OLBRZYMYZ
(09.01.14)
Kozmik romanın içlerinden geçerken, sonsuz karanlığın Iapetus’u karşımda duruyor, Pythagoras megawatt hesapları yapıyor, homoheidelbengensis plazmada yüzüyordu!..
Preeklampski zehirlenmesiyle kıvranıyor Hypatia, gangliyon duraklarını sorgulayarak, kan içici Sekhmet’i anlamak istiyorlar. Ekvatoral çizgiler silindi, kurbağa prens gelmiyor, random mutasyon ağları ve cinbönler güneşte ısınırken, Hekate’yi onarıyor, sevişme makinesi. Escher, Escherler'in kardeşi!.. Haiyan tayfunu sırtında, mavi türbülans gerinirken, kapsülde savruluyordu. Leiden şişeleri düşük sayıda, partenogenez –eşeysiz doğum- erteleniyor, integraller doğuşurken, paumari dili yamaçta, Quadrantidler’in evinden çıkarak, Ison yıldızı, Hurri ve Luvileri uğurluyordu. Waldeyer halkası soluk borularından geçip, agoranın ortasına kadar geldi... Uzaklarda Doppler kaymasını gözlüyor, genom dizimleri ve Denisovan’ın sevgisine sarılıyordu Aldairliler!.. Feldspat çağları ve sima insanları konuk gelecek, lenfoma ve Fantoma anıtlarını süsleyin, Isfahanlı ve Derrida’yı çağırın. Druidleri salın Utarit’e, blokajlar ve Fordlandia plantasyonuna göz atsınlar. Gösterin, kim payanda oluyor bu yaşlı gezegene, kim?.. Amuriler ve osilatörler anılarımız bizim!.. Heptakometler ve hiperbolik ağlar ulu kanatlarımız. Biliyor musunuz, Ebers papirüsü denizlerde yuvalandı, tarpon balığını geride bırakmış geçen gün, Lovejoy kuyruklusundan iyi koşuyor. Berenice’le kol kola Nahl suresi!.. Ruh ikizim diye beni yanından ayırmıyor. Peteğin geometrisi, yüreğin aritmetiğini geçmek üzere ve Tetis denizi tümüyle sanal. Kapaisin ve jüpon, fermiyon ve bozon gölgelere dönüştü... Tripofobiden kaçan mizantroplar, Rinjani-İshak kuşuna yakalandılar. Atalarımız siyah arılar, hınçla kutluyor yer insanlarını!.. Balıkçıllar kuyruklarını sallayarak darmaduman olmuşlar. Ufuklar ötüşerek, ateş sarısıyla tutuşuyor ve karanlık yavaşça bastırıyor. Yamaçlardan sessizce yitiyor yaşlı gezegenimiz, yükselen ayetlerle Gunnes doğuyor ve işte birden beliriyor Olbrzymyz!..
*
AT
‘Tüm Ölülere...’
At bozkırın ortasında
duruyordu... Sırtında bir siyanür kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu
içiyor, Helen hendeğinden geçiyor, Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu.
Us tanrıçası Athena, termofiller ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir
benzeri yukarıdan onlara ‘Seni ataların döller!’ diye bağırıyordu.
Electric-horseman ona binmeye çalışıyor, güneşte pırıl pırıl parlayan, otların
saf oku sağrısına değiyordu. Ufuktan doğru nitrat çubuğu geliyor, yüzey gerilimi
artıyor, baryonik maddeler, sarı fermiyonlar, bozonlar durmaksızın ciğerini
deşiyordu... Vaspurakan kralı I.Gagik yardım etmek istiyor, demirhindi suyu
içerek güç toplarken, madenlerin kükreyişi göğü inletiyor, demir bulutların
canhıraş bağırtısı sürüyordu...
At ise ağlıyor ve öleceğini biliyordu
artık. Şu ovalar ve bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir çabayla; ‘Elveda
deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma’ diye haykırmayı başardı. Ve zamanın beyaz ipliği, akşamın beyaz
filleri andıran küçük yamaçları, yontuların içinden gelenler, evlerine yorgunluk
taşıyanlar ve demir korunaklı bulanık avlular, bir yarasa derisi gibi gerilirdi
artık beyaz karanlıkta...
At düşünüyordu ki; ökaryot ve trilobit, ışık
bakterileri, çalışan göz ve dünya, ufuklardaki hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et
ve soyut ottur yaşam. Ve belki de evren tüm bunların yalınkat, sıradan bir
uzantısıdır...
Nedir ki ata bakıp; mavi denizlerin Sapho’su mutluluk
saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu!.. Elektronik dölütle yel, terleyen
balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin içini ısıttığını biliyordu.
Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve Kâbe, tırıs giden atlar ve
haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve koşumlar içinde yüzen;
bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar, Yıldırımlar ve Timurlenk,
çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist evrende yüzen bataklık
tavukları ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken; geyiklerde üzüntü
verecek kadar yakınından geçiyordu...
Ve işte uzakta Rus Amerika’sı
görünüyordu!.. Gezegenin buzdan mantosu ağlıyor, ısı değiştirgeci ve nötron
akıları yanı başında yüzerken, genç bir kız; ‘Aşklarda yaşam gibi sanal
olmasin!’ diye hıçkırıyordu. Ordular, gölge evrenlerle yarışıyor, sarı bir eşek
otların arasından sakin geçip giderken, tüm kozmos gülüyordu... 'Zaman geçer aşk
kalır / ikonsu Derebey çağları / gizençli güzellikler / düşler ötesinde / bir
yürek süveydası... / Soylu ruh / birlik yaratan yansı o’ diye garip şarkılar
söylüyordu bir trubadur...
Pervasız bir homurtuydu gizemli bellek...
Acayip tayflar, üç gözlü insan, yaprakları tüyden ağaçlar ve billur yumurta
geride duruyordu. Gelecekten bir çiçekle geri dönen adam gülüyordu. Kuyruklu
yıldızlardan paraşüt ve kırmızı nötronlar denizi vardı uzakta... Sedna
parıldağı, çift ağızlı balta, kıskançlığı kışkırtan boşluk, camdan ağaçlar,
balık yağmurlarıyla işbirliği yaparken, karıncamsı ejderha, kutup canavarları ve
Arrabalılar, su otlarıyla karşı koymaya çalışıyor, güve biçimli yalvaçla, sarı
pireler hengâmede ara bulmak isterken, Sicilyalı Archimedes askere; 'Noli
turbane circulos meos' ‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan çığlığından
ölen balina, çöreklenmiş yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür yağmurları vardı
ovada...
Sakat ve sıska bir at gibi duruyordu at!.. Simgesel tanrılar,
metalimsi havlamalarla, Aperionları (sınırsız madde) üç kenarlı üçgene
dönüştürürken, Yesribliler, bedenim gerçektir ama günah gerçek midir diyerek;
hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce kipleriyle-imgeler gölgesini çağırıyor, ‘Kelt
diliyle yatan sonsuz cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı pengueni; güneş
sürüleriyle yokuşa sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi, kuğu kanı içen
Moğollar ve Kansu Gavri’yle birlikte; 'Evrende yalnız olduğumuz düşüncesi' atı
sinirli yapıyordu...
Elektronik tapınaklar ağlıyor, elle tutulan otlar,
ışık bakterileri, Hunnes ve Kunnes yıldızı gülüyor, metal-matris kompozitler,
kaya korukları ve kadın parmağı biçemli üzümler kırıtıyor; Korece, ‘Nanın
tahşinin sarahannida’ (Seni seviyorum) diyen ve diyakronik bir boyutta gezen
kırmızı denizler, su akrepleri, burçak tarlaları ve ‘Şiir dokununca bozulan
şeydir’ kıssasıyla avunan ermişlerle; ‘Penisinin tepesi papatya çiçeği olan
sevgilim’ buz dağlarının içinde donmuş, öylece sırıtıyordu...
(
Pantalassik Okyanusu’nda yüzen nilüferler, beyaz manolyalar ve bahçeler
sevgilimdi benim... Pembe dudaklarında kedi tırnağı açan sümbüller ve serçeler
vardı. Bir parsek ötedeki hamsterler, korkusuz dolambaçlar ve yatağanlarla
sevişirdi. Dağlarda gezen garymantlar ve metan yığınları bizi korkutmaz!..
Sibirya denizi, Hint gırtlağıyla konuşanlar, Amsterdam faresi ve Memnon sarayı
kardeşimizdi. Hüvel baki çekenler, kuş kabileleri, Nusiybin Akademisi ve Yunan
glikonikleriyle konuşur, Ezra kantoları, ormancılar ve denizcileri dinler;
theophanistler, selülöz tadındaki Magdelena, kuyruklu Meryem, tiranlar ve tren,
çimenler ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara geyikleri, kaplumbağa
hızındaki dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle görülemeyen nesneler
ilgimizi çeker, panter avı limanından kaçırılan gülünç şeyler ve kendi yankısını
arayan yed-i eminlerle eğlenir, kahkahalarla gülerdik. Ve gene de Portugallı
Sufi’ye övgüler olsun ki, geceler boyu, boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar
ve tiksiniyorum böyle kişnemekten diye ölümserdi at...)
Kuru otların,
akan ırmağın, kül rengi dağın ortasında kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz bir
yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi... Hayvan gibi duran bir hayvan gibi!.. Ve
uyuyordu. Ve gözlerini yavaş yavaş açtı. Gırtlağında güneş olan insanlar
vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar... Pazar yerleri, kurbağalar ve
Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü... Bir tümel olan ve tutulamayan
hayvan Eros ki, uzak çağlardaki atalarından biriydi ve bulutların arasından
artık onu seçebiliyor ve kartlaşmış kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında,
arkaik bir hayvan, vahşi bir tanrı gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi
ve sanki salt kendisiymiş gibi belirip yükseliyordu tepede!..
At başını
salladı. Başına geçirilmiş saman torbasının içinde, tanrı taneciği arpalar
görürüm umarıyla, torbasını havaya savuruyor, düşler görüyordu... Ağzına
gerçekten altınsı, sarı güneş parçacığı, eliptik biçemde, minicil yumurtalar
doldu. İri-beyaz, vahşi ve Germen dişlerin arasında, sürkozmik arpa taneleri
yiyordu at... Bozkırın ortasinda yalnızdı. Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at
görküyle onun bir tanrı parçacığı olduğunu gördü, uçlara doğru incelen, eğri
büğrü, altın sarısı, güneşten güneş; galaktik bir arpa taneciği... Aman tanrım!
Bir tanrı mıydı yoksa at!.. İşte tanrımsı olan kendini gördü! Ve işte kendisini
yiyordu ve her şeyin kendisini yiyip bitirdiğini biliyordu artik...
Görkünç bir heybetle, gözleri fal taşı gibi açılmış yavrular görüyordu
şimdide... Taylarla dolu, karıncalar gibi kaynaşan ve birbirine dokunmadan,
dokunamadan sonsuzca itişip tepişen, sonsuz arpa tarlalariyla dolu, her şeyin
birbirini tükettiği; düşsel bir ova... At bunca zamandan sonra kendisini
algılayabildiğini düşünüyordu artık...
...
At ve atası, uzakta, kızıl
ufuklarda el ele yükselirken, küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa tek bir
at oluyorlardı!.. Bir zaman sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna bürünüp
iç içe geçerek ve sayfaların arasında yavaş yavaş eriyip tükenerek, yitip
gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk paytak adımlarıyla ovanın
ortasına doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik yığınları gördü. Yığınlar at
ölüsüne benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için sonsuz bir istenç, dizginsiz
bir arzuyla kıvranıyor ve artık kendisinin bir çocuk değil, bir tümevarım gibi; bir adam olduğunu
görüyordu!.. Ve atın ölüsüne dokunur dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında
parladığını duyunca; ne oluyor demeye kalmadan, bir burgacın, bir hortumun
içinde toz olup, kemiklerle birlikte yok olup gitti. Sislerin arasında tuhaf,
belirsiz bir gölge dışında, ova boş, bomboştu.
...
“Hiç kimse bu
uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir zaman
görmez / kendi bildiği Tanrı’yı, / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, aşklarımız, tanrılarımız, /
Geçer giderler, bizim gibi...” (*)
(*) Fernando Pessoa
*
NASILSINIZ
Nasılsınız, dedim. 'İyiyim' dedi. Yalnız, 'İyiyim'
derken, 'İ'yi oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda,
buraya gelirken, oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını
attığında, usunun dingin, tininin de dertsiz ve uğultusuz olduğunun bir
göstergesi sayılması gerektiğini düşünebiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği
'm'yi üstüne basarak, içsellikle keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek
istenen bir hışım ve kinle söylediğini de ileri sürebiliriz. Bu, yolda, diyesim
taşıtta, olası can sıkıcı olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini
tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan sorunlara bulaşmak istemediğinden, zorlasalar
bile, beceriyle ıvır zıvır dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı
başardığını gösteriyor...
Sonuç olarak, 'İ' ile 'm' arasındaki, eşlikli
dört harfcikten doğuşmuş aralığınsa, epey titrek ve harflerin ses tellerinde
denetsiz biçimde; soluk borusunda yuvarlayarak, çok az yırtımlı bir tınıyla
yansıyıp, algılandığına bakacak olursak; sinirlerinin gerçekte, geçmişten gelen,
uzunca bir zamandır bozuk olduğunu, bu durumun, zamana yayıldığı için sinirsel
uçlarının törpülenip görünmezleştiğini ve dolayısıyla ustalıkla gizlenip,
saklandığını ya da bu düşünseme içinde değerlendirilmek gerektiğini
anlayabilmemiz gerekir.
Verili görüngüde, şu an sakin aralıklarla ve
denetlenmiş gözüken bir ıra yapısıyla sözler edip, sandalyede yavaş eskivlerle,
eğik açıda hareketlerini sürdürmekte olan bireyimiz, soyun öbür bireylerinden
ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde kolaylıkla sinirlenmeyeceğini ve
edimini uzun süre koruyabileceğini; ama uzun süreli baskın bir konuşma biçimiyle
karşılaştığında (ya da dayatıldığında), tehlikeyle umursuzlaşıp,
saldırganlaşabileceğini, kendisine karşı pasif tutumun sürdürülüp, sergilenmesi
durumundaysa etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş yapmayı önelleyip, (yeni
durumu benimsemek) istemeyeceğini, üstelik tam da karşıtı, dozunda bir kibirle,
kendi özgün tutumunda yol alacağını ve karşısındakini; diğer bir deyişle ötekini
koruyup kollayacak bir imaya bile bürünebileceğini, büyük olasılıkla savlanan ve
kuramsal sınırlara yaslı, bu vargı ve belirimlere koşut olarak, birlikte ılımlı
saatler, yatay, edilgen bir anlar boyutu ve inişi çıkışı olmayan; ansınır
deyimle kazasız belasız geçirilecek bir günün bizleri beklediğini,
güvenilirlikle ve neredeyse tümel olarak söyleyebiliyor, düşünüyor ve
umuyorum...
*
KASSANDRA
“Aşkın kitaplara girmesi tek umarımızdır,
yoksa
başka bir yerde yaşayamayacaktı.”
Max Horkhaimer
(Kalkhedon
yakasına günaydın dersen yeşil gözlü bir güneşin olacak, üç vakte kadar onu
göreceksin, gül parmaklarıyla sana ışıyacak, ona de ki, Altın Post'a giden yolu
geçeyim mi, yoksa burada, defnelerin altında mı beklesem...)
Mahpeyker bir
sevgili gecede yürüyor, cansiper ve peri. Fatehpur Sîkri'nin zümrüdî mimarisi,
susuz çöllerin Sürre alayı ve Hicaz gölgesi!.. Benim gecelerimi kimselerin
görmediği bir ufuk aydınlatır, gündüzlerimde Emel Denizi'ne sürüklenişim
bundandır diye, şarkı söylüyor biri. Şehinşahım, payidarım, gönül tacım diye iç
çekiyor. Bilip bildiririm ki, o irem bağlarındaki elim, o ilim, o dilim, dünya
ve ahret de bile sözü edilmeyecek melâlimdir. Ey anılar trenindeki Klezmer
ezgileri, ey Kani Mesa'daki minik güneşler, ey gecede büyüttüğüm dolunay, ey
pınarlar diye ekledi... Karanlıktı!.. Ey ölüm, bütün sevdiklerim öldü,
yapayalnızım. Onlar orada ve bir aradalar, yalnızlığıma ağlıyorlar. Sana
kızmıyorum, küsmüyorum, beni onlardan ayırdığın için ağlamıyorum. Çünkü beni
onlara kavuşturacak olan yine sensin...
Kassandram, ey sularda yürüyen
Ankam, ey sessizliğin sesi, yüreklerin süveydası, ey leylâm, ey süheylâm
diyenler, gölgelere girdi, bir bir eridi. Barış, doğal ölüm. Aşk, tinsel
karanlık!.. Ey denizlerin kelebeği, ey dışbükey biçimlerin sentetik grameri,
nöron uykuları, ey yürekleri sömüren zaman, ey kader, keder ve ey laedri.
Burada, salkımların kokusu, üzünçle gölgelenen çöle açılır, Sezar'ı göremeyiz,
çünkü; geçmiş zamandır. Silyon feneri, And dağlarında üflemeli çalgı gibi öten
kuş ve ey yok oluş.
Tanrı şiiri yaratmak uğruna seni yarattı diye haykıran
kuzenim. Ey Flaman göğü, tinler ormanı, ey zincirli kölem, ey Prevezem,
Navarinim. Puhum, pusum, sülünüm. Ey Uranus'un kollarında pare pare ölüşüm...
Sümbülden biri çıktı güzeli arıyormuş, bir yaz günü, bir güz yaprağının
altındadır o demişler, uçmuş, güz gelmiş, o kar tozanındadır demişler, kış
gelmiş, o bir bahar çiçeğinin dalındadır demişler ve bahar gelince, o yaz
başağının salınışındadır demişler. Irmak perisi ağlıyordu. Sorarsanız
bilmiyorum, sormazsanız biliyorum diyenler vardı. İncilim. Ey Emod yulfone'm. Ey
göze inandırılmışım, kefenlenip, canlandırılmışım ey. Ey yittiğim gezegen,
doğduğum vulva, İsagojiler yazan İsagoji, ey Meryem, ey "Doloris medicinam a
philosophia peto" dediğim, ey zindan çiçeğim, ey çocuk Muhammed, ey Kaddaficik,
ey Hasani Harakanim.
Ey Ihşidim, boynumda cennet anahtarıyla ölümlere
geldiğim, ey nur yüzlü Sur, kanla çiftleşen, ey Selçuki bir ölü dirilten, altın
ağızlı Yuhanna, kutupçul çiçeğim, ey Suriye'den güzelim, Pers çiçeğim ey,
Mezopotamya gülüm, at nalı yengecim. Gönüller hırsızı Hermes'im. Kuyruklu
yıldızın kuyruğundaki gemisin sen. Ey ruh ikizim. Ey İlyas'ın üzüm salkımları,
mor Yakup, ey ayağın öpen. Kuş ortaçağda var mıydı. Ey solgun yeşil
düşüncelerim. Ey sessizlik, su sümbülüm. Aslan körfezine bakan Kordofanlı
zencim. Ey resullerin sözleriyle çoğalan. Mars ufuğu. "Bir, iki, üç, dört, beş /
balık tuttum / altı, yedi, sekiz, dokuz, on / onu bıraktım."
Ey lezbiyen
simülasyonlar, kuş yüzlü kadın. Ey yaban incirim, ey Himalaya sedirim, leylandim
ey. Gelde evrenin derinlerindeki iç çekişimi, kanla doyurulmuş geçitlerden
geçişimi, ilkçağ kuşları gibi pençelerimde eriyişini gör. Haykırdım mağaralara,
uçurumlarda ki yağmurlara sordum, iç çekişlerim yıldızlara vardı. Gelmedin.
Minik dişi ölümlerdin, göklerde kanat çırpan deniz, altın sağrak, demir rüzgâr
ve arı konaklarına girdin. Bir kelebeği gezdirdin ve bağırdım sana; et ve kanım
ben, sense tunç ve taş, yenilgi kaçınılmaz. Aşk ipekten bir ipte koşmaya benzer
kanatları olan kazanır. Ey felekler sistematiğim, günahtan kurtulmak uğruna
günahkâr oluruz dediğim. Ey Kolophonlu Homeros, Annales okulu, ey Tetis denizim,
tanrıların vurulduğu çarmıhlarda; hazin gölgelerinden geçtiğim. Ey kısrak
soluğunda gezen gnostiğim. Atların atası Hipparion, ey arısız bal veren
kamışları bulan, ey tarihte özüne sayfa ayıran. Ey Amarna. Yer yuvarı
nükleidinin periferisi mağmam... Okumak bilinmeyeni çoğaltmaktır
Maria'm!..
Giyotin ki erguvandan güzeldir. Zebra bir tanrının altında kanla
çiftleşir. Ben kendimi özlüyor ve minelerle kaplı kabuğumdan çıkmayı düşlüyorum.
Kumsalı görüyorum, sayısız kum tanelerinin her birinde tanrının saklandığı,
uçsuz bucaksız kumlar, içli, sızlatan bir müziğin eşliğinde, tozlar içinde,
ışıltılı, helezonik yükseliyorum, yukarıya doğru kabarcıklar gibi; onlarla
birlikte dans ederek, gülüp eğlenerek süzülüyor, kanatlı mırıltılarla şarkılar
söyleyen, bir periyi özlüyorum. Buluttan buluta atlıyor, ince saydam
kanatlarıyla solgun bir kelebeğin ipeksi yumuşaklığında; yine kelebeğe
dönüşüyorum, tamtamlar çalıyor, dalgalar, danslarla alt üst olurken, bir peri
olduğumu duyumsuyor, kumsala doğru yaklaşıyor, süzülüyorum. Ve müziğin
sonsuzluğunda mırıltılı, ışıltılı ve ince bir kum halinde alçalıyor ve
helezonilerle kabuğumun içine girerek, görüş ve dalgaların beni uzaklara
savuruşunu, ufuklardan ufuklara uçarak, kabuğumun içinde salınışımı
izliyorum.
Kan içinde kalıyorum, sonra Zeus bile dolambaçla örülü, bu boğucu
taş ağı çözüp, çıkar bir yol bulamaz diyorum. Ben geçmişimi ve tüm kimliklerimi
unuttum. Ben tek düze duvarlarla örülü bu taşlı yolda, kinle, nefreti, özün
kamburuyla, iğrenmeyi unuttum. Şu ki, kindarlık ve nefretle, tiksinç olan bu
kara, iç sıkıcı duvarların, çınlayan dolambaçların kıvrımları yazgımdır benim.
Yüzyılların sonunda, gizli taş büklümlerin, büküntülerin, dolantıların içindeki
hangi bükeyler görkü ve şiddetin galerileridir. Bu çatlak, yarık duvarlar, zaman
yargıcının tefecileridir. Dehşetle düşlüyor ve düşünüyorum ki, süprüntüler
içinde üzünçle çöle bakan, tozlu, solgun işaretlerin ayrımındayım. Gecenin
içbükey edası bana doğru kükreyen gümbürtülerin ve ıssız ulumaların yankısını,
ölgün, solmuş yansımasını taşıyor. Ve benim ölümümü silip süpüren ve benim kanım
için can atan hangi dokumacı, hangi örücülerdir ki usandırıcı yalnızlığımın
dışındadır...
Kimin yazgısıdır ben orada biliyorum. Gölgelerin içinde her
biri diğeridir, her biri bizi aramaktadır. Günlerin beklediği son; eğer yalnızca
günlerin ve zamanın beklediği son. Son buysa!..
Ve çığlıkların karanlığında
yine o şarkıyı dinliyorum...
"Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir
ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum, ve benimle, /
yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek. / Piramitler, madalyonlar silinecek, /
anayurtlar gölgeleri örtünüp, / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar
arasında ilâhisin tanrım, / tin ve tüne karışacak tarihin. / Şimdi son güneşin
batımını izliyor. / Son kuşun ötüşüyle avunuyorum. / Arzunun karanlık
nesnesinden / Hiçliğin kollarına savruluyorum."
*
YALAN
(Belirsizlik İlkesi)
Doğmadım. Doğurmadım... Köksüzüm
ben. Yitirdiğim kanatlarım, sonsuzca dilim ve kozmik bir yüreğim var. Ölülerin
gözüyüm. ‘Carpathia’ için seçeneğim şunlardır: a) Bu gemi su alsa da batmayacak.
b) Batsa da insanlar hayatta kalacak. c) Kaptan bir felaket olacağı içgüdüsüyle
rotasını değiştirecek. Bildiniz, yakarım üçüncüyedir. İnançsızım. İşimi tanrıya
bırakmam. Morpheus’u beğenir, Mephisto’yu sever ve Faust gibi neşeli, fos ve
Fussli’yimdir. Kalabalıklardaki fars, Bağdadi bilgidar, çağların ürküttüğü
düşüm... Zamanı örten zaman, Maklub tepesinde görkemle duran, Hare Krişna,
nirvan, Şakralar, Druidizm ve Hanbalıktan gelen noyanım. Silva zihin kontrolü,
Alvaro Campos, evrenler arası big bang, ying ve yanga ilgi duyarım.
Tarlaları ve cennetlik eşekleriyle yeryüzünün günahını çoğaltan
çiftçilerden iğrenir, eğilen kaşık değil, anlağımızdır derim. Sırların
bilgisiyle aydınlanan bizler, birer mabut olabilirler. Tinin dölütleri olan
düşünce, inilti biçemindeki dua, ‘Verbo volent, scripta manent’ ‘Söz uçar, yazı
kalır’ değinisi ve eğer bizi tanrı yaratmışsa, varlık-yokluk, erkek-dişi
kavramları dışında üçüncü bir cins daha olmak gerekir!
Bunu bilemediğimiz
için, kavramsal boyutlarımızın dışında olmasından ötürü, diyebiliriz ki; öyleyse
tanrı yoktur. Bürokratik silindirler, Proustyen gerçekler ve ölümcül
devridaimler gelip geçse de düş kurmayı sürdürürüz... Kendimizi bilmek,
kendimizden uzaklaştırır. Düş görürken ve çiftleşirken hayaletleri kucaklarız.
Ve karşılaşım gerçekleştiğinde karşılaşım olmaktan çıkar... Madonna yarıçıplak
şarkılar söylerken herkes ayağa fırlar, ama boynundaki haçta çırılçıplak bir İsa
vardır. Paris ölümle nikahlı demekse, Samaritli kadınla, kuyu başında buluşan
kim, saf liriklik ve analitik us ne, Irakeyn neresi, Sur Suriye midir, sarnıçlar
neden zehirlidir.
Behlül, Harun Reşid’e niye öğüt vereyim, bunlar onların
sarayları, şunlar onların kabirleri diyor! Aziz Michel’in horozu, soğuk karanlık
madde, arkadaşını ayda bırakan hain ve kuantum dünyası görkünçtür ama; bu niçin
ve neye benziyor!..
Ey aşkımın tahtına oturan, naz makamının efendisi,
dünya insanının sana muhtaç anları, nisan sabahlarıydı, senin olmadığın iklimin
yağmurları bulanık, kalpler rahmetten uzak, gönül yamaçlarında bahar bitmiyordu.
Acuna gelişinle gözler cennet çayırlarının rengini aldı ve ab-ı hayat çeşmesinin
ufukları katre katre, damla damla belirmeye başladı. Tenin benekli ceylanın
yumuşaklığından, ötüşün piramitlerin yüreğindeki kuştandır. Onulmaz geleceklere
vaat edilen sensin.Yüreğin kor, kaşı sürmelisin. Mermerlere can veren, ecelerin
ecesi, Nefertiti’sin!
Ey ruh, ey karanlıkların güneşi, İbrahim’i yakan
ateşin serinliğini duy, Pompei’yi anımsa, genetik postülalarınla doğaya beden
ver, kara madde avcılarına, gül savaşçılarına, yarasa kanatlarıyla kısrağına
binene ve Drakula’na de ki; gece efendimizdir! Bit, mürekkep balığı, kene ve
barakasından çıkmadan yüz yıl yaşayan Kör Eşebe peygamber değil de ne idi. Ey
insan, ölülerimiz dünyanın tatlı ırmaklarında yaşar, baharda sessiz adımlarla
dönerler evlerine, onların tini, gölün yüzeyini çalkalayan yeldir. Biz bulutun,
uçsuz bucaksız çayırları esriten gölgesiyiz, kediyi dudaklarından öpenin
kardeşiyiz. Güz güneşi ölülerimize boy verir. Ağaçların yaprağı yüreğimizin
çarmıhıdır. Narsis ki bilmeden kendini arzulardı. Ölüm, soyun unutulmuşluğu,
buzulların Erebus yanardağı, Neptün’ün Saman Yolu’ndaki kavşağı, Girit ve Malta
korsanları ve öyle ve öyle sınırsız bir şeydi ki... Icaza kör dilenci için ne
demişti: Ona bir sadaka ver kızım, Granada’da kör olmaktan daha acı bir şey
yoktur hayatta... İşte tapılası, işte uğruna toprak olduğum, ölüm bu
idi...
O ki, gökadalar, gaz bulutlarını oluşturan baryonik madde,
şehzadeler eğitmeni Kesanlis, değirmen yalağındaki yosunlu sular, erselik
baharın incirlikleri... O ki, Midyan’a kaçan Musa, kör deve, gölgeleri yok eden
gölge ve tanrıları yaratan zamanın cinsiyetiydi... Ve artık o, okyanusların
içinde saklanana, bulutların arasından şunu dedi:
‘Ben, kardeşimin
imgesini ya da gövdesini (ikisi de aynı şey) / sessizliğin ya da kadehinin
aynasında izleyen / o boşyüce gözlemciden / daha az boşyüce olmadığını bilen
biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, / salt unutuştan başka bir öç ya da
bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip / Çözümü sunmuş her
türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın, / tekil, çoğul / Yorucu,
garip kendimin ve başkasının / Zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç
kimse değilim ben, / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum,
hiçliğim ben. (*)
Nas.
(*)J.Luis Borges
Çeviri: Cevat Çapan
*
KESİRKREP
Yüz yıl önce Lübnanlı İsevi kendini Suriyeli görmeye, Suriyeli
Mekke'de kral bulmaya, kutsal toprak Yahudisi Filistinliyim demeye hazırdı.
Büyükbabam Botros'ta bir Osmanlıydı. Tren, karanlık tarafından yolu kesilmiş
gibi durdu. İşte o anda Turfanlı bir Türk buhar oldu. Ortaparmak,
tanrıparmağından kayar ve onun avuçla birleştiği yere-tümseğe hızla çarpar,
parmağı şaklatırken çıkan ses, o anda çıkar. Kuzenim Köknar'la, Persî atlara
bindim, Agra'da Babür İmparatorluğuna gittim. Mekanik tarım yapılıyordu. Yirmi
üç bin yılında, Ejderha'dan Tuban yıldızını geçtim. Yıldız çapulcusu idik,
troykayla gidiyorduk, yanımdaki Hannoverliye, sürücü bir an dönüp “Çok
benziyorsunuz, kardeş misiniz?” dedi; “Hangimiz, ötekine daha çok benziyor?”
dedim, güldü. Yüzü Venüs çarığıydı. Afrika'da yaşamış parazitin Londra'da,
Fleming'in penisilini buluşuna, Sarayburnu çamlarında öten böceğin, Selim'in,
Nigâr yerine Suzidilâra'yı keşfine, inanın yardımı olmuştu.
