18 Eylül 2013 Çarşamba

ANDROİDLER






                                                                   ‘Androidler, elektronik koyun sever mi?..’



Evimizin ilerisinde yükselen engebeli arazide, sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden ayıran, yalnızca ortadan geçen yol ve bir iki duvar. Bazı geceler, solgun ışıklar altında, o yakaya bakarken buluyorum kendimi. En uzakta, tepede, diğer apartmanlardan oldukça ayrıksı, gökdelen gibi sivrilmiş, sarı bir bina var. Arada pencerelerde solgun gölgeler duruyor ve geceleyin, tek tük ışıkların yandığı dairelerde, hiç tanımlayamadığım karaltılar dolaşıyor...

Oranın, giderek şaşırtıcı bir görünüme büründüğünü anladığımda, sanırım iş işten geçmişti!.. Boş yere hayıflanmışım; geçen gün, haklılığım kanıtlandı.

Uykunun tutmadığı o gece, balkondan durgun şafağı izlerken, birden gözlerim o binaya takıldı; bir hareketlilik vardı!.. Neler oluyor derken, büyük babamdan kalma dürbünle, yapıyı gözetlemeye başladım. Gecenin bu yarısında, belirsiz, ürkünç görüntüler ve sanki androide benzer, yarı insan, yarı hayvansı yaratıklar bina içinde koşuşturup duruyordu ve elbette platinsi, metalik bir parıltı yayıyorlardı.

Donup kalmıştım, şaşkınlığımdan zamanı unutmuşum, sonra ne olduysa, -bir an gözlerime inanamadım- bir şey bana doğru koşarak, daha doğrusu dürbünün içinden; dalgalar halinde yayılarak yaklaştı ve acayip bir çınlayışla; 'Ne yapıyorsun' diye bağırdı!.. Asıl inanılmaz olanda şu; biri kulaklarımdan sanki yırtarcasına asıldı!..

Ödüm kopmuştu.

O günden sonra, boşluğun gölgelerden oluştuğuna ve meleklerin bulutlarda oturduğuna inanır oldum. Duyduğuma göre, androidlerin gözleri kartal gözü gibi uzaklara odaklanabiliyor ve izlendiklerini anlarlarsa, manyetik biçimde hareket eden uzuvları, elleri, kolları sayesinde; dilediğini yanlarına bile alabiliyorlarmış!.. Şaşırtıcı olansa, şimdilik bana yalnızca bağırmaları ve uyarmış olmalarıymış!..

Aman tanrım, düş mü görüyorum ben!..

14 Eylül 2013 Cumartesi

DELİ EMİN




Tanrım, soluk kesen güzelliğine karşın at, neden eğri büğrü bir insanın buyruğundadır?..

HYKANDROS




                                                                      ‘Göz gözeydik ve kara
                                                                      ak meni boşaldı çukura
                                                                      girdi yarığa dülger balığı
                                                                      ruh aradı Avernus’u’
                                                                                                         Ve;                   



Tepedeki kulübemde, Patraslı ecnebileri ağırlayıp uğurladıktan sonra, ormana odun toplamaya çıktığımda; gül parmaklı şafakla, incecikten başlayan yağmurun, giderek, çam diplerinden, tepelerden nasıl bir tan seli oluşturduğunu görüyor, gizlendiğim kovuktan taşkınları izleyerek, musalarla elele nice tansıklar, olağanüstü düşler kuruyor, günlerimi böylece geçirip gidiyordum, ama bir gençlik hatasıyla Hekabe ile nişanı bozduktan sonra, İda dağında kaz gütmeye başladım. Söğütlerden usa sığmaz güzellikte flütler yapıyor, meşelerden esen yel Zeus’un soluğunu sonsuz güzellikte epopelere dönüştürüyordu. Nymphalar çimenlerde tavşanlarla hoplayıp zıplarken, kimi zaman daldan dala atlayarak kuş gibi ötüşüyorlardı. Dağın ürpertici doruğundan kaynak suları içiyor, ceylanlarla sevişiyor, uçurum başlarından soluğumu tutarak ovayı izlerken, çoğu zaman kayaların altında uyuya kalıyordum...

Bir gün, -hasat ayında- koynumda flütle bir kayanın başında uyurken, Poseidon’un sevdalısını bile kıskandıracak güzellikte bir gölge belirdi başucumda, düş görüyorum sandım; koynumdaki flütümü çıkarıp gün dönene dek çaldı, tek ağızlı testisinden arada bir su içiyor, gökyüzünden inci dizileri gibi bulutlar geçiyordu, bulutların kuştan kanatları vardı ve dünyalar güzeli bir tanrıçayı, yücelerden yücelere götürüyorlardı. Saçları topuklarına dek uzanan başucumdaki gölge, o sıra ayağa kalktı ve altın arabasıyla bulutlardan geçen altın saçlı tanrıçayı selamladı.

Bense binbir zorluk ve çaba içinde uyanmak istiyor ama uyanamıyordum, güttüğüm kazlar dünya güzeli erkeklere dönüşüyor, tapılası gölgeyle oynayıp coşuyor, kutlu sevinçlerle dolup taşıyorlardı. Bir kıskançlık ateşiyle yanıp tutuşuyordum. (Kassandra, Oidipus, Elektra’yı düşünüyor) Gölge o güzel erkeklerin dudaklarını ısırdıkça, dudaklardan balık biçiminde pullar dökülüyor, hemen yerde geniş mavi gölcükler oluşarak, bu Antares ve Eros kalabalığı yüzüşüp oynaşarak, kaçışmaya başlıyorlardı.

Çok sonra yorgunluktan hepsi uyuya kaldılar. Bıçağımı yanıma aldım, Styks gibi kararlılıkla gölgenin yanına doğru süzüldüm, Eros sürüleri, kıllı göğüsleri ve diri erkek organlarının yarısını dışta bırakan harmanileriyle, uykuya dalmış birer Herkül gibiydiler.

Gölgenin yanına vardım, heyecandan titriyordum, zümrüt yeşili, incir yapraklarıyla bezeli bir üstlüğü vardı. Defnelerden örülmüş tacı hafifçe yana kaymış, sanki oda uykuya dalmıştı, az önceki yorgunluğundan olsa gerek, kumruları bile imrendirecek yumuşaklıktaki göğsünden, billur gibi ter damlaları, gümüş bir saydamlıkla dökülüyor; gül açığı kıvrımlarından, utlarına, uyluklarına doğru akıp gidiyordu.

Heyecanım giderek artıyordu. Avına yaklaşan bir avcı gibi, uçurum sessizliğinde sokulup tam bal sürümlü, hilal görünümlü dudaklarının kıyısına vardığımda, soluğu soluğuma karışıyordu ki: Uyandım! O da uyandı! Dağ zillerini çalıyordu!.. ve sonsuz bir ürpertiyle herşey birbirine akıp gidiyordu. Bakışlarımdaki bulanıklık yitip usum yerine gelince onunda bir: Nympha, benimde, Eros sürüsünden mavi gözlü bir oğlan olduğumu görüp elini tutarak, yalımlanıp duran, yanıbaşımızdaki göle atladım ve onunla gözden uzak maviliklere doğru yitip gittim...

NATÜRON AV

Kar, dağları ak, sonsuz bir masal diyarı gibi örtmüş, toprak yabansı bir gezegene dönüşmüş, doğa beklenen gizil gücünü gene göstermişti. Çamların dalları ağmış, kös kös dökülüyorlardı zaman zaman. Avcılarsa, postları sırtında, postalları ayaklarında, elinde karabina, sivri bıyıklarıyla yavaş, sinsi sinsi sokuluyorlardı.
Bu anda dağda ise, ayılar, keçiler, uzun çatal boynuzlu geyikler, yamaçlarda tek tek, top top durup, uzayıp giden sonsuz, soğuk, beyaz, irkil hamağa, gözlerinden süzülen yaşlarla, arı, içten, ürkek, saygılı bakışlarla süzerek selamlıyorlardı, bu ansızın bastıran yeryüzü tansığını. Doğanın bu uslu, soycul becerisini, tapınçla izliyorlar belli ki, kabulleniktir tüm canlılar bu yeni gelen saatte.
 Kuşlarsa dallarda sessiz hiç kıpırdamıyorlar. Kışın bu uzun, solugan ve amansız harikasını onlarda ağırbaşlılıkla karşılıyor, dallarda isteksiz, kaygısız ve olan bitene uyar biçimde tüneyerek akşamı bekliyorlar, arada kanat çırpan tek tük kuş, beş on kulaç gitmeden bir başka tilki kuyruğu çamına gömülüyor ve akşama değin o da hiç kıpırdamadan, orada öylece uyuklayarak, dalgın gözlerle günün geçmesini bekliyordu.
 Bu ara avcılar, kuyruklu şapkaları kimileyin havada, kimileyin yerde, bu Kanada kışının hazzına kapılıp, kimileyin coşkulu, kimileyin umarsız ve ama hiç konuşmadan iz sürüyorlardı. Kimileyin zaman tünelinin dışına düşmüş, kutupçul, ak tüylü, arkaik bir hayvan gibi yamaçlardan devrilip gelen kar yığını, homurtularla sessizliği bozuyor, kuşlar başlarını o tarafa çeviriyor, sonra benekli, ağır, ıslak kanatlarını keyifsizce oynatıp, gene alışkın, uyuşuk hülyalarına dalıyorlardı.
Şimdi -şu anda- avcılar açık alandan çıktılar ve diğer bir avcı kolunun, sık ağaçlarla kaplı, arkadaki dik yamaçtan inmesini bekliyorlar. Kimisi birbirinden bağımsız, arada bir ve sessizce tüfeğini doğrultarak, uzun uzun nişan alıyor, tam uzayıp giden yankılarla, bu Zeus sessizliğini, bu tinselliğin saltanatını bozacakken, nedendir bilinmez -birazda mırıldanarak- kızgın, tüfeğini indiriyordu.
 Kim bilir belki de, ağaçlar arasında boynuzu, düşsel bir hâle gibi, hayâl meyâl görünen bir geyik, o büyülü ecemsi yaratık, o doyunçsuz ulu av, hemen o anda, yüksek çamların arasından göle düşen renkli, kocaman bir kuş sureti gibi, sihirle kayboluveriyordur! Belki de doğa bu büyülü, yücelen yaratıkları incitip, bu kutsallığı bozmak istemiyordur. İşte maral bakışlarıyla bir hayvancık daha geçti: Düş! Düş denilen şey buydu işte bir avcı için. İnsanın tüylerini ürperten o gemi azıda heyecan, o doyumsuz isteri...
İşte böyle bir anda, gene böyle uzakta, ağır kıllı postallarıyla bir avcı, orada uzun süre, hem de dizleri üstünde, belki de bir uykuluk zaman kadar, nişan aldı durdu. Ateş edeceğe benziyordu!.. Baktım: Ayakları yontu gibi, bozlak, peri pabuçlu bir geyik duruyordu orada; Buran yeli de esiyordu ama! Nedense hiç kımıldamıyor ve oradaki çamların girintisi, gölgesi, tepedeki bu geyiğin, tanrısal bir nişan olmasını, olanaksız kılıyordu belki de... Narsistçe bir mabut gibi duran avcıda, sanki kıpırdayıp kaçmasını bekliyordu onun. Bozlak tüylü, kuru yaprak gözlü güzelde, kaçmıyordu işte, kaçmıyordu!
Avcı tam yedi kez doğrulttu tüfeğini, eğilip doğruldukça hedef alıyor, vazgeçiyor, karar veriyor, cayıyor, sonra burun delikleri açılıp kapandıkça gene uzatıyor, gene indirip, gene dikliyordu soğuk demiri: Tanrının düşlerinden de yeşil, iğne yapraklıların arasında 'kımılayan' bu sonsuz sıcaklığa... Sonra burun delikleri gene böyle açılıp, gene tüfeğini kaldırıyor, sonra gene böyle indirip, tetikte bekliyordu alev boruyla!
İşte tam o anda, karşı dağdan bu dağa kadar yankılanan, tepelerden bir kar yığınının, ta düzlüklere kadar, kulakları sağır eden bir gümbürtüyle sağılmasına neden olan, kuşların koyu karanlık dağların içine, bilinmezlere doğru yitip gittiği, dört ayaklıları sersemlemişçesine saatlerce koşturan, görkünç bir ses duyuldu! Evet! Domuz mermisi yeri göğü sahiplenmişti bir süre...
 Ve bir an geçip geçmemişti ki gözleri, yağan kara, apak kelebeklerin oynaştığı doğaya, kanatlı atların, kıvırcık başlı, üzüm gözlü aslanların yuvası, Enkidular, Gılgamışlar göklüğüne bakan ala başlı bir geyikcik, az önce vücudunun tüm ağırlığıyla nişan alan, iki ayaklının önüne güm diye düştü...
 Avcı tüfeğini indirip 'elâ gözlüye' eğildiğinde, tepenin tam karşı ucunda, sağ eliyle tüfeğini havaya kaldıran bir başka avcı, taklalar atıp, karların üstünde hoplayıp zıplayarak kişniyor, vahşi naralar atarak anırıp, bağırıyordu. Kurşun, ceylanın hâlâ kıprayan minik kulağı ile yalancı boynuzlarının arasına girmiş, ne olduğunu bile anlayamadan, az sonra devrilip ölmüştü.
 Hiç... Eski dünyaya sevdalı biz âşıklar için, bir canlı daha yitip gitmişti, ölümcül dünyadan...
 

13 Eylül 2013 Cuma

STRES GEZEGENİ




Gorgonlar geliyor!.. (Zamanım tükenip, erimekte) her an silinip, yok olabilirim!.. Tam dört milyon parsek var ki aldatılmışız. Talina’nın ölmeden önceki tutumundan anladım bunu, stresin asılsız bellek oluşumundaki kapsantısına ilişkin çalışmalar yapıyordu... Stresin gerçekleri çarpıtabileceğine ya da ne denli çarpıtabileceğine ilişkin bir takım önellemeler. Sonuçlara göre stres, belleği oluşturan unsurların bir araya gelmesi sırasında karmaşaya neden oluyor, bir yanılsamayla belleği bozup değiştiriyor ve durul bir ek olarak da algı biçimimizin kökten sarsılmasına, sezilmez biçimde dağılıp, çözülmesine yol açıyordu.

Talina, üniversitedeki çalışmalarında standart bir stres deneyinden yararlanmayı umdu; bir grup denekten tek yönlü bir ayna karşısında çeşitli konuşmalar yapmaları ve bir takım konuşmaları da dinlemelerini istedi. Öngörülen sürenin sonunda, dökümanlar geri alındı, daha sonra deneklere ilerde anımsamaları için konuyla ilgili bir sürü karma sözcükler okundu.

Deneklerin verdiği yanıtları 'controle future and past' (geçmişin ve geleceğin kontrolü) adındaki yetkili servis karşılaştırdı. Stres altındaki grubun, birbiriyle ilgili sözcükleri anımsamakta zorlandığı, dahası giderek bambaşka şeyleri türeterek konuyu nerdeyse -şaka gibi!- bir kozmik çorbaya dönüştürdüğü pek çok kez anlaşıldı. Örneğin; acı, mutluluğa; yaşam, ölüme; iyilik, kötülüğe; artı, eksiye; çalışkanlık, tembellik kavramına evrilebiliyordu. Stresli denekler -belirlenmiş bir konuda- doğallıkla herşeyin tam aksinin varolduğunu ileri sürüyorlar ve bunu yaparken arı bir saflıkla (refleks) yönlenimde bulunup, gerçelliği bozuyor, sonuçta deney sorumlusu bile bu yansı sonucunda, tuhaf biçimde yeni olguya inanır konuma sürüklenebiliyordu.

İşte bu görüngü, her şeyin çarpıtılabileceğini ve her şeyin olduğu gibi değil, sandığımız gibi olabileceğine ilişkin bir bulgular zincirine, oradan da bir karayoruya götürdü Talina'yı ve o anda, Talina'nın usunda asıl kıvılcım -o metansı parıltı- çaktı!..
Acaba yaşadığımız planet, daha doğrusu her şey, sanrısal bir sanıdan bütüncül olabilir miydi?..
Çalışmalarını gizlemeye ve olabildiğince ileri götürmeye çabalarken; (sözün özü burası) moronlar moronu bir gerçekle karşılaştı Talina!..
Sandıkları gibi yeryüzünün efendileri değil, tümelde göremeyip bilemedikleri apayrı bir soyun alt kültürü, avam bir tutsağıydılar, her şey tasarlanıyor ve kozmirajik, görkünç bir oyun sahneleniyordu!..

Talina gizlice ve çarçabuk örgütlenmeye başladı. İlk gönüllüsü de ben oldum, -tek aşkımdır o benim- özel ve şimdiye dek hiç denenmemiş bir yazılım örgeniyle çoğalmaya başladık...

...

Sözüm gırtlağımda kaldı!.. Çünkü bu durumunda tasarlanmış bir oyun ve bin ışık yılıdır süren bir dizgenin parçası olduğunu anladık. Şu anda Talina, bilinmeyen bir sonsuzluğa gidiyor! Organeli kavradığında; "Derin bir kuyuyum ben; ölümüm de öldürdüğünüz değil!" gibi şeyler söylemiş. Ne demek istediğini anlayamadım ve ne yazık ki benim zamanımda artık yatay akışta!..

Sonuç; 'Bu Format' da tasarlanmış bir şeydir kim bilir!..
Dahası beni de almaya geliyorlar, boyutların beşincisi metalik seslerle yankılanıyor!
Anlayın ki artık 'Oturan Boğa'nın Toprakları', 'Windows Ultrix' biçimine dönüşmüş.
Bizlerin son algısı!-
...
(Anlağı paralize olmuş, tüm evrene saygısızlık yapan bu 'Hain' yakalandığında, yanıp sönen bilgisayarı 'Krank'la parçalandı arkadaşlar!..)

KISSA



Öldüğüm günün ertesinde Zincirlikuyu’daki mezarlığa gömülmüştüm!.. Aradan zaman geçti, metropol öylesine kalabalıklaştı, gökdelenler öylesine çoğaldı ki, büyük kentte bizlere yer kalmadı ve bu ölüler evinin; her şeyi bilen siyah gözlüklü, boyunbağlı yetkililerce taşınıp, kaldırılmasına karar verdiler.
Hepimiz üzülüyorduk, aramızda ağlayanlarımız, çığlıklar atarak ikinci kez ölmek istemiyoruz, bizi birbirimizden ayıramazlar diye bağıranlarımız vardı. Sanki mezarlık titriyor, görünmez bedenler, yüzler, eller nerdeyse dış dünyaya fırlıyordu!..
Sıra bana geldiğinde, devasa kepçe ötekiler gibi ayırarak, önce bir yarımı sonra diğer yarımı azgın görünüşlü bir araca yükledi. Umarsızlığın verdiği ağırbaşlılıkla yazgımı kabullenerek, yeni ölümümle tanışmak üzere yola çıktım. Aracın güçlü sesler çıkarmasına karşın son derece eski olduğunu anımsıyorum. Kimi zaman düz, kimi zaman kıvrımlı yollardan sarsıntıyla giderken, yanımdaki komşularım esnekleşen, aralık bölümlerden aşağıya düşüyor, giderek yok oluyor ve elveda bile demeden istemlerimiz dışında ayrılıyorduk.

Yazık ki korktuğum başıma geldi!
Arnavut kaldırımıyla döşeli daracık bir yoldan giderken, belki de artık bir avuç diyebileceğim bedenim; ötekiler gibi paramparça, atıkların bırakıldığı bir bidona üç adım kala savrularak, sokağın ortasına yığıldı kaldı, kalanlara el bile sallayamadım!..
Az zaman sonra yaşlı bir kadın elinde torbalarla geçerken dikkatle bana baktı ve geri döndüğünde; yol ortasındaki tuhaflığıma aldırmaksızın, özene bezene beni torbasına doldurdu.
Evi bir bodrum katıydı ve kadın minicik bahçesinde fidanlar büyütüyordu. Gelir gelmez fidanların arasına, yok olmaya yüz tutmuş bedenimi saçalayarak, biraz da su serpti ve sandalyesine oturup uzun süre dinlendi. Sonrada çekip gitti.

Durumu anlamıştım ve yaşadığımız evrende benim için çıkabilecek en büyük fırsatlardan birine kavuştuğumu da sezinlemiştim. Genlerimin, moleküllerimin, minerallerimin ışığını küçük bahçedeki fidanlara yürüterek sonsuzluğumu sürdürüyordum.
Aylar sonra yaşlı kadın, fidanları sabırla büyütmesinin karşılığını alıp, tozanlarımı tek tek topladığında, sofrada enfes bir yemek biçiminde duruyor ve annesini delice öpen rüküş giyimli çılgın kızının midesine; eğlenceli bir ruhun, şakalarla dolu gürültü patırtısı içinde süzülerek, iniyorduk...

Melankolik ruhlu kızının daracık bir dünyası vardı, bütün gece tv izliyor, annesine de yine evlerine benzer bodrum katındaki işinden, iletişimsizlikten, anlayışsızlıktan, tacizlerden söz ederek yakınıp duruyordu...
Sabah olduğunda kızcağız arkadaşlarıyla Beyoğlu’nda buluşmaktan söz etti ve öğleye doğru, yaşamdaki biricik varlığı annesine sarılarak vedalaştı. Saat 14’de, buluşma yeri olan Tünel’e yakın bir kafeye doğru, bazen vitrinleri izleyerek, bazen utanılacak en acı gizleri paylaşıyormuşçasına, mavi çantasına sarılarak yürümeye başladı.

Ama ilkyazın bu puslu günlerinde onu bir aksilik bekliyordu, yolu tam yarılamışken, yıldırım düşercesine yağan bir sağanakla karşılaşınca, mimarisiyle dikkat çeken bir binanın kapısından zorlukla kendini içeriye attı. On dört yıldır dolanır dururdu ama ilk kez bu yapıdan içeriye giriyordu, sonsuz kafeler, sonsuz eğlence yerlerinin olduğu buralarda olağan sayılmalıydı bu.
Bilisizce gösterişli, resimlerle dolu bir sergi salonuna sığındığını anladığında, ne giyim kuşamının, ne yaşam anlayışının bu atmosferle uyuşmayacağını düşünerek, sıkıntılı, dolaşmaya başladı!..
Ne var ki, daha yolun başında bir çarpınca uğradı. Ne denli düşle dolu resimlerdi bunlar, korkunç bir özlemle aradığı çocukluğunun yüzdüğü tuvaller, renk çılgınlığı içindeki ormanlar, köyler, haykırarak takıp takıştırmak istediği, kolyesinde, küpesinde görmek istediği, bir tavusu bile kıskandıracak armoniler, ruh ikizini aradığı, aşık olduğu gençler, uzun gölgelerle dolu, ayak basılmadık yerler, kuş ötüşlerinin gizlendiği korular, karabasanlara dönüşen anılar...

Bir hayranlık ve şaşkınlıkla uzun süre resimleri inceledi, delice bir merak içinde ressamını düşledi. İlk kez karşılaştığı sanat denilen şeyin, insan ruhunun yansısı olduğunu anlayıp, yürekte açan taze gül yarası gibi, yine ilk kez böylesine kucaklaştıktan sonra, ötelenmiş dünyaların, gerçekte kendi sıcaklığının özlemiyle yanıp tutuşan sunumlar olduğunu sezinledi ve birdenbire dışarıda sürüp giden yağmurun sesi kulağına çalındı!..
O seslerde, gelmiş geçmiş sevgilerin, kavgaların, hayallerin, acıların, sevinçlerin büyük bir özlemle, yeniden yeryüzüne gelmek ve o olağanüstü tansığı hiç olmazsa bir kez daha yaşamak isteyen insanların, tüm canlıların ayak sesleri, artık anlaşılması olanaksız, pişmanlık dolu yakarıları,  tıpırtıları vardı!
Bu serzenişle; hiç olmazsa bizim, yaşamın güzelliklerini, tansık dolu albenisini değerince yaşayabilmemiz için, yıldırımlar, şimşeklerle uyarmak istiyor, olmayınca da zapt edilmez gözyaşlarıyla hepimize ağıt yakıyorlardı. Olanaksız bir özlemin acı veren ninnisi, düş kırıklıklarıyla dolu yankıları ve kederli yalvarıları vardı o yağmurun sesinde...

Hiçbir üzünce kapılmadan resimleri bir kez daha dolaştı, birbirinin benzeri günler ve ağlarından ayrılmayan örümcekler gibi yaşamaktan, bir an olsun uzaklaştığını düşünüyordu.
Çocukluğu, ilk aşklar, düşlerle dolu anılar, gölgeler, anneler, sevinç ve acılarla dolu bu yaşamın aslında ne çok giz barındırabileceğinin şaşkınlığıyla dışarı çıktı...

Akıp giden kalabalık; bilisizce ölümüne koşan ve menderesler çizerek; ileride, metrodaki uçuruma boşalan, kara bir ırmak gibiydi.
Garip bir ürpertiyle yolunu değiştirmeyi düşündü!

Ne ki gerçekte, esin dolu düşüncelerinin; akşam annesini öpücüklere boğduğu güzel yemekte bulunan ve az öncede  resimlerini izlediği, yıllar önce ölmüş bir ressamın ruhundan kaynaklanmış olabileceğini, hiçbir zaman bilemezdi!..

OKEANOS



‘Ülkem diye bağırdım düşleyen okyanusa, / geldi lagoslar kanat çırparak / Lamia’mıydı o, bir çayır denizinden, / süzülüveren işte, aslan ağızlı yolda / Kaosun gezegeninde işler yolunda, / defne kokularıyla taçlı, ikizler sokağı. / Eridanius’un ırmağı bastı geceyi, / ölümsüzlüğü gördü Orion, / indi güneşten bir paraşüt; karaca. / Magnesia’daydık sonraları, / dolunay parlıyordu partiküller arasından; / gizençli hiçbir şey kalmadı artık. / Uykulu mırıltılar geliyor korudan…’

Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor... Gezegenin suları içinde, planetin gölcüklerinde. Kaplan tüyü gibi dalgalanıyor okeanos. Mavi göklerin renginde bir Poseidon suyu, perilerin yurtluğu. Binbir gecenin Arabistan’ı, işte mercanların, atollerin içindeyim, irem dolu renkler biçimindeyim, salınarak dans eden gönül hırsızı ahtapotlarla. Ve işte ah, dünya ne güzel!.. Bir flandra balığı geçiyor yanımdan, yüzgeci uzun, ipliksi, nasıl da yüzüyor kelebek gibi, ne ilginç güzelliği var. İşte fiyortlara dalıyorum, rengârenk süngerlerin, ışıklı, mavi yosunların içinde dolanıyorum. Arada denizin göklerine çıkıyorum, yurtluğumuzun yücesine; tavanına vuruyorum. Buraya çıkabilen elçi balıklardanım ben. Sonra aşağılara inip, gökte olanları anlatacağım onlara, bir ay var diyeceğim tepede, belki onunda denizleri, belki onunda balıkları var diyeceğim. Sonra güneş tanrıdan söz edeceğim, yaşamı bağışlayan taçlı Helios’tan ve bulutlardan, onun göğül yağmurlarıyla okeanosun oluştuğundan, bulutların annemiz olduğundan... O da ne, yüzeyde, kayalıkların bittiği yerde, bana doğru geliyor biri, her yanı tüylerle kaplı, tuhaf bir posta bürünmüş vahşi, budaklı bir ağaç dalını suya vurup duruyor, güçlü kolları inip çıkıyor. Elinde bir üzgün balığı, kayaların arasına doğru gidiyor sonra. Yurtluğun dışında, demek ki gizil, korkunç düşmanlarımız var. Aşağıda bu canavardan onlara da söz edeceğim.
Denizin çalkantıları arasında, mavi suların içindeyim...
Güneş doğuyor, zaman geçiyor, bir mavilik içinde yüzüyor melek balığı... İskorpitlerin, tilapiaların, kiklaların, lapinlerin arasında. Beyaz gelinlikten yüzgeçler, salına salına gidiyor, gılyanuslar, remoralar, gularyalar, horozbinalar. Şimdi bir vatoz yaklaşıyor, ürkünç güzelliğin dehası, gök balığı kuşların okeanostaki akrabası, görkemli bir dengeyle, frak giymiş bir soylu, süzülerek geçiyor, melek balığı gülüyor. Okeanosun üzerinde bir sandal görüyor melek balığı. Cıvıltılar arasında, peri güzelliğinde, fiyonklar, kurdeleler eşliğinde bir Havva, sarıbaşları okşuyor, boncukburunlara onu gösteriyor, onun güzelliğini, tatlılığını... Çocuklar ellerini uzatıp dokunmak istiyorlar ona, ama o suların üzerinde gezinen, büyük, tuhaf biçimlerden korkmayı öğrenmiş ve diplere dalarak uzaklaşıp gidiyor. İşte bir cerrah balığı geliyor, yanında cennet balığı, arkalarında benekli pisi. Ve denizler tanrısı balina. Çok uzaklardan kornasını çalarak, suları yara yara, kuyruğunu vura vura, küçücük gözlerinin dev cüssesine verdiği görkül edayla süzülüp gidiyor.

Okeanos duruldu...

Ortalık tam teleskop balığına göre; sevişen balıkları gözlüyor o, denizin tüm gizlerini aralıyor keskin gözleriyle! Çiftleşen utangaç yengeçleri, küskün barakudaları, minicik larvaları ve deniz dibini karman çorman edip eşeleyen, birbirini yiyip yutarcasına sevişen ahtapotları gözlüyor. Teleskop balığının yanından melankoli timsali bir üzgün balığı geçip gidiyor, çünkü bütün balıkların bir sevdiği var, ama onun yok. Küskünlüğü ve üzgünlüğü bundan... Nuh, gemisine bütün balıklardan bir çift alacakmış, üzgün balığının eşi yok diye almamış ve oda tufanın tam ortasında kalakalmış. İşte bir folya balığı geliyor. Ben ki melek balığı ve bir fener balığı geçiyor yanımdan, ışıklarla yıkayıp denizi! Yine yukarıya çıkıyorum, güneşli, güzel bir hava, suların üzerinde oynuyorum, kıyıya yaklaşıyorum, kumsalda gezip dolaşıyorum. Ama ah! koskoca bir at balığı nasıl da çırpınıyor, daha önce gördüğüm kara adamlar çoğalmış, nasıl da çekiyorlar balığı, gözlerimin önünde paramparça ediyorlar ve bitiyor çırpınması. Yüzey çok tehlikeli, bunun öğretilmesi gerek, aşağıda herkese anlatıyorum, eski güzel günler bitiyor.

II
Bir levrek geçiyor yanımdan, kendi dünyasında ne mutlu bir balık. Kırmızı tüylü uzun kuyruklar, sığır başı biçeminde uçuklar, ölüs gözlü, boynuzlu, tepecikli, çıkıklı, sarı çiyli, benekli, binbir renkli, yapraksı, akcıl, karacıl, mor gerdanlı, saydam, tüysü kayarcaların arasında doyasıya geziyorum. Eriha surlarından eskil bakışlı, arboletsi balıklar, gastropodlar, çavdar mahmuzu gibi keskin, zehirli çiçek gibi küskün, ürkücül canlılar, gül ve kılıcın tarihe karıştığı bu uzak zamanlarda nasıl da yaşıyorlar. ‘Carpe diem’ -günü yaşayın- diyorum onlara. İşte türlü inak ve inançlar; insan küçüğü güneşler, sini gibi dünyalar, dölevsiz dağlar, kız sünnetleri, Hint elinde kadın ateşleri. Melek balığı olarak ne yapabilirim!.. Güneşin ağırlığını ölçerim, gündüzün gücünü tartarım, kumdan koni yaparım. Kilden şato, su kabarcığından perde, ipekten beşik, sedeften ağ, mumdan saray ama, Vaterleo’yu önleyemem, Pearl Harbour’u kurtaramam, Hitlersi paranoyaya karşı duramam. İşte kadırga gövdesinde bir salyangoz, kalyon küpeştesinde deniz minaresi, hangi kötülükten haberleri var ki... Başak burcuyla dolu ovalar var, şemsiyeyle risinlenen Markov’larda... Kaffa kuşatmasında, mancınıkla fırlatılan vebalılar, Golgota’da ‘Beni neden bıraktın tanrım’ diyen marangozu ve Amidli kimsecik ozan Öngören’i unutmasam da; Prokaryat ve ökaryotlu karbonifer dönemlerini ben de yaşıyor ve ben de ağlıyorum. Batı şakirt, doğu batıl, kuzey vandal, güney sofu. Ne yapabilirim ki... Ölümün birbirine bitiştirdiği o küçücük ayaklara üzülüyorum. O minik çehrelerin bahtı hiç bir zaman gülmüyor. O buğulu, mercan gözler durmaksızın ağlıyor. Kanat ne canlı şeydir. Ölü bir kuştan daha üzücü ne olabilir ki... Yüzgeçler hüner dolu, haz dolu, hız doludur, ya ölü bir balık...
Gene de en kötüsü, avdan sonra, sularda, ormanlarda, sazlıklarda, hendek ve çukurlarda, başıboş, ağlamaklı ve sonsuza dek karşılıksız kalan çınlayışlardır diye düşünüyorum. Ağaçların eteğinde, ırmakların ötesinde, sığınakların, barınakların içinde, kimselerin duymadığı sonsuz çığlıklar. Ve sonsuz uykular. Denizler, ormanlar, ırmaklar, ovalar... Uyuyan deniz, uyuyan orman, uyuyan ırmak, uyuyan ova... Lagünler, meşeler, mercanlar arasına sıkışmış ölüm tuzakları. Hendeklerin içine, ekin demetlerine gizlenmiş, çelik elli, ateşten oklar, adanın ortasındaki ağaç kümesinde umarsızca yankıyan kuş sürüleri!.. İşte okeanos!.. Firavun Akhenator gibi, elimde defne çileğiyle tebaama şunları söylemeliyim: “İster karada olsun, ister denizde, ister balık olsun, ister kertenkele, ister düşünsün, ister düşünmesin, ister ırmakta dolaşsın, ister doruklarda, ister doğuda doğsun, ister batıda, ister derinlerde yaşasın, ister kumsallarda hepimiz biriz. Çünkü barış, önce barış!..” Bu belki benim en güzel şarkım. Güneşin tutulacağını söylüyorum. Athena’nın flüt eşliğinde güzelleştiğini biliyorum. Ölümümüz bir ses, bedenimizde küçük bir cırcır böceği olacak, başka ne istiyorsunuz diyorum. ‘İnsanlara acı veren dertler, tanrılara da acı verir. Derinlerde ne oluyorsa yükseklerde de o oluyor.’ Islak kum tepeciği üzerinde yürürken amacım, fırtınanın kıyıya fırlattığı deniz kuşlarını ve ayı balığı ölülerini toplamaktı. İçimdeki kertenkeleye en acılı soruyu sormaktı. Daha ne olsun, daha ne olsun, daha ne olsun...

III
Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor, ırmaktan yukarıya somonlar tuhaf bir şarkı söylüyor. Çok uzaklardan, bulutların ötesinden, garip bir cisim, kanatlarını aça aça, kuyruğunu saça saça, döne dolaşa okeanosa iniyor ve içinden acayip adamlar, astromanlar, kozmodamlar çıkıyor. Yakalarında dülger balığı profili ve giysileri beyaz dolphinden. Az sonra bu görüntünün Puvatya ya da Navarinleşmeyeceğini kim bilebilir... İçinde tüm dünyanın gizlendiği bir çarşı varmış, insan değil en iyi deve bakarmış. Geçmişten; ölü böcek, gerekçeli hayvan, saf hidrojen, kötülerden kötü bir dost, kart, Dekart, kantar, Kant, Neptün ve altın atlarıyla Poseidon kalmış. Neptün’den bakıldığında güneş yalnızca ışık saçan bir nokta kadarmış... Varlık soruya açılır, soru zamana, zamanda yokluğa diyorum. Semender, çipura ve üzgün balığı? Kolkola girmiş bana doğru geliyorlar, bu denizin, rengârenk, masal bahçesi gibi görüntüsü içinde, bu olağanüstü betim karşısında, dilim tutuluyor. Bir kayış balığı geçiyor yanımdan, sazanlar, mersinler, güneş balığı, kum balığı hepsi geçiyor. Kaya balığı, deniz akrebi, deniz kedisi, berber balığı, orkinos, uskumru, palamut, yelken balığı, kılıç, atlantik, kalkan, ay balığı, zargana, uçan balık, deniz atı, deniz iğnesi, baltık pisisi, kırlangıç, marina, fener, ördek, tirsi, yılan, mığrı, murana, dil, som, piranha, turna, kedi, kızılgöz, inci, mumya, tekir, ringa, çekiç balığı, sarıgöz, kaşıkçı, deniz kedisi, mahmuzlu camgöz, testere, iğneli keler, latimerya, beluga, anaspis, kaşıkçı ve folya balığı; geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor...

Ama:
“Sırılsıklam ıslanmış, ıslak bavullardan kişiler seçiyordum. / Eğri bir düzlükte durduklarını görüyorum, rüzgara yaslanmış, / eğri yağmur altında, belirsiz uçurumun kenarında. / Hayır, ikinci bir yüz değil. Havanın suçu / böyle solgun oluşları. Uyarıyorum onları sesleniyorum / örneğin; / yol eğri bayanlar, uçurumun kenarındasınız. Onlar, / doğal olarak, / soğukça gülüp, cesurca karşı bağırışa geçiyorlar: / Teşekkür ederiz size de / Gerçekten de bir kaç düzine olup olmadıklarını soruyorum / kendi kendime / yoksa tüm insan soyu muydu orada asılı duran, / tıpkı belirsiz bir müzik gemisindeki gibi, hurda / ve yalnız bir tek amaca yönelik, yani batışa? / Bilmiyorum. Gözümü kapatıp dinliyorum. Zor söylemesi, / bu insanların kimler olduğunu, her biri bir bavula, / açık sarı bir uğura, bir dinozora, bir defne çelengine sarılmış / Güldüklerini duyuyor ve onlara anlaşılmaz sözler / sesleniyorum / Kafasında yaş gazeteler olan, tanınmayan kişinin / K. olduğunu sanıyorum, yolcunun işi peksimetcilik; / şu sakallının kim olduğundan haberim yok, boyalı bastonlu / adamın adı Salomon: durmadan hapşıran kadın / Marilyn Monroe olmalı / beyaz elbiseli adamsa, şu elinde siyah yağlı kağıda sarılı / notlar olan, mutlaka Dante’dir. / Bu kişiler umut dolu, ürkütücü bir erk dolu! / Bardaktan boşanan yağmurun altında dinozorların ipinden / çekiyor, bavullarını açıp sonra gene kapatıyorlar, / ve koro halinde şarkı söylüyorlar; “I3 Mayıs dünyanın / sonudur, / artık daha fazla yaşayamayız,, yaşayamayız daha fazla.” / Kimin güldüğünü söylemek güç, bu çamaşırhanede kimin / beni saydığını yada kimin saymadığını ve / uçurumun ne genişlikte ve ne derinlikte olduğunu söylemek. / Yavaşça nasıl battığını görüyorum kişilerin ve onlara / şunları sesleniyorum: / Nasıl yavaş yavaş battığınızı / görüyorum. / Yanıt yok. Uzaktaki müzik / gemilerinde, donuk ve cesur / orkestralar çalıyor. / Çok üzülüyorum, hiç de hoşuma / gitmiyor, / öyle hepsinin ölmesi, ıpıslak, bu çiseleyen havada, yazık, / ağlayabilirim, ağlıyorum: “Ama kimse bilemedi”, diye / ağlıyorum / “hangi yılda olduğunu ne hoş.” / Ya dinozorlar nerede kaldı? Ya bu / ıpıslak bavullar, / binlerce ve binlerce, bomboş ve sahipsiz, / suyun üzerine nereden sürükleniyor? Yüzüyor ve ağlıyorum. / Her şey, diye ağlıyorum, istendiği gibi, her şey yalpalıyor, / her şey denetim altında, her şey yolunda, insanlar eğri / yağan yağmurun / altında boğuluyordur herhalde, yazık, neyse, ağlamak / için, o da iyi, / belirsiz, söylemesi güç, neden, hem ağlıyor hem yüzüyorum.”

Suyun suya damlaması gibi, melek balığı göz yaşlarımı görmüyor, geçip gidiyor.