23 Temmuz 2019 Salı



MED CEZİR
İnsan bilmediğine taparmış.
Kumar, kızım kucağıma gel, kaderini deve tüccarları yazmasın. Muazzez bunadı ne yazık ki, çünkü o çağlarda kadınların tamamına yakını çıplaktı, Nazilli basma fabrikası faaliyette değildi. Halkının büyük kurtarıcısı ulu peygamber, göklerin elçisiydi ve tarihin kadınlara ilişkin ilk pozitif ayrımcısı ve azılı devrimci Muhammet şöyle buyurmuştu; Anneler, sizi fahişelerden ayırabilmemiz için iffetinize bürünün. Fahişelik kutsalsa Muazzez neden denememiş ki, fahişeler tarihin hiç bir döneminde kapanmadı, salt cinsel deneyimin yaşandığı pagan inançlar ve granit tapınaklar vardı. Örtünme uygarlıkla paralel türeyen bir gerekliliktir, doğada insandan başka örtünen bir canlı yoktur. Kuşun yuvası, tilkinin kürkü, aslanın gücü dışında...
İffetin teist tanımı şuna yakındır Kurani söylemde; Çoluğunun çocuğunun rızkını, rojeye, küpeye, parfüme, çizmeye, botoksa, silikona, dantele, jöleye, fileye verenler, tüketici kafes toplumunun, bedeni semiren, beyni güdükleşen, ruhsal obezitizmin kobaylarıdır, azılı tüketici maymun klanları, taklitçi kabilelerin makakları ve körleme tamahkarlığın kuyuları, çağdaş insanı tutsak etmiş, köleleştirmiştir. Bu alete, bu diyalize, bu bağımlılık yaratan aygıtlara olmazsa olmazı gözüyle bakıp, yaşamakta olan tüm insan ırkı bir denektir, öyle bir nisa ve ademin türü insan değildir, kendini bir meta, bir emtia olarak sunmakta ısrar eden bu şeytana kanmış, bedeni sikkelere bulanmış, gümüş drahomaların esir aldığı dişil nesneler, eril objeler, bu imansız dünyanın boyun bağlı fifileri ve tüketici, cinsiyetsiz ve klonlaşma eğilimi taşıyan fahişeleridir.
Kim ki beşel (aile) üyelerinin hakkını gasp ederek, ev ekonomisinin artı değerini paylaşacağı yerde çalıyor, o çelik putrellerin, ışıklı mızrak ve gökleri delen mihrakların oyuncağıdır, tröstlerin, kartellerin, uluslar arası lobilerin oyuncağıdır. Onlar endüstriyel sömürgeciliğin beyaz fareleridir. Kim ki, eski Yunan çağları, Kutluk kadınları, Nil'in şehrazatları gibi beyaz bir feraceye bürünüyor, duru bir su gibi gülümsüyor, füruuna sarılıyor ve güzelliğini tanrısal sevgiyle, kalplerin sıcaklığına sunuyor, ruhları sakinleştiren kolların kucaklayışıyla avunuyor ve bir emtia olarak görülmesine baş kaldırıyor, doğu ve batının nedime pazarlarında avret yerini açıp, kokularla baş döndürmenin doktriner, kölecil saltanatına ve deccalin oyunlarına boyun eğmeyerek, salt insan, yalnızca iki ayaklı, tek burunlu, basbayağı bir insan olduğunu haykırıyor, o yalnız yeryüzünün ve onun tüm karalarını, denizlerini ve göklerini kuşatmış günahkarlarının değil, evrenin uçsuz bucaksız uçurumlarının da, kozmolojik boşluklarında anasıdır, onun yeri tanrının yanıdır ve cennette onların ayakları altındadır!.. Kim ki kan rengini dudağına yakıştırmayı uygun görüyor, halhal ve 'Kunta Kinte' gibi piercinglere boğuluyor, mahremiyetini silaha çeviriyor, ayrılıkları ve ayrıcalıkları körükleyen bir kaplum'bağalığa soyunuyor, o bu dünyanın yarattığı bir can değil, bir halkalı köle, ne idüğü belirsiz bir yarı insan-yarı hayvandır!..
Irkından birinin aldığı madalyonu kendisine mal eden 'Janusluk' yapar (bu esemeye göre dünya gemisinin kaptanı, usa başkanı, makus talihli dünyamıza Yukarı Volta'nın armağan ettiği çağdaş Jesus oluyor), Hürmüzlük baştan aşağı bunlar, piyano, bale, opera sarhoşluğu, balerin ol, porcheye bin, john kişot komşun olsun, Visconsin'de yaşayalım ha... Yalanın padişahlığının bir mürteci ve mülteciliğin diyagonal halleri...
Sözünde durmayanların ardından neden tatlı şeyler söylenir. Kasrı var o zennenin. Bütün bilgiler senin olduğunda, sezginin eşiğinde olduğunu göreceksin ve bir o kadar daha yol alacaksın, o yolu bitirdiğinde, başlangıca döndüğünü görünce, işte o zaman bilgilerin bilgisi, sezgilerin sezgisinin ne olduğunu anlayacaksın. Çünkü sığlık, derinlikten daha çok güvenilir, daha çok sevilirdir, derinlik boğucu, öldürücüdür. Tanrı, melekler özlemlerine kavuşabilsin diye insanlara sonsuzluğu bağışladı. Ama beyaz renk bir günahsızlık, bir arınma bir masumiyetse eğer, tüm karalamalarımız niçin bilgi sayılıyor. Çünkü derinlikte insanı ölüm bekliyordur, tanrı ceylanın kaplumbağaya çevik olmayı öğretemeyeceğini biliyordur belki de. Öyleyse gözbağcılık ve kurnazlık, aldatma ve özlemlerden bütünce bir yaşamın esin kuşlarıyızdır bizler belki de...
Halil Cibran'ı gördüm Barbaros Geçidi'nde... Kimin tahtı için Arap'la Dürzi, Sünni olanla Şii, Kürt'le Bedevi, Hilal'le Salip savaşıyor Kenan ilinde, Siyon'da, Yemen'de, Mısır'da, Petra'da, Suriye'de, Lübnan Dağları'nda, Celayir'de, Kabil'de, Habil'de, Havva'da ve Adem'de diyordu...
Yüreğin tutuşmuş bir volkansa, içimizde nasıl bir çiçek açabilir ki, gerçeği anlamamız için neden ölmemiz gerek tanrım. Ve ölüm ve öldürme çağında insanların, stadionlarda, kolezyumlarda beyaz bir noktaya, meşin bir küreciğe benzer bir şeyin peşinden bunca koşarak neyi amaçladığını bir türlü anlayamadım, parsel gibi geniş bir yerden öylesine geçebilen bir yuvara neden bu kadar bel bağlıyorlar ve neden bu denli bir sevinç içinde tepki veriyorlar. Sayılmasız kalabalıklar neden bunca toplanıyor, işsizler mi, açlıklarını mı gideriyorlar. İnsanoğlu henüz ilkel çağları atlatabilmiş değil, henüz bir 'Homoid' görüntüsü veriyorlar, daha kötüsü tanrı o kadar yetenekli değildir belki de diyorum artık, ilk modelin aşamaları, ilk kıyametten sonra mı tanrım, kim günahkar öyleyse, ben mi, sen mi diyorum ve bizler ya tanrının kölesi, ya uygarlığın esirleriyiz, her şeyi yadsıdığımızda belki kendimizi yenileyecek, belki de ilk kez özgür olacağızdır.
Kedinin milattan önce yedi bin beş yüzde evcilleştirildiğini bilen insan, Yunusi Emre'nin hangi çağda yaşadığını bilmiyor ama aynı mantığın tasımıyla yıllarca oradan oraya koşturabiliyor, dergi derleyebiliyor, kimseye bu yazı mı Filip diyemiyor ve bir gramma bile sözü taşırmadan, yirmi derece oda sıcaklığında hep aynı içliği ütüleyip, giyebiliyor ve sokaklarda cirit atabiliyor, evet cirit atabiliyor tanrım.
Antrakt, Nuriosmaniye camiine sapan yolla, Cağaloğlu'na giden yolun kavşağında kitapçı vardı eskiden 1976 - ?6 yılları arasında o kitapçıda ayak üstü çok kitap okudum, şiir kitapları boş sayfalarda gezinen bir kaç dize olduğu için onları okur, bitirirdim yarım saatte, Yannis Ritsos'u orada tanıdım, Kavafis'i, Nelly Sachs'ı orada tanıdım. Kim bilir daha kimler... Meccani okuduğum kitaplar beni adam etti de Lidya tenekesi saydıklarım hep rezil etti!..
Bir gün oradan çıktım Nuriosmaniye'ye doğru yürüdüm, gazeteler oradaydı o zamanlar, kulunuz da alabildiğine gariban tabi, yolda biri çıktı meydane, yolun ortasın da külhanbeyi gibi bağırıyor; Ahlaksızlar!.. Şaşırdım, otolarda kıpırdamaya bile utanan kimsecik, adamın koskoca Bizans'da sağa sola meydan okur gibi bağırmasına hayran kaldı ama birazda çekindi tabi, çünkü alışmış, naranın olduğu yerde, az sonra itişip kakışmada gırla gidebilir!.. O adamın tipini unutmadım, ezik, aldatılmış, hayal kırıklığıyla dolu bir suçlamanın haykırışı!.. Sonraları o adamın kim olduğunu, edindiğim kültürel paparazzilerden, karşılaştığım fotolardan çıkardım, o zamanlar ünlü değildi, sonra o meydan savaşlarında ipi göğüsledi, ama açık söyleyeyim ki yazdıklarından hoşlanmam!.. O kim mi, o kim bilin ama anlatan ben değilim. Çünkü nesin de yanılır.
(o sıra Aziz Nesin'in bir kasabadaki vitrine ilk defa konulan ve tüm kasaba halkının zihnini haftalarca meşgul eden sutyenle ilgili anlatısını düşündüm. Kasaba halkı bu garip nesnenin ne işe yaradığını bilmiyor, sormaya da cesaret edemiyorlardı sanırım. Vitrin garip bir sözcük. Garip bir görüntü. Şaşırtıcıdır vitrinler. Her zaman değişirler. Hiç aynı kalmazlar.) Burada hemen taşranın görmemişliği bilmemişliği düşünülüyor doğal olarak. Bu matruşkaları bir taşralı olarak yaşadım. Taşra, sutyenin ne olduğunu bilir, sorun şudur, göğüsler için böyle bir türbana gerek var mıdır!.. Bence yok ve bu bir klişe olarak tüketim toplumunun ürünüdür. Kalçanın büyümesini önleyen korselerde bir paratoner. Çinlilerin ayakları küçücük yapan takunyaları da... Kravatta bir bulgu. Göğüslük der köylü sutyene ve bir genç kız bunu kullanmaya zorlanacak çağa geldiğinde, yadsıyan zavallıları görmek isterim, yüzü kızarır ve aşağılandığını duyumsar. İcat, bulgu gereklilikle bağdaşmadıkça saçmadır, gülünçtür. Sutyen zaman içinde gülünç olmayı aşmış bir gerekirlik olmayı başarmıştır. Korse başaramadı, kravat başardı ama örneğin lens türü şeyler başaramadı sanıyorum. Moda geçicidir Mona!.. Sorun şu, taşranın bu bilisizliği ve görmemişliği üzerinden edebiyat yapmak bir klişedir aslında, yazar modernliğe, son derece uyumsuz yaşadı ama bir yöntem olarak, yazılarını ilginç kılmak için taşra metaforundan yararlanmış olabilir, ama şunu kesinlikle biliyordu ki, her insan bilsizdir ve öğrendikçe bilisizliği artar. Bu taşra cehlinin, ahvalinin, taşranın daha saf, yani arı bir yaşam biçiminin sürdürücüsü olmakla da ilintisi vardır. Eğer taşra bilisiz olsaydı, insanoğlu kötü koku hissettiğinde, o kokuyu bir başka kokuyla -ahmakça- örtbas etmek cahiliyeliğini göstermez, havalandırmayı tercih ederdi. Çok görmüşler de bugün kötü koku ya da kötü kokmak tehlikesini parfümle savuşturan ve kanserojene tapan cahid / e ve sonradan görmeler olamazdı!.. Bunların tümü bakış açısına göre değişebilen konulardır. Her insan her şeyi bilir bir fan olarak bildiğim, ama davranışlar ayrıdır, bizi ayıran şeyler ruhumuzda değil bedenimizde yatar gerçekte... Zamanla bunu anlarız. Kısacası cühela ve görmemişlik, sonradan görme ya da modernite gibi bir yanılsama ve bize dayatılan formatif bir algıdır. Uygarlığın iyiye gittiğini söylemeye benzer bu, oysa yüzyılımızda iradesi dışında ölenlerin sayısı, tüm çağlar boyunca ölenlerin sayısını aşmıştır. Kokoş, (Oscar Kokoscha'nın çok renkliliğinden türeme!) kokana, nobran, hep bir nitelemedir ve hayra alamet değildir, köylü, çoban, kıro (kırdan türeme!) gibi nitelemelerde öyle!.. Aslolan hayattır, yapacak bir şey yok!.. Ve insan yarım bir varlıktır, anomalidir, sanatsa bir tür sapkınlık!..
