir şey diyeyim mi, tarih çil çil altınlarıyla yatıp kalkan, hiç bir deyyus-u ekberi koynuna alacak kadar, alçak bir tapınak fahişeliğine soyunmamıştır, kim bilir bu da belki bir umut ışığıdır iki ayaklı, nobran suratlı, orman şempanzelerinin kılavuzları için, tanrıdan ümit kesilmez diyorum ben, hepimiz gibi, ümit kesilmez, neden; kozmosumuz da kıyamete kadar geçen süre, kapının ziline basmaya kalkmak için, adımımızı atmak gerektiğini düşünmeye kalkıştığımız zamancık kadar kısadır dostlarım.

Sabredin, çünkü yüz milyar yıldır sabrediyor tanrımız, arızalı aksamı bulmak için, etolünü giyip arabanın altına yattı ve vidaların hangisinin yalabıklaştığını arayıp duruyor, yıldızlar yollarını yineledikçe ve Robin Hood ormanlarında bülbüller öttükçe, bakın ayıp ettim gene, ormanlar derken Toroslar veya Meke dağındakiler gibi filan demeliydim, insan görmediği ormanlara sevdalanıp adını anacak kadar düş hırsızlığına soyunmamalı, el alemin ne olduğu belirsiz, hatta görüp bilmediği granit yığınlarına, ruhlarından tasmalı, firavun kedileri gibi iman etmemelidir.  Çünkü canavarları kim bilir nasıldır onların, önlemi elden bırakmamak gerekir, ne bileyim ben!..

Ha dünya malı dünyada kalır diyerek, münafıklık yapan altın postçularda, hala ellerine ne geçti diye riyalar içinde yüzüp, bitcoinlerini stok ederek, ellerini avuşturup, çalgılı çengili düğünlerde, tanrılarına meydan okuyarak ve sonunda en güzel mezarları satın alarak bahtiyar oldular evet, o kadar da değil... A. Yıldız. Doğum; 1958. Ölüm; Yatay S. Tarihe geçmekten belki de iyidir, Astor gezegeninden güvence mi alıyorsunuz yahu, bizim herzelerimiz daha iyi, daha kutsaldır diye, garanti belgesi ha!..

Her şeyi tanrı bilir, elçisi melekler söyler, ulağı kaleme alır ve şeytan edite ettikten sonra, papirüsler piyasaya sürülür ve sizler okuyarak, eni sonu bir karar verirsiniz artık, işler karışır üstelik gene de, ama dedim size, bu hengame öyle eğlencelidir ki, tanrı kıyameti bile sürekli erteliyor inanın, nükleer güçlerini de armağan etti bize, Einstein amcanızla, Curie teyzeniz, saç saça, baş başa kavga etmeden, çoktan patentlerini alıp paylaştılar!..

Düşünüyorum da dünya kadar eğlenceli, serkeşlik veren bir yer yok, beddualarla tanrının günahını alıyoruz biz, tanrı amca her şeyi sana borçluyuz inan, bizlere bakma sen, hadi bir ortaya çık da kalçalarını çevir kasnak gibi, darbukayla bendir tıkırdatmasını biliyorum ben, kimselere söylemeyeceğim ama ve Susan Jimenez gibi olağanüstü biçimde kıvrak ve vallahi doğurgan kalçaların, gözleri kör edecek ve tanrıcığım gökte o gün iki güneş göründü, biri senin parlak basenlerin, ikincisi sağrıların diyeceğim... Ama diyemedim, çünkü adam, ne bileyim sakallı biri gibiydi, bir Satyr ya da Kentaur yahu bu diyecek kadarda; Diyonizos şırası içmiş ve kendimden geçmiş değilim candaşlarım!..