Hâkem,
gökyüzünün koyu mavi bir testiden süzüldüğünü ileri sürdü. Cam binaların doruğu
saç biçimindeydi, elleri bağlı ışıkların içinde periler ve çöl sıcağında
krizantem koklayan bedeviler vardı; gotik tavanlı bir odada kadril dansı
yapıyorlardı. Onları işlevlerinin başında gördüm; yolculuktan bitkin dönerler ve
ölümlerine yol açan basamaksız bir merdivenden söz ederler. Evren, bağışlanmış
soylu rafları, giz yüklü ciltleri, uçsuz bucaksız bölmeleri ve oturgan
kütüphaneciye sunduğu tuvaletleriyle ancak bir tanrının elinden çıkmış olabilir.
Arı kaplanları, tanrının tüyleri ve post açı böyle buyurdu demek. Meğer La
Regence Kahvesi'ndeki Voltaire, Louvre'da oturan Prusya kralı Frederik'le
uşaklar sayesinde satranç oynarmış! Ve onlar biyoenerjilerinin sömürülmesi için
küvözlerde büyüyen hayvansal bitkilerdi. Biz matrikste yaşıyoruz, simülasyon
programımızı yapan siberzekâ kim ve nerede! Et ve metalin sembiyozu, oluşan
sosyal entropi, her şey ve herkes sahte. İnsanmakina ve makinainsan hibridleri,
çiftliklerde Habil üreticiliği yapıyor ve düşler tanrısı Morpheus'a taparcasına
tapıyor.
Gezegende kopyasının kopyası insanlar yaşıyor. İsa, kırmızı taş
üzerinde. Ayın bölünerek Mekke'deki evlere pay edildiğini ve sonra toplanarak
kendi evine girdiğini gören, bunu kime anlatıyor... Ki onlar, peygamber asasını
gönderen Habeş Necâşisi gibi nükleer silahlara tapıyordur. Ve inanın ki, öteki
tanrıların arkasına gizlenen, sonsuz ve maskesiz tanrıyı o anda gördüm. Kanatlı
arabasıyla göğe yükselen, Keykâvus gibi alımlıydı. Yıl 1795, Eli Whitney,
Amerikan İç Savaşı'nın çıkmasına neden olacak çırçır makinasını buldu. Ve o
güldü, kızdı, güneş kuşuyla, Venüs atlasını ve betimlenen manzarayı görsünler
diye çamurdan doğanı ortaya sürdü. Yaratılansa anda onu düşledi ve manzarayı pay
etti... Gözünde İngiliz peyzajı, Malaya gemisine şimdi bindi Vahdettin.
Uskurluyla, maltızlar arasında Malta'ya gittim. Telomerinin uzunluğu kadar
konuşacaksın azizim; İ o a, a o i, sanki soğuk şiirsin... Ama Godot'yu
Beklerken, Lord Dunsany'nin, The Glittering Gate adlı oyunundan esinlenmedir. Bu
oyunda, kapısında cennetin çeyizlenmesini bekleyen iki serseri vardır. Beckett,
soluk alıp vermekle biten, üç saniyelik bir oyun daha yazmıştır.
Hayvanlar, ahırın tavanındaki mavi delikten süzülen, solgun, sünük
ışıltıda gözlerini kırpıştıran, ağızları sıkıldıkça samanları dişleyen ve
uykularında samanyolunu düşleyen umursuz canlılardır! Horasan tazısıyla, Pers
diyarından gelmiş bir satraba pars saldırdı diyorlar, satrap onu yakalamış ve
beslemiş. Vaka siyah güller kenti Halfeti'deymiş, Eftalit Birliği olayı görmeye
gelmiş, kehribardaki amnion sıvısında, Ankol sığırıyla çelikten yağmur, silisyum
karıyla argon buzulu, sodyum fırtınasıyla nitrojen bulutları varmış... Katullus
çeşmesinde, kanıyla abdeste duran Haydar ve kozmosta, uzak bir yıldızda,
kaplanlar, kunduzlar birbirine kükrer, şakalaşırlarmış. Führer girmiş araya,
Japonya'daki altın madenlerini ele geçirmek için savaşmayız, Japonya'daki altın
madenlerini ele geçirdi desinler diye savaşırız, demiş. İstanbulluların zürafaya
deve-leopar dediği, Busbecg'in anılarında geçermiş. Atasal örneklemle, burçak
demetlerinde, eski Avrupanın bengi özeği Roma parıldar. Demek ki, kırlangıç
otları, mineşşeytanirracim, postmodern kinizm de var... Suyu kırıştıran gemiler
ve tecim tanrıları, bir İranlının hançerlediği Hölderlin'le, Hitit yayı ve
Karluklar bir arada, Hint kökenli ticaret tanrısı, servetengiz katır Mullo'ya
giderler, Afrika kökenli doğurgan tanrıça Tule, bitki tohumlarını taşıyan
örümcek olarak kervana katılır, Mısır tanrıçası ve çocuk doğuranlara yardım eden
kurbağa Heket gelir, Kıpti tanrıça Bat, bereketi simgeleyen bir inek ki bolca
süt verir. Şu dağa bak; hiç kıpırdıyor mu sevgilim... Uyumlu keman sonoritesi,
yaratıcı arpejler, okları ve yaylarıyla pek bir anlama bürünmeyen tüylü
postlardan oluşan bir dünyadır bu Marilyn!.. Hera'nın sütü gibi aydınlık ova.
Mandaların çektiği bir kağnı, Cebrail sularında gölgeler, Ars Archanum
Archanorum Omnium derler. Genç kadın kendini çıplak kolla manastıra almayan
rahibe, “Ne o yoksa tanrı kendi yarattığı kolları beğenmez mi oldu?” diye
söylenmeler, ırmağın süzülüşüyle, utangaç söğütlerin altında, Emevi elması
yerler. Çavdar mahmuzu, Delaware ırmağı, kısrak gözü bakışlar, Tatar ceylanı
gibi, kanbuğusunun içinde ışıldayan köpük, kopmuş el. Dandenong yolundaki feci
kazada iki ölü, bir bayanın kuyruğu kopmuş, bir de kolu. Kanguru ve balinaların
anılardaki yolu... Uzaydan dünya üzerine bir kitap sarkıtılsa, kopan çığlık,
hepimizin çığlığıdır derdim. Kulağı lir tellerinde oyalanan benekli kedim. Çöl
dikeniyle ağlaşan, Keats'in bülbülünde atıyor kalbim.
Sen gölgelerin
üzerinden atlayamazsın ama, şair ölümün üzerinden atlar, sen bilinçsiz olunacak
yerde bilinçli; bilinçli olunacak yerde bilinçsiz olansın. Sen her şey gibi eni
sonu estete dayanansın, sen bakışını ölümden alansın, sen us dışına kayıp,
anlamadığından heyecan duyansın. Sen yaşamla başedemeyen, kolayca okuduğunu
kolayca yazamayan, güzellikteki töz gibi gerçeklikten kaçansın. Tanrı amacını
şiirde bulur, sen sonsuzlukla yoğrulan ve yeryüzünün varlığını ölerek
kanıtlayansın, sen Atina'da böcekler gibi yaşayıp, hiçlikte yok olansın. Sen
şairlerin Roma'sındansın. Sen demiurgossun. Soyutu somut, somutu soyut yapansın.
Ne kadar yaklaşırsan o kadar yakansın sen. Şiir, şeriat ve arş aynı kökten, ey
Karpatlar şahini, geçmişler boyu arlanıp utanmadan, anlamlara anlam katansın
sen. Ey kaos, bir an için dur; sonsuz+1 gerçek midir, ki gerçektir ve ağzımız
diş evidir; öyleyse sonsuz yoktur! Sen, Tschuang-Tsu'nun içinde uçtuğu bir
bahçe, bizzat kendisinin olduğu sarı ve hareketli bir üçgen görüp görmediğini
asla öğrenemeden, öylece ölmeyi seçip, öylece de sönüp gideceksin sen!..
Askerlerinin ayaklarını Hint Okyanusu'nda yıkamak istedi İskender.
Komşum, Hırsız Saksağan Uvertürü'nü dinler, ağaçlarla alay eder ve sıkça
parmaklarını sayar tanrım, Eltâk kapısından gir, Abuzer tahta semerli bir
devenin üstünde, Yesrib'e varmadan yolda ölmese; bergamodi mor, galibarda
sarımsıdır... Atamız Ksenephon, yağmur atmacasıyla, kedi ve Montherland'ın
Pasiphae'sindeki üç kişi, hep birlikte şöyle söyler: Düşünce ve ahlakın
olmazlığı hayvanları, bitkileri ve suları bizden daha soylu kılmıyor mu... Ve
aşırı içtenliğin küçültücü alçaklığı, duyumsanır yapaylığın tiksindiriciliği
gerçek midir... Gerçek; nesneyle, us arasındaki uyum mu, Keyhüsrev'in, Babil'de
ki Kunaksa savaşında büyük kardeşi Ardeşir II'ye yenilmesiyle çocukları ortada
kalır mı... Vladivostok, Neptün'e bağlı köy müdür... Beethoven'in çekiçli piyano
sonatında, dizanteri yeşiliyle... Basübadelmevt; ey bakılışı güzel, gerisini sen
söyle!.. Notaların do, re, mi gibi adlarla önerilmesini öne süren ilk kişi
onuncu yüzyılda yaşamış bir Milanolu keşiş olan Guido d'Arrezo'ydu. Bu adları da
bir ilâhinin her bir satırının ilk hecesinden almış. "UT queant laxis, REsonare
fibris, MIra gestorum, FAmuli tuorum, SOLve poluti, LAbii reatum, Soncte
Iohannes. UT yerine bugün kullanılan DO, sonradan Giovanni Bononcini tarafından
eklenmiş. Gereksiz Bilgiler Ansiklopedisi'nden derlenmiş. Elektral kompleksler,
Londra kışa Rus manzaralarıyla giriyor, insan yaşamak istediği şey için ölür,
cennette saf güzellikten başka bir şey olmadığı için insan güzellik kavramını
algılayamayacağını bilir!.. Ney, nayistan kamışlık demek... Cahiliye döneminin
Muallaka şairlerinden biri olan Kaab bin Zuheyr, Allah resulünün affına mazhar
olup onu övdüğü "Banet Suad" kasidesini okuduğunda, peygamber bürdesini çıkarıp
Kaab'a vermiş. Aliye Berger'in Giritli olan annesi ölü kelebekleri perdelere
dikermiş. İsa'nın babasının, gökyüzünü temizlesinler diye gönderdiği kuyruklu
yıldızlara, insanlar Havari Süpürgesi dermiş. Budha buyurur ki, geçmiş ve
gelecek yoktur, sonsuz bir şimdiki zaman var. "Bütün günahlar kusurlar senin
diyorsun / Bunca kandan, gözyaşından alınmıyorsun / İnsanı sen yaratmadın mı ey
güzel tanrım / Eh o zaman benim kadar, sen de kusurlusun." Umberto Eco, üç tür
bellek var diyor, biri organik bellek ki bu et ve kandan oluşur, insan beynidir.
İkincisi mineral bellek olup, eski çağlardan beri kil ve taş tabletler ile
günümüzde elektronik belleği taşıyan silikon bu sınıfa girer. Üçüncüsü de
bitkisel bellektir, bu da bir zamanlar papirüste görülürdü, şimdiyse kâğıtta
saklanır. Gümüş Selçuk parasının üstündeki aslan anırır, hortlaksı ağaç kökleri,
İskender annesinin mektubunu sessizce okur, askerler dehşete kapılır, okuma o
zamanlar sesli yapılır. Korku ve şaşkınlıkları bundan.
Diderot'nun
karısının depresyonu atlatması kitap okuduğundan. Kaç kere söylenirse de belki
umar var. İstanbul "eis ten poli" den geliyor, şehir içi, iç şehir demek. Samuel
Clemens, Mark Twain'miş, Farsça sam (ateş) ve enderun (içinde) sözcüklerindendir
semender. Uyak olsun, İskender babasının düşünü gerçekleştiren demekmiş! Kuşşara
kralı Anitta'nın laneti "Şehri geceleyin yaptığım saldırı ile aldım. Yerine
yaban otu ektim. Benden sonra her kim kral olur ve Hattuş'u yeniden bayındır
ederse gökyüzünün, fırtına tanrısının laneti üzerinde olsun." Barış mı; bir
manolya şarkı söyler kendi kendine... Ağla, ağla Selene. Bir gözlemci
karadeliğin yuttuğu bir tonluk kütlenin kurşun levhalardan mı, kuş tüylerinden
mi, yoksa bir uzay aracından mı olduğunu bilemez. Öklidyen yol integrali,
Cervantes, Don Kişot'u İnebahtı dönüşü Dalmaçya kıyılarındaki Curzola Adası'nda
yazdı. Abd Yeğuş El Harşi, atlı şairlerdendi, at üstünde öldü. Şiirlerde yalın
gerçeğin, mistifize edilerek anlakta sorgu pencerelerine dönüşmesi,
soyutlamaların ipek örtüler ve gizemle ruhanileşerek, bireyin arayışı, mutsuzluk
ve umutsuzluğun; uyumsuzluğa varan kapsantılara bürünmesi; sinik bir imge
anlayışından dolayı yadırganan, anlam ötesi diye nitelenebilecek yapıtlar,
şiirselliği düşüncenin buğulu yerlemlerinde ararken, anlamsızlığa, hiçlemeye
varmalar, öyküleme öremli, düzyazınsal betimler, monolog ve diyaloglar...
Zamanımızın umutsuzluğuna en iyi tanıklık eden şiiridir diye yazılması, bütün
aydın insanlar için bir uyarı sayılmalı, kalabalıkların ölgünleşmesi ve yergisel
bir erdişiliğin acı alaylara konu olması da metafizik şairler için dramatik bir
lirizm gibi kabul görmelidir... Hapsikord, piyanonun atası imiş, mış, muş.
Siirt, Bingöl. "Aqui, se queda la clara / la enteranable transparencia / de tu
querida presencia / Comandante Che Guevara..." Sartre olmak Sartre olmayanları
okumaktan geçermiş. Denizben hep aynı şarkıyı söyler, Hektor Kültigin. Su teresi
yiyin. Diri cesetler. Mardin Madrid arası kırmızı geveze, Bitinya kralı, Belh
emiri, mavi dağ kedisi gibi, naif bir soyutluk var evde. Elektrik yükü taşımayan
nötron, cinsiyet değiştirerek, pozitif elektrik yüklü protona, küçük bir bölümü
de bir elektrona ve bir elektron antinötrinosuna dönüşüyorlar. Mukata'da toprağa
verildi Arafat. Fakat, Mısır soyundan, yağmacı Sostrat ordusu erlerinin
burunları öyle uzundu ki, suya ağızlarından önce burunları değerdi, ölüm tanrısı
Menat ve eşleri kavga edenin ayırıcı sözleri amcam Musa, babam Aaron diyen
güvenilir unvanlı Zobat'tı. Gözleri görmeyen karanlığı bilemez der. Avernus
(kuşsuz) çıldıran bir elma ağacı, Schoppenhauer; sahip olduklarımız bizi mutlu
etmeyebilir, ama sahip olamadıklarımız kuşkusuz bizi mutsuz eder. Ahh,
gözyaşlarından bir akvaryumun kapağını süslediği, bitki örtülerinden derlenmiş
yaprakların sayfalarını oluşturduğu, inek dışkısı, kan, bir dürbün fotoğrafı ve
insan derisinin ayrıntılarını içerdiği kalınca bir corpus geleceğin romanı
olabilir mi, aşkolsun Kato, gene söyle...
Yokluk o denli büyük bir yer
kaplıyor ki, varlık belki de, ondan kalan bir artık, belki de bir birikinti...
Elektronik çöp. Asıl yokluk araştırılmalıydı. Zaman kavramı olmadığında, insan
insanın tanrısıydı. Helikon dağında oturur Aedon, oğlu Itys'i öldürdü, Zeus onu
bir bülbüle çevirdi ve sonrada Itys Itys diye acı acı ötmeye koyuldu. Bir fizik
kuramı matematiksel güzelliğe sahip olmalıydı, Paul Dirac amcanız mı, maskenin
maskesini çıkaramazsın Chesterton, Sirakuzalı çoban Bourbon'lara kahya durdu!..
Venüs geçişi, derler ki baldıran zehiri hazırlanırken Sokrates flütle, yeni bir
ezginin notalarına çalışıyormuş. Lethe ırmağının suyundan içenler yeryüzündeki
yaşamlarını unuturlarmış. Leda çok eski totemik bir kuğu, Myrmidon karınca,
Arkadia ayı, diyesim kutsal hayvan adlarıydı. Theogonoia, Tanrıların Yaratılışı,
Erga kai Hemaria, İşler ve Günler, Hesiodos... Bak şiirin adı İkinci Ders; "Üst
kattaki kadın dövülüyor. / Tıp Fakültesi'nin sınıfları / bir bir boşalırken /
onun çığlıkları sokağı dolduruyor. / Öğrenciler Rathmines'teki, Ronelagh'daki
evlerine, yurtlarına dönüyorlar. / Ortalık süt liman / bir tek / hiç bir anatomi
dersinin akıl erdiremeyeceği / o çığlık dışında." Leland Bardwell, İrlanda!
Sanma ki, periler de cahildir. Yaşam; annenizin vulvasından çıkıp, tanrının
vulvasına girdiğimizdir. Merdivenli sütundaki perimsi yüzlü heykelin yılda bir
kez çığlık attığı ve yeryüzü kuşlarının çevresinde dolandığı, Tekfur
sarayındaki, tunç ifrit heykelinde ateş saçtığı, kıvılcımdan tutabilen kişinin
de genç kaldığı belleğimizdir. Zeyrek'teki Hazreti Yahya kilisesindeki mağaradan
her kış "koncoloz" denilen cadıların çıkıp arabalarına binerek şehri kolaçan
ettiği de söylenir. Onun tabletik ve levanten bir ruhla gözleri kamaştıran şiiri
yabanıllıkta uçarının şiirine belki benzeyebilir.
Psampetik, insanın
belleğini tembelleştireceği düşüncesiyle yazının derhal yasaklanmasını buyurdu.
Firavundu. Neogotik yaklaşımlar, dekoratif kolonlar caminin içinde fiktif bir
strüktür imgesi yaratmakta, diyagonal köşe lentolarının eğrisel konsol
öğelerinin desteğini de görebilirsiniz havada!.. Susa'yı ateşe veren Kserkses'de
geçip giden zamanı bu kadar gizemli kılan şey der ve ekler, yeryüzünün
çatılarına çıkıp bakışlarını Persepolis'e çevirirsen, güneşi bekleyen ufkumuzu
görebilirsin. Geçmişi görmekte olanak dahilindedir. O zaman uzam içinde uç bir
noktaya doğru uzaklaşıldığında, orada Büyük Basra'nın ötesinde öncenin öncesini
ya da sonranın sonrasını görmek hiç de zor olmaz. Standart model teorisi
dünyayı, kuark, gluon ve lepton olarak tanımlanan yapıtaşlarından oluşan
hareketli bir yapı olarak tanımlıyor. Kuarklar sadece ikili ya da üçlü gruplar
halinde bulunuyor ve bünyelerinde gizemli renkler taşıyor. Gluonlar ise proton
ve nötron gibi parçacıkların içinde hüküm sürüyorlar. Hepsi bir araya
geldiğinde, nedense aşırı çekingen bir yapı sergiliyor, insanın onu gözlediğini
fark edince yapısını değiştiriyor; düşünüp konuşuyor sanki mübarekler. Uzayda
dün'ün saklı olduğu bir kovuk barınıyorsa eğer, insanoğlu sonsuzdan vazgeçerek
bunun peşine düşmeyecek mi... Batıdakiler dün'ün ipini koparmış bir uçurtma gibi
gezinmesini izlerken, Doğu'nun gezgin ruhlu bilgeleri bu ipe daha sıkı sarılmış
gibi görünüyor. Hayal hududunda Moğol ülkesi, Silvia'nın ikizleri, bebeklerin
nereden geldiğini soran çocuğumu Munch sergisine götürdüm, Karasuk kültürü,
çelik dikenler ve Bullet galaktik kümesi rüyamda üstüme doğru geliyor!.. Ölmüş
kadında "labia büyümesi", erkekte "angel lust" görülebiliyor. Otuzu aşkın
uydusuyla Satürn'ün çevresinde minyatür bir güneş sistemi var gibidir... Ve ey
anılar, subay ölüsü yiyen erguvan renkli kuşlar, yıldızların örümceği, ışık
ısıya dönüşür, ısı ışığa dönüşmez, vaiz Salamo tam da bunu söyler. Bir güneş
altındaki, soyut bir algılama organıyım sanki, belirsiz bir korku, bilgiye
bulanmışlık, metafiziğin duruluğu ve koyuluğu, sevdiğimin sürgün gecelerine
benzeyen saçları, antilobu utandıran, söğütleri gücendiren kalçaları, ay ışığını
andıran göğüsleri, yaşam ölümsüzlük için, çokça yoksul demek sevgilim, üzülme;
zamanın yönünün geçmişe ya da geleceğe doğru aktığı, aynı şey... Aydan bakarsak
gökyüzünde gördüğün bir dünyadır, gündoğumuna, gün batımına, her iki şafağa da
gönülden bağlıyızdır. Gün batımımız, uzaklardakinin şafağı... Ey meymenetsiz
söyler, düstursuz Maymonides, ilk çocuğumu melekler aldı, küskünlüğüm bundan ve
ey ölmüş ozan...
(Sevgilim, törelerimiz aldatmaların boyunduruğundaki
prangalarımız, rüzgâr söylemediği, kuş sazlıktan görmeyip kulak vermediği
sürece, bu öyküyü sana kim anlatacak? Meşeliklerin arasından geçer, boruları
çalıp beklerler, bir karatavuğun sesi çınlamaktadır, birden derisinin benekli
olduğu söylenen Kharon çıkar karşılarına, insansı yelesiyle bembeyazdır, meşe
yaprakları da bize benzeyen yerini örtmektedir. Atinalı devlet görevlisi
küreklere asılır, yelken direklerinden, beyaz köpüklere atladıklarında,
Argonotlar uzaklaşmıştır. Ve karanlığın mucidi olan gözkapakları ağırlaşır, yine
de şafak sökerken gün ışığına engel olamayıp uyanırlar. Ovidius'a göre sirenler
kızıl tüyleri olan kadın yüzlü kuşlar!.. Rodoslu Apollonios'a göre vücutlarının
yarısı kadın yarısı kuş birer aydırlar, ama bütün nesneler, gemiler, dünya,
yıldızlar tanrının bir (sanat) yapıtı olduğu için yapaydırlar. 13. yüzyılda bir
denizkızı, bir su bendi boyunca Haarlem'e gelmiş, kimse onun ne olduğunu
anlamamış ve ona yün eğirmesi öğretilmiş, içgüdüsel olarakta, haça tapmıştır.16.
yüzyılda yaşamış bir tarihçi yün eğirebildiği için balık, suda yaşayabildiği
için de kadın olamayacağını söylemiş onun... İyi ki gökkuşağından geldiğini
yazmamış! Biz onmaz bir maddeden oluşan, yitik bir tanrısallığın, günahkâr ve
kabına sığmayan bir doğaçlamasıymışız...)
"Ve sen uyanıklığa değil,
önceki bir düşe uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmallıdır, o da bir
başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar sürer, sonsuz da denizlerden damlayan ve
dünyayı keşmekeşle, sayrılığa doyuracak olan kumlardır. Geriye dönerken izlemen
gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin. Salt
tanrı kalacak geriye, toz olan yalnızca gövdelerimizdir... Ey süsüne adandığım
ışıltı, anılardaki dost, ey gökte erinç içinde olanlar, ey boşluklarda salınan,
ey karanlıklarda koşuşan, yokluklarda kavuşanlar... İnananlara vaad edilmiş
olanı gören sensin!.. Ey yazgıyı yok eden derviş, sonsuzca sürecek füru... Sen
ki küllerinden doğdun, gene doğarsın, gene doğacaksın!.. Ölüm-yaşam, ikisi bir
ya Hayyam. Birinden diğerine geçmek... Ve Sen O'sun! Hayy-ı Lâyemut. Ölmeyene,
ant olsun!..''
*
KIRIK TABLET
I
"Hüthüt kuşunun dibinde borusunu öttürüyor
İsrafil / Üflüyor rüzgârı da, Thika'nın ateş ağaçlarına doğru / Kenan Yurdu;
Ahdî Atik ve Tekvin'e bölünmüş orda / -ayırıpta kasığını- / oturuyor. / Ham, Sam
ve Yafet paralıyorlar kendini / ataları Nuh'a lânet yağdırıp / döküyor bir
leğenden / içiyorlar irini!.. / Karısı; Sara ve Hebron yöresini takas ediyor /
-bir başka kavim- / ötede / sığınıp pazar yerine / tozlu bir Kur'an'ı da
kucaklayıp / Gazza, Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron'u sayarak / boynunda gümüş,
Beyta'nın evlerini yakıyorlar / Araf!.. Ayn Hil kampı toz oluyor karanlıkta /
büyüyor gagasındaki kin / -ışıktan kılıç- / Ve Salang tünelinde bitiyor büyük
çekilme / ve bir toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!.. / Araf: Son değil... /
Orada: / Tavus tüylü, kartal gözlü melikeye soruyorlar gene de / bu tarih öncesi
bitmeyecek mi..."
Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa, Linear Algebra’sından,
Apollonius konik kesitleri, El Haitam ve El Cebr’i yazan Ömer Hayyam ölünce,
sıvı demir, gürz, üşüyen Karya kuşu, ebru ve yılan hüyük içine saklandı,
Meşhed’e kesik başlı bir hacı geldi dedim, develer toz içinde. Savruluyor
Nişabur, Hayyam mezarına ilenç için uğrayanlar, öyle gürültü patırtı çıkardı ki;
o uyandı ve mezarım Belh’te mi diye sordu. Rübailer sillogizmler halinde mantık
dersi verirdi, masum bir evi vardı, nautilus gibi ilginç bir mimari, ürkütürdü
Meryem'i... Altın oranlı, tuhaf işte bak Pisalı Fibonacci gibi, saçıntısı say;
LSLLSLSLLSLL, bu bitkilerde yaprak sayısı, arı ve tavşanların yavrusu, kansız
üreme ve kötü kokan çürümüş leylak gibi sonuçlar verir, bir pankreas içim,
kardiya, yaş kılıçlar üzeri gezdik, sonra su sevisi nergise kan akıttı
şorlayarak bir cengâver. Gece geldi işte, güneş çıktı! Sabbah ağlamasın mı,
-tron uykusundaymış ay, bu gece benim yerime nöbet tutar mısın, surların dibine
gelince elimize topuz-gürz verdiler, yüzünün revnakı kaçtı; gözleri nefrite
döndü, yağışlarla besili Mısır ırmağından cesetler geldi, ama utanın yahu nedir
bu dedim, bir ölü cinayet, bin ölü istatistik, hep gülüyorlar efendim. Uçta ki
güneş koronası, ucu kırıldı kızma, kendi yaptığım teleskop bu, böylecik
gösteriyor, cüceler ordusuyuz, Vienna Tonkünstler Orkestrası 9. Senfoniyi
çalıyor, Hayyam hiç requiem görmemiş, ölüm marşı, gene de allah allah deyip
saldırdık. Sonra Marx geldi, gözyaşlarıyla, burnunu çekti ‘Corruptio optimi
pessima’ (Aldatıcı iyimserlik, gerçek kötümserliktir) demesin mi... Ben
karanlıkların atasıyım, ben aydınlıkların ölümüyüm ya; Hallac'ta uyandı, kaos;
uçak pistte sorun çıkarmaz, taksi yapar ve üç yüz ölüyle kurtuluruz bu
kuşatımdan diye bağırdım. Muhasara bu dedi! Güney cephesi rift kuşağına girsin,
Tatarlar saf değiştirsin, hasekinin birini kısrakla kaçırdılar, somya
getirsinler yaralılara diye bağırdı konkistador. Diaz yelkenleri indirmiş meğer,
Vikingler İstanbul’a Miklagard dermiş ama cesetler gene de koktu, mezarın
birinde kedi unutulmuş, biri ölmeden gömülmüş, şimdi ikisi bir yaşıyor, biri
miyavlarken öteki çığlık atıyor, listede ölü görünüyor deyip mezarın açılmasına
izin vermediler (paralel evrenler de yinelenenler!), oluyor işte Hernando de
Soto kılıklı bey!.. Karşına çıktı göl, günahtan arındıran suya yakalandın.
Viscount St. Albans Francis Bacon, Elizabeth ve Novum Organum'da (Yeni Alet) bu
cinayeti dile getiriliş biçimi berbattır, şimdi sırası mı, olağan dışı ölümler
hep birbirini izler öykülerinde, dizimler kuru ve sıkıcıdır, Alamut kalesinde
öyle ki, afyon içer fedailer ve elini kaldırırsa, hepsi uçurumdan atlayacak
denli ölüme bağlıdır, burçlardaki Haşhaşinler'in. Sylvia’da can sıkıcı, ciğeri
parça parça bulut, taksi yapar striptizle, Allah’ın gölgesi üzerinize olsun.
Hanbalık Pekin, Meholalı Barzillahoğlu Adriel’e beş çocuk, Saul kızı Mikal ki,
aygır, kısrak, taşıl, Velpecule (Tilkicik yıldızları) tümü atılırlar bize doğru,
konuşmayı yarıda kestik çünkü; "Tanrının göklerde oturduğunu ve yeryüzünde
işlerin yolunda gittiğini söylemek yanılsamadır" dedim. Karargâhın yan tarafında
bir eşek var çalıya bağlı, düşündüm ki, kendisinden eşit uzaklıkta, gerek
nitelik, gerek nicelik bakımdan, eşit iki ot yığını arasında kalan eşek,
hangisini yiyeceğine karar veremez ve açlıktan ölür! Buridan eşeği! eh istenç mi
özgür! Hadi yürü bırak şimdi dediler, elime mızrak verdiler. Güzel sanatların
bir dalı olarak cinayet artık, Haccac-ı Zalim'e, Safevi Hatayi İsmail'e,
tahtacı, demirci veya öbürü herkese görünür, olmadı Chesterton, Yakup düşlerden
çıkıp gelir. Yaşlandım, Pluton karesine girdim, canıma kıymak düşündüm
yenilince, ama özkıyım-özkıyınç kırmızı, atım değiştim son anda, yerime geçen
Kıpçak yaver öldü, bunun üzeri bir orakl sınadı beni, Kinzalı adamına, Kadeş
krallığına geldik dedim. Babam tanrı olunca (öldü...) tahta kardeş Arnuvanda
geçti dedim, hazırlıksız yakalandık bu yüzden. Bebeklerdeki Moro refleksi gibi,
her şeyi iten ve dış dünya gerçekliğini kanıtlayacağım diye her önüne gelene,
elin kolun gösteren George Moore'un ölümü de kendi elinden oldu ne olur ki
dedim. Bebek gülümseyerek, ellerini uzatınca kılıca, asker geri çekilmiş, böyle
duyunç sahipleri de var, savaş alanında, o an, gözlerimden kan aktı inanın, bin
yıldır ilk kez.böyle, delphoist olalı beri yüzüm gülmedi, düşüncelerimiz hep
ağlıyor, doğal nedenlerden ölen feylesof yok filân diye lafa karıştım...1919
yazı çok sıcak aman, sabah yapacak iş olmuyor, güneş doğar, çoğu zaman papaz
okulu damına çıkar ve Ludwigstrasse’de yaşamın uyanışını görmek için otururdum,
bir gün yanıma Platon alayım dedim, az buçuk Yunancamla, Timaios’u okumak için.
Yunan atom felsefesini temel kaynağından öğrenmek üzere; Yunan feylesoflar
maddenin sonsuz küçük ve bölünmez parçacığını niçin arar ki... Platon'un,
Timaios'ta savunduğu görü, yani atomların gerçemli cisimler olduğu görüşü,
doğrusunu isterseniz benim için bir olut sergileyemiyor (dilim de dönmedi ya),
atomları gösteren o ünlü gravürü yapan ressam da ölmüş, bir de ölmeyin bir kez
mi desek, bunu yapmadan önce Sokrat'ın öğrencisini okusa çok iyi olurdu ama
bakın aynı tarihte, başı dertte olan Türkler'in önderi Samsun’a çıkıyor,
Kurtuluş’u arıyordur, bu savaş, zamanın göreceliliğine en iyi örnektir. Aman,
filân feşmekân deme, biz ne, onlar ne biliyor musun?..
Kara kan akıttılar,
İranî (siyah) atlara binip güneye doğru kaçtılar, hançerler; hançeresinin ve
diyaframının rüzgârını aldı ve yere kapaklanıp, secdeye geldiler dostlar ve
sultanlar sultanı Büyük Süleyman'ın yüzü gene güldü kronosum, aman be allahım!..
Ama İlyas yüzünü kapadı, Şam yolunda gözü kör oldu Saul'un ve Halit, Ayanlar
sokağından kahveye doğru yeltek yeltek yürüdü... Hayyam şarap içiyor boyuna, hiç
dinlemiyor beni, derbeder olmuş adamcık, kızamıyorsun ki, Keops, piramit için
çalışıyor, arada laf yetiştiriyor bize, Giza platosunu seçmiş kabir diye, ölmek
için kâfir. Sultan Höyüğü Tekfuru geldi bu arada, başında Yemen hilâli gibi
şapka, acayip, ikindi güneşi gibi de gölgesi uzun, ne oluyor sana dedik. Daha ne
olsun sözcüklere taşçık diyor ve prosodisi çok iyi, eğitimli biri belli ki.
Tayga leoparı gibi adımları kararlı yürüyor şamakon, deniz narı gibi kahkahalar
salıyor sağa sola, yaban armudu kovuğunda saklanır gibi de sinsi, bir çuval
incir bitti, herif hemen kötü oldu, uyuyun, sakin ve dingin olun, yaşam çok
kısa, değmez dedi, bellemi çok kuvvetli belli ki! "Çoban yıldızı / seslenir
koyunlara / İçiniz / Beni gölden / Size yansıdığım" dağlarca dedim, garip garip
baktı. Öyle gez öyleyse, Küba'nın yemyeşil latifundiyaları, zarif dansçıları,
Ancor’un gizemli tapınakları, Sakkara, aşınmış mastabanın kumlu katmanlarını
dolaş dur, bir Dünyazat olsun yanında, Capricornus Boynuz, Auriga, Triangulum,
Camelopardus, Merkür Geçidi, Venüs Zambağı, Uranus Keçisi ol. Gezi yazınının ilk
örnekleri, Batı Hun imparatoru Attila filân, gönderilen elçi Priskos ve Klikyalı
Zemarkos, Göktürkler'e elçi olarak gelip yazdıkları ve Hoca Gıyasüddin Nakkaş,
Acaibül Letaif adlı yapıt, Türk gezi türünün en eski örneğidir diye konuşurlar.
Molla Gürani odaya girdi. Zülfikâr, çatal dilli Şahmaran'a özendi dedi. Silezya
sürahisi, kozalak, 1632 Lutzen savaşında ölen Kral Gustav, Sadalmelek, aha Paris
yakın işte saçmalamasan allasen, Arlington’da bir mezar taşı, ölüyü dinle şimdi,
Auguste Comte kızıp dedi, ufukta Koçgiri belirdi ama;
“Burada / İki ninenin
yanında iki kız torunu / İki kocanın yanında iki karısı / İki babanın yanında
iki kızı / İki ananın yanında iki oğlu / İki bakirenin yanında iki anası / İki
kız kardeş yanında iki erkek kardeş / Yatıyor ama topu topu altı kişi gömülü /
Hepsi de meşru doğmuş, hiçbiri fücur işlememiş / Bilin bakalım bu nasıl olur”.
Hatem Tai bilir dedim. O da ölü. Isıl salınımlarının etkisiyle, Tereza
adında bir Lehli geldi. Bir kaç kuşağı boğabilecek derin gölcükler, düşünde
nalın giyip Arapların, semiz kara otların, helezonik adamların, saltık karanlık
ve çocuk İsa’ların hafakanlar bastığı toprakta elbette nekrofilizm yeşerir canım
kardeşim. Arı şahini gibi odaya geldi ve Hayyam döndü mü peki dedi, Taptuk
Emre'ymiş, onu çağırın, geldi evet, bilim tarihçileri Pisa deneylerine önem
verir, Galilei’nin Aristotelesçiliğe karşı, skolastiğe halk önünde saldırısını
başlattığı andır bu. Baştan çıkarıcının günlüğü, minima moralia, Benjamin, yok
Adorno yahu karıştırmayın diyorum, bir şeyi de iyi yapsak, nüfus, ölüm, kaza
oranı bırak şimdi, kaç kişiye bir kitap, ahiyak, Teks mi, Kinova mı, Libra, iye
kemiği, Lepus, Oğul Davut, Cancer, Corvus, Crus, Carina, metal tayt, ant,
Taurus, Cetus, Hydra, Volans, Pisces, Serpens, Caput ve Gemini, kalabalık
geldiler billahi. Dimetoka’da kumpanyadan dönen Shakespeare, yanan Reischtag
ölülerine bakarken, Murat'ı, Miloş Obronoviç derler bir narodnik öldürmüş tam bu
sıra duyumun aldık, Hallac-ı Mansur'da öyle, öyle mi. Molotof kokteyli atın,
kalabalık çabuk dağılır o zaman. Kin gibi tohum ekeceksiniz, gördel olsun
epeyce, sayıltılı, koşuntulu, kaplamı itinç dolu diyesim, onun soyu senin başın
ezecek, sen onun topuğuna basacak filân diye master yapıp, tez hazırlasın, o
sıra yargıcı yargılamak üzere bir yargıç getirdiler, elinin parmaklarını sayıp
duran, ağaçlarla alay eden bir deli, tan sökümünde geri gitti. Ey budunum,
Endülüs halifesini çağırdılar yerine. Klossowski’nin (Baphomet) romanı
Nietzsche’nin sonsuz dönüş kuramıyla yola çıkarak, bedenlerinden ayrı ruh,
soluksuz varoluşu sürdürmeleri ve bu soluğun içine girecek ölümsüz bedenleri
arar dedi. Gongora konuyu değiştirmek için laf attı işte, ama karıncanın adı
Latince 'formica' olduğu ve ondan elde edilen asite 'Formik asit' dendiği,
benzer biçim Latince adı 'Acetum' olan sirkeden elde edilen asite 'Asetik asit'
denirmiş ve bir de Pelagonik asit varmış, bu herhalde Devonyen devirde içilir
artık, cromagnonlar içmiştir Maral! konuyu iyice karıştırdılar bence. Yaşlı bir
kadın geldi çadıra, yüzü kalp biçimli ve kemikli, sanki ölümle seviştim,
nemfomanmış, cariyeleri arasında böyle garipçiller var. Kambur Rigoletto, Mantua
Dükü kız kardeşini kurtarabilir mi beni ondan, Çek köyü Nazilerle işbirliği
yapan ‘oportünist Sekal’ın ölümü hak edip etmediği derken, Hector Berlioz ve
Dvorak parçaları dinledik karışıklıkta, Roosvelt gelecek dediler sonra, El Bruz
soğuk, her daim buzlu dayanamaz, radyoyu kapattım söyledim, ayağı aksak, Soğdça,
Beluci ve Avesta dilini iyi bilir, deniz ifriti gibi bir adam, çekinir mi oda
girdi, dağdan gelmiş önümüze çıktılar, ‘Araba Camı Yıkayıcılarının Baladı’nı
okudu bize, annesi yokmuş çocukluğunda, ağladı hep, belki yalandır, herkes günü
geldiğinde yalan söylüyor, Koçi Bey’in Risalesi, R ayaklı, Paşa’nın mal varlığı,
Anemas zindanına doldursan sığmaz, boş ver dedim: Bin yedi yüz köle, iki bin
dokuz yüz savaşçı at, bin yüz altı deve belki de gebe diyor şehzade, yedi yüz
bin sikke-i hasene, beş bin dik kaftan, urba, bin yüz adet üsküf, altı yüz gümüş
eyer, beş yüz bin altın eyer, bin beş yüz gümüş at başlık ve yüz otuz çift altın
üzengi, ayrı kalıp altın, nakit altın ve gümüş karışık altın, gümüş eşya,
mücevherat, ziynet... İyi de, ben bir hırsızım demektir bu yahu!
“Ben bir
hırsızım ve bu da yaptıklarım, / Toledo’daki bu antika kitapların odasında / ölü
profesörlerin yapıtlarını karıştırıyorum, / onların kutularını inceliyorum. / İş
şuna geliyor; sağlam bir kutu; / içinde de son dekanın küllüğü, kisvesi, /
mührü, piposu, / golf kupası ve sigara keseceği. / Amin.”
Allah'ta işini
biliyor deyince, odaya von Braun girdi, sen aslında bir Mekke tanrısıydın
demesin mi, ifrit gibi sarı ve gösterişli. Ne demek istedi anlamadım ama,
anlamakta istemem, bu yaştan sonra, zamanla yarışıyor insan, küçük bir imza
yüzünden yaşam boyu tutsak kalmaktan iyidir, o ölümle nikahlı demek, ah Paris
belki, mitik bir şeydi unuttum şimdi, duydun mu kuzeyde barbarların dilini
öğrenen ahır köpekleri varmış... Çal Peckinpah durma! Bağdatlı Cüneyt, Sana
Çölü'nü gezerken kocaman bir köpek getirmiş, Delhi surlarının önünden ç/alıp
getirmişlerdir, çok önce, gülüyor almışlar diyor, iyi kalpli işte. Vakti av
peşinde geçmiş, yelden hızlı koşar köpeğin dişleri dökülmüş, tüyleri kırçıl,
bedeni ağırlaşmış; eskiden gazal sektirmez, kanat açtırmaz, soluk aldırmaz av
köpeği şimdi yerinden kımıldayamaz olmuş, Cüneyt hayvana bir lokma ekmek verdi,
sonra da: Köpek! yarın hangimiz çıkar bilinmez ama sen iyisin dedi... Hayvan
dile gelmiş: Neden? Cüneyt; Bugün yarın imanımın ayağı kaysa tökezler doğru
cehenneme giderim, oysa senin başında böylesi kötücüllük yok. Köpekler de ahret
anlayışı yok imanım! cenneti beğenmez, cehenneme de yüz vermez onlar dedi
Theodor, hayret Cüneyt'e ilgi gösteriyor. Çadıra bir ölü girmesin mi! Işık ve
yaşam aydınlatılmış karanlık, gece ve ölüm karartılmış aydınlık diye bağırdı
Bohr!.. Zale'ye Leopar'daki av sahneleri Olguin dedim, Arjantin'e geçti birden
yani işte... Peki ne olacaksınız; kaymakam, sonra; vali, sonra; vekil, daha
sonra; başvekil, en sonunda; hiiiç... İşte, ben O'yum
yahu...
II
"Çarmıha gerildim. Haçım, çivilerim var./ O kâseden
sundular, içmedim. Özümü kilitledim. / Düzen kuruldu. Bir mite çevirdiler. /
Canımı acıttılar, yaktılar. Tamuya döndüm. / Ben övülmüşüm ve mutluyum, zaman
acılarını verdi. / Olanları, olmuşu sineye çektim, ben seçilmişim. / Evren
kutsanmış, tözü, tartımı, belli. Sevinçler aşağılayıcı. / Haklıyım, yaralıyım,
yoksulların tansığıyım. / İlâhları, sözcüklerle kargışlarla yıldıranım. / Ben
ozanım."
Esperantodan volapüke her dilden konuşur Mor Afrem tragelaphos
keçigeyik der İskitlerin flütçü kızı var mıydı diye söylenir şunu anlattı
Lenin'in kolundan çekiştirip III. Ahmet'te kulak kesildi gizlice gördüm dedi ki
ayağı çakşırlı Zapata öldürüldü ama can çekişirken yanındaki adamlarına çabuk
bana güzel bir söz bulasınız büyük adamlar ölürken güzel bir söz söylermiş filân
dedi saf devrimciye gülümsedi oradakiler İsa soluğunu verdi ama bu sözde güzel
Bolivar nasıl da destek çıkıyor sonra Biruni geldi kimden duymuş bilmem kadın
‘Ben en güzelim’ derse gerçeği ne kadar yansıtır bir belitsel sistemin ‘Ben
tutarlıyım’ demesi midir gerçek söz konusu kadının en güzel olduğuna kendisi
değil başkası karar vermeli ama o başkası evrensel estetik değere sahip
olmayabilir dolayısıyla o kararın doğruluğuna gene bir başkası karar vermeli o
bir başka kararın doğruluğuna gene bir başkası bu sonsuza dek sürer söz konusu
kadının en güzel olup olmadığına karar verilemez Werther'de (Genç Werther'miş)
üzülme kızlar prenses ki göğüs uçları sert minyatür bir et kulesi fallik bıçak
girip çıkar vajinal ve klitoral orgazm ilk kez gözyaşlarını tut durup gökyüzü
ötesi bak gene gökyüzü mırıldan ‘carpe diem’ filân dedi leylakla gezen ruh
Hades'se görünmeyen Lerna bataklık Nemea aslan Pallas kız sihirli tolga Odysse
on iki bin dize Herkül dünya batı ucu tanrı bahçeleri Hesperid altın elmalar çal
Atlas yardım et inek göz Hera kamçılanan hardseks hala Bach hep ölüm fa majör
prelüd hep prelüd Voyager uzay sondasıyla uzak dünyalara doğru yol alıyor Macar
suyu sür Beni Kaynuka savaşı yahudi ve müslüman ister 1300’de Karakurum yola
Moğol ve Tatar Çuçi Han komutası Rusya yani Kıpçak stepleri girer bir kol kuzey
Alaska oradan Amerika geç Siyu ve Apaçi kızılderili kabileleler Son Mohikan
Katerina II sıcak denize açılmak ister boğazlar ve Ege'yi Çeşme’de yaşanan savaş
Kont Orlov'un isteği üzere Rus bir ressam tarafından resmedilir ressam gravürü
gerçekçi yapabilmek için St Petersburg kıyısı Rus kalyonları özel olarak savaş
gösterisinde bulunur çirişli elleri görünüm ürkütücü Offili'nin fil gaita üzeri
yerleştirdiği ‘Kara Meryem’ tablosu gibi puhu kuduzumsu kavranası kireç ocağı
kımıldar cenin birlikte Moğolistan kırlarına bakar bir çığlık ve yüksek bir su
çarpma sesi ileride bir yer göle bir kuş konmuş kapı önü geçip vitrin bakmak
için iki blok öte yürü parktaki ördeklerden biri onu acımasızca yuhalar vitrin
camında ise Mart kırağısı buzdan çiçekler açmaya başlamış tüm sorun tepeye bakan
kolonadlı tapınakları tavaf etmekte mağara ve mağaza‘Yaşamak öldüğünü görmektir,
/ Yaşlanmak budur işte’ elindeki kâğıttan okudu durdu iyi mi kim o dedi Paulhan
biri Voznesenski dediler biri de Ginsberg filan dedi bıraktılar sonra Kraliçe
Elizabeth II yeryüzünde bir ağaca prenses tırmanıp kraliçe olarak aşağı inen tek
kadınmış dedikoduya bak şimdi tırmandığı ağaç Kenya'da bir incir ağacı adı
Treetops olan bir ağaç ev 5 Şubat 1952 gecesini o ev de geçirdi şafakta prenses
aşağı inip hayvanlarla film filân çekti ve güneşi izlemek için yine tırmandı
aşağı indiğinde kraliçe olduğu söylendi bir önceki kraliçe ölmüş yani basın asıp
kesti hemen politik düşünceleri şu mu Baktria nerede deniz kandili ne ilerde
insanlar kentlerde toplanacak teyze Eltâk kapısın kırıp içeri girebiliriz Bağdat
bütün taş ve demir sanayi baş parmağımın emrinde felsefe yazın boş hünerler
anlağın becerdiği filânca şeylere ödenek ayrılmayacak suyun tansıdığı yalan
aynanın küstüğü gerçek El Afrun'da terk bir un fabrikası var üç kaşlı yaşlı
kadının kemikli kollarından un yapılacak uyuşuk havaları severim Turing geldi
çadıra günün birinde hanımlar bilgisayarlarla birlikte yürüyüşe çıkacak ve
birbirlerine o sabah bilgisayarın ne gülünç şeyler anlattığını anlatacak 7
Haziran 1954’de siyanüre batırılmış bir elma yiyerek yaşamına son vermiş o
çağırdık geldi maniak kırk bir yaşında bu gün okurken geceleri uykusuz köle
arayan Agrippina'yı düşünmüş serçe yağmuru kır çiçeği ve sessizliği severmiş
sözü bir adama verdiler hiç tanımam atım hayvan yelesini sallar güneşe doğru
yüksek sesle konuşur kişner Bukephalos Organist orgu flajoler ve diğer hafif
sesleri çal ve ilerde meşenin budak deliğinin yanında bir baykuş guruldar su
çölü üzeri yayılan gece demiri öp ayı aydınlat denizde boğulmuş bir kaç beyaz
koyun iskelet oraya nasıl gitti bir türlü anlaşılamayan bir at kuşun cam güzeli
göğsü var kuşkonmazlar turunçkuşak bir Araf zili tamu kokusu ötede ak ve uzun
kafatası iskeletin göz çukuru ay ışığı atın Hürmüz tarafında beğenilen yüzü
etsiz yüzü bir çift ateş sarı göz ve bakar yamaç serçesi eşinir eşlik eder
çınlar tozlu araba gelip geçer keçi yolu sönük ay Kanopus gezegeninin de ayı var
ve ne yaparsanız yapın orada su kaynamaz Gufran ve mağfiret günü bugündür bâlâ
bu İskender dedim şaşırtmak için böyle yapıyor sonra Cem geldi kasvetli gece de
rüzgâr gören kuyruklu yıldız gibi karanlık koyağın pürüzsüz bedeninde yatan
kelebek ölüsüne vurgunum vahşi deniz avcıları peşine düşmüş karides larvasının
ölümsüzler kentindeki gizil gücün büyülü tınısına Hades'in gizil gücüne metal
bacaklı saylonların kobol tanrılarından öç alışına siyah benekli leoparın Haçlı
ordusu gibi yavru geyiği kovalayışına bronz yapraklı zeytin ağacına gecenin flüt
çalışına ve kasvetli melodiye halkalı Satürn'de fare kovalayan kedi sürüsüne
kriminoloji laboratuarın da neon saçan ışıkların ürküsül yanışına karanlık
baykuşun düşüncemde ötüşüne kırmızı Pluton gezegenindeki soyut saplı kiraz
ağacına solgun kaldırımda kendini yavrulayan siyam kedisine karanlık baykuş
ötüyor yine düşünür düşünceyi deyişime uçsuz bucaksız vadide kâbus gören çiftçi
ölüsüne sarışın matruşkanın matrut uzaylıyla ironik hurma ağacında çiftleşmesine
selam olsun dedi ne bileyim dedi işte Cem dedi Ezra ise vortilizm herşeyi makina
ve sanayi filân sonra Cem sus ben söylüyorum dedi ve evet ne yaparsın
b
III
"Zeus bile dolambaçla örülü, bu boğucu / taş ağı çözüp bir yol
bulamaz. Ben geçmişimi / ve tüm kimliklerimi unuttum; İç sıkıcı / duvarları
çınlayan dolambaçları izlemek / yazgımdır benim. Geçen yılların sonunda / hangi
gizil bükeyler büküntüler / şiddetin galerileridir ki. Zamanın / tefecileridir
bu çatlak köhne duvarlar. / Süprüntüler içindeki solgun işaretlerin /
ayrımındayım. Büklümlü gece / bana doğru kükrüyor ve de / ıssız ulumaların
yankısını taşıyor. / Ben gölgelerden bilirim ki Öteki hep orada, / nasıl bir
alınyazısı sonsuza dek kendisini taşımak / bu dokunmuş ve belki de dokunmamış
Hades / bitmez kanım ve cesetimi sömürmek içindir. / Herbirimiz diğerini ararız.
Ama katıksız bir / bekleyiştir bu ve o bir hesap günüdür."
Ben içinde zehr
olan bir pınarım Züleyha hala, Potifarlara mı sordun. Ukaz panayırı ‘yaklaşıyor,
yaklaşmakta olan!..' derse, Kus b. Saide'nin sesi ıssız düzlükte yankır.
İbrikten su iç, hacılar getiren at inlemeden, kişneyip gelmelerine bir elem,
Mavera ses duy ve Fussilet 34 ne söyler ki bir araştır. Araba plakası gibi.
Ölüleri kör kuyuya at, üzerini örten bitey bir zaman sonra direyle sarışır,
dünya olur filân. Zürefa bahsi: Bu hayvanın başı ile ayağı, deveye benzer ve
boynuzu öküzdür, derisi kaplan, kuyruğu geyik. Bu hayvanın yapısı böyle; bir
yaban öküz, bir Habeş deve evlenir. Bu evlilikten hayvan doğar ve hayvanla geyik
evlenir ve bu evlilikten zürefa doğar. Geyik bahsi. Geyik hayvanlar içinde
insandan en çok kaçar. Bu geyik iki tür olmakta, biri doğru geyik, diğeri misk
geyik. Bu misk geyik Hindistan. Gözeğinde kan, taşlar üzeri misk olur. Ama bir
düve örnem olsun, zulüm, zındıklık ve sapkınlık bilmez. İnsan bilir, yalana
sarılır, yalancı peygamber Gulam (Ahmet) Kadiyani var ve emr-i maruf ve nehy-i
münker. Daniel, Kaldeli büyücüler sayesi iyi bir düş yorumcu. Aristofanes’in
pazuların övdüğü Mısırlı hamal bile böyledir. ‘Tanto monta, monta tanto İsabel
como Fernando’ 'Taht üzerinde eşit hak sahibi olmak' gibi. O insanı yalnız
öldürmekle kalmaz değerli suyun akıtır, kanallar boşaltır kurur. O ara
Peygamberin Ravzası yemyeşil kubbe görünür. Bakara 246 komutan Talut için Melik
ifadesi kullanır. Palanga ve Arşimet vida. I. Murat bir anlaşmaya avucunu
mürekkebe bulayıp ‘pençesini’ vurarak onaylar, tuğra bundan ilham alınıp
düşünülür der. Temeşvar, Şerezöl, Aps ve Gulet hükümdar Osmanlı'dır. Medine,
daha önce Yesrib. Tolunoğulları var. Kezzap çok yalancı demek ha... Selanik
dönmesi ve Kuba’ya yerleşense Ömer'dir. Çadırdan uzaklaşan Suad, Müzeynî
oymağının Hanif ulularından 'Yedi Askı' şairi Züheyr'dir. Darius, Hindistan'a
gitti hû, tek ettiği, arısız bal veren kamışlar buldu! Mandarin diliyle Mazdak
öğretisi mi, dinozorları asteroitler içmeseydi, us yorucu yaşam bir başka yöne
evrilebilirdi, yarı balık yarı amfibik Tiktaalik gibiyiz henüz teyze.
Yazgılarımızın derinliği, ufuklardaki düşler gibi, geminin pruvasından Truva'ya
el salladık, Sevil’le Sevilla'ya gittiysek iyi mi, diri cesetlerin arasından
Sofu Bayazıt'ın yanına vardık, sanatçı dediğin bir zaman avcısıdır, açığı;
‘Sanat bir ırmak ya da aşk gibi kapılıp ama en başında yolunda ki nakisalar
kuşkusu gizli bir tohumu yürekte taşıyan bir ergenleşme büyüsüdür.’ Ama
kuşkuların rengi yönlendiriyor beni, geyik kanıyla, metal zar. Vampir beslerim
içimdeki inde, yüzü kuzeye dönük ağlar durur, titiz övünçle, lanete hasredilen
ve söz dinleyen kılıçları severdim... Eh, neyi buldun ki arar durursun eseme
köyünde!..
Halid bin Velid, Ecnadeyn bozguna uğrattığı Bizans ordusu için,
Ürdün'e yakın Fihl’de toplandı. Müslimler başkumandanlıktan alınıp bir savaş
birliği başına gelen Velid kumandasında bunları izledi, Beysan geçidini aştı ve
Fihl’de Bizans ordusunu gene yendi, Dimaşk’a çekildiler. Aynı zamanda kuzey Hims
üstüne başarılı baskın yaptı. Halid ilerlemesini sürdürür, Kinnesrin’i aldı ve
karargâh durumuna girdi. Şurahbil Beysan ve Ürdün’ün fethi gerçekleşti. İran
kumandanı Behmen, Nersi ve Calinus yenilgiye uğradı. Bu sıra Behmen yeni bir
orduyla Fırat'a yakın konakladı. Mantı yiyen mantıkçıyla tillahi, Mer İran’a
gidecek orduya Bad bin Ebi Vakkas’ı başkumandan etti. Sad ordu ile Kadisiye'ye
girdi. Savaş oldu. İran ordu başkumandanı Rüstem öldü. İranlıların düşman eline
geçmez bayrağı Derefsi Gavyan ellerine geçti... Küfe, Basra kuruldu ve Halife
Ömer emri Mısır, Fustat şehri kuran Amr ibn ül As yakını Ukbe bin Nafi el Fahri,
Kuzey Afrika'yı fetihle görevlendirildi. Ve sıkılıp dedim ki: ‘Sonsuza dek
yatabilen ölü değildir / Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir.’
Dağın
doruğu, aşağıda kalan göğe baktım. Gök dölü, gökyüzünün döllediği, kirli köpük
yüzer şeytani kalyonlar, kamburumsu gök, uzak zaman sisler arasında zardan
kanatlar açıp uzaklara, güneş gibi karanlık bir koyuluk. İşte ki gök hafif bir
tan ve Muhammet ifritten hoşlanmaz. Kara kedi, kanatlı Mısır tanrısı yanımdan
geçip gitti, dağları ölümsüz öndere borçlu. Sönük ay, can çekişen yeşil akrep.
Aynaya bakınca ölen insanlar ülkesi, yaşlı biri yok, bir kirpik bile yaratmayan
insana gönül Kabe’si verilir mi. Tağutlarla canciğer muhabbet geçinip giden
dindar müselman. ‘Men lâ yerham, lâ yürham’ 'Acımayana acınmaz'. Gök çiçeği, ten
çiçeği. Ay sarısı, sarıcıl. Cebrail’in altı yüz kanadı, ikisin hiç açmamış.
Kadir Gecesi açar. Kadir gecesi zaman Allah (c.c) Cebrail’e buyurur. Süvari
meleklerle yeryüzüne iner. Elinde yeşilsi sancak bezi, Kabe üzre dikerler. Can
alıcı güzelliğin monarkı, is yapan telaş, hiçsel bir uluma, ‘Sağapo / Yeti ise
esa’ ‘Seni seviyorum / Çünkü sen sensin’ derdi çünkü; La ilahe illa Ente /
Subhaneke İnni / Kuntû minez zalimin.'
İslam donanması ve ordular, Hint’de
İndüs kıyısında, Çin’de Kanton limanı ve Büyük Yunanistan’da Napoli’de görüldü.
Çünkü oruçlunun kuruyan dudağı, kıyamette iki göz arası nur olacaktır. O,
Kur’an’da soyut ve çok genel postülaları ile ilim gerçeklerine feyz veren İlm-i
Ledün’dür. Ve günde on üç kez Rabbena Âtina duası okur. Hz. Peygamber İbn
Revaha’yı zekat toplamak üzere Hayber’e gönderdi. (Cassas, Ahkamu’l Kur’an,
1.507-508). Üzgü, kör yılan Tiber kırları, sönük ay, öğle sıcağında kısık
sesiyle öten kuş. Çınlayan ova, Muhammedî bir neşe yayıyor. Onun, Züheyr’in oğlu
şair Kâab’a verdiği hırka gibi değerli.Yusuf gömleğinin kokusunu Mısır’dan duyan
Yakup, Kenan kuyusunda onu nasıl göremez. Dervişlerden biri öyle yoksul ki evi
Medine’nin iki kara taşlığı arasında.Yusuf sonra Mısır’a sultan oldu. Çöle
kurulup deniz yolunu gözleyen sfenksin gücü, minotaur böğürtüsü, deşilen sol
böğür. Ebu Davut’un Sünen’inde, Beyhaki’nin Sünen-i Kebir’inde, Hakim’in
Müstedrek’inde, Ümmi Varaka’nın ev halkında. Örülü saçlar ay ışığı kuş kanadı
parlar, sütunlar devrilen gölgeler arası şahin başlı ve kanatlı adamlar, kara
mermerden iri kediler, bağırlarda irinli kan, fışkıran pıhtı, sümbül büklümleri
kokan. Düğünler, toyraklar, suyun öz, Ficar savaşı ve çiğle kaplanmış ot.
Yaşamını iç içe yer alan sonsuz sayısız biçemde iç içe yer alan sonsuz sayıda
dairenin birbirinin içinde yer alan sonsuz sayıda dairenin, birbirine olan
göre’liliği üzerine şaşırtıcı araştırmalara adamış. Sonsuz sayıda iç içe yer
alan sonsuz sayıda dairenin birbirine göre olan sonsuz göreceliliği üzerine
birbirine olan sonsuz sayıdaki konumunun birbiriyle oluşturduğu sonsuz
görecelilik üzerine şaşırtıcı bulgular elde etmeye adamıştı (Dizgi hatası). Çok
çekmiş Mecnun o gün, Necit dağında bağdaş kurmuştu, çevresinde, kurtlar,
kaplanlar, ejderhalar vardı, tutuşturan çölde, ufuktan bir toz bulutu yükseldi,
toz aralanır gibi oldu, sanki bir nur parçası görünüp kayboldu, yarı tanrı, yarı
insan bir süvari geliyor sandım, havada dörtnala, uçarak Mecnun'un yanına kadar
geldi ve sülün kızılı başlığı, gözalıcı harmanisi, yakıcı koşumlarıyla düşler
içinde, atından indi. Mecnun onun iyi biri olduğunu sandı, vahşi hayvanları
itti, atlının göğsünde ziynetler döşeliydi. Ey Yemen Yıldızı nereden bu geliş
dedi. Harmanisinin altında ayımsı altunî bir parça belirdi. Bu oydu. Bu aydı. Bu
hilâldi. Ben Leyla'yım diye bağırdı. Ve Mecnun karalardan bir gölge,
yenilmişlerden bir ölü gibi ayağına serilip, bayıldı. Bütün bunlar günah
defterinde yazılıdır.
IV
"İthaka'nın patikalarında hep birinin
izlerini ararım / ve onun unutulmuş kralını, yıllar önce Troya'nın /
kurnazlıktan ötelenmiş kimsesizini; / umarsızca bastığı toprakları düşünürüm, /
sabanlarla gölgelenmiş ve yitip gitmiş evlâtlarını, / yazık ki başlıca
övüncemdir bu benim. / Yeryüzü yaşamının elvermeyişine karşın, ben, Odysseus'um,
/ köklerimin derinliği Hades'in karanlıkları arasında / Tiresius'un Thebes'in
gölgelerini gösterir / boğuntuyla dolu sevdanın kıvrımlarını açarak /
Hercules'ün silüetini karşıma çıkaran / düzlüklerde aslan hayaletleriyle boğuşan
/ ve Olympus'un doruklarında tanrılarla çatışan. / Bugün -Şili, Bolivar-
caddelerinde sürtüp duruyorum / belki üzünçler içindeyim, belki mutluyum / Artık
'Hiç kimse' olmak istiyorum."
Issız yolda yürüyordum, ova yalnız ve
çırılçıplak, kuru bir ağaç, en uçtaki incecik dal, tek bir kuş, totem gibi
duruyor, yapayalnız. Transilvanya Prensi Kont Drakula gibi kalakal. "Uzak
yıldızlarda / füzyonlar içinde; / ufuklardan ışık saçıp / kavuşulan ne..."
dedim. İnsan, zaman ha... Ve Obsessif kompulsif krizler, karanlık hırs, Seram
adasının Masohi kenti, Aceh eyaleti, Halmahera adası, O affeden, o çok seven
(Büruc14). Din kardeşlerim Uhud harbinde şehit düşünce Allah-ü Teala onların
ruhlarını yeşil kuşlar halinde yarattığı bir takım biçimlere koydu. Şimdi onlar
cennet ırmaklarına varıp sulanır, cennet meyvelerini tanır. Arşın gölgesinde,
altın kandillerle aydınlanır. 'Kaladan indirdiler / Kır ata bindirdiler / Üç
günlük güvey iken / Yemen'e gönderdiler.' diye de ağlar, lar, lar. Pakistan’da
Hunzalar bölge insanı uzun yaşar, Jules Verne’in Keraban'ı Osmanlı zamanı Avrupa
yakasından Üsküdar’a geçen biri, devletin yüklü vergi istediğini görünce, inat
bu ya bütün karadeniz kıyısını dolaşıp üç yılda Üsküdar’a gelmiş, Bulgaristan,
Romanya. Rusya, Kafkasya'yı geçip; işte bu Keraban taktiğidir. Peçevî bir adam,
can çekişen köstebek ve tavşanları göstererek, söğüt gözyaşı döker, hayvanlar
ölür der. Öküz başlı minotaur, Latincem iyidir mi, 'Risus abundat in ore
stultorum' 'Gülmek aptalların ayrıcalığıdır' diye ekler, şimdi bu, neyse.
Matematikçi Apollonius'un Konika adlı kitabı, Amarna kralları, Ay arlı firavun
der ki, sanki Uhuru (Klimanjora) zirvesine çıkmış gibi sevin. Ölmeyeceğim diye
diretsem rabbim beni öldürür, ölüyorum artık desem, elinden bir şey gelmez, alın
terim, keder ırmağım benim... Eşikte ağlıyordu, niçin ağlıyorsun dedim, gözünde
bir alakuşak (Meryembağı) belirdi ve sözel alışverişten, yazından başka bir
güzellik kaldı mı ki dedi!..
Ve Mecmeul-Bahreyn'i geçip Finikelilerin
'Kurtarıcı' dediği Yuşa'ya geldik. Ebu Hureyre ise; kedi dostu idi, bir gün
kedinin biri giysisinin üzerinde uyuyakaldı, uyandırmamak için giysisini kesti.
İsa ise çamurdan kuşu uçurdu, doğuştan görmezlerin gözünü açtı, gökten sofra
indirdi, mezarda ölüler diriltti. Lazarus. O ara uzayda parçacıklar tanrısı
Higgs'i aradık, gökteki Kış Üçgeni gibi. Araç 1.4 güneş kütlesi olan
Chandrasekhar sınırı aşılınca patlayan kütleler gibi patladı. Serçe ışını
yayıldı buzların arasına, Anadolu'da Çiftaslan ayaklanmasını gördük, erojen
yöreleri dolaştık. "Nasıl da kızıldır tan sökümü / ıslak ovalar da bir karaltı /
bir pegasus yürür gelir; kanatlı..." filân dedik, sonra kütle olmasaydı, evren
içinde parçacıkların ışık hızıyla sağa sola uçuştuğu delice, çalkantılı bir
denizi andırırdı be yahu diye ekledi... Ciğerlerine kanatlı karıncalar yuva
yaptı, kasıklarına veba girdi çıktı. Bağırdı; 'Körler göremese de yıldızlar
vardır...' İskenderiye'de bir Akhalı yazdı bu dizeleri; Batlamyus Lathyros'un
krallığının yedinci yılında ve Narsay geldi, İsa'nın babası tanrıysa, Meryem
hepimizin anası olur, üçgensi yeşil, piramitsi örüntü, prizmatik, konik nesne,
devasa şeyler feşmekân. Çamlardan küçük bir kuş ürküp kaçmasın mı, tarihi
saptırdık, Gangaumela'da (deve ağılı) olmuş savaşı Erbil'de olup bitmiş gibi
yazdık. Sonra Kazancakis, Yılan ve Zambak dedim. Burada kaldık, beslediğim
armadillo cüzzama yakalandı. Alevler aç gözlü bedeni yalıyor gör ki, mavi
güneşin göründüğü sahne siyah beyaz olabilir Solaris'te dedi, düşünde görmüş,
baksı açtırıp, bin yıl bir M sesiydim aşağı Mısır'da çünkü, çünkü Kulikovo
Savaşı'na istemeyerek katıldım, kolum iki yerden kırıldı, ormanın kıyısında bir
melek görmüştüm, teknolojik buluntular insani ve ahlaki konulardan temel alıp,
onların üzerinden gelişir ya Sem-Ra dedi.
Gece düşer gözlerime, uyku ok gibi
dizilir, Ölüm düşer sözlerime, Serviler çoktan gözükür kuzenim... Sin Kalan'da,
orayı gören ya da göreni gören tek kişiyle karşılaşmadım. Sözcükler, sürgün
edilmiş, sakatlanmış sözcükler, başkalarının kullandığı sözcükler, saatlerin ve
yüzyılların verdiği tek sadakaydı ona. O zaman, Aurelianus Cennet'te, Ulu
Tanrı'nın gözünde kendisi ve Pannonyalı Yohannes'in (Ortodoks ve sapkının,
nefret eden ve nefret edilenin, suçlayanın ve kurbanın), aynı insan olduklarını
anladı demek daha doğru olur dedim, bu demir paranın turası da, yazısı da, Tanrı
biliyor ya, aynıdır, tenim korkabilir ama; ben korkmuyorum ve kendisine
inanmaktan caydığım anda Averreos'te uçup gidiyor kardeşceğizim. Belki de o
paranın ardında Tanrı'yı bulacağım. Hayy-ı Lâyemut, -Ölmeyene and olsun-. Tam bu
büyüyü sürdürecekti ki, patlayan piştol yok etti onu, parçalanmış gövdeyi
ahırların orada buldum, aradan geçen yıpratıcı yılların etkisiyle Beatriz'in
belleğimdeki yüzünü çarpıtıyorum ve yitiriyorum babacığım. Korkunç kurtarıcı
Lazarus Morell'in suçlu ve göz kamaştırıcı varlığı, halkın eğilimleri tek
kaygısıydı; "Kör onlar" diye açıkladı maskeli adam, "çünkü yüzümü gördüler". Ve
ilâhi gövdesinin gereklerini dindirmekle görevli cariyeler, "Mutluluk, hayatta
kalıp, sınırsız Bağışlama ve sonsuz Ceza'nın iki anahtarını elinde tutan kişi
ile beraber olsun." diye haykırdık, haykırdılar halacığım. Ve dinginlikle,
alçalmayla, korkuyla, kendinin de bir görüntü olduğunu, bir başkasının onu
düşlediğini anladı artık, bundan büyük bir mutluluk yoktur belki de. Ey
yetersizlik, düşlerim asla arzulanan yırtıcı hayvanı yaratmayı başaramaz. Kaplan
belirir, ama ya parça parça, ya kırılgan, veya gülünç biçimsel değişimlerle veya
kabul edilmez bir boyutta veya son derece kısa ömürlü veya köpek ya da kuş
görünümünde ki; Oğul kavramına, kötülüğün ve bahtsızlığın çapraşıklıklarını
eklemiştir. Yeryüzünde bir geleceği yoktur, Hunlar atları üzerinde Manastırın
bahçesini yerle bir ettiler, sunakları ve kutsal çanakları çiğneyerek,
kütüphaneye girdiler, anlamadıkları kitapları lanetlediler, paramparça ettiler
ve ateşe verdiler, belki de yazılarda demir bir yatağan olan tanrılarına
sövülmesinden korkuyorlardı. Tiksindirici mitoloji örneği gibi konuşmayı
sürdürdüm ve çekinmem ben dedi mavi gözlerini gözüme dikip, sonra ağlayarak;
Aramızdan bir taşıt ve insan ırmağı akıyordu, herhangi bir akşamüstünün saat
beşiydi, bu ırmağın aşılmaz, kasvetli Akheron olduğunu nasıl bilebilirdim. Bir
gün yeniden buluşacağız -hangi ırmağın kıyısında- ve şu belirsiz söyleşiyi yine
sürdüreceğiz dedim, dedi. Ve onu öldürürler ve bir sahne yinelensin diye
öldüğünü bilmez, olayların gerçekleşmesi için unutma gereklidir. Başlangıçtan
beri bekleyen ova, gölgelere sarılı ağaçların ötesinde, sulara yakın, gözleri
uykulu bir at, sabahı doldurur gibi. Bir İran minyatüründeki gibi boynu bir yay
çiziyor, yelesi ve kuyruğu burgaç burgaç. Duruşu dik ve güvenli, yapısı uzun
eğrilerden oluşuyor. Chaucer'in tuhaf dizesini anımsıyorum: a very horsely
horse. Hiçbir şeyle karşılaştırılamaz ve yakında değil, ama çok uzun boylu
olduğu belli. Şimdiden, öğle olmasından başka bir şey yok. At burada ve şimdide,
ama onda farklı bir şey var, çünkü aynı zamanda Makedonyalı İskender'in
düşündeki bir at o. Uyku ölüme dalmak isteyip de ölüme dalamamaktır uzatma artık
abla dedim. Çatışkıya bak. Öğle sonunun düşleri arasında kumrular aşıklar gibice
uysallık ve taşkınlıkla mırıldandılar. Çok felsefi bir şey okuyordum, ev
arkadaşım bağırdı, biliyor musun, Fulya'da bir arkadaşım vardı, evine hırsız
girmiş, bütün altınlarını, bileziklerini, eşinin takım elbiselerine varana dek
her şeyini çalmış, alabildikleri ne varsa hepsini, ayakkabısını bile götürmüş
dedi. Duymayan kaldı mı, beyazlar geldiğinde topraklar bizim, kutsal kitap
onlarındı, gittiklerinde kutsal kitap bizim, topraklar onların oldu. Dünü Etrüsk
mezarlarında metal dedektörle hazine avına çıkıp bulduklarını çalan emekli bir
amiralle geçirdim. Kendimi yakılmaya, fırlatılmaya ya da demir çubukla ölünceye
kadar paralanmaya adıyorum... Seneca'ya göre Gladyatör yeminidir bu dünür.
Dönüşte Lagrange noktasında Troyalılar'la karşılaştık, onlarda dönüyordu, Dianne
Odell gibi demir ciğer içinde yaşardık. Sanat ve sanatsal yaratıcılık sonuçta
katıksız metaforsa, o zaman şiirsel olan her şey sözde metafor olmaktan öteye
gidemez. Kötülük çiçeklerinin çanı çalınca, Beykoz'un havarisi, ölüler ülkesine
geçip gitti mi dedin... Çocukluğunun geçtiği yerlerde Pan gibi kırları dolaşan,
Bozcaada'da şaraplar içip ditramboslar çağıran bu zamansız peygamberin, her biri
birer kozmik haritayı andıran kemik rengi şiirleri, kaotizm yüklü, fantastik
öğelerin ağır bastığı, matematik birer formülden bileşikti. Bin şiiri bir şiir
yapıcısı, kozmik şiir ustası ozanımız, tanrının bile görünmediği alanlarda kalem
oynatmış, bilemeyeceğimiz, göremeyeceğimiz bir antikozmostan seslenmişti be
Tatavlalı Ismayıl... Karşıdünyanın bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanı, şiiri
öylesine olağandışı buluyordu ki anlaşılmayı hiç bir zaman arzulamadı, bunu göze
alabilmek, insanın kendisini hiçleyebilmesi; sevilmeyi istemek, kitleleri
etkilemeyi arzulamaktan çok daha içrek ve insanın trajedisi adına çok daha
tansık barındırabilecek bir tutumdur belki de... Ürkütücü ve gizemlidir de,
çünkü, kendilerine cennetin çeyizlenmesini değil, cennetten kovulmuş olmayı
lâyık gören ve aslında salt başkaldırıdan başka bir şey olmayan şiire,
böylelikle daha çok yaklaşmayı deneyenlerdir onlar. Yalvaç olmayı değil deccal
addedilmeyi göze alanlardır. Onun şiirini sevebilmek, kolaylıkla
katlanılabilecek bir tutum değildir, çünkü anlak içi değildir. Ve ozan öncelikle
kendini kurban seçecek kadar da gözü pektir. Bir kurban olarak, ilk taşı
günahsız olanın atmasını da beklemez, o ilk taşı özüne; daima kendisi atar!..
Şiirlerinde yalın gerçeğin, mistifike edilerek anlakta sorgu pencerelerine
dönüşmesi, soyutlamaların ipek örtüler ve gizemle ruhanileşerek, bireyin
arayışı, mutsuzluk ve umutsuzluğun; uyumsuzluğa varan kapsantılara bürünmesini
dile getirdi. Sıralım halinde geçen deniz kedileri, engerek otları gibi. Sinik
bir imge anlayışından dolayı yadırganan, "anlam ötesi" diye nitelenebilecek
yapıtlar verdi. Şiirselliği düşüncenin buğulu yerlemlerinde ararken,
anlamsızlığa, hiçlemeye varan bir yöntemi benimsiyordu. Öyküleme öremli,
düzyazınsal betimlerden, monolog ve diyaloglardan yararlanıyordu. Çağdaş şiir
akımlarındaki gelişmelerle birlikte, bir düşünce ozanı olarak benimsendi.
Sonuçta çağın ve insanlığın görünmeyen acılarını, umutsuzluğunu, sefih ya da
şaşaalı diye nitelenebilecek her tür yaşamın bir çıkmaz ve sığmazlık gerçeğiyle
evrensel bir karayazgıya dönüşecek oluşunu, içrek bir titrem, felsefi bir yansı,
buğulu-buruk bir sezgi ve ikonal bir seslemle anlağa varan melodisini
şiirleştirmiştir. Halt ettin be sabahtan beri, ne demek bu şimdi. Şu demek
günahın çok mu cehenneme, sevabın çok mu cennete gideceksin, ama günahın ve
sevabın denkse allahülelazim nereye gideceksin... Büyük ışık üçgenleri, şu ki ve
iyi ki düşümde bir inek gördüm, başı Aysis, boynuzları harp gibi, gözleri
insan... İnsan düşünen sazdır bizimoğlan. Aynı ırmağa iki kere giremeyiz ama
girende aynı insan olamazmış artık, demiş miydim dedim. Hız arttıkça, zaman
azalır (yoğunlaşır, yutulur), hız azaldıkça, zaman artar (çoğalır,
genleşir-genişler). Yaratıcı varsa, onunda bir yaratıcısı olmalı mı, bu bir
çember o zaman, yaratılan ve yaratan... Boş şeylere adanmış üst düzey ustalıklar
filân, ikide bir deme lan-tan elementi! Özgür iradeye inanmıyorum. Bu nedenle,
kurgulamıyorum. Eğer siz özgür iradeye inanıyorsanız, bu kavram gerekli bir
illüzyondur. Ancak geçmişim söz konusu olduğunda, yaptığım her şeyin dünya
tarihine, daha önce gerçekleşen tüm evrenin ilerlemesine bağlı olduğunu kabul
edebilirim. Ancak şu anda özgür olmadığım söylenirse, kendimi uzaklaştırırım.
İşte burada iki elim de duruyor. Masanın üstüne hangisini koyabileceğimi
söyleyebilirim. Şu anda buna eminim. Ancak şimdi sol elimin düşmesine izin
verdim, bunun yönlendirilmiş olduğunu ve sağ elin düşmesinin olanaksız olduğunu
nasıl kabullenebilirim? Ama geçmişi kastettiğimizde, kötü bir davranışta
bulunduğumu düşünün, pişman olmak için herhangi bir nedenim yok çünkü zaten
karar verilmiş bir hareketti. Her şey önceden belirlenmiş olduğundan, ceza ve
ödül düşüncesinin her ikisi birden yanlış olabilir. Özgür irade yoksa, her şey
belirli koşullara bağlı demektir. Ancak bu durum bireyin kişiliğine göre
değişiklik gösterir. Belki siz erkençler daha özgür duyumsuyorsunuz. Ancak, buna
inanmak oldukça zor görünüyor. Mazurka ilâhı Chopen, Brejnev gibi bir dudak
öpen! Burkas'ın çerileri, Amuderya, Sirderya'dan çıkarsa, Gundişapur'a gelirse,
yetiştirdiğimiz Arabisantlar bizi anlar ve Allelopati stratejisi geliştiren
bitkiler çoğalırsa filân, Hey Krıçmarov "Bana doğru uzatıyor sağ elini İsa / ve
yıldızları görüyorum / çividen kalan o yaman yaranın arasından." Ah bulutlardan
yağan kan damlaları ki, evrenin tutsağıyız, çün göz açıkta duran tek iç organ ve
ölümsüz olsak ölümü arardık vb, neyse; Nihil humani mihi alienum demek en
iyisi...
Yeni açan ceviz yaprakları, ne buruk ne esimli koku yarabbim...
Zarya modülüyle gezi, ölümseyen bakışlar, gem vurulmaz duygular, kül sesli
insan. Resul-i Kibriya uzakta durur. Talut’un yasak sudan içmeyen erleri,
tüfekyan ve silahşöran savaşı, biri Emirdağ Lahikası’nın kırk ikinci
sayfasındaki gibi savaşın bağırın der, tepede kadın usdışı bir erotizm
görüntüsü, dans, kalçalar bulut. Savaşan küçücük çocuk, anasız babasız ölüp,
boşluğa karışıyor, yanımda cenkçi, onlar boşlukta sönük yıldızların olduğu
yerdedir, biz göremeyiz, orada küçük kuşlar gibi kolları açık uçuyorlar ve
sonsuz bir düşte gibi uyuyorlardır. Ve sonsuza dek bizimle kalacak tek şey ölüm
der ağlamaklı. Bu sıra Annabalı bir yiğit haykırır, silsilelerle atlarız. Bir
keçi damının içinde uyanırım, başımda duran köylü bir dağ suyu gibisin bre der.
Örüntü yeşillikte, külsü hava, kül sesli biri, plazma, atın dizginleri elim,
ortaç, üçgenler ve kazak konuşuyorduk. Gravürdeki dişi domuz bir çocuk öldürmüş
ve 1386’da Falais’te asmışlar. Bir adamı öldüren at, 1389’da Dijon'da asıldı.
Bir batında doğurduğu yedi yavruyu beslemekte olan domuz da Savingy’de bir
çocuğu öldürdüğü için idama mahkum oldu, ama domuz yavruları suç ortaklığının
kanıtı olmadığı için suçsuz sayıldı. İris çiçeği, Çin atlı gel, Paul Celan’ın
Ölüm Oluğu’ndan müjdeleyen, muştulayan şeyler. Köye gelen hasırcı, göl ifriti ya
da piranhamsı dingin yeşil örüntümsünün bağ evi. Barış için sorguç ve öküz
kuyruğu sallar. İmparator ırmağı geçip batı yönüne, atlarını Hua dağının
eteklerine sürer. İnekler çam ormanlarının boşluklarına dağılır. Arabalar ve
zırhlı giysiler kana bulanır, yeraltı odalarında saklan, kalkan ve mızraklar
kaplan derisi ile sarılır. İşte paradoks, mızrağım bütün kalkanları deler, ama
bak ki kalkanım en iyi mızraklara bile dayanır, işte bu iki nesne aynı anda aynı
yerde bulunamaz, çünkü önermenin biri yanlışlanmak zorundadır. Önderler derebeyi
olarak atanır. Silahlar kılıflarına konur. Bundan sonra tüm yeryüzü Wu Wang’ın
silah kullanmayacağı ve asla savaşmayacağını öğrenir. Ekinlere bit ve kırmızı
örümcek kenesi dadandı. Lekeli hummadan Narlıdere'de öldü atalarımdan biri, adı
İlyas.
Çölün kıyısında kervancılarla ufuktan gelecek tansık için
bekleşiyorduk ve doğudan kara bir güneş belirdi... Taftazan’da dünyaya gelen
Sa’d. Can çekişen, çiğli, çirişli otlar, söyleyip durma yesene. Galile, Taberiye
gölü, Kızılağaç ormanlarında küçük çulluk ve domuz avı. İran-Turan, Kayrakan
dağında, Gobi balığıyla, kör karidesin ortak yaşarlığı gibi dost, pars gözü gibi
parıldayan göl, güneşe bakabilen kuş kartal. Ağaç perileri. Dudakların dişi bir
keçi kanının akmış olduğu nazik ezik çiçekler gibi eşyA. Kaplanların sevdiği
yatağına aldığı kadın, at irisi, arı gövde. Orada tanrı sol topuğu üzerine
oturmuş düşünüyor. Dağ kekiğiyle kuşatılmış su köpüğü. Antep ki Küçük Buhara.
Havrani kürkü, çuha, ferace ve elvan boğası renk. Denizaltı inleri, Galile
denizi, Lut göl, Gor çukuru, balık gözü. Yengeç dönencesi kuzeyinde kutsal
Medine kent o gece ay kaçmış. Sydney gribi, uzayın hiçselliğinde havlayan kedi,
ağlayan köpek. Hz İsa’nın şakirti bir köpek ölüsünün yanından geçti, dedi: Ne
fena kokuyor. İsa: Ne kadar beyaz dişleri var. O ise köpek için halis siyahını,
iki noktalısını öldürmeye bakın o şeytan dedi. Boşnak tüfekçilerle Fas çayı
kaynatıp içti. Kötü zamanda fasık ve dinsiz olan saygılık gördü, gıybet ve
bühtan çoğalmıştı. Güneş batıdan doğar, Mehdi zuhur eder, Dabbetü’l arz adında
bir hayvan yeryüzüne, Ye’cüc Me’cüc çıkmış, doğu batı ve Arabistan’da üç yer
batmış! Kabe yıkılmış. İnsanlar kafir olup Kur’an, mushafların, sayfa ve
insanların kalplerinden silinmiş... Songün geldi. Ashab-ı Kehf mağara
arkadaşımdır. Kehf suresi anlatılır. Bir takım gençler devrin inkarcı kralı
Dikyanus’un zulmünden bir mağaraya sığınacak. Kıtmir adlı köpekleri orada üç yüz
dokuz yıl kalacak.Yalancı peygamberlerin yalancılıkları onlara bir zorum
bırakır. Müseyleme’nin tek gözlü birinin gözü açılsın diye gösterdiği çaba
sonucu adamın iki gözü de kör olur. Kinâne kabilesinin Arap’ı gibi. Ben
Gıfar’dan bir kimesneyim. İlk Hicret Bi’set’in, peygamberliğinin beşinci yılında
bir ağaç kovuğunda canı alınan Zekeriya. Mute savaşı. Suraka geldiği yere geri
döndü. Zehirleniriz diye Acve hurmasının dibinde oturup yerler azığını. Asyut’ta
(Mısır) doğdu. Nahle vadisine gel. Tanrının sağ topuğunu kaldırırsın, göreceksin
ki taş kırıktır. Kumrular adanmış. Kalp rikkati kalmamış ve aramızda dünya
sözleri geçmiş. Cabir (r.a) anlatıyor. Zâtu’r-Rikâ Sav(l)aşımı olduğu gün
Rasulullah (s.a) ile birlikte idik. Soluk, gölgecil bir ağacın yanına
geldiğimizde, onu Rasulullah’a (s.a) bırakırdık. (Burada da öyle yaptık) Derken
müşriklerden bir adem çıkageldi. Rasulullah’ın (s.a) kılıcı hurmada asılı idi.
(Hemen Hz. Peygamber’in (s.a) kılıcını alarak) kınından çekti ve Rasulullah’a
(s.a) ‘Benden korkuyor musun' dedi. Rasulullah (s.a) 'Hayır' dedi. Müşrik; şimdi
seni benden kim koruyabilir! Efendimiz ‘Allah’ buyurdu. Ebû Bekr el İsmail’in
Sahih’inde rivayet ettiği hadiste Müşrik: Seni benden kim koruyabilir
Peygamberimiz (s.a) Allah... Ravi diyorki: Bunun üzerine elinden kılıç düştü.
Bunun üzerine Rasülullah kılıcı aldı ve 'Şimdi seni benden kim koruyabilir'
dedi. Müşrik’de ’Yakalayanın hayırlısı ol' dedi. Tan yerlerinin sülbü ve sası
kokular geldi. Öyle rüya görmüş göklerin nur serpen aydın ayı süzülüp kendi
üzerine inmiş ve ışıksıl, öylece parlamıştı. Rüya zevcine anlatıp Sekrân şöyle
dedi; Ya Sevde! Şayet rüyan sadık ise, ben yakında öleceğim sen de benim
vefatımdan sonra evleneceksin. İşte o an Sevde’nin gönlü acılarla dolmuş,
gözleri çiğ paresi-şebnem katresi gibi yaşlar akıtmış. Kısa zaman sonra Sekran
ölmüş. Ve gündüz ve geceler sonra Allah’ın sevgilisi ol zaman ve mekanın bütün
mahlukâtın peygamberi ona talip olmuştu. Sevde Hazretleri, gökten ayın kendi
üzerine inmesi manasın şimdi daha iyi anlamış oldu. Işık altında tatlı bir ömür
sürdü. Takvâ ve verâ sahibi, ömür ırmağı kevserleştirip cennet gölüne akıtmasın
bildi. Mekke kumları üzeri Habbab’a işkence görev, Siba İbn-i Abdilüzza ve
kabilesin düşmüştür derler. Kaside; İman sahipleri, tanrının dikkatini şu
sözcükleri dizen sağ elden bir an bile çekmesi halinde elin o an, sanki alevsiz
bir ateşle tutuşmuşçasına hiçliğe gömüleceğini düşünürler. Yeryüzünde olası bir
cehennem tohumunu içermeyen hiç bir şey yoktur; usundan herhangi bir şeyi bir
türlü çıkaramayan birini düşünün; bir çehre, bir sözcük, bir pusula, bir malın
tanıtımı, onları unutamadığı takdirde kişiyi çıldırtabilirler. Gece gündüz, Ren
ırmağını ya da Bolşevik Devrimini ah ki kalkışmasını usundan çıkaramayan bir
adam çıldırmaz mı. Bu ilkeyi kampımızda uyguladım 1942 de Jerusalem aradığı
çıldırıya kavuştu ve 1 Mart 1943'de kendini öldürmeyi başardı. Acıma duyguma son
verebilmek için onu ortadan kaldırdığı mı anladı mı bilemiyorum. İbni Rüşt,
dediklerine pekte güvenmeden, kendi kendine aradığımızın çoğu kez yanı başımızda
olduğunu söyledi. İbni Sina kör müydü. Ve öğle sonu uykusunun derinliklerinden
aşık kumrular, boğuk ötüşlerle bir kez daha seslendiler, görünmeyen bir avludan
bir fıskiyenin sesi yükselirken dedi; meyvesi yeşil kuşlar olan bir ağaca
inanmak, Hindistan'da ölümsüz bir gül türünün kan kırmızı yapraklarında
'Tanrıdan başka yoktur tapacak' yazısı okunan bir gül ağacının varlığına
inanmaktan yeğdir. Rüşt, balkona asılı kafesin çubukları arasından avluda oyun
oynayan, çığrışan çocuklara baktı. Odaya şair Abdülmelik girdi, yeşil kuştan
meyveler veren bir ağaca inanmak, hatlı güllere inanmaktan daha az zorlayıcı
hakçası, somuttan, soyuta geçiş yok bir kez! Başka bir konuk, Kur'an'ın (Kitabın
Anası) yaratılıştan önceye dayandığını ve cennette saklanıldığını anımsatarak
yazının bir sanat türü sayılmasına öfkeyle karşı çıktı ve Kur'an, insan ya da
envai mahlûkatın kalıbına girebilen bir tözdür diyen Basralı Şahiz'den söz açtı.
Sonunda Farah temel öğretiyi açınladı; Kur'an tanrının niteliklerinden biridir.
Tanrının, meleklerine seslendiği dil olan Arapça'nın ve Arap şiirinin
erdemlerini övdü ve Bedevi ağzına bozuk çalarak, gözlerinin önünde Guadalkivir
uzanan birinin, kuyu suyunu yüceltmesini gülünç bulduğunu söyledi. Zuhayr'ın
yazgıyı kör deveye benzettiğini de ekledi. İbn-i Rüşt, onlara değil kendine
söylercesine konuştu; Bir yanılgıdan kurtulmak için önce ona düşmüş olmak
gerekir. Ve anladım artık, -ikide bir söyleme ey ölümlü- kendisine inanmaktan
caydığım anda Averreos'de uçup gidiyor! Ölmek aