24 Ocak 2019 Perşembe

ARKAİK DİLLER / DİL-İ OSMANİ

Osmanlıca bir dil değil terkiptir, nasıl Habsburgca, Romanofca, Windsorca diye bir dil yoksa, böyle bir dilde yoktur, ama bizim kendi Türkçesine uyduruk deyip, fellahsız aşure yapamayan, onun yanında hanendesine, bonjur madam diyen gureba -iki kapıda sömürgeciliği aralar- Osmanlıca diye bir dil icat etti. Dünyada halk ile hanedan ya da saray arasında dil anlaşmazlığı daima vardır. Bir ülkenin doğusu ile batısı kolaylıkla anlaşamaz, Belçika'da, Hollanda'da aynı dilin versiyonları birbirine bu ne demek diye soruyor.

Osmanlıcayı dil zannedenlerin derdi politiktir belki, bir vaveylacılık, onlar da biliyor ki Osmanlıca saray lehçesi -bir diyalekt-, çok uluslu bir devlette Boşnak, Arap, Fars ve Türkçe bulamacının adı Osmanlıca olmuş -imparatorluk Türkçesi- bunu dil devrimiyle bizi ayırdılar diyenin yaklaşımı, bir yanılgıdır ve doğrudan uzak, sağlıksız bir yakınmadır.

Yunus'un dili Türkçe'nin hasıdır, bu Türkçe şimdi ortaya çıkmış değildir, ki Osmanlı'nın ana dili Türkçe'dir, ama Osmanlı Türkçe'sine evrildi zorunlu olarak, bütün diller, özellikle imparatorluklarda dil biraz bulamaç halini alır.

Sonuç olarak dil devrimi hiç bir zaman olmamıştır, Anadolu'da saray dili, yani Osmanlı'nın saray dili olan Türkçe'nin, emperyal nedenlerle diğer dillerle kaynaşması nedeniyle Osmanlı Türkçesi oluşmuştur. Halkın bu dili anlaması beklenemez. Felsefe konuşulursa bugünkü Türkçe'yle toplum gene anlamadım diyebilecektir. O zamanda geçerli bir yaklaşımdır bu, Darende'de yaşayan bir Osmanlı, Osmanlıca dediğimiz saray dilini anlayamayacaktır.

Dil düş gücünün -edebiyat, sanat, bilim-, var olan teknolojik ve sosyal gelişimin sınırlarıyla orantılıdır. Bugün tıp dilini anlamakta güçlük çekeriz, tapu kadastro deyimlerini anlayamayız, neden, o diller özel bir alanın oluşturduğu sözcüklerle kendini var kılabildiği için. Nefrit böbrek hastalığı, bizzat kadastro ne demek bilen var mı, bunun gibi örnekler sayısızca çoğaltılabilir.

Sonuç olarak Osmanlıcayı ayrı bir dilmiş gibi, olmayan dil devrimini ileri sürerek bizi birbirimizden ayırdılar diyenler, gerçekliği bozgunculukla suçlayan konumundadırlar.

Örneğin yinelemiş olalım, 'Bir garip ölmüş diyeler' derseniz, Anadolu'nun her yerinde gerisi söylenebilecektir, ama 'Aşiyanı mürg-i dil zülfü perişanındadır' derseniz gerisini yalnızca zadeganın dili, Osmanlı Türkçesi'ni hatmetmiş bir insan getirebilir.

Neden, çünkü Osmanlı Türkçesi sarayın, aristokrasinin, ayan ve olabildiğince eşrafın diliydi, bundan ötürü bir dil devrimine gerek yoktu. Osmanlı bitti, saray dili de, yani bir terkip olan bu yapay dili konuşan zadegan ki bir azınlıktır, tarihten silindi. Arşivlerde kaldı dil. Tıpkı Shakespeare dönemi İngilizcesi gibi. Bourbon Hanedanlığı'nın Fransızcası gibi.

Bu yapay dil, bu terkip, bu emperyal Osmanlının çok uluslu yapısından kaynaklanan üst dil, bugün bir avuç Anadolu'nun nasıl dili olsun ki, olsun diyenlerin, Mısır'ı fethedip, Bosna Hersek'i yeniden haritalarında görmesi gerekir ne yazık ki, bu bir zorunluluktur, çünkü dil somut dünyamızda, yerelliğin olmayana ergi metoduyla çalışamaz, ama soyut dünyamızda, yazın ve sanatın düş gücü dili değiştirebilir, geliştirebilir doğallıkla...

Yoksa uygar sözcüğünü bir türeti ve uyduruk diye nitelemek, Osmanlı zamanında, Arapça, Farsça deyimleri Türkçeleştirmek hevesi vardı diye önermeler taslayıp, kendi dilindeki çabaları uydurukça diye karalayarak, Fuzuli'nin yüzyıllar önceki dilini geri getirmeye çalışmak; Ayan'ın aya gitmedi insanlık, Los Alamos'ta çöle indirilen uydu görüntüleri onlar demenin cüretkarlığıyla, batının veya gelişmiş dünyanın kuklası olarak daha çok yüzyıllar geçirmekten öte bir şeye yarayamaz ve kerrakeli Vehbilik, zındıklık, münafıklık bazında birbirimizle çatışıp, çelişerek, kapalı dünyalarımızın içinde ömrümüz gelip geçecektir bu yolda...

Kendini yenilemeyen dil, inanın başkalarına avuç açan sadaka toplumu yaratabilir ancak. Osmanlıca dirilsin diye uğraşacağımıza, uzayda bir yıldıza adını koyacak gelişmelerin peşinde koşmalıyız, görünen çağdaşlığın ne olduğunu hepimiz biliyoruz gerçeklikte ama dilimizi çağa uydurmak noktasında, başkalarının oyuncağı olduğumuz konularda görüldüğü gibi, elem tapınaklarında birbirimize düşmekten kendimizi alamıyoruz. Neyse ki her konuda böyleyiz biz!.. 'Göğün altında yeni bir şey yoktur' bizim için. Osmanlıca şakıyıp, putperestçe avunmanın yararı ne olabilir ki, modernist dünyamızın, Mars toprağında yeşeren gülleri adına...

Trigonometri ne demek, tanjant ne demek, hendese ne demek, kosinüs nedir vb, Türkçeleştiremediğimiz sürece, Einsteingillerin, Hawkinggillerin sömürdüğü toprakların yurdu olmaktan başka bir yetenek sergileyemeyiz. Dilden amaç çağa ayak uydurmaktır, uygarlığa katkıda bulunmak, bir basamakta bizim koymamız, bir yıldızda bizim sığdırmamızdır göksel aleme... Dilini değiştiremiyorsan, geliştiremiyorsan, teknolojinle, sosyal ve sınai kültürün, sanatınla, bilimsel katkılarınla, yaşamsal çölüne ya da agorasına heybesiyle varan hoplit ya da çarıklı piyadenin mahzun ülkesi olmaktan kurtulamayız ne yazık ki...

Çünkü çağa, zamana ayak uydurmak demek, onun teknolojisini, ekonomisini, kültürünü, görgüsünü yapılandırmak ve o tanrısal muştunun, barışın, sevginin, mutluluğun dilini yaratabilmek demektir. Çabası bile, açılmış bir goncanın, nazenin bir sümbülün bizi şaşırtan ve hayran bırakan tanrısallığını özümsememize, biraz daha yaklaştıracaktır.

Yaşamın biricik anlamı, sonsuzluğun sınırına ulaşmak olduğu kadar, dilimizin de özlemini duyduğu -tanrısıyla kucaklaşması- ve insanın özvarlığının tözü olan yücelikte-tanrısallıkta eriyerek, kaderinin sonsuzluğuna varmasıdır.

Umut sözcüğünün teolojik dildeki anlamı da budur ve o her çağda kendini gösteriyor!..

***

KUFE'YE VARMADAN

(Vuslat)

'Yel tazılarına binip bütün gece,

uçup durduk Betlehem'de'

Eski-

sarı surlar.

Rüzgârsız

kuşun kurdun olmadığı

daracık yollar!

Köhne

taş duvarlar...

Tozlu tepe

sükun içinde yatan yaşlı fundalık

Mezarlık!..

Leşlerinde sırtlanların uyuduğu develer-

Zağarlar

Ebabiller.

Miraç ve minyatürler...

Tüyleri yoluk elif kuşu

El yazmalar

Hacer taşı.

Ve alçıdan

her an karşımızda duran

boğuk bir kadın!

Ve ırak

bulutsu bir yolda

kolsuz ayaksız

dev bir örümcek gibi parıldayan

EL Medine!..

Ve alabildiğine uzanmış hırpani bir tabiat...

Hırpani tabiatı,

ölü huylu bir köpek gibi geçip

Dayrül Zaferan'dan

yorgun argın

Kufe'ye vardığımızda;

Anladık ki,

çöl ve çığlıktı artık

akıp giden zaman..

Uzanıp bir dilim aldık da zamandan

bir hâl olup

Bab-ı El'e -Büyük Kapı- ulaşınca

Sinirle asasını toprağa vurdu İshak!

Zülâl gibi su fışkırdı kara topraktan

Kana kana içip, yunup yıkandık

o çok yüce

ve çok rahim olandan...

Ve şehre girmeden geceye kalıp

Şehrâyin olup suyun başında

kollarımız yastık

eller boyunda;

Kandillere dalmıştık!

Baktık ki,

harlı

kubbeyi yara yara

bir sahtiyan ışık akıyor gökte

bir çılgın mızrak gibi de ışılıyor

-pul pul-

Sadi terkisinde Şehrazat'ı kaçırıyordur belki de

-büyük aşkını-

diye düşünmüştük!

Burak sırtında gök- Zülfikar elde

çöl ve yeldir de!..

Meğer,

Kagoşima'dan atılan bir uydu

değil miymiş bu!

Kederle ışılıyor

temren ucuna takılı, Kur'an yaprağı gibi de

uçuşuyordu

Ucunsuz gök yuvarlarda!..

O sıra,

ilahi bir şey okunur gibi oldu kulağımıza

iniltisi çalındı

sesini duyduk.

Bir inleyiş bir soluk verişti sanki!

Ah ah...

'Akıp giden şu bir kaç zamanda

Kufe'den yıldızlara varmıştı hayat'

Ziril ziril ağlıyordu İshak!

Muhammed'le, Yakup,

göklerdeki bu peyzajı

göremeden gittiler diye!

Ve bütün gece;

kardeşlerim diye haykırıp

duvarlara vurmasın mı kendini,

alkan içinde havaları döğmedi mi yumruğu!

Ağladık artık bizde...

Sonsuz,

kederle!

23 Ocak 2019 Çarşamba

ÖMER CEM / HAİKULAR







Karanlığın melodisi
Yine tınımda bugün
Uyutmuyor gölgemi
*
Avucunda Ramses
Doğmasını bekliyor
Kızgın yüzlü güneşin
*
Zifiri karanlıkta
Acı şarkılar söylüyor
Sandala vuran dalgalar
*
Çitle sarılı bahçede
Müzik ağacı önünde
Kitap okuyorum
*
Düşümde kayın ağacı
Şiirler arıyorum
Uykusuzum bu gece
*
Ağaçtan düşen damlalar
Gecenin içinde
Ürkütüyor gölgemi
*
Siyah kar yağıyor
Karanlığın içinde
Yorgun bedenine
*
Boş bir hece sessizlik
Ölümle başlayan
Ve ölümle sonlanan
*
Ölümün ezgisi
Korkutuyor yine
Uyuyan bedenimi

17 Ocak 2019 Perşembe

KİTAP


Okumanın bir çok yolları ve sonuçları vardır. Zor okunan kitaplar, kolay okunan kitaplar, etkisi kalmayanlar, hiç unutulmayanlar vb. Zor okunan kitaplar iz bırakır. Bu bir kuraldır ve değişmez. Etki ile anıyı karıştırmamak gerekir, çocukluk çağlarından, Quasimodo'yu anımsıyorum, Kaptan Nemo'yu da (Denizler Altında Yirmi bin Fersah kolay okunan bir kitap değildir ama, öyle sanılsa da, çünkü ilk kez karşılaştığınız bir konu, başka bir dünya kolay sayılmasa gerek), Beyaz Lale'yi de, Japon Baskını ve Ak Zambaklar Ülkesi'ni de, uzayabilir çetele, Zaloğlu Rüstem, Kurt Kanı, Harp ve Sulh, Sefiller ve Gazap Üzümleri gibi... Hiç biri iz bırakmadı bende, hiç bir şey anımsamıyorum, yalnızca Jules Verne'i aksı değiştirmek ve ayrıksı yola girmek veya yönlendirmek istediği için saymak istiyorum, saygı duyamam ama saygı tehdit kökenli bence, korkudan kaynaklanıyor, hiyerarşizm yani!..

Jules Verne bilim kurgunun babası veya öncüsü ama sözünü ettiğim kitap bende 'hidrofobi'ye yol açtı onun için beğeniyorum, kötücüllüğün saltanatı, iyicilliğin sonsuza dek önünde gider, bizi yanlışlarımız ve korkularımız sürükler geleceğe, iyilik durağanlıktır belki de...
Kitap her şeyden değerlidir bu yüzden, etkiden yoksun bir kitap bile değerinden hiç bir şey kaybetmez. Kitap bir belgedir, yaşamımızdan hiç bir iz kalmıyor, fotoğraf anıdır, anıt mezar bir niceliğe doğru yol alır, eşyalar kendisinin aynasıdır ama kitabın en kötüsü bile bir düşüncedir, niteliğin adıdır ve malikinin sonsuzca mülkiyetini imleyen bir nesneye dönüşür zamanla, yinelediğimiz gibi Krezüs'ün altınları el değiştirir ama Ovidius'un aşk şarkıları, çobanıl türküleri, kokusundan tanıdığımız kır sümbülleri sonsuza dek ozanının mülkiyetinde kalır. Düşünce mülkiyetin tek güvencesidir evrenimizde...
Kitabın yerini, entelektüel değer anlamında hiç bir şey tutmaz. Dr Jivago görkemli bir film, hayır ötesi diyen biri de çıkabilir hayranlığın sınırı yoktur, o filmden bellediğim tek bir şey var; Çar halkın düşmanıydı diyor adam, ötekisi ama Çar bunu bilmiyordu diyor. Habersizdi demek istiyordu sanırım. Doğru veya değil ama bir şey öğretiyor sahne, vargılarımızın ya da yargılarımızın mutlak doğrulara yaslanamayacağını öğreniyor insan. Haklılık ya da haksızlığın bakış açısı olduğunu öğreniyoruz, iyi niyet bir biçimde kötücüllüğe evrilebildiği ya da bir açıdan öyle sonuçlanabileceği gibi, açık kötünün kimilerince bir iyiletim ve sağaltım sayılabileceğini de anlıyoruz, kendi anlağımızın görece dar alanlarında, öznesiyle kısıtlı uzamlarında...
Kitapta bu tür yüzlerce anekdot veya motto vardır sanırım, imler, felsefi şeyler diyelim, filmde yalnızca birini görebildim. Öyleyse sinema bile kitabın yerini tutamaz. O estet yüklüdür, göz alıcıdır ama bir kitap değildir sonuçta, kitap bizi her şeyden fazla değiştirir. Bir betim de sinemanın görevini yerine getirebilir ama harflerden başka bizi düşünce denizlerine sürükleyen, aşkımızı ve son iç çekişlerimizi betimleyen ikinci bir diyagram yok henüz yeryüzünde...
Kitap yol gösterici, kılavuz ve gizler bütünüdür bu yüzden. Çünkü doğrudan bir düşüncenin temsili, öznel bir ürünüdür, neyi anlatırsa anlatsın. Diğer bütün sanatsal imler bir araçtır, müzik, resim, tiyatro... Kitap aracı değildir, direk kendisidir düşüncenin, diğerleriyse sonsuza iletir ya da bizzat size gönderir, kitap aracısız ve doğrudandır ama... Bay Klein ve ben, Juliet ve tarla kuşu!..
Açınların gezintisinde, ülkemiz aydınlarına gelince, kitap kurtlarına ya da fenerle insan ya da karanlıkta fener arayanlara; genelde tümü kopyacı, fasonizmin ürünü, aktarmacı, iletmen ve bir bilisiz yığını ne yazık ki... Kitapların yüzünü kızartan emel yolcuları!.. Neden... Eğer sürekli Nietzsche'den, Bloch'dan, Feurbach'dan veya Deleuze'dan -ancak yeni bir dille yazılan şey roman olabilir demiş- veya Bir Afyon Tiryakisinin -Anıları'nın yazarından bir şeyler aktarıyor ama kendinizden hiç bir şey ekleyemiyor, üretemiyorsan ya da o gücü kendinde bulamıyorsan, o kimesne bir yazar değildir.
O bir postacıdır ne yazık ki, dünyada sayısızca var ve işini bilen biri olarak yazın heveslisi bu antrenelerden daha barışıklar yaşamla!.. Saydığımız entelektüelleri -çağımızda filozof yoktur- sizde okuyabilirsiniz, bu fasonizm kurbanları herkesin kolaylıkla yapabileceği bir şeyi yapıyorlar, neden imrenilesi olsunlar ya da nasıl alkış tutsunlar, çünkü bu zaniler -zanlı- gerçekte bir şey üretmiyor, üretemiyor, yazar değiller dahası, o yüzden Kapıkule'den çıkınca nicelleşiyorlar ne yazık ki... Ve hepimizin prestiji düşük bu yüzden düşüncenin arenasında...
Çağımızda filozof yoktur dedik, bilgiye o kadar kolay ulaşılabiliyor ki günümüzde, bu derinlik ve kargaşanın içinde pagan çağların -tüm geçmiş- filozof tanımı erimiştir, içeriğini yitirmiştir, dahası herkes filozoftur artık çağımızda...
Çağımız illüzyonlar ve tanrılar çağıdır!..
Nasıl tanrılar yani, her şeyi kendinde barındırabilen üst insanlar çağı, Mentor mu demeli, yok Nemrut, Nemrutlar çağı daha doğrusu... İyi düşünüldüğünde ne olduğunu anlarsınız, teknoloji ve d/evrimler bu dünyayı ne zaman kurtarmıştır ki, ütopyalarımız bumerangdan başka ne olmuşlardır ki!..
Bir kez daha ortaya sürülen -kadim- Kudüs sorunsalı bunun işaretidir, şarkısı bile var; 'Seni unutursam Yerusalem sağ elim hünerini unutsun' , sağ el Kenan ilinde, tetikten başka ne işe yaradı size sorarım, şarapnelin de melodisi var şu yeryüzünde, -natık- Hiroşima bunun işaretidir, irili ufaklı savaşlar çıkarmakta hünerli saralı ülkülerimiz, dikte'tör ve despotlarımız bunun işaretidir. Dünya artık ikiye ayrılıyor çıracılar ve onların tilmizleri, ama gerçekte hep böyleydi, savaş çığırtkanları ve barışın Baltazarları!.. Ying yang...
Şöyle düşünebiliriz, bilgimiz çoğaldıkça bilisizliğimiz katlanıyor, bir paradoks bu, insanlık hiç bir çağda görülmediği kadar bir şiddet ve umursuzluk sarmalının içindedir. Çok mu kötümseriz, hayır, bir kanı olarak hayır yine de, 'Belirsizlik belirleyecek bizi'.
Çünkü şiddet korkunç ve algılanması olanaksız bir biçimde dönüştü artık, o artık size sevgiyle de yaklaşabiliyor, bedensel şiddetin yerini; sezilmez, görülmez ve çok daha korkuncu, öngörülemez bir ruhsal şiddet sarmalı aldı günümüzde ve böyle bir savın kanıtı da yok yeryüzünde, yani kıyamet geliyor diyenin karşısında, hayır cennete gidiyoruz diyenler kazanabiliyor artık ruleti!..
Açık şiddetin yerini, tinsel despotizm ve terörize edilmiş beyinler aldı artık. Depresyon ve şiddetin dolayımsız varlıkları yalnızca biziz , o dışarıdan gelmiyor ve hepimiz şiddetin ürünleriyiz günümüzde, ateşin fitiliyle yoğrulmuş, dokununca patlayan nesneleriz ve kutsal amaç gerçekleşti ve tanrımız amacına ulaştı belki de ya da tanrım bu bir hataydı demesi için bütün materyaller eline geçti, öyleyse kıyamet boynunun borcudur artık belki de!..
Bir anomaliyiz biz. Hiç olmadığı kadar, uçan metrolarımızın son durağı bu...
Başlangıçtaki sorunsalımıza dönecek olursak, hiç felsefe üretemeyecek mi bizim aydınlarımız, taşeron çıracılarımız, kuyruk ve uyrukçuluğun kopyacı esnafları!..
Çözüm yok şu dünyada, insanoğlu, yıldızların yollarını yinelediği, ormanlarında bülbüllerin öttüğü çağların içinden, tek bir ideolojiye geldi dayandı sonuçta...
Violentizm!..
Vahşet çağları, sonsuzca bir tinsel parçalanma, bilginin ürettiği kaos, kimliksiz, kişiliksiz bir dünyanın, bölük pörçük, darmadağın ve bipolar bir Hominidizm'ine doğru gidiyoruz ve beyinlerimiz birer Vezüv günümüzde!.. Venüs'e ne kadar da yakın...
Heyhat, dehşet ve depresyonun, şiddet ve vahşetin bu denli içselleştirildiği ve görünmezlik peleriniyle cirit attığı başkaca bir çağ daha yoktur yeryüzünde, çünkü her birimiz bebek yüzlü birer Frankşeytanız, hepimiz birer Azrailiz artık.
Biri melek biri Lokman Hekimdi oysa!..

6 Ocak 2019 Pazar

PROLOG


Nice yazı-yazıt, zamanın kıskançlığı içinde, yok olup gittiler.

Sanki...

Bir insan için üzünç verici bir şeydir bu. Düşüncemiz, bir üyemiz, ilgilendiğimiz bir şey ya da bir yakınımız yok olup gittiğinde, bizden de bir parça yok olup gider.

Yavaş yavaş ölürüz.

İnsan varlığın bir parçasıdır. Evrende bizim bir parçamız. Matematik pekinlikten, duyu ötesine, var olmak ister madde. Hiç bir şey yok olmak istemez. Yokluk küçücük bir nokta olsa bile -ki o bile değildir-, ama bilinir ki gerçekte; tanrıda oradadır, varlıkta, eşyada, bilgiye mahkum olan insanlıkta, evrende ve karanlıkta...

Her şey.

Nedir ki bunu bilemediğimiz, kesinleyemediğimiz için, hep yaşamak isteriz, hiçlikte olsa bile, varlıkla olsa bile...

Düşlerimiz sürüp gitsin isteriz hep.

Sonsuzca yaşamak...

Işık ışığı üretebilir mi diye sorarız sürgit...

Bunu bilen küçücük nokta, bize bakar durur.

Bizde ona...

Bütün sorun budur evrende. Bir bakıştır her şey.

Varlığın varlığa, hiçliğin hiçliğe, birinin ötekine bakışı gibi.

Bir anlamın kendini arayışı...

Aşk, yaşamak, doğa, insan, evren, tüm canlılar...

Bakışları çoğaltmak için yaşarız biz.

Mars, Venüs'e bakar, Venüs güneşe, güneşte başka bir güneşe...

-Her şey geziniyordur evrende-

Yazmakta bir bakıştır.

Yaşamın bezdirici yollarından biri.

Neşe veren çalılıklardaki tanrının sureti...

'Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz,
ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez
bastığı yere,
sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en
kurnazı,
artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür
seni yolundan;
sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini,
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin...'


'Bu dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun'


Ey varoluş, ey yokluklar, ey yaşam, ey umutlar...



Hoşçakalın...

VİRÜS


eARTh’da, bir nükleer felaketin sonunda, yalnızca bir çipin kurtulduğu söyleniyordu. Bir civciv fetüsünden artakaldığı ileri sürülen inorganik bir yapı. Ölümsüzlüğe programlı ve sonsuz yaşamı yeniden kurabileceğimiz bir teoremin materyali.
Dünyevi olayın renk kartelası üzerine, şöyle bir söylenti de var; İşte bu gökyüzü renginde ve yoğun sisin engin derinliğinde gizlenen ikinci ayın, bunca yıldır tüm teknolojik hünerlerine karşın yerini belirleyemeyen ve neredeyse ışık hızında yol alan bu gizemli uyduya çarparak, uygarlıklarıyla birlikte yok olup giden insansıların, zaman çemberinin dışına düştüğü anın varlığında, tersinir pozitivizmin kuralları uyarınca, trajedilerinin göz ardı edilmesinin ve unutulmasının önüne geçmiş olmakla, evrensel basamakta yerini alarak, yeni atomlar birliğinin alabildiğine önünü açmış olduğu görülmektedir.
Bu 1969’da, aya doğru giderken, Apollon’un o güne dek bilinmeyen, gözlemlenememiş ve üçüncü gezegenin çevresinde dönmekte olan başka bir uyduya çarpması gibi, sıra dışı bir olaydı. Kolomb’un Amerika’yı Hindistan zannetmesi veya İskender’in salt doğuya giderek dünyayı fethedeceğini düşünmesi gibi yanılsamalar…
Mutant’ın; ‘’Bu topraklara kralım adına el koyuyorum’’ tümcesi, onun yaşamındaki, 'son iç çekişi' olduğu söyleniyordu.
Hormon verilmiş ergenler görünümlü, paytak yürür robotlar; paslı piknik tüpleri, sanayi tipi fırınlar, evyeler, bıçak ve kap kacaklar kalmıştı yalnızca geride…

Kuramsal da olsa, bir regülatörün, büyük şiirlerden bile üstün sayılması gerektiğini yadsıyordu bizim ruhlarımız, kış soğuk, tanrı sevgisiz ve siyah bir güneş gibiydi artık gecelerimiz.

Et ve kan uygarlığının, metal ve oyuncak kaplan uygarlığına evrilmesine olanak tanımadık biz. Çelik putrellerin ruhunu okuyabilmeli, düşlenebilir aşkınlığın önünü açabilmeliydik.

Ağaç yeşilken canlı, esnek ve dirimcildir, kuruduğundaysa son derece kırılgan ve serttir. Ölümde böyle bir şeydir işte. Altruizm ve Kac’ın yeşil tavşanlar çağında sorguladığı işte buydu.

Kötülük ve iyiliğinde ışık hızında yayılabiliyor olması, onların sonlarını hazırlamış ve söylendiğine göre Abşeron’un şifresini bile kırmayı başarmışlardı.
Çip dedikleri bakteri ve virüslerle yüklenmiş milyarlarca yıllık dünya döngüsünün ve zaman içinde tanrılaşan promatların formülatif programlarını içeren bir küreydi ve gerçekte yaşamın tohumunu güvence altına almayı tasımlayan, milyarlarca yıl sonunda kaçınılmazlıkla bir yinelemeye dönüşecek gizemin, sonsuzlaşma ereğini koruyup saklamakla yükümlü, dejeneratif bilim kurgu öyküleriydi bunlar.

Nötrinolardan oluşan, bu atomaltı varlıklar, ışık patlayıp, rüzgâr doğunca, jölemsi bir kütleye kavuşurlardı ama gecelerin karanlığında uykuyu icat etmek zorunda kalmışlardı, bilgiye mahkum olmak, anılarını soluk borularında saklamak, x ışınlarının vaazlarına boyun eğerek yaşamak, onların dış dünyanın handikaplarına  karşı zorlanmalarına yol açıyordu. Ölüme sığınmak gibi bir umar içindeydiler, Uyumsuz yığınlar, bilinmeyenin gölgesinde, düşsel bir dünya kurdular. Var oluşu güvence altına almak ve sonsuzluğun yollarına kavuşabilmek uğruna...

Arzulanıp istenmemek adına, serçeler bile aşık olabilirdi, matematik pekinliğin tavşan elması ve duyu ötesinin hidrojellerle süslü yolculuğu gibi. 

Orada hanımeli, orada kaktüs, güller, sümbül ve lisyantuslarla dolu bahçelerde büyüyorlardı ama nasıl oluyor da bir vahşiye, kansever ve et koleksiyonerliğine dönüşüyordu bu yaratıklar, hep birlikte düşünüyordular, sonunda böyle olmuştu işte, gezegen resetlenmiş ve kaya, tuz ve sudan oluşan bu ilkel yurtluk silinip, yok olup gitmiş, yerini elastiki bedenle ve nötrinolardan bileşik yaratıklara bırakmıştı. 

Savaş alanını gezerken muzaffer Claudius, gene de milyonlarca ölüden dehşete kapılarak; 'Keşke böylesi bir zafer, benim yenilgim olsaydı' demiştir. Yenilenmiş tüm koşullara karşın, kargı tipi modüller, tropikal depresyonların önü bir türlü alınamamıştı. Ne Samosatalı Lucianos ne de teknolojist Arsione bir çözüm üretememişti. 

Güneşin çobanlığından gene kurtulamamışlar, Çin Sung dönemi gene geri gelmiş, bir çanağa değil bir ata bel bağlamışlardı gene... At öylece hareketsiz dursa da, onu saran toprak ve havayı sarsıyordu gene de, kültürel entrikalara karşı durmalı ve tüm içtenliğimizle, bu titreşen sonsuz dinginliğin tam aradığımız bir şey olduğunu haykırmalıyız diyorlardı. 

Tanrı var ya da yok diyen kişinin düşünsel kombinasyonlarında aynı kişi olduğuna inanıyorlardı, iki zıt doğrusallık sonsuzda birleşir kuralı vardı, ama düşünsel yapıları sonuçta birbirini öldürmekten öteye geçemiyordu, tanrının varlığı ya da yokluğu değildi gerçekte sorun, düşünsel kombinasyonlarında, iki materyalin bir türlü kozmik uyuma yatkın olmayışı ve birbirini yok etme dürtüsünün kronik biçimde önünü alamayışlarıydı. Evrenlerinin gerçek sorunu çatışıklığın, şiddet bağıntısına olan oranını ortadan kaldıramayışları, bu çelişikliği çözemeyişleriydi. Bir bebek gibi tanrı yok demek ya da bir olgun gibi var demek, sonsuzlukta dünyevi bir yaklaşımdan başka bir şey değildi. Gerçeği anlayabilme, bilme ve çözebilme yeteneği tam olarak bağışlanmamıştı onlara belki de,  Düşünceleri kişisel yaklaşımlar ve insansı bir yapının ürünü olmaktan öteye geçemiyordu, Bildik materyallerdi bunlar, Bir primattı sonuçta onlar, düşüncenin merdivenlerinde sekerek ilerleyen, düş kuran ve ne yazık ki bir çözüm üretmekten yoksun canlılar, Gerçekleri kendi iç dünyalarından kaynak alan birer yaklaşım, düşünceleri eni sonu birer varsayım ve en kötüsü gerçeğin birer parçasıydı kendileri de, Delphoi'ye boş yere kendini bil yazmamışlardı neyse ki... Gerçeği görüp algılayabilme olanağından yoksun birer parçacıktı onlar. Bütün onları görebiliyordu belki de... Çünkü, kimsesizler denizinde, bir gök taşı yanımızdan geçer de, bir güneş neden geçmez diye göz yaşı dökebiliyorlardı. 

Delhi Sultanları, kösnül Babürler, düşsel Behistan, Babilli pazarcıların ortalığı saran uğultusu, Assuan kanalları, Nogay çömlekleri gibi tümcelerle doluydu yapıtları. Ortaçağ pazarlarından alışveriş ederler, tente örerler, Suriyeli tüccarlardan kakule alıp, beyaz kuyruklu tilkilerle gezerlerdi. 

Ben roman yazmalıyım diyenler vardı, siyasi kontratlarla fil ve kirpi kardeşliğini överlerdi, Himalaya Krallığı’nın tabula rasaları, akrep kentler, taştan devler ve ölümsüzler ırmağının şarkıları sarmıştı ortalığı. ..
Elma, Akdeniz uygarlığının bitkisidir ve Adem’le Havva -bir Akdeniz söylenidir- türü yaklaşımlar büyük felsefi örgütlenmelerinin başında gelirdi. ‘Ya zaman var olmasaydı’ sorularıyla doluydu dünyaları ve birbirini sömürerek ya da öldürerek uygarlaşıyorlardı. 

Kuşlar toplanırdı ara sıra, belki eşlerini bulmak için, belki bir sıcaklık arayışı, belki de kendi aralarında bir ayin düzenliyorlardı. Sözel dillerini kana susamış tanrıları ayırıyordu ama sayısal dillerini şeytanları tek bir tipe indirgiyordu. 

Zamanı yaratan bilinçse, zaman bir diyalekt midir, zamansızlık bir boyut mu, düşüncenin yayılması pozitron algısına değer bir şey midir gibi hipotezlerle oyalanıyorlardı.
Büyük beyaz ayı, kutupçul mevsimin besin kıtlığında, bir morsa saldırdı. Mors milat takvimi göz önünde bulundurulduğunda, ilk kez görülen bir şey yaptı. Her iki boynuzunu aniden ayının göğsüne sapladı. Derin bir yarıktan fışkırır gibiydi kan...

Ayı morsun başını kavramaya çalışıyor, sanki beynini parçalamak istiyordu. Kılıç dişleriyle, gömülü boynuzların boğuşması saatler sürdü ve bir süre sonra da ses seda kesildi, her ikisi de hareketsiz kalmışlardı.

Parçalanmış levhanın bundan sonrası okunmuyor...