Kadın erkek egemen bir dünyada, sanatın, onun belirlediği ödülleri verdiği bir dünyanın krallığında şu haliyle eşitliği sağlayamaz. Yapacağı tek şey dünyanın değişmesini beklemek değil, bunları bilerek kulvarında koşmayı sürdürmesidir, işlerliğe soyunmasıdır. Sanat, uygarlık biçimimizin ürettiği bir illüzyondur; başarılı olmak, değerli bir insan olmak anlamına gelmez, değerli insan yaşadığı dünyada algı ve kavram bütünlüğüyle yapabileceği, gösterebileceği tavırla bütünleşebilen bir insandır. Bunun tanımı da tam olmayıp neredeyse belirsizdir, belki bilinmeyen bir gelecekte bu daha belirgin bir tanıma kavuşabilir?.. Ne demek bu!.. Çağdaş toplumlar, din sömürür, çingeneler - yoksullar sayrılık yayar, Simone canı sıkıldıkça erkek değiştirir gibi klişelere sığınır hep, bu kuyruk değil parmak sallayan akbabalara, biri şunu demelidir. Gelişmiş görüngüden sanatçı çıkmaz, manipülatif bir varlık çıkar!.. Temel sorun, onların, çağdaşların, madernite uşaklığının kendilerini daha güçlü ifade edebilmeleridir, çünkü medyatik güç onların elindedir, bu silikonlu bir mankenin organik bir canlıdan üstün ve güzel sayılmasına benzer, oysa silikonlu sahtedir ve kısmen, insan bile değildir!.. Tüm duygularınızla öptüğünüz şeyin bir sünger, tüm düşüncelerinizle bağlandığınız şeyin, uzaktan kumanda bir volüm olduğunu düşünün, Şarkikaraağaçlılar'ın gözünde bir kahraman olan- gerçekte bir Alkapon'dur her daim.
Sodyum yüklü lazer bıçağı, hangi gökdeleni delerse bak mehtaran coşturuyor seni, sınır tanımaz newyorklu elhamdülillahi müselman ve volaha ressam, ayaklarına pedikür parası gerek bu Ladik'linin. Sen meltem rüzgarı gibisin, sıcak ve engin. Seninle yan yana olmak bana yeni dersler verir ve ufuklara sürükler efendim.
Bakın gelişmiş ülkelerden neden sanatçı çıkmaz, Homeros bir Yunan değil, çulsuz bir Smyrnalı, Yaşar Kemal bir aşiret çocuğu, ineğin göğsünden süt emen dağlı. Marquez , Kolombiyalı. Borges, Arjantinli. Örnekleri artırmaya gerek yok, düşünün bulursunuz. Marks, Şeyh Bedrettin'in çömezidir. Sanatçı derbederlikten emekli bir varsıl olmadıkça sanatçı olamaz. Sanat sancılı toplumlara özgüdür, beşikte sallanarak çocukluğunu geçiren biri, değil sanatçı olmak gırnatacı bile olamaz. Siz hala sanatçıyı, duvara çizer Banksy, yüz bin satar -Orman Düşmanı- biri mi sanıyorsunuz. Bu söylenilen doğru olmayabilir, keskin söylemlerden kaçının, biri fısıldıyormuş gibi yazın, Bergerac gibi.
Çünkü onlar kuyruğu açıkta dolaşmanın keçiye özenme, örtünmenin insani aşkınlık, nükleer bomb'un buzul çağları özlemi, silahsızlanmanınsa Havva anamızı arama, gdo lu ürünlerin leş yiyicilik, doğadan beslenmenin cenneti arayış, silikonlu göğüslerin küffari, doğallığın inanç temizliği, hormonlu nesnelerin ucubeye dönüş, gerçekliğinse bir masumiyet, cinsiyetsizliğin insan soyuna yönelik kıyım, aşkla çoğalmanınsa ırkımızı kutsama olduğunu biliyor, bugün yaşadıklarımızın ise bir uygarca değil, sürüp giden vahşet çağlarından bir cilalı metal devri (Konstrüksiyon, imaj ve illüzyon tümörünün çağı) olduğunu anlıyorlar. Dolayısıyla tüm sanat ürünleri, tüm ekonomik göstergeler, tüm mekanik gelişmeler ve bilimsel, kültürel aydınlanma ve bilgi çağı adını verdiğimiz yüzyılımız bir vahşet ve moronizmin uçsuz bucaksız bir ışık denizinin kar körlüğünden başka bir şey değildir, harakiri köpekleriyiz biz, İsrail ıstıraplar çocuğu, batının balistik füze üssü, her gün bomba patlayan, gece acaba göğsümün üzerinde dolaşan cin mi, yoksa Tahran'dan gelebilecek bombanın enfrarujimi diye uykusu kaçan bir ulus nasıl huzurlu olur, İsrail zombi gibi lanetli ve ilahi bir ağlama duvarıdır, şizoid olasılığı ve sokakların korkuyla dolu olduğu, umarsız Penelope o, su kuşu, Eftalya, Zofana, Belkıs, kanımca tanrı yok, ama Leyla'nın aşkına katlanamayanlar tanrıyı yaratmış olabilirler, dağlarda çark ve yılan. Nietzsche bir koçbaştır, çünkü, cinsiyet ayrımcılığını içgüdüsel olarak iliklerine kadar hissedenler gerçekte hümanist duygular besleyemez insanlığa, konu çok yalıncıktır, dudak ve burun arasındaki tüyleri bu denli yahşiyane ve hayat boyu bir logo gibi taşıyanlara hiç bir zaman inanmamışımdır. Bunlar cinayete vah vah diyebilirler, saldırıyı pek iç açıcı yazıyla lanetleyebilirler, ama normatif olanın kanısını değiştiremezler. İnsan her devinimi ve her davranışıyla bir kitaptır. Okudukça anlarsınız. Nietzsche, yaşamı boyunca şu görüntüyü verdi, ağzıyla kuş tutsa benim için bir maço ve tatlı su balığıdır, koyun değil koçtur o her daim, zaten kadınlar varsa yanınızda bir kırbaç bulundurun diyen bir buldogtur o...
Kadınların aşırı makyaj, aşırı topuklu giyen, son derece dışavurumcu bir nesne gibi hareket edeni de huzursuz edici, sana ne be adam, tamam, aynı biçimde onların tepkileri de sahte ve çürük gelir bana, nanay da nanay... Shakespeare, şekerparedir. Neden? Dünyada oyun yazarlığı sürgit ikinci sınıf divit savaşları işlemi görmüştür. Deyin ki birine, bir oyun yazarının adını söyle, düşünür... Ve birini söyler doğal olarak. Bunun nedeni salt oyun yazarlığının bir becerim sayılmamasıdır. Çünkü iyi bir yazardan her kim ve kolaylıkla oyun çıkarılabilir. Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan (Anayurt Oteli ne zaman bir oyun olarak sergilenecek) Sait Faik (Hişt adlı öykü olağanüstü bir oyun olabilir vb.)... Öyleyse oyun yazarlığının abartılması bir hiledir, ar. Şekspir bu anlamda kültür hegemonyacılığının bir aldatmacası, çünkü, dilerseniz her yazardan olağanüstü oyunlar yaratılabilirsiniz. Stalker, oyun olarak sergilenemez mi, daha nice şeyler, örneğin Hasan Sabbah, hepsi olasıdır. Sonuç, Globe'nin süpürgecisinin yere göğe sığdırılamaması bir dolandırıcılıktır. Don Kişot ilk çağdaş roman denir, Don Kişot bir tür fabldir ve başat bir fonksiyonu olamaz, abartılıdır. Fabldir çünkü... Siz siz olun batının bu ayak oyunlarına gelmeyin, yapacağınız iş kendi dünyanızı kurmak ya da onu keşfe çıkmaktır, Solaris bir bilim kurgu şaheseridir, Lucretius'un Evrenin Sırları dudak uçuklatır, Binbir Gece Masalları dünyaya yeniden getirir ve en kötüsü keşfedilmemiş nice mutlakıyetler sizleri bekler. Böyle bir dünyada, Şekspir'i İlah, Sartre'ı filosofinin çağdaş babası, Picasso'yu da bulunmaz Bursa kumaşı sanmak, bilisizliğin gün görmüşlüğünde kulaç atmaktır!..
Kim ki klişelere sığınarak sanattan, edebiyattan, bilimden konuşuyor o tasmalı bir zattır, dünya her dakika bir Shakespeare, her saniye bir Picasso ve her gün bir Sartre üretebiliyor artık ve sanat bir manipülasyondur. Bunların sınırladığı dünyadan çıkmadan, sanat kaşıklayan insanların tümü, resmi tarihin kuvözde büyüterek ortalığa saldığı bir hibritdir. Sanat artık yaratıcılarının değil izleyicilerinin emrinde bir uğraştır. Kobaylığın kapkaççılarından uzak durunuz ve onların ambalajda sunulmuş çığırtkanlarının tasmalı birer köle olduğunu biliniz lisyantuslarım.
Devrim kavramı da günümüzde bireysel bir gerçeklik, önce kendinize ve size sunulan verilere isyan ederek kendi cumhuriyetinizi kurunuz. Devlet olamazsınız belki ama özerk bir bölge olarak benliğinizin saygısını kazanabilirsiniz, başkasının saygısını kazanmak çağımızda, kullanıldıktan sonra, çöpe atılacak bir kimesne olmaktır. Oysa insanız!..
Bir insanın gözlerinin içine ısrarla bakın, sonuçta bir katil göreceksiniz ama daha fazla bakmayın, çünkü orada küçük bir nokta gibi duran şey sizsiniz!.. Gelecekten, parlak yıldızlar ve taşların ışıltısı, trubadurlar ve Gaskonya lehçesi geliyor şimdi, şu an...
Her zaman düşümdür, batı doğuyu yazar, Borges, Gazali'yi yazar ama bizimkiler neden Giyom Tell'i veya 16. Lui'yi yazamaz. Biriniz, bozacı Mevlüt'ün iç çamaşırlarını yazıyor, yazar olsa ne yazar. Alamut kitabını korsandan aldım, yazarı Vladimir Bartol, ne bilir Hasan Sabbah'ı, ama okuyun da mevlutçunun ne menem bir 'süt tozu' olduğunu anlayın, başkası sizin içinizi yazıyor, yetmiyor, Şarkikaraağaçlı'nın bir gram düşü olsa, Mary Stuart'ın bahtı kara maderini yazacak naturası olurdu, ama hala Mevlüt'ün şeyametini yazabiliyor...
Shakespeare'in deha olduğunu ileri süren mekanizmaya tercih imkanları: Bu sir saray soytarısıdır. Globe Kumpanyanın süpürgecisidir. Başkalarının yazdığı oyunları derleyen bir çaldırandır. Bu adam yaşamamıştır. Oyunları aristokrat kesimin entrika ve erotizm dalkavuklarının nişanesidir. Misyonerlerin sömürgelerinde deha zannedilen bir meczuptur. İngiliz ve İncilizm kurbanıdır.
Herkes her şeyi biliyor, ama aynı şeyi yapıyor, bakır rengi, Everest'in doruğuna çıkan ilk dünyalı Edmund Hillary'yi, meğer helikopterle oraya indirmişler!..
Işid'din mi, bir Fransız kadın, Işid dünya adaletini sağlayacak sandım, marki de Sade'ın amcası çıktılar ve kevgircilik oynadılar. Ayrıca o Nasa'ya katılacakmış, Nasa, Hiroşima ve Nagazaki pazarlığı yapılan masadır.
Edebiyat nedir peki, 'Mangal mangal yıldızları görecek!' Bakın bu edebiyat değil cehaletin karesi, küpü de değil, sonsuz çarpanı. İlkelliği anlatırken, mağarayı betimlerken karanlık, bir perde gibi çöktü mağaranın içine denilmez, perde çağdaş bir imgedir çünkü, bunu Borges diyorsa da, mangal, pikniği çağrıştırır, piknik, dumanı ve leşcil kokular içinde tıkınmayı, la grande bouffe'u, yani az gelişmişliği!
Öyleyse, mangal mangal yıldızlar dendiğinde, aşkı, sevgiyi, doğayı anlatayım derken, kesenkes edebiyatın üstünü örtmüş olursunuz, endazeniz, yazdığınız dizenin boyunu geçmez. En iyi sözcüğü siz bilirsinizdir ama, belki saçmalıktan da bir gökada çıkabilir neden olmasın. Bu sözler ne ki, bu ne şiir, ne şarkı, ne de afra tafra, burası dedikodu yeri!.. Şiir, her şeyi kapsadığında tanrı yeryüzüne inecektir.
Tüm bilgilerimiz sanıdan ibarettir ve bilginin en büyük düşmanı onu kullanım biçimidir. Öyle hissediyorum ki şu anda özgürleştiren ve canlandıran bir dünyanın eşiğinde duruyoruz; bu dünyanın içinde insan ırkı gerçekten tek bir aile haline gelebilir ve insan bilinci mekanik toplumun zincirlerinden sıyrılarak kozmosta gezinme olanağı bulacak. İnsan potansiyelinin büyüyebileceğine ve öğrenebileceğine dair derin ve değişmez bir inancım var; kendi varlığının derinlerine inebilecek ve evrenin orkestrasına kendisini uyumla verebilecek gizli şarkıları öğrenebilecek bir potansiyel bu...
Derin bir acı ve trajik bir kimlik arayışı içindeki bir geçiş çağında yaşıyoruz; ama çağımızın acısı bir yeniden doğum sancısı. Gelecek yılların gezegenimizi bir sanat formuna dönüştürmesini bekliyorum; açık hava müzesi, yeni insan zamanı ve mekanı aşan bir kozmik ahenge bağlı olarak duyarlı bir şekilde dünyasal deneyimlerin her kesitini adeta bir sanat yapıtıymış gibi kucaklayacak ve biçimlendirecek ve insan bir organik sanat formuna dönüşecektir.
Herkes nükleer silaha sahip olduğunda Einstein'in hayran olunacak bir bilim adamı değil gerçekte bir sıradanlığın mülkiyeti olduğunu anlayacaksınız. Çünkü gittiğiniz yerde size şaka mı beğendin mi diyecek!..
Çaldıran bir savunma savaşıdır ne yazık ki, tıpkı Yıldırım Timur savaşı gibi, Osmanlı doğuya bir adım gidemedi, Pers duvarı var, güneye indi ve batıda durdu, Kuzeye de çıkamadı. Tarihte, her imparatorluğun bir habitat alanı vardı...
Şiirimizin Apaçisi dünyamızdan ayrılmış. Yıllar önce bir kaç tümcelik konuşmuşluğumuz var. Eşdeğeriyle insanları anlayışla karşılayan olgun kişilerdi. Sakin bir karınca gibi sanatın içinde oldular. Sustular, gerekirse konuştular ve gerekirse gene sustular. Hayatın ölümden daha ağır bir şey olduğunun farkındaydılar. Banksy bir sanatçı, kraliçe Elizabeth'in, sömürgeci bir dünyanın külotsuz kumbarası olduğunu çizecek kadar cesur olabilirse, Kruşçev gibi onu dudaklarından öpecek çok sevdalı çıkar ama çizemez, çünkü zıbınının ne kadarda açıkta dolandığını anlar. Birden aydınlanır!.. Banksy banka sözcüğünden türeme bir abrakadabra, batının barbarlığını saklayıp doğunun ezilenlerini diline dolayarak göğüs geçirenlerin dramını anlıyorum.
Banksy, kraliçe Elizabeth'i nü halinde amuda kalkmış ve yoksullar, negrolar egzistansiyalist bir delikten içeri paldır küldür girerek, ağzından da bir değirmen gibi, şangırtılar için de, 'pennycikler' halinde döküldüğünü gösteren bir duvar resmi çizebilirse, onu tanrı ziyarete gelecektir, çünkü onun yapamadığını Banksy yapmış olacaktır. Hellespont vampirellasının great work'ü olur birde!..
Libya çöllerinin ışığı gibi, sözün dışındaki her şey bittiğinde, sözde biter.
SONGÜN
İnsanoğlu neden kendi alanının dışındaki bazı şeyleri deliliğin edimlerine yorar veya yolunu yordamını şaşırmak ya da verim sağlayamayacağı alanlarda koşturmak olarak algılar... Cavendish kimdir merak ederim, Cartagena'ya tan vakti düşen ışığın, önündeki aydan, kütle çekim yasası uyarınca bükülerek geçtiğini, karadeliğin devasa yıldızların sönüp gitmiş bir közü olduğunu, dönen gezegenlerin, yörüngesinin de döndüğünü elden geldiğince bilmeye çalışırım. Manyetik giysileri bulgulayıp başardığımızda, tekstil sanayiinin, tilki postuyla örtündüğümüz çağların bir süreğeni olduğunun anlaşılmasını, içimizde ürettiğimiz elektriğin ledleri yakacağı günleri, mevsimleri dilediğimizce değiştirebilmeyi, sanal ormanlar değil, üç vakte kadar koru cennetleri yaratabilmeyi, beslenme ile mide ilişkisini sonlandırmayı, söz hünerlerinin bir yetenek değil kişisel uğraşlara evrilmesini, felsefenin tinsel doyumlara yol açan bir edim olmasını ve tanrıyla birebir konuşulmasını özlüyor ve bekliyorum. Kutülamare'de ölenleri diriltmeyi ve eski bir dille yeni bir şey yazılamayacağını da öğrenmeyi umuyorum.
İnsanın evrende oluşturulabilen bir varlık olmasını, canlıların boşluğun gerdanlığı olduğunu, ilahi mekanizmanın, maddenin kendi iç dinamiği ve denetimi olabileceğinin anlaşılmasını ve hemoglobin yasalarının değişmesini de istiyorum. Ölümsüzlüğün ölümde olduğunun anlaşılmasını dileyerek, kaderci bir yaklaşımında tutsağı olduğumun bilinmesini düşlüyorum. Primitif arzuların eşiğinde ve kavranılmaz evrenin kışkırtıcılığında gizemli yolculuklar hep sürsün istiyorum. Daracık odada düşlerimle baş başa, pencereden dışarı baktığımda sonsuz çeşitliliği görüyor ve düşlerin sınırsız değil, sabah serinliğinde odama sızan ot kokusunun yansımasında, bildik gerçeklerin buyruğunda cirit atan başı bozuk -kimyevi partiküller- olduğunu anlıyor ve elem dolu gözlerle boşluğa bakarak, gerçeğin kozmikomik türevleriyle oyalandığımı anlıyor ve alabildiğine kendime acıyorum artık... Bir ot bile olamayacaksın sen!..
Yaşamak ya da sanat bir deney, bir arayış, sorularla dolu bir bekleyiştir sonuçta, uygarlık yarattığı erkin tutsağı olmaktan kurtulduğunda, birbirimize düşmekten uzaklaştığımızda, kuyularımızdan çıktığımızda, yaşadığımız çağların ilkel dürtüler eşliğinde sürüp giden bir yoksunluk olduğunu anlayacağız, insanlık henüz kendini tanımaya çalışmakta, büyük boşluklardan korkuyor ve uçurumlarında iç çekerek yarattığı tanrılara sığınmayı bir ödeşkenin bileşenleri sanıyor, oysa evrenin bir parçası, bir süs, bir matruşka o, varoluşsal bir hologramda kendi kendini yok etmesi, ötekilere saldırması, onu alabildiğine gülünç kılıyor ve hala anne sütüyle besleniyor o!.. Ne zor şeymiş uçsuz bucaksız yeryüzünü paylaşmak, ne zor şeymiş, okyanusların üzerine dizilmiş çadırlarda tanrılara tapınmak, ne zor şeymiş karınca diyarının yaratılmışlarını barındırmak ve minicik tanrılarımız, annelerimizi göz yaşlarından arındırmak... Şeytan mıyız biz, cin miyiz, her birimiz birer katil ve Kan-su Gavri'nin elçileri miyiz!..
Biz düşüncelerimizin esiriyiz. Bizim tüm birikimlerimiz, inançlarımız, dinimiz, bilimimiz, ilmimiz ve alışkanlıklarımız, her tür us dışı, beceri dolu, yetenek gösterilerimiz, hayranlık veren edimlerimiz, yaşamsal verilerimizin, düşünsel sistemlerimizin, dünya, deniz ve topraklar karşısındaki tavırlarımızla oluşturduğumuz verilerden ve geçmişte ve şimdinin oluşturmakta olduğu göstergelerden kaynaklanıyor. Yanardağların patlayışı ve volkanların aleviyle, seller ve depremlerle, ulumalar ve kükremelerle içimize ürkü girdi bizim, cehennemimizi onlara benzettik, çünkü yüzyıllar boyunca onlara yenildik, tufanlarımızla insani ve etik davranışlarımıza yön verdik, Sodom ve Gomore'yi alev toplarının emrine verdik, dinimiz, inancımız, bilim ve düşlerle dolu sanrılarımız bu görsellerin eşliğinde oluşan sayfalara dönüştü...
Kitabı kutsal saydık çünkü o bizim geçmişimizin resmiydi, ona bakarak geçmişimizi öğreniyorduk. Sonunda nükleer topları icat ettik, henüz kültürümüzü değiştirmedik ama bir yüz yıl sonra Hiroşima ve Nagazaki için efsanelerimiz, Natziler için düş kıran söylenlerimiz ve peygamberler toprağı Eden yarımadası için nice yeni mesellerimiz bekliyor bizi kapıda, Buffalo Bill araya girecektir elbette, Antarktika için kim bilir neler uyduracağız, yeni Amerika oraları olacaktır belki de, o zaman cennet, soğuk sular ve denizler altında yüzen sonsuz çeşitlilikte varlıklar olacaktır bu kez, ama zaman kalırsa, Mars'ın ötesine, yeni ve başka dünyaların düşlerine kapılmazsak, yeni tanrılarımızın oluşması için vakitte olacaktır kısacası, yeni söylencelerimizin oluşması için vakit var. Düşünce eylemden sonra gelir, düşündüğümüz için doğmayız, doğduğumuz için düşünürüz, ne ki gerçekte tümüyle bir düşünceyiz biz, her şey, hepimiz...
Taş devri, maden devri, tunç, bronz, demir çağları, volkanlar, tufanlar ve doğa felaketlerine göre oluşturduk tanrılarımızı biz, kuyruk sokumunda başlangıcımızın izleri var, ellerimiz pençelerimizin gölgeleri... Geleceğin dini ve tanrıları, atom altı parçacıkların, nötronların, yüksüz dünyaların, açıklanmaz novaların, göksel protonların, nükleik vagonların, partikülden vatmanların, dijital vaatleri ve ayetleriyle dolu olacak bizim. Tanrılarımız hologramda bir bir canlanacak ve sizinle birebir görüşmelerde bulunacak. Gelecekte şimdiki tanrılarımız müzelerde yer alacak, tıpkı geçmişteki tanrılarımız gibi... Adem ve Havva sanal bir söylentinin, yüzyıllara hükmeden Nuh-u Nebileri olarak size el sallayacak, tanrılarınız biçim ve ruh değiştirecek, inançlarınız sonsuzca yenilenecek, şimdiki alışkanlıklarınızın totemleri, muska ve varyeteleri ortadan kalktığında, cennet ve cehennem; genlerinize sinmiş pagan çağların korku ve vaatleri olduğu anlaşıldığında, geleceğimiz, yeni kıyametler tasarlayıp gönüllerinize yine esenlikler bağışlayacak, tıpkı çoktanrılı dönemlere gülümseyerek bakmamız gibi, şimdiki tanrılarınıza gelecekteki bizler gülümseyecek ve geçmişteki ilkel uygarlıkların primitif canlıları olarak, şaşırtıcı ve trajikomik bulunacak ve arkanızdan göz yaşı dökeniniz bile olmayacak ne yazık ki...
Sizin tanrılarınız yarattığınız ve sahip olduğunuz uygarlıkların ürünüdür, yeni tanrılarınızda yarattığınız uygarlıkların ürünleri olacaktır. Siz var oldukça onlarda var olacak onlar sizinle değişecek ve siz yok olduğunuzda onlar evet yine var olacak, çünkü siz düşünüyor ve yargılar verebiliyorsunuz!..
Düşünce yoksa, tanrı neye yarar?.. Düşünce tanrının ötesindedir, düşünceyi yaratan tanrı olsa bile, düşünce tanrıyı kapsar, tanrı düşünceyi kapsar mı, iki kutup, orasını bilmemiz için yalnızca düşünceye gereksinimimiz var ne yazık ki... Düşünceyi kimin bağışladığı bile bir düşünceyse eğer...
Evrende her olay sui generistir, kendine özgü, devinim ve eylem yineleniyor olabilir, benzeridir evet ama her olay kendi olay ufkunun, kendi kozmik bahçesinin oluşturduğu bir yazgıdır. Yazgı; yazılım!..
Diyesim, sözü şuraya getirmek istiyorum, kutsal kitaplarda ya da kozmik varsayımlarda sözü edilen kıyamet -songün- hiç bir zaman gerçekleşmeyecektir. Evren tümüyle çökmeyecektir örneğin, bir yerde bir şey çöküyorsa, başka bir yerde başka bir şey oluşuyor, yükseliyordur devinimde...
Dünyada kıyamet kopuyor diyelim, nedenlerden biri güneşin sönmesi olduğunu düşünelim, güneş tüm gezegenlerin ve bizim sonumuzu getirdi diyelim, evrende bir nötron yığınına dönüşen milyonlarca yıldız var, her saniye kıyametler kopuyorsa, bize sıra geldiğinde bu yaşamın neden sonu olsun, o zamana dek kim bilir hangi yıldızlara konuk olacağız, kim bilir nerede varlıklar, tinler, tözler nereye göçmekte, nerde yer değiştirmekte, tanrısını göremeyen onun kullarını nasıl görsün!.. Yolun yarısına gelmeden Mars'a gidiyoruz biz, Mars'tan Kuiper kuşağına, oradan Samanyolu'nun dışına, başka yıldız yuvalarına ve başka komşularımıza, yalnız olduğumuzu düşünmek mutsuzluğumuzdur bizim, sonsuz kalabalıkların parçasıyız biz...
Belki de başka ve sönmüş bir gezegenin kıyametinden kaçmış yaratıklarızdır, altın sarısının içinde yaşadığımız bir planete konuk olmuşuz, burası metal yorgunluğuyla çökerek uluduğunda, omurgaları Süleyman'ın sütunları gibi yıkıldığında, gideceğimiz yere kültürümüzü de götüreceğiz doğallıkla ve bitip tükenmeyen bir kıyamet korkusuyla yaşayıp duracağız biz, ölümsüzlük bu korkuyu yenmemizi sağlamayacak, varlık ve yokluk ikilemi bizim vazgeçilmezimiz ve baş tacımızdır kaçınılmazlıkla...
Kıyamet korkusu, masallarımız, söylencelerimiz, ninnilerimizdir bizim. Gönüllü tasarımlarımız, tanrılarımız, büyücülerimiz, dehşet veren cadılarımız ve içgüdüsel korkularımız, tümünün dışa vurumu, yinelemenin eşiğinde durduğumuz sürece, Adem peygamberse, Havva ana tanrıçamızdır. Adem biricikti, kime yalvaçlık yaptı ki, biz onu yüceltiyoruz, sözün büyüsüne beleyerek, armağanlar veriyoruz, peygamberlik zanaatı, konuşmaya erdikten, yazı ortaya çıktıktan sonrasıysa, Adem ilk insan olabilir mi... Roma valisi ve Tibet laması değildi evet ama Adem konuşmayı bilmiyordu, cennetten kovulmuş, dili tutulmuştu bir kere... Çünkü insanoğlu son derece yetenekli ve edebiyat için, estetik ve akan zaman için, yaşayan bir kozmik bilinç o!..
Adem peygamber değil, bir sabıkalıydı gerçekte ve günahı Havva'nın üstüne yükleyerek, insanlığını gösterdi ve yeni bir düzen kurdu, şer'in üstüne, bu düzen değişmedikçe Habil ve Kabil savaşımı sürecektir. Bundandır ki gerçekte, kötülüğün türevleri ve saltanatını yıkmak için çabalıyordur tüm insanlık!..
Yaşam evrene açılan bir pencere... Elem verici konu, Çökilyas dağının yamaçlarında, gece yanan ışıklar altında, bir yunus balığı gibi kıvranan İsabey kasabasında, evlerin penceresi yok denecek kadar azdı, güneş sızardı odalara, hiç unutmam ışığın içinde tozdan bir dünya vardı sanki, kıpırdaşan, yüzen, uçuşan, dönüp duran iplikçikler, niçin bir mikro evren olmasın, şaşardım bunları içiyor, yutuyor muyuz biz diye... İçimizde onlar var belki de ve biz kendimizi bir şey sanıyoruz. Bir tozanız, bir tozan bizim gerçekliğimiz.
Bologna'da ortaçağdan kalan evler ve sokaklar varmış, bizde en eski yapı, yol, yolak, çeşme kaç yılları geçiyordur acaba... Çok üzülüyorum dünyamız ahvaline, biz neden böyleyiz; göçebeyiz, aydınlanma yaşamadık, pederşahiyiz, dinlerin kölesiyiz, hepsi saçma geliyor, bir adım ötemizde onca şey varken, Efes tapınağını görmüyor muyuz, Yedi uyurları bilmiyor muyuz, Selimiye'yi yedi ceddimiz yaşamadı mı?... Mimarimiz yok, estetik duygumuz sıfır bizim. Dağda, kırda herkes kendi evini yapıyor, 'Kırlangıç yapar yuvayı, çamur sıvayı sıvayı' . Doğuda sultan saraylarının erki, kaç yüzyıldır kedi köpek kulübeleri denli bir ziynet bile yapmıyor acaba!.. Neden şatolarımız yok bizim, neden bir sayınç ve hayranlıkla seyredeceğimiz evlerimiz yok, tahta ev yapmış çok tasalananlar geçmişte, yalnızca bir dünyayı küçümsemenin ve öbür tarafa borçlanmasız gitmenin görkemiyle açıklanamaz bu, reaya ne yapsın, 'Şalvarı şaltak Osmanlı, eyeri kaltak Osmanlı, ekende yok, biçende yok, yiyende ortak Osmanlı', Osmanlı'yı yerden yere vuran bir cehlin cennetine kim sığınmak ister ki, geçmişimizi aşağılarsak, bizi bekleyen karalar bağlamak mıdır, uyandığımızda yanımızda kimseleri bulamayabiliriz, size bıraktık dünyayı, kimsecikler olmasa da, kendinizi aşağılayacak kadar, insan sevmez, kadir bilmez, tanrı tanımaz mısınız bakalım yine de!..
Biz başkalarına bel bağlamayı alışkanlık haline getirmiş bir toplumuz, tanrı kültüne, batı kültürüne, el kapılarına... Bizim bel kemiğimiz yok mu, kim layık gördü bizi bu tutsaklığa; öncelikle kendimiz!.. Kulluk diye tutturmuşuz, kölelikten evrilme bir sözcüğe sevdalanmışız, öznesine sıkı sıkıya bağlı bir oyuncağı sonsuza dek taşıyan, deliliğin edimleriyle oyalanan bir varsayımın görünmez prangasına, dünyaya gelip de bir kalem oynatmayan, bir fidan sulamayan, bir emeği üretmeyen, var oluşun çayırlarında, panayırlarında ter akıtmayan, bir verime katılmayan, bir pergelin kadranıyla oynamayan bizden değildir. Tanrı tapınmamızı değil, el ele olmamızı, kendisine yardımcı olmamızı istiyor, kul değil adı üstünde insan arıyor ve gerçekte yerini onlara terk etmeye hazırlanıyordur. Amaçsız, değişkesiz, ufuksuz, sonuçsuz ve sürgit yenilenmesiz bir varoluş biçiminin ne anlamı var, sığlık ve durağanlık karanlığın şarkısıdır, 'Her şey değişip akmada, bu hal beni hayran bırakmada!..'
Yaşanılanlara, olmuş ve olacak olanlara bakın, tasımlayıp, düşleyin, kolaylıkla duyumsanıyor bu döngü, görünüyor, tanrının işini kolaylaştırmayanlar, ona sığınarak, tembelliğin yamaçlarında uyuklayan onu yadsıyan kurnazlardır. ... Kederimizin Efendisi penceresiz kör evlerde büyüsünler diye yaratmadı bizi, kim ki onun kulu duyumsuyordur kendini, yaşamı ve rabbini yadsıyor, hiçliyordur, biz ona bağlanmayı değil, ona sığınmayı değil, ona layık olabilmeyi, onun katına çıkabilmeyi, varabilmeyi başarmalıyız, buda insanı ve onun var ettiği dünyada sürüp giden yaşamı yüceltmekle olasıdır, gerçekte tanrı bizden bir şey istemiyor, yarattığı insanı yüceltmeyi ve var ettiği yaşamın hakkını vermemizi istiyor, o zaman ki biz ona layık olacağız ve o bizimle belki gurur duyabilecektir artık, ona sığınmak, bizim suçumuz ve onu aramak, bizim en büyük günahımızdır. Kutsanacak bir şey varsa yaşamdır ve tapılacak biri varsa insandır. İnsanı eziyor, hiçliyor ve böylelikle tanrıyı sürgit yadsıyoruz biz. Tapınmak günahlarımızı çoğaltıyor, sığınmak acılarımızı artırıyor ve onu aramak iki yüzlülüğümüzün kanıtına, utanmazlığımızın ve kurnazlığımızın onulmaz acımasızlığına dönüşüyor artık. Alışkanlıklarda değişir, biz tanrının 'gölgesini' çiğnemeyi bırakmalı ve ona, yaratana kin duyan kahredici ve pişman edici, göz yaşlarıyla dolu yaratıklar olmaktan kurtulmalı, kurtulabilmeliyiz...
Tanrı ne demek istedi kutsal kitaplarda...
Onun kutsal kitabı evren...
Ve o soruyor, düşünmekle ne yapmak isteyebilir ki insan?..

13 Temmuz 2019 Cumartesi

SONGÜN
İnsanoğlu neden kendi alanının dışındaki bazı şeyleri deliliğin edimlerine yorar veya yolunu yordamını şaşırmak ya da verim sağlayamayacağı alanlarda koşturmak olarak algılar... Cavendish kimdir merak ederim, Cartagena'ya tan vakti düşen ışığın, önündeki aydan, kütle çekim yasası uyarınca bükülerek geçtiğini, karadeliğin devasa yıldızların sönüp gitmiş bir közü olduğunu, dönen gezegenlerin, yörüngesinin de döndüğünü elden geldiğince bilmeye çalışırım. Manyetik giysileri bulgulayıp başardığımızda, tekstil sanayiinin, tilki postuyla örtündüğümüz çağların bir süreğeni olduğunun anlaşılmasını, içimizde ürettiğimiz elektriğin ledleri yakacağı günleri, mevsimleri dilediğimizce değiştirebilmeyi, sanal ormanlar değil, üç vakte kadar koru cennetleri yaratabilmeyi, beslenme ile mide ilişkisini sonlandırmayı, söz hünerlerinin bir yetenek değil kişisel uğraşlara evrilmesini, felsefenin tinsel doyumlara yol açan bir edim olmasını ve tanrıyla birebir konuşulmasını özlüyor ve bekliyorum. Kutülamare'de ölenleri diriltmeyi ve eski bir dille yeni bir şey yazılamayacağını da öğrenmeyi umuyorum.
İnsanın evrende oluşturulabilen bir varlık olmasını, canlıların boşluğun gerdanlığı olduğunu, ilahi mekanizmanın, maddenin kendi iç dinamiği ve denetimi olabileceğinin anlaşılmasını ve hemoglobin yasalarının değişmesini de istiyorum. Ölümsüzlüğün ölümde olduğunun anlaşılmasını dileyerek, kaderci bir yaklaşımında tutsağı olduğumun bilinmesini düşlüyorum. Primitif arzuların eşiğinde ve kavranılmaz evrenin kışkırtıcılığında gizemli yolculuklar hep sürsün istiyorum. Daracık odada düşlerimle baş başa, pencereden dışarı baktığımda sonsuz çeşitliliği görüyor ve düşlerin sınırsız değil, sabah serinliğinde odama sızan ot kokusunun yansımasında, bildik gerçeklerin buyruğunda cirit atan başı bozuk -kimyevi partiküller- olduğunu anlıyor ve elem dolu gözlerle boşluğa bakarak, gerçeğin kozmikomik türevleriyle oyalandığımı anlıyor ve alabildiğine kendime acıyorum artık... Bir ot bile olamayacaksın sen!..
Yaşamak ya da sanat bir deney, bir arayış, sorularla dolu bir bekleyiştir sonuçta, uygarlık yarattığı erkin tutsağı olmaktan kurtulduğunda, birbirimize düşmekten uzaklaştığımızda, kuyularımızdan çıktığımızda, yaşadığımız çağların ilkel dürtüler eşliğinde sürüp giden bir yoksunluk olduğunu anlayacağız, insanlık henüz kendini tanımaya çalışmakta, büyük boşluklardan korkuyor ve uçurumlarında iç çekerek yarattığı tanrılara sığınmayı bir ödeşkenin bileşenleri sanıyor, oysa evrenin bir parçası, bir süs, bir matruşka o, varoluşsal bir hologramda kendi kendini yok etmesi, ötekilere saldırması, onu alabildiğine gülünç kılıyor ve hala anne sütüyle besleniyor o!.. Ne zor şeymiş uçsuz bucaksız yeryüzünü paylaşmak, ne zor şeymiş, okyanusların üzerine dizilmiş çadırlarda tanrılara tapınmak, ne zor şeymiş karınca diyarının yaratılmışlarını barındırmak ve minicik tanrılarımız, annelerimizi göz yaşlarından arındırmak... Şeytan mıyız biz, cin miyiz, her birimiz birer katil ve Kan-su Gavri'nin elçileri miyiz!..
Biz düşüncelerimizin esiriyiz. Bizim tüm birikimlerimiz, inançlarımız, dinimiz, bilimimiz, ilmimiz ve alışkanlıklarımız, her tür us dışı, beceri dolu, yetenek gösterilerimiz, hayranlık veren edimlerimiz, yaşamsal verilerimizin, düşünsel sistemlerimizin, dünya, deniz ve topraklar karşısındaki tavırlarımızla oluşturduğumuz verilerden ve geçmişte ve şimdinin oluşturmakta olduğu göstergelerden kaynaklanıyor. Yanardağların patlayışı ve volkanların aleviyle, seller ve depremlerle, ulumalar ve kükremelerle içimize ürkü girdi bizim, cehennemimizi onlara benzettik, çünkü yüzyıllar boyunca onlara yenildik, tufanlarımızla insani ve etik davranışlarımıza yön verdik, Sodom ve Gomore'yi alev toplarının emrine verdik, dinimiz, inancımız, bilim ve düşlerle dolu sanrılarımız bu görsellerin eşliğinde oluşan sayfalara dönüştü...
Kitabı kutsal saydık çünkü o bizim geçmişimizin resmiydi, ona bakarak geçmişimizi öğreniyorduk. Sonunda nükleer topları icat ettik, henüz kültürümüzü değiştirmedik ama bir yüz yıl sonra Hiroşima ve Nagazaki için efsanelerimiz, Natziler için düş kıran söylenlerimiz ve peygamberler toprağı Eden yarımadası için nice yeni mesellerimiz bekliyor bizi kapıda, Buffalo Bill araya girecektir elbette, Antarktika için kim bilir neler uyduracağız, yeni Amerika oraları olacaktır belki de, o zaman cennet, soğuk sular ve denizler altında yüzen sonsuz çeşitlilikte varlıklar olacaktır bu kez, ama zaman kalırsa, Mars'ın ötesine, yeni ve başka dünyaların düşlerine kapılmazsak, yeni tanrılarımızın oluşması için vakitte olacaktır kısacası, yeni söylencelerimizin oluşması için vakit var. Düşünce eylemden sonra gelir, düşündüğümüz için doğmayız, doğduğumuz için düşünürüz, ne ki gerçekte tümüyle bir düşünceyiz biz, her şey, hepimiz...
Taş devri, maden devri, tunç, bronz, demir çağları, volkanlar, tufanlar ve doğa felaketlerine göre oluşturduk tanrılarımızı biz, kuyruk sokumunda başlangıcımızın izleri var, ellerimiz pençelerimizin gölgeleri... Geleceğin dini ve tanrıları, atom altı parçacıkların, nötronların, yüksüz dünyaların, açıklanmaz novaların, göksel protonların, nükleik vagonların, partikülden vatmanların, dijital vaatleri ve ayetleriyle dolu olacak bizim. Tanrılarımız hologramda bir bir canlanacak ve sizinle birebir görüşmelerde bulunacak. Gelecekte şimdiki tanrılarımız müzelerde yer alacak, tıpkı geçmişteki tanrılarımız gibi... Adem ve Havva sanal bir söylentinin, yüzyıllara hükmeden Nuh-u Nebileri olarak size el sallayacak, tanrılarınız biçim ve ruh değiştirecek, inançlarınız sonsuzca yenilenecek, şimdiki alışkanlıklarınızın totemleri, muska ve varyeteleri ortadan kalktığında, cennet ve cehennem; genlerinize sinmiş pagan çağların korku ve vaatleri olduğu anlaşıldığında, geleceğimiz, yeni kıyametler tasarlayıp gönüllerinize yine esenlikler bağışlayacak, tıpkı çoktanrılı dönemlere gülümseyerek bakmamız gibi, şimdiki tanrılarınıza gelecekteki bizler gülümseyecek ve geçmişteki ilkel uygarlıkların primitif canlıları olarak, şaşırtıcı ve trajikomik bulunacak ve arkanızdan göz yaşı dökeniniz bile olmayacak ne yazık ki...
Sizin tanrılarınız yarattığınız ve sahip olduğunuz uygarlıkların ürünüdür, yeni tanrılarınızda yarattığınız uygarlıkların ürünleri olacaktır. Siz var oldukça onlarda var olacak onlar sizinle değişecek ve siz yok olduğunuzda onlar evet yine var olacak, çünkü siz düşünüyor ve yargılar verebiliyorsunuz!..
Düşünce yoksa, tanrı neye yarar?.. Düşünce tanrının ötesindedir, düşünceyi yaratan tanrı olsa bile, düşünce tanrıyı kapsar, tanrı düşünceyi kapsar mı, iki kutup, orasını bilmemiz için yalnızca düşünceye gereksinimimiz var ne yazık ki... Düşünceyi kimin bağışladığı bile bir düşünceyse eğer...
Evrende her olay sui generistir, kendine özgü, devinim ve eylem yineleniyor olabilir, benzeridir evet ama her olay kendi olay ufkunun, kendi kozmik bahçesinin oluşturduğu bir yazgıdır. Yazgı; yazılım!..
Diyesim, sözü şuraya getirmek istiyorum, kutsal kitaplarda ya da kozmik varsayımlarda sözü edilen kıyamet -songün- hiç bir zaman gerçekleşmeyecektir. Evren tümüyle çökmeyecektir örneğin, bir yerde bir şey çöküyorsa, başka bir yerde başka bir şey oluşuyor, yükseliyordur devinimde...
Dünyada kıyamet kopuyor diyelim, nedenlerden biri güneşin sönmesi olduğunu düşünelim, güneş tüm gezegenlerin ve bizim sonumuzu getirdi diyelim, evrende bir nötron yığınına dönüşen milyonlarca yıldız var, her saniye kıyametler kopuyorsa, bize sıra geldiğinde bu yaşamın neden sonu olsun, o zamana dek kim bilir hangi yıldızlara konuk olacağız, kim bilir nerede varlıklar, tinler, tözler nereye göçmekte, nerde yer değiştirmekte, tanrısını göremeyen onun kullarını nasıl görsün!.. Yolun yarısına gelmeden Mars'a gidiyoruz biz, Mars'tan Kuiper kuşağına, oradan Samanyolu'nun dışına, başka yıldız yuvalarına ve başka komşularımıza, yalnız olduğumuzu düşünmek mutsuzluğumuzdur bizim, sonsuz kalabalıkların parçasıyız biz...
Belki de başka ve sönmüş bir gezegenin kıyametinden kaçmış yaratıklarızdır, altın sarısının içinde yaşadığımız bir planete konuk olmuşuz, burası metal yorgunluğuyla çökerek uluduğunda, omurgaları Süleyman'ın sütunları gibi yıkıldığında, gideceğimiz yere kültürümüzü de götüreceğiz doğallıkla ve bitip tükenmeyen bir kıyamet korkusuyla yaşayıp duracağız biz, ölümsüzlük bu korkuyu yenmemizi sağlamayacak, varlık ve yokluk ikilemi bizim vazgeçilmezimiz ve baş tacımızdır kaçınılmazlıkla...
Kıyamet korkusu, masallarımız, söylencelerimiz, ninnilerimizdir bizim. Gönüllü tasarımlarımız, tanrılarımız, büyücülerimiz, dehşet veren cadılarımız ve içgüdüsel korkularımız, tümünün dışa vurumu, yinelemenin eşiğinde durduğumuz sürece, Adem peygamberse, Havva ana tanrıçamızdır. Adem biricikti, kime yalvaçlık yaptı ki, biz onu yüceltiyoruz, sözün büyüsüne beleyerek, armağanlar veriyoruz, peygamberlik zanaatı, konuşmaya erdikten, yazı ortaya çıktıktan sonrasıysa, Adem ilk insan olabilir mi... Roma valisi ve Tibet laması değildi evet ama Adem konuşmayı bilmiyordu, cennetten kovulmuş, dili tutulmuştu bir kere... Çünkü insanoğlu son derece yetenekli ve edebiyat için, estetik ve akan zaman için, yaşayan bir kozmik bilinç o!..
Adem peygamber değil, bir sabıkalıydı gerçekte ve günahı Havva'nın üstüne yükleyerek, insanlığını gösterdi ve yeni bir düzen kurdu, şer'in üstüne, bu düzen değişmedikçe Habil ve Kabil savaşımı sürecektir. Bundandır ki gerçekte, kötülüğün türevleri ve saltanatını yıkmak için çabalıyordur tüm insanlık!..
Yaşam evrene açılan bir pencere... Elem verici konu, Çökilyas dağının yamaçlarında, gece yanan ışıklar altında, bir yunus balığı gibi kıvranan İsabey kasabasında, evlerin penceresi yok denecek kadar azdı, güneş sızardı odalara, hiç unutmam ışığın içinde tozdan bir dünya vardı sanki, kıpırdaşan, yüzen, uçuşan, dönüp duran iplikçikler, niçin bir mikro evren olmasın, şaşardım bunları içiyor, yutuyor muyuz biz diye... İçimizde onlar var belki de ve biz kendimizi bir şey sanıyoruz. Bir tozanız, bir tozan bizim gerçekliğimiz.
Bologna'da ortaçağdan kalan evler ve sokaklar varmış, bizde en eski yapı, yol, yolak, çeşme kaç yılları geçiyordur acaba... Çok üzülüyorum dünyamız ahvaline, biz neden böyleyiz; göçebeyiz, aydınlanma yaşamadık, pederşahiyiz, dinlerin kölesiyiz, hepsi saçma geliyor, bir adım ötemizde onca şey varken, Efes tapınağını görmüyor muyuz, Yedi uyurları bilmiyor muyuz, Selimiye'yi yedi ceddimiz yaşamadı mı?... Mimarimiz yok, estetik duygumuz sıfır bizim. Dağda, kırda herkes kendi evini yapıyor, 'Kırlangıç yapar yuvayı, çamur sıvayı sıvayı' . Doğuda sultan saraylarının erki, kaç yüzyıldır kedi köpek kulübeleri denli bir ziynet bile yapmıyor acaba!.. Neden şatolarımız yok bizim, neden bir sayınç ve hayranlıkla seyredeceğimiz evlerimiz yok, tahta ev yapmış çok tasalananlar geçmişte, yalnızca bir dünyayı küçümsemenin ve öbür tarafa borçlanmasız gitmenin görkemiyle açıklanamaz bu, reaya ne yapsın, 'Şalvarı şaltak Osmanlı, eyeri kaltak Osmanlı, ekende yok, biçende yok, yiyende ortak Osmanlı', Osmanlı'yı yerden yere vuran bir cehlin cennetine kim sığınmak ister ki, geçmişimizi aşağılarsak, bizi bekleyen karalar bağlamak mıdır, uyandığımızda yanımızda kimseleri bulamayabiliriz, size bıraktık dünyayı, kimsecikler olmasa da, kendinizi aşağılayacak kadar, insan sevmez, kadir bilmez, tanrı tanımaz mısınız bakalım yine de!..
Biz başkalarına bel bağlamayı alışkanlık haline getirmiş bir toplumuz, tanrı kültüne, batı kültürüne, el kapılarına... Bizim bel kemiğimiz yok mu, kim layık gördü bizi bu tutsaklığa; öncelikle kendimiz!.. Kulluk diye tutturmuşuz, kölelikten evrilme bir sözcüğe sevdalanmışız, öznesine sıkı sıkıya bağlı bir oyuncağı sonsuza dek taşıyan, deliliğin edimleriyle oyalanan bir varsayımın görünmez prangasına, dünyaya gelip de bir kalem oynatmayan, bir fidan sulamayan, bir emeği üretmeyen, var oluşun çayırlarında, panayırlarında ter akıtmayan, bir verime katılmayan, bir pergelin kadranıyla oynamayan bizden değildir. Tanrı tapınmamızı değil, el ele olmamızı, kendisine yardımcı olmamızı istiyor, kul değil adı üstünde insan arıyor ve gerçekte yerini onlara terk etmeye hazırlanıyordur. Amaçsız, değişkesiz, ufuksuz, sonuçsuz ve sürgit yenilenmesiz bir varoluş biçiminin ne anlamı var, sığlık ve durağanlık karanlığın şarkısıdır, 'Her şey değişip akmada, bu hal beni hayran bırakmada!..'
Yaşanılanlara, olmuş ve olacak olanlara bakın, tasımlayıp, düşleyin, kolaylıkla duyumsanıyor bu döngü, görünüyor, tanrının işini kolaylaştırmayanlar, ona sığınarak, tembelliğin yamaçlarında uyuklayan onu yadsıyan kurnazlardır. ... Kederimizin Efendisi penceresiz kör evlerde büyüsünler diye yaratmadı bizi, kim ki onun kulu duyumsuyordur kendini, yaşamı ve rabbini yadsıyor, hiçliyordur, biz ona bağlanmayı değil, ona sığınmayı değil, ona layık olabilmeyi, onun katına çıkabilmeyi, varabilmeyi başarmalıyız, buda insanı ve onun var ettiği dünyada sürüp giden yaşamı yüceltmekle olasıdır, gerçekte tanrı bizden bir şey istemiyor, yarattığı insanı yüceltmeyi ve var ettiği yaşamın hakkını vermemizi istiyor, o zaman ki biz ona layık olacağız ve o bizimle belki gurur duyabilecektir artık, ona sığınmak, bizim suçumuz ve onu aramak, bizim en büyük günahımızdır. Kutsanacak bir şey varsa yaşamdır ve tapılacak biri varsa insandır. İnsanı eziyor, hiçliyor ve böylelikle tanrıyı sürgit yadsıyoruz biz. Tapınmak günahlarımızı çoğaltıyor, sığınmak acılarımızı artırıyor ve onu aramak iki yüzlülüğümüzün kanıtına, utanmazlığımızın ve kurnazlığımızın onulmaz acımasızlığına dönüşüyor artık. Alışkanlıklarda değişir, biz tanrının 'gölgesini' çiğnemeyi bırakmalı ve ona, yaratana kin duyan kahredici ve pişman edici, göz yaşlarıyla dolu yaratıklar olmaktan kurtulmalı, kurtulabilmeliyiz...
Tanrı ne demek istedi kutsal kitaplarda...
Onun kutsal kitabı evren...
Ve o soruyor, düşünmekle ne yapmak isteyebilir ki insan?..

5 Temmuz 2019 Cuma

OSMANLI, TANRILAR VE CUMHURİYET

Osmanlı kültür ihraç ediyordu, bir sürü batılı yazar payitahta geliyor, gezi, roman, şiir veya doğu izlenimlerini yazarak gidiyordu. İstanbul bugünkü gibi bir gökdelenler şehri değil, boğazın iki yanında sülün gibi dizilen yalılar, gökleri kırmızıya boyamış erguvanlar, begonviller, pembe beyaz badem çiçekleri, sırtlarda bir düş, bir bahar meleği gibi parıldayan papatyalar ve şırıldayan sularıyla Binbirgece masallarından çıkma bir cennet bahçesiydi.

Gün geldi onun her imparatorluk gibi yıkılışına kin duyan evlatları, tarihte görülmemiş bir kindarlıkla ona saldırdılar, dilini değiştirdiler, camilerini yıktılar, çeşmelerini kurnalarına varıncaya kadar talan ettiler, yalılarını yaktılar, padişahlarını mütecaviz ilan ettiler, kadınlarını köle, cariye ya da yosma yaptılar, dünyanın en güzel şehrinin içinde Vatan Caddesi, Tarlabaşı, Topkapı gibi cetvelle çizilmiş, ahşap cumbaların, güvercin evlerinin içinde bulunduğu selatin camilerinin, yatırların, göz kırpan dilberlerin canına okuyarak, yakıp yıkıp yağma ederek yollar açtılar. Öyle bir talan edildi ki şehir, ona yedi kocadan arta kalmış İstanbul diye şairler şiirler yazdılar.
Batının maceraperestleri, Montesqio, Mozart, Goethe, Chenier, Pierre Loti, Baron de Tott, Marko Polo, Cervantes ve niceleri ondan bir rüya gibi söz ettiler, onu kıskandılar, ona aşık oldular, onu öldürmek istediler ve emellerine kavuştular. Heyhat şimdi biz oralara gidiyoruz, felç olmuş zihinlerimiz, unutulmuş geçmişimiz, kör sağır ve dilsiz şairlerimiz, boyunlarında tasmaları, aşağılanmayı işbirliği sanan zadeganlarımız, oraların kölesi olmuş amelelerimiz (Amilu ki bir tanrının adıydı!) münevverlerimizle!..

Evliya Çelebi onu kutsadı, Fuzuliler, Nedimler, ölürken bile şu parçamı bitireyim diye, göz yaşı döken neyzen Selimler ona sevdalıydı ama o içerden ve dışardan, zamanın ve küfr ve harama bulanmış bir dünyanın acılarına dayanamadı ve gün geldi, tanrının bile hayal edemediği bir ütopya, tüm zamanların bile düşleyemediği bir masal, bir Atlantis gibi yıkıldı ve kendi okyanusunun için de, diplere doğru gömüldü, yıkıntılar arasında, göklere yükselen dalgalar, içler acısı feryatlar ve canhıraş haykırışlar arasında yitip gitti.

Onun günahı neydi?..

Ne zaman ki artık İstanbul, başşehir değildi, göç alan, bar ve pavyonlarda eskici insanların, derbederlerin, ayyaşların, mazisiyle ölmeye yemin etmiş sazendelerin ve modası geçmiş beyzadelerin can çekiştiği, inlediği ve her şeyinin yağmalandığı ve bitip tükenmez biçimde, bir türlü yıkılmayan bir cangıla, dehşetengiz bir metropole ve eski zamanların hala kıyısından köşesinden fırladığı bir cehennemin topraklarına dönüştü, bir ecinni masalının viranesi, bir harabe ve yıkıntılar arasında ilahi gibi son nefesini verdi. Tarih ve insanlık bir kez daha tekerrür etti ve eşsiz bir cennet öbür dünyaya yolcu edildi.

Onun sütunlarına kulağınızı dayayın, hala iç çeken halayıkların, bahtsız şehzadelerin, muzaffer ve dumanlı bakışlarıyla imparatorluğunun uçsuz bucaksız sınırlarını gözleyen padişahların ve geride her şeye kadir Kösem Sultanların, Turhan Sultanların, günde beş vakit secdeye duran Despinaların, kafes arkasından, cumbalardan aşıklarını süzen halayıkların inleyişlerini, sonsuzluğu bile delip geçen çığlıklarını ve tanrının bile bir umar yaratmaktan aciz olduğu, son iç çekişlerini ve bir güzelliğin acılarına katlanmakla ömrünü geçiren bir dünyanın ve gamzeli gülüşlerini meleklerin bile kıskandığı nedimelerin göz yaşlarını görürsünüz.

Onun yerine gelen minyatür oyuncağın adı Cumhuriyet, yedi kocadan arta kalmış bahtsız İstanbulun da, artık akasyalar yerine yollardan süzülen Renaultlar, Bmwler, Mersedesler ve görgüsüz, dinden imandan yoksun, İstanbul deyince, ha eski bir şarkının adı değil miydi o diye salyaları akan ve Ferrarileri ile sömürge olmuş bir şehrin sokaklarında sidiklerini yarıştıran, adını sanını unutmuş, kişiliğini kimliğini yitirmiş, robotlar, mutantlar, hayaletler ve gecelerinde oyuncaklarının jantları parıldadığı hortlaklar var.

Dilleri bırakın Osmanlıcayı, Türkçe bile değil artık, arabaları sömürge evlatları olmakla, sözde kurtuluş savaşı verdikleri, yedi düvel adındaki diyarların oyuncakları, hiç bir şey onların değil, içinde yaşadıkları kibrit kutusunun içinde, aydınları yedi düvelin tasmalı köpekleri, onun dillerini, onun mallarını, onun kültürlerini öğrendiğimiz, içselleştirdiğimiz takdirde kurtulacağımızı savlayan bir zamanın prangalı evlatları, forsaları, lejyonerleri, paralı uşakları...

Çağımızın öyle bir masalı ki bu, ne kitaplar yazabiliyor, ne nineler anlatabiliyor, ne bilenler söyleyebiliyor!.. Onun adından söz etmek dilleri yakıyor, bir hummanın, bir salgının, bir kuduzun bulaşmasına yol açıyor, nereden geldiği bellisiz bir ölüm şuasının evlerin içlerine, odaların diplerine kadar sirayet ederek, üç çatallı şeytanın işini bitirmesine -kahkahalarla gülümseyerek-, cesetleri sürükleyip götürmesine yarıyor.

Bir dünya, bir kültür, bir rüyanın nasıl yok edilebileceğine ve insanlığın henüz insan olma noktasında nasıl da korkunç arazlar gösterebileceğine; tanrının işaret edip, yıkıntılar arasında bir ilahi, bir ağıta dönüştürebileceği, ağlayıp, göz yaşı dökebileceği ne başka bir felaket var, ne başkaca bir trajedi...

Surlarda hala ağlayan, inleyen hanendelerin sesini duyabilirsiniz, sesi kesilmiş, artık şırıltısı bile düşleri süsleyemeyen çeşmelerin göz yaşlarını görebilirsiniz, Binbir gece masallarına ram olmuş padişahlarının kederini, Sarayburnu'nda çürümeye durmuş kafes arkalarından elemle izleyebilirsiniz...

20. Yüzyıl Osmanlı Türk İmparatorluğunun yıkılışıyla, eski dünyanın bittiği, barbarlık ve ceset tüccarlığının görkemi ve kan içici kapitalizmle, imansızlığın biricik göstergesi kanibalizmin kol kola yükseldiği bir yangın, bir soykırım çağıdır.

Osmanlı ile bir barış ve sükunet çağları sona erdi ve tüm insanlığın kanını içen, nükleer kışların, cehennemi uygarlıkların, napalm ve dev gibi elektronik mantarların, zehirli, kıyameti öncelleyen dünyasında, insanlığın songüne doğru koşuşturmasını alkışlamak kaldı bize...

Kibrit kutusu gibi, Hasanali oğlu serkeşlikten başka bir umar bulamamış Can'ın dediği gibi, 'g.t içi kadar bir yerde' , elimiz kolumuz bağlı, kendi cehennemimizi ve tüm insanlığın öbür dünyaya doğru, hırsla, hırsızlıkla, kinle, kindarlıkla, kanla, kansızlıkla, tanrının salhanesine, sıratın ipine doğru koşanları seyretmek kaldı!..


İnsanlık öldü!..



Derler ki, Osmanlı Sarayı entrika, ölüm, boğma, kesme ve her dakikası bilinmeyenle dolu bir gayya kuyusuydu.
Alın size ahlaksızca, kendi toplumunu ve geçmişini aşağılamaya yönelik bir toplumun entelijansiyasının şu ya da bu nedenle ürettiği bir safsata, ahlaksızlık daha doğrusu...

Osmanlı kadına yönetim imkanı vermedi diyelim, oysa yönetimi gayri resmi anlamda hep paylaşan bir kuruluştu. Bu batının geliştirdiği, onların öncülüğünde demokratik bir gelişme değildir üstelik, Mısır da ki firavunlar kadın oluyordu örneğin, 7 adet Kleopatra vardır tahta geçen, Kleopatra'nın bir firavun olduğunu bilmeyen var mı... Bitmedi tarihin tek kadın imparatorluğu, yani kadınların tüm alanlarda yönetici olduğu tekbir ülke vardır, bir Türk boyudur bu; İskitler (Savaşırken yay titremesin, ok hedefini şaşırmasın diye sağ göğüslerini keserlerdi, görüyorsunuz barbar tanrılarımız ve erkek egemen uygarlıkların oluşturduğu hazin sonuçları). Oğuz boylarında da hatun önder anlayışları olmuştur. Bu bilitler insanlık tarihinde neden öne çıkmaz, çünkü sömürüye dayalı, et ve kan uygarlığında henüz o aşamalara gelemedik biz, tüm insanlık. Öyleyse uygarlığın beşiği batı diyenlerin bu manipüle ve tasmalı köpekliğe nereden bulaştıklarını anlamamız gerekir!..

Sorun şu, Osmanlıda resmi anlamda, siyasi nedenlerle öldürülen ve meydanlarda asılan, şimdi dikkat edin, giyotinle başı kesilen kadın yoktur. Alın size anne kökenli, anaerkil bir dünyanın merhameti ve bu konudaki ahlaki anlayışı...

Batı, daha dün, meydanlarda Mari Antuvanet'i bizzat papaz aracılığıyla külotunu çekip çıkararak, giyotine gönderdi, bunun nedeni bekaret kemeri anlayışına dayanan bir ritueldi, Tanrının yanına her kulu çıplak giderdi, öyle çünkü Hristiyanlık inancına göre de insan tanrının kuludur, bu da üzerinde durulmayan başka bir yanlış bilgidir, tek tanrılı dinlerin tümünde insan tanrının kuludur ve tanrının karşısına, kefen gibi bir giysiye sarınarak ama yalnız ve çıplak gidilir.

(Ayrıca tek tanrıcılığın kaynağı Mısır'dır, firavun putataparlığa son vermek ve totemist anlayışın bağımsız ruhunu, ulusalcı bir kapsama alanına dönüştürebilmek için, bir çözüm aramış ve kendini tanrı ilan etmiştir, -puta taparlık çok uzun zaman varlığını Arap, Kuzey, Latin Amerika ve iç Asya'da varlığını sürdürmüş, ortaçağdan sonra tümüyle yok olmaya yüz tutmuş bir ritüeldir- piramitler tanrı mezarlarıdır, ama bu yaygın ve egemen kültürden ziyade bir klik biçiminde de kendini gösterir, bir düşüncenin tebaaya egemen olabilmesi zaman alır, bugün bile öyledir. Musa Mısır'da ortaya çıkan tek tanrı anlayışına gökselliği ekleyerek, daha bulutsu bir belirsizliği seçmiştir, Yehova bir gök tanrısıdır, o da üstelik çok önceleri İbrahim ve İshak'ın, Davut'un ürettiği bir kavramdır. Musa döneminde Mısır uygarlığının sömürgesi ve iş gücü diye niteleyebileceğimiz ırkı için, köle ve yazgısı ezilen bir sınıf diye nitelenebilecek bir sınıf için, kesin ve çözüm üretebilen tanrı kavramının onlar için geçersiz olacağını biliyordu, ırkının umutlarını yaygınlaştırabilmek için, tanrıyı belirsizleştirip, kesinlikten uzaklaştırarak zamana yaymış ve düşüncelerinin, kesin çözüm üretemeyeceği tehlikesine karşı, toplumu ayakta tutmak adına, kuramsal yanına ağırlık vermek zorunda kalmıştır. Umuttur insanlığı hayata bağlayan. Gerçekte, ruhani alanda kesin çözüm vaat eden hiç bir şey düşünce sayılamaz insanlık tarihinde, o bir reçetedir ve güncelliğe hizmet etmeyi amaçlayan genel geçer bir şeydir. Bu yüzden tanrı kavramı belirsizlikle, iyilik ve kötülüğü içermekte, her şeye kadir olmasını da seçimlik bir tutumla geçiştirebilmektedir, onun gücünün yetmediği, istemediğidir örneğin, sonsuz bir alegoriye de yol açar bu, iyilik ve kötülüğün sonsuz meşruiyetine yol açılır doğallıkla, bir tür illüzyon, her şey olasıdır ve hiç bir şey değişmeyebilir verili dünyamızda artık. Uygarlığımız değişkelerin skolastiğidir bu yüzden. Düşünce de bir olasılıklar yığınıdır ama, somut dünya döner ve olasılıklar onu ele geçirmeye ya da etkinliğini artırmaya çalışır. Zamandır tanrı. Marksizm bile bir açınlamadır, reçete değil. Hristiyanlık ve İslamiyet tek tanrı kavramını, Mısır'ın bir firavunundan veya Davut mezmurlarından kaparak bugünlere ulaştırmıştır. Göğün altında yeni bir şey yoktur bu yüzden. Günün birinde bütün bunlar da değişip, evrilecektir insanlık tarihinde, değişmeyen tek şey değişimdir, kozmosta, tanrı kavramı da abartılı bir şey değildir bu yüzden, ailenin tanrısı baba figürüdür, devletin tanrısı monarktır, şu ya da bu biçimde tanrılarımız cirit atar içimizde, bu yüzden tanrı kavramının yüceltilmesi gerçekte ona yüklenen anlamların yüceltilmesidir ve yücelen tek şey düşüncelerimizdir gerçekte, tanrı düşüncenin bir ürünüdür. Düşünsel yapımız, eril yapıntıların egemen olduğu düşselliğin ekseni kökten değiştiğinde tanrı kavramının yerinde yeller esebilir, tam anlamıyla gelişmiş bir dünyada tanrı kavramı bir eğlence ya da yerel bir fantezi olarak da varlığını sürdürebilir ama bugün uygarlığımızın ana figürlerinden birisi, çünkü her uygarlık varlığını sürdürebilmek için ruhani tözlere gereksinim duyar. Düşünce soyuttur, somut olan bedendir, kürevi dünyamızdır, soyut düşünce yapımız onu algılayamadığında dünya ve biz yok oluruz. Varlığın varlığı düşüncenin varlığıdır, yoksa onun bizim dışımızda var olmasının bir değeri olamaz, varlık bu yüzden salt töz, ruh, tin diye nitelendirebileceğimiz her şeydir, taş ve yıldızların dünyasında, bir düşünce barınmadığında, bu tür var oluş biçimi ne denli versiyonlara ve çeşitlemlere bölünürse bölünsün, yok hükmündedir, tanrı kavramı bizim varlığımızın biricik kanıtlarından biridir bu yüzden, onu aşan bir düşünce yapısına kadar, taş ve yıldızlar birer materyaldir kanıt değil, kanıtlar somut değil soyut bir şeydir bu yüzden, taş ve yıldız düşüncelerimizin süsleri, estet parçalarıdır, onu var eden soyut bir varlık olan düşüncedir, var sayabileceğimiz tek varlık düşüncedir bu yüzden, onun dışında var olan şey, gelecekte belirebilecek, olası bir düşüncenin görüngüleri olmakla, bir varlık değil, hiçliğin ta kendisidir. Yalnız düşünce insana özgü bir şey de değildir, bunu anlayabilmek gerekir. Düşünce evrene dağılmış bir ortak bilinçtir. Hareketin en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşüncedir. Düşüncenin ilkel kordalı biçimi kıvılcım, çatışkı, devinimdir belki, ama düşünsel ufkumuzda, usumuzda beliren ve örneğin Dna gibi, bellek oluşumu gibi bir zincirleme reaksiyona yönelebilen her kabarcık, devinime yol açan her varsama düşüncedir. Bir tür madde, dalga boyu ya da tanrı parçacığı. Somut ve soyut sonsuzlukta tek bir parça, bir bütündür. Somut sonsuz bir soyutluğun ürünü, soyutta sonsuz bir somutluğun ürünüdür. İç içe... Tanrı dediğimizde, salt 'Ateş ve toprak, rüzgâr ve yağmur' içeren bir bileşke, bir evren tasımlayabiliyoruz yine de, şiddet barındırıyor içinde, çok büyük bir başarı değildir belki de, günah ve sevap, iyilik ve kötülük, negatif ve pozitif kutuplar birlikte, tanrının, var oluşun tözünün elinde gelen budur belki de...)

Başı kesildi Antuvanet'in -varlığa bak- hunharca, Osmanlının 600 yıllık geçmişinde böyle bir olay yok, meydanlarda külotu çekip çıkarılarak, başı baltayla kesilen bir kadın yok, İngiltere ise İskoçya kraliçesi, yani kraliyetin, siyaseten bir tür kuzeni, kendisiyle bağımsızlık ya da muhtariyet kavgasına girişti diye, aynı biçimde halka açık meydanda bir buzağı gibi başı kesilerek can verdi, o belki de çırılçıplak bu cezaya çarptırılmıştır kim bilir... Bakmayın ressamların, modernite illüzyonuyla Kraliçe Elizabeth'i çıplak, Stuart'ı giyimli resmetmesine, iktidarlar ve tanrılar her zaman olması gerekeni, olması gerektiği gibi sunarlar halklara!.. Gerçek başka yerlerdedir her zaman...

Öyleyse, kadından firavun olması, imparatorluklarda tahta geçmesi bu denli sorun değildir, çünkü erkek egemen bir dünyanın cellat başı olmaktan öteye yaramıyor, bu tür gelişmeler, görüldüğü gibi... Ama Osmanlı bir kadını halka açık meydanlarda başını kesecek kadar zalimleşmeyen, barbarca bir tutum içine girmeyen bir imparatorluk olarak diğerlerinden çok daha insancıldır, hiç olmazsa göreceli olarak.

Osmanlıya barbar diyenler, kadınların meydanlarda başını kesip, halkın önüne atan, ortaçağda cadı kazanlarında yakan, linç edilen veya firavun yaparak zulmün nemrutluğuna soyunan günahkarlar olmasına gönül indirmeyen, erdemli ve anaerkil düşünceyi özümsemiş bir siyasetin evlatları olarak, Osmanlıyı bağımsız bir düşünsel yapıyla değerlendirmeyi öğrensinler, kendilerine dikte edilen, manipüle bilgilerle, tarihini aşağılayan, mazohist yığınlara dönüşmekten ve tarih karşısında ezik, kompleksli ve edilgen, kölecil duygulardan kaçınsınlar. Birey olmayı başarsınlar artık. Verili bilgiye başkaldırmayı öğrenemeyen tüm toplumlar sömürgedir tarih boyunca...

Bu toprağın çocukları uygarlığın bu topraklardan yükseldiğini, en azından paylaşım sahibi olduklarını bir gün öğrenecek ama bugünkü Cumhuriyet anlayışımız bunun önündeki asıl engel, bu Cumhuriyet'in ilkesi, Darwin kuramlarıyla uğraşmak yerine, kendi varlığının geçmişteki şaşaalı düstur ve uygarlığa katkılarıyla büyüyüp, gelişen ve düşünen bir ulus yaratmakla uğraşmak olmalıdır öncelikle!..
Kendine inanmayan ve güveni olmayan ulus ya da bireyler ya başkalarının kölesi olurlar ya da içlerine kapanarak yıkılır giderler. Hiç bir varlık başkalarının yaratımları ve bilgilerini içselleştirerek var olamaz, kendi olmayan varlık asimile olur, erir ve yok edilir sonuçta... Sen kendin olacaksın, senin özendiğin, sevdayla bağlandığın şey orada var zaten ve onun sana gereksinimi yok, sen sen olmadıkça yoksun!..

CUMHURİYET


Osmanlı kültür ihraç ediyordu, bir sürü batılı yazar payitahta geliyor, gezi, roman, şiir veya doğu izlenimlerini yazarak gidiyordu. İstanbul bugünkü gibi bir gökdelenler şehri değil, boğazın iki yanında sülün gibi dizilen yalılar, gökleri kırmızıya boyamış erguvanlar, begonviller, pembe beyaz badem çiçekleri, sırtlarda bir düş, bir bahar meleği gibi parıldayan papatyalar ve şırıldayan sularıyla Binbirgece masallarından çıkma bir cennet bahçesiydi.

Gün geldi onun her imparatorluk gibi yıkılışına kin duyan evlatları, tarihte görülmemiş bir kindarlıkla ona saldırdılar, dilini değiştirdiler, camilerini yıktılar, çeşmelerini kurnalarına varıncaya kadar talan ettiler, yalılarını yaktılar, padişahlarını mütecaviz ilan ettiler, kadınlarını köle, cariye ya da yosma yaptılar, dünyanın en güzel şehrinin içinde Vatan Caddesi, Tarlabaşı, Topkapı gibi cetvelle çizilmiş, ahşap cumbaların, güvercin evlerinin içinde bulunduğu selatin camilerinin, yatırların, göz kırpan dilberlerin canına okuyarak, yakıp yıkıp yağma ederek yollar açtılar. Öyle bir talan edildi ki şehir, ona yedi kocadan arta kalmış İstanbul diye şairler şiirler yazdılar.
Batının maceraperestleri, Montesqio, Mozart, Goethe, Chenier, Pierre Loti, Baron de Tott, Marko Polo, Cervantes ve niceleri ondan bir rüya gibi söz ettiler, onu kıskandılar, ona aşık oldular, onu öldürmek istediler ve emellerine kavuştular. Heyhat şimdi biz oralara gidiyoruz, felç olmuş zihinlerimiz, unutulmuş geçmişimiz, kör sağır ve dilsiz şairlerimiz, boyunlarında tasmaları, aşağılanmayı işbirliği sanan zadeganlarımız, oraların kölesi olmuş amelelerimiz (Amilu ki bir tanrının adıydı!) münevverlerimizle!..

Evliya Çelebi onu kutsadı, Fuzuliler, Nedimler, ölürken bile şu parçamı bitireyim diye, göz yaşı döken neyzen Selimler ona sevdalıydı ama o içerden ve dışardan, zamanın ve küfr ve harama bulanmış bir dünyanın acılarına dayanamadı ve gün geldi, tanrının bile hayal edemediği bir ütopya, tüm zamanların bile düşleyemediği bir masal, bir Atlantis gibi yıkıldı ve kendi okyanusunun için de, diplere doğru gömüldü, yıkıntılar arasında, göklere yükselen dalgalar, içler acısı feryatlar ve canhıraş haykırışlar arasında yitip gitti.

Onun günahı neydi?..

Ne zaman ki, artık İstanbul, başşehir değildi, göç alan, bar ve pavyonlarda eskici insanların, derbederlerin, ayyaşların, mazisiyle ölmeye yemin etmiş sazendelerin ve modası geçmiş beyzadelerin can çekiştiği, inlediği ve her şeyinin yağmalandığı ve bitip tükenmez biçimde, bir türlü yıkılmayan bir cangıla, dehşetengiz bir metropole ve eski zamanların hala kıyısından köşesinden fırladığı bir cehennemin topraklarına dönüştü, bir ecinni masalının viranesi, bir harabe ve yıkıntılar arasında ilahi gibi son nefesini verdi. Tarih ve insanlık bir kez daha tekerrür etti ve eşsiz bir cennet öbür dünyaya yolcu edildi.

Onun sütunlarına kulağınızı dayayın, hala iç çeken halayıkların, bahtsız şehzadelerin, muzaffer ve dumanlı bakışlarıyla imparatorluğunun uçsuz bucaksız sınırlarını gözleyen padişahların ve geride her şeye kadir Kösem Sultanların, Turhan Sultanların, günde beş vakit secdeye duran Despinaların, kafes arkasından, cumbalardan aşıklarını süzen halayıkların inleyişlerini, sonsuzluğu bile delip geçen çığlıklarını ve tanrının bile bir umar yaratmaktan aciz olduğu, son iç çekişlerini ve bir güzelliğin acılarına katlanmakla ömrünü geçiren bir dünyanın ve gamzeli gülüşlerini meleklerin bile kıskandığı nedimelerin göz yaşlarını görürsünüz.

Onun yerine gelen minyatür oyuncağın adı Cumhuriyet, yedi kocadan arta kalmış bahtsız İstanbulun da, artık akasyalar yerine yollardan süzülen Renaultlar, Bmwler, Mersedesler ve görgüsüz, dinden imandan yoksun, İstanbul deyince, ha eski bir şarkının adı değil miydi o diye salyaları akan ve Ferrarileri ile sömürge olmuş bir şehrin sokaklarında sidiklerini yarıştıran, adını sanını unutmuş, kişiliğini kimliğini yitirmiş, robotlar, mutantlar, hayaletler ve gecelerinde oyuncaklarının jantları parıldadığı hortlaklar var.

Dilleri bırakın Osmanlıcayı, Türkçe bile değil artık, arabaları sömürge evlatları olmakla, sözde kurtuluş savaşı verdikleri, yedi düvel adındaki diyarların oyuncakları, hiç bir şey onların değil, içinde yaşadıkları kibrit kutusunun içinde, aydınları yedi düvelin tasmalı köpekleri, onun dillerini, onun mallarını, onun kültürlerini öğrendiğimiz, içselleştirdiğimiz takdirde kurtulacağımızı savlayan bir zamanın prangalı evlatları, forsaları, lejyonerleri, paralı uşakları...

Çağımızın öyle bir masalı ki bu, ne kitaplar yazabiliyor, ne nineler anlatabiliyor, ne bilenler söyleyebiliyor!.. Onun adından söz etmek dilleri yakıyor, bir hummanın, bir salgının, bir kuduzun bulaşmasına yol açıyor, nereden geldiği bellisiz bir ölüm şuasının evlerin içlerine, odaların diplerine kadar sirayet ederek, üç çatallı şeytanın işini bitirmesine -kahkahalarla gülümseyerek-, cesetleri sürükleyip götürmesine yarıyor.

Bir dünya, bir kültür, bir rüyanın nasıl yok edilebileceğine ve insanlığın henüz insan olma noktasında nasıl da korkunç arazlar gösterebileceğine; tanrının işaret edip, yıkıntılar arasında bir ilahi, bir ağıta dönüştürebileceği, ağlayıp, göz yaşı dökebileceği ne başka bir felaket var, ne başkaca bir trajedi...

Surlarda hala ağlayan, inleyen hanendelerin sesini duyabilirsiniz, sesi kesilmiş, artık şırıltısı bile düşleri süsleyemeyen çeşmelerin göz yaşlarını görebilirsiniz, Binbir gece masallarına ram olmuş padişahlarının kederini, Sarayburnu'nda çürümeye durmuş kafes arkalarından elemle izleyebilirsiniz...

20. Yüzyıl Osmanlı Türk İmparatorluğunun yıkılışıyla, eski dünyanın bittiği, barbarlık ve ceset tüccarlığının görkemi ve kan içici kapitalizmle, imansızlığın biricik göstergesi kanibalizmin kol kola yükseldiği bir yangın, bir soykırım çağıdır.

Osmanlı ile bir barış ve sükunet çağları sona erdi ve tüm insanlığın kanını içen, nükleer kışların, cehennemi uygarlıkların, napalm ve dev gibi elektronik mantarların, zehirli, kıyameti öncelleyen dünyasında, insanlığın songüne doğru koşuşturmasını alkışlamak kaldı bize...

Kibrit kutusu gibi, Hasanali oğlu serkeşlikten başka bir umar bulamamış Can'ın dediği gibi, 'g.t içi kadar bir yerde' , elimiz kolumuz bağlı, kendi cehennemimizi ve tüm insanlığın öbür dünyaya doğru, hırsla, hırsızlıkla, kinle, kindarlıkla, kanla, kansızlıkla, tanrının salhanesine, sıratın ipine doğru koşanları seyretmek kaldı!..

İnsanlık öldü!..