Kim bu; tanrının sevgili kulu, dedik ya kimileri için, nerde demiştik, unuttum elbette, bu hurufatın içinde!.. Barış için savaştı, savaş için barıştı, yedi içti, yan geldi yattı, çaldı çırptı oynadı, horon tepti, şnav çekti, goncasını değişti, akıl fikir verdi ve gitti. Kokusu bile kalmadı geride, bu denli günahsız bir insanı, yedi kere kurulup, yedi kere yıkılan cihannüma bile görmemiştir belki de!.. İnsan türleri ne sonsuz ve tanrımız; çeşnisi ne bol bir ahçı yahu!..

Ey Nasıralılar, ada öyle ilginç bir yer ki, mayısta peyda olan mimozalara benzeyen çiçekler var hâlâ, yollarını şaşırmış bu sarı çılgınlıklar, duvarlara tırmanarak yollara sarkıyorlar dünyayı görmek için, belki de bir tür mimozadır ya da ikizi vardır bu çiçeklerin bilemeyiz ki, güz mimozası, ay mimozası, göl mimozası, köşk mimozası, meşk mimozası her konuda olağanüstü güzellikte adlar yaratıyor insanlar, ağzınız açık kalır, yahu bunlar mevsimlik çiçek değil miydi bile diyemezsiniz utancınızdan!.. Ama ben gene de çiçek adlarından Aşık Merdiveni'ni severim, çünkü aşkın gönül hırsızlığı olduğunu ve tutsak edilecek ruhların, çalınacak kalplerin kalpazanlığı, pardon çöpçatanlığı olduğunu saflara açıkça ima ediyordur, ama şu dünya da, aşktan başka iç titreten başka bir şey olmadığını da kim biliyor ki... Aşk tanrının bile tutkusu işte, aşk uğruna yarattı bu dünyayı, şimdi ipin ucunu kaçırmamaya çalışıyor zavallı, ama Nietzsche, tanrı öldü deyip kendisi ölünce, dediğine pişman olmuş; zavallı dedim tanrıya evet, ama korkacak bir şeyim yok benim, tanrı zavallıysa, esamisi bile okunmaz kulunun!..

Pencerelerin birinde ikiye bölünmüş bir adam görmüştüm, öyle demiştim evet, yaklaştım iyice ve gerçekten varmış öyle biri, meçhule doğru bir gemi kalkar bu limandan dizesi gibi, adanın meçhulden gelmiş ya da gökten inmiş keşişlerinden biridir sanırım, iyi koku alırım ben. Böyle durumlarda her iki tarafta çekinir birbirinden, gözdağı korkudan kaynaklanır gerçekte, ben doğal korkuların tutsak aldığı biriyim zaten, bu ekstrası olacak ne yazık ki. Adam geri çekilir gibi yaptı beni görünce, gene çıktı ortaya, gene çekildi derken...

Cesaret neden korkacağını bilmekmiş düsturunu anımsayıp, akineton yutmuş bir mecnun gibi, adama en son sormam gereken soruyu sordum aniden, bu tür sorular sorma merakımdan değil; anasız babasız büyüyenler, dünya yoksulları, inanç kurbanları, hayatın oyunları gibi kavramlar; bu terk edilmiş mezbeleyi, adı insanı acılara gark eden, bu yalnızca tahtaları kalmış ibadethaneyi, kapkara yetimhaneyi görünce kafama üşüştü sanıyorum soru!..

Meczuba da acınmışımdır belki de, adam terk edilmiş yazıkhanede korkusuzca yaşamak şöyle dursun, ne yiyip ne içiyordu ki, belki de Mikaillerden biri getiriyordur nimet bohçasını, her neyse, bütün bunların olanaksızlığı beni huzursuz etmedi değil ve sırf bu yüzden, adama inat çekinmeden sordum soruyu; belki de bu hallere düşüren, tanrın değil mi seni der gibi birden;

Tanrıya inanıyor musun sen dedim!..

İnsanları küçümseriz, sanki her şeyi biz biliyormuşuz gibi. Özellikle bir meczup bu konulardan ne anlar diye düşündüğümüz olur, onun derdi, bir bardak çay, bir sigara ve yarım ekmek içine sıkıştırılmış, Rodrigo'nun gitar konçertosundan başka bir şey değil ki!.. Ama bazıları size öyle şeyler söyler ki, bu sorular karşısında, hemen not alırım ve sayısız öykü çıkar bu salvolardan.

Adam son derece bilinçli biriymiş, dediki sakince ve derinlerde ağır ol da molla desinler gibi; Gerçekte dedi tanrı, ruhumuzun değil, bedenimizin bir mimarı ve onun külliyen bir parçasıdır, ama neden ruhumuzda ararız biz onu, inanmak zorunda değiliz ona; bu ikilem yüzünden, çünkü ruhun özgür olmasıdır tanrıyı var eden, eğer ruhu özgür bırakmasaydı o, kendini yadsımış olurdu, örneğin salt kendisini kopyalayan; bir yaratılmış ya da üretilmiş bir tözün varlığından söz edemeyiz, o zaten vardır, varoluş bağımsızlık demektir, öncesiz ve sonrasızdır o, başkacadır ve görülmemiştir ve bir yineleme de olamaz, bu yüzden ürettiğimiz birebir kendisi olan değil, ayrıksılık barındırabilen ve başkaca bir nen, başkaca bir töz olabilendir. Eğer tanrı kendini kopyalamış olsaydı bizim adımıza, onun bir varlığa can verdiğinden söz edemezdik ve bundandır büyük bir olasılıksızlıkla o, yaratma, var etme uğruna; insan diyebildiğimiz, o kutsal varlığı, o sonsuz özgürlüğü bağışladı evrene ve salt kendisini, bir tanrı olarak duyumsayabilme, bir yaratan olarak kutsayabilme uğruna...  Eğer o, kendisinin birbiçim kopyasını türetip yaratsaydı evren adına, bir yaratıcı olamazdı, sayılamazdı daha doğrusu, yaratmanın değişkesiz ve tanrısal kuralı; biricikliktir ve eşi ve benzeri olmayan olabilir ancak o... Biz tanrısal olabiliriz bu yüzden, ama tanrının birbiçim sureti olamayız, çünkü yarattım diyebilmek için yinelemedim diyebilmek gerekir, ama gene de tanrı ile, o -varlıkların en özgürü- arasındaki bağ, simbiyoz bir yaşamdır ve bizimde bir deney olduğumuzun kaçınılmazlıkla kanıtı ve kabulüdür artık, kopya olsaydık bir akıl ve bir eylem evreninin varlıkları arasında kabul göremezdik, onun için insan bağımsız ve yaratıcı bir ruhun, aşkınlık peşinde koşan bir doğacıllığın ve evrende kendini arayan bir varlığın, tanrısının dışında; tanrısal bir bedene sığınmış görüngüsüdür, o gerçekten vardır bu yüzden ve varlığından ancak böylece söz edebiliriz ve ama o eni sonu kendi varlığından kurtulacak ve bir başka tanrı olacaktır, emel denizleriyle yoğrulmuş kozmosumuzun, kaotik canlısı insanın ve insanlığımızın biricik ereği budur ve biz bunun için varız ve bu düşüncelere ve bu tür bir eylemselliğe yaklaşmak uğrunadır tüm çabalarımız, bundan ötürü, Musa onun sevgili kulu, İsa oğlu ve Muhammet'se onun son elçisidir der dururuz, düşüncenin okyanuslarında sürgit limanlar beğenir, fırtınaya tutuluruz diye son noktayı koydu ve tefekküre dalmışlardan her meczup gibi üst perdeden; çokta kafanı yorma bu konulara diyerek durdu. Ayrılırken, illaki 'Kendine iyi bak' diyen herifler gibi!..

Sonra şöyle düşündüm -ama bugün düşünüyorum bunları-, bu adam gerçekte benim tutsağımdı ve hep benim istediğim, özlediğim ya da gereksinimini duyduğum yanıtları verecekti. Yoksa nasıl öykü çıkaracaktım ki bu düşsel olaydan, adam delice bir şeyler söylese, buraya aktaramayabilirdim örneğin, uyumsuz, ilgisiz şeyler söyleyip, hiç bir düşünce kırıntısı olmayan şeyleri ileri sürebilirdim de, ne bileyim, onun için benim tutsağım diyorum.

Sonuçta onun dediğiyle, benim arayıp, bel bağlamaya kalkıştığım düşüncelerin sentezi olan bitenler... Bu tür meczuplar insanı kolaylıkla mat edebilir ama, deneyimlerimden biliyorum. Onlar benim üstadım, bilgi ağacım ve meccani yol arkadaşlarımdır yani...

İki bacaklı adem cemiyetlerinin, yazın adını verdiği yeşil bataklıklarda, uzun uzadıya bir odayı anlatan romancılar vardır. Prospektüsçü Proust lafı uzatmakla meşhur biri örneğin, ama bazı okurlar da bu konuda çok bıçkındır, yahu odaya girmeyeceğim be kardeşim -olanaksız zaten!- neden bu kadar uzatıyorsun derler, haklı olabilirler ama her sağır satıcının bir kör alıcısı vardır bu dünyada. Bilemem!..

Birde şu var, pejmürde görünümlü, gölgelerin keşişini, yani pencerenin birinde ikiye bölünmüş gibi gördüğüm adamı anlatırken (ha unutmadan söyleyeyim adam pencerenin diğer kanadındaki görüntüsü yüzünden bölünmüş gibi gelmiş bana), amansız diyaloglarla süslesem veya tiksindirici şeylerle betimlesem, kimi okurlar için bu da beyhude bir cavalacivozluk olur. Neden, çünkü ikiye bölünmüş keşişte, uzun uzun anlatılan oda da, yazanın kendisidir ne yazık ki, yazanın diyorum, yazarım diyemeyecek kadar korkak ve güvensiz biriyim ben, gülmeyin ya da hayıflanıp acımayın melalime, bunun nedeni çok değişik, yaşamdan kaynaklanmıyor yani, okuyan filanda yok, hiç biri değil, vallahi okuduğum kitaplar beni delirtip, korkak yapıyor, gün geçmesin ki görkemli bir novella okumayayım, dizlerimin bağı çözülüyor, böyle yazamadığıma göre, değil yazar, okur bile değilim, olamam, gördünüz mü, ettiğim laf eni sonu sizi buldu sonunda!.. Buldu da benim yazma hevesimin kökünde çalmak vardır, ama çaldığım şeyi boyarım, kulpunu uskurundan çıkarır ağzına takarım, bir keresinde çaldığım malın sahibine, gözü önünde istavroz çıkarıp, la havle çekerek bu miri mal senindir, affeyle ben denizsizi ve al tepe tepe kullan dedim, adamcık yüzüme baktı şamakona bak der gibi, bunu bana layık görüyorsun ha dedi, başka bir şey demedi, buda çalmayı meşru kılan yollardan biri oldu zamanla tabi. Biride mülkiyet hırsızlıktır zaten cahilperi dedi, kimden ç/aldıysan ona ver demek, hırsızın hırsıza ikramıdır bidayette, bazen lafın altında kalmak mutluluk veriyor, kuş dilinden anlar Süleyman'a!..

Neyse,

Entelektüel Fransızlar Hugo'yu bilmiyorlar, H.R.G'ın Gulyabani'sinden kaç kişi haberdarsa, Notre Dame'ın Kamburu'nu da o kadar kişi biliyor ya da ilgileniyor Fransa'da ve sizi Hugo adlı bilgisayar oyunundan söz ediyor sanıyorlar, bu bir gözlem ama, gene de Hugo vasat biri gerçekte, dönem yazarı ya da ahir zamanının ecinnisi gibi. Her zaman modası geçiyordur bu tür meşrufatçılığın. Az önce İsmet Tarık söyledi, Tarkovski'nin özelliği yüz yıllar sonra bile filminin ilgi çekebileceği, izleneceğidir diye!.. Katılırım kesinlikle, bir şeyi bilmeyenler, bilenlerden fazlaysa o şey iyidir ruhibebelerim. Hugo gerçekten sıradan ama, yani demode ve hadi diyelim gotik yazının popülist diye niteleyebileceğimiz bir şubedarı olsun. Birazda vulger romantik!.. Bu vulgerin Vulgata'yla bir bağı olmasın!..

Neyse ama, bize Hugo'yu öyle bir tanıttılar ki, tıpkı siyah beyaz televizyonu ülkeye doldurup duygu sömürüsü bittikten sonra, renkliyi sunmaları gibi, kabahat kimde peki, sorarsanız bilmiyorum, sormazsanız biliyorum!..

Keşişi geride bırakıp gidiyordum ki, densizlik yapıp, adamda mezomorto bir hal varmış gibi, ölüm için ne düşünüyorsun dedim, sorumu beklermiş gibi hiç çekinmeden, kıskançlık diye yanıtladı!.. Hiç bir şey anlamadığımız halde, bazen bir konuya ilişkin ileri sürülen, ilgisiz her sözcüğü anlamış gibi yaparız, tıpkı bunun gibi, kıskançlığın ölümle bağıntısı olabilirmiş gibi, dediğini derinden kavramış gibi yaptım ve dedim ki, cennet ve cehennemin gerçekliğinden emin olabilseydik, ölüm korkusu yaşamazdık. Birden dünyevi boyutlar kategoryenliğinin sıradan bir mudisi gibi, bir düşünce atmıştım işte ortaya, keşiş sıkılır gibi oldu, ama nedense belli etmedi durumunu... Ölüm dedi gerçekte, yaşamı kıskananların düştüğü boşluğa verdikleri addır, bizden başka ölüm için ağıt yakan ya da düşüncenin kovuklarında boğulan bir varlık yok, ölüm neden korkutucu olsun ki, yaşam da korkutucu, korku çemberinden bakarsan, her şey dehşet veriyor şu dünyada...

Ölüm bir formdan, bir kozadan çıkış; annemizin yuvağından çıkıp, tanrının yuvağına giriyoruz, ilahi komedya işte bu, ölüm evrenin bir tür doğumsaması belki de, ölümün bir tür doğum olmadığını nasıl bilebiliriz, her yerde olmak, tek bir yerde olmaktan yeğdir belki de, gene de kişinin öz düşüncesi her şeyden önemlidir, her insan bir dünya değil mi, ölüm de ölebilir diyebiliriz bir gün, kıskançlık ilginç bir kavram, kıskançlık yenebilir bir gün ölümü, belki de...

Zorbalar sevilmeseydi mezarlar çiçeklerle dolu olur muydu dedim keşişe, konuyu değiştirerek savruklaştım, istakoz gerici, yengeç günoğulcudur denizlerde, bir gün oralar yurtlağımız olacak. Afrika sömürülmekten kurtulacak. Biz Türkçeyi çevirilerden öğreniyoruz, çeviriler daha derin, daha düşsel ve daha kozmik, başka dünyalara açıldıkça şaşkınlığa uğramamız kaçınılmaz.

Bir düşünür bile, insanlık için derin, anlaşılmaz, hatta sonsuz analizlere girişebilir, kaotik ideoloji yığınlarıyla bir çöplüktür insanlık tarihi, analizci bir bilge, köpeğini okşarken alabildiğine yalınlaşıp, sadeleşir ve bir kaç aforizmayla, özdeyişe indirger köpekle insanın ilişkisini, oysa sevgi, barış, kozmos, yaratılış, aşk ve ölüm varyantlarını bizlerin, öylesine kaotik ve anlaşılmaz sözcüklerle dile getirirler ki, aynı bilgenin, insanla ve insan toplumlarıyla -köpekle insan ilişkisinin dışında- bu denli kaygan, değişken, zorbaca, bitip tükenmez ve çözümsüz algoritmalara sığınması, onun düşünceleri ve ileri sürmeleri karşısında; kuşkuya sürükler artık insanı, dahası onun art niyetli olduğunu düşünebiliriz neredeyse...

Köpekle ilişkisini bir kaç tümce ve satıra indirgeyen bilir kişi, insanın insanla ilişkisine gelince, kırk dereden su getiriyor. Öyleyse, vahşet ve barış sendromunun baş sorumlusu ve yağmacı ruhlarımızın konkistadorları ne yazık ki onlardır diyebiliriz artık. Mezar çukuruna bırakılan bir heykel, kaidesinden uzaklaşınca nasıl anlamını yitiriyor ve başka bir kavramsallığa dönüşüyorsa, sanatta algıdır, bilimde, felsefede, varlıkta, tanrıda... Bu kavramların tuvaletin önündeki duruşları, poz verişleri ya da bir çağlayanın veya sarayın önündeki salınışları, sarsılışları birbirinden ayrıksı, çok değişken anlamlar içerir, korpüskül, Nepal istiridyesiyle, üç renkli ekmeği yiyecek ve manyetik aslanların anlamı sürekli değişecektir, konuşmanın yazmanın yerine geçebileceği çağlar yaklaşıyordur sanırım, sorunlarında sorun olabildiği günler, çünkü Breton gerçeküstücülüğü kurarken, Fransa Anadolu'yu işgal ediyordu, bütün zorlukları insan kendi kendine çıkarıyordur belki de, birine işkence eden kendini öldürüyordur derinde, yoksa köpekle bu denli iyicil ilişkiler kurabilen insanın; kendisiyle bu denli çatışık ve karmanyola olmasının olanağı yoktur ve olamazda ne yazık ki...

Neyse,

Bir şey söyleyeyim, pencerede ikiye bölünmüş gibi duran adamın gözleri, baykuşla kumrunun çiftleşmesinden doğmuş gibiydi!..

Evde, gece yarısı aynaya bakınca, kendimi, gölgelerin gücü adına, diğer yarım sanmışım demek ki, düşlere dalıp giden keşişte oymuş ne yazık ki!.. Ada insanı deli ediyor, ama iyi bir yanı da var bunun, olağan insanlardan -ki dünya böyledir belki de- ayrılıyor ve kuşkulu bir huzur, ürkütücü bir düşlem içinde yaşıyorsunuz artık, bu da iyi bir şey, anlatması güç ama, okumadan adam olmak gibi!..

Tanrı yolunu şaşırtmasın derler, ilgisi yok, insan neden yolunu şaşırır, soyunduğu işlerden, ada öyküsü yazacağım diye, bu kadar gayya kuyusuna inip debelenirsen, işte böyle saçmalarsın aziz dostum ve yazdığında leğen kemiğine, baş ağrısı olur artık!..

Bilgi bilgisizliğimizi artırır ve yazı bir umar üretmek için değil, sorunları çoğaltmak içindir.



















13 Eylül 2018 Perşembe

PARÇALANMIŞ GERÇEKLİK


 

Biricik ideolojimdir bu benim
Katıksız cinaidir haber bültenlerim
Delileri yanında götürdü Kolomb amcanız
Ve tütünü yüklediler Avrupa köylerine

Burnu çorbaya girer Kleopatra'nın
Sakınsaydı 15 Mart'tan Sezar dediler
Haçlılara yol vermeseydi Jüstinyen
Ve kitapları ateşe sundu Hülagü

Parçalanmış gerçekliktir yüzyerini titreten

Havva avcılıktan tarıma geçelim dedi
Adem tanrısından beri oportünisttir
Habil tan atımı geçti Kabil'in sınırını
Bitki dünyasını kana buladı centilmen

Parçalanmış gerçeklik elmanın tadı avın eti

Guguk guk guguk guk guguk guk!..

12 Eylül 2018 Çarşamba

SİSTİNE ŞAPELİ

 
 
Yüzyılların şafağına döllenerek uyandı insanlar.

Dağların yeşil elinden
Kuzeyin çiftliklerinden
Merkator topraklarına


Yeni bir modül saldılar.


Gökmenler boşlukta yürüyorlar
Ak deliklerde sondaların yarışı sürüyor.

Vega'nın gezegenlerinde
Vahşice yok ediyorlar primatları,
Sanal dünyanın yarışları uğruna
Puan topluyorlar.

Paralel evrenlerde hiç dinmiyor tinsel savaşlar.
Bedenimiz tutsak ama düş gücümüz tanrısal.

Gölgelerin kolezyumu ve zaman paketleri moda.
Kitlesel düellolar hiçlik sınırında.

Varlık yokluk kavramsalı
Ölümün tiratları.

Erimsiz bir aşkınlıkla
Somut yüklemeler bitti.

'Nicel anlamlandırma'
Ve türün öbür bireyleri yitti.

Tanrı tahtından indi.
'Neondertallar'a transferi söz konusu
Dün kenar semtlerdeydi.

Soğurmalar ve uydular
Öyle süratli ki
Güneşin doğması için
Işık hızını geçmesi gerekli.

Gelecek geçmişi örüntülüyor burada.

Aydınlık yaralarını sarıyor.

Düşüncenin döngüleri,
Kozmik ötesi ürünlerle dolu.
Kara çağ anı. Minos ölü...

Kuzeyin kalçaları gemileri batırıyor
Buzul kelebekleri denizlere ağıyor.

Negrotik kalkan ve karbon salınımları
Görkünç ağlar örüyor.

Kançılaryalar izliyor.

Homohome (*), homohome, homohome çığlıkları!

Nöropinefri, Lothar kristali, Çin Tang
Ve mezar figürleri;
Borobudun-Taino tören oturağında

Karancıl aşkın Kudüs Krallığı;
Pers saraylarında...

Sayısız yürekleriyle varlıklar
El kol işaretleriyle masal anlatmama
Bayılıyorlar.

(*) Kafes insanları

4 Eylül 2018 Salı

PROKYON



PROKYON

Fichte, istenç özgürlüğü verdi dün
Neptün koyuna...
 
Sit alanı zorunlu diyor Gadamer
Göksel primatlara.

Fiyortları kamulaştıracaklar.
 
Dilthey'e öykünüyor uçurumlarda...

Bakın Sancho ne denli sakin
Eşeğiyle, kozmik dolambaçlarda.
 
Eseme, eseme, eseme
Ölümün kollarında Sindirella uykusu.
İç evren tinselliğinin adıyız biz.
 
Levni'de bulutları göremedi
Tutsaklığın bitişini göklerde
Sonsuzluğun aşkı gölgelediğini.
 
Doğa ötesi varlıklar tümel düşman.
Adem'in öyküleri gülünç kılıyor bizi
İçlerine almıyorlar.
 
Belleğin varlığı tümüyle yararsız çıktı,
Gördüğünüz gibi.

Tanrımız, Denver'in şerifi
Bir 'Parator' o ant veririm ki
 
Juliet bağırdı ona
Tristan'ın egolarına göz yumdu diye
 
İsolde ince sayrılıktan gitmedi mi?
 
Üç tarih anlayışımız da uyumsuz.
Kozmikistan mı bizim yuvamız.

Değerler alanında hiç yerimiz olmadı ki...
 
Bilinç; ürün çıktı.
Düşünsel yasalar tümüyle yapay.
Yaşamı kavrayamadılar.
 
Tanrılar düşsel prangamız işte
Odysseus gelir gelmez haykırdı
 
Tüm gizleri Erebos'tan;
Kuvöz yaratıklarıyız biz.

Melekle, üç Meryem tropeye
Geri dönmeliymişiz.

Tanrıları gördüm ben,
Kayıklarını da.
 
Denize girip saklandılar
Arkon rıhtımında.
 
Patikalardan geçtiler ve
Sessizce; yanlarımızdan.

Yelkenlerini açtılar ufukta
Bizlerde hiç kıpırtı yok ki
 
Onların işleri yolunda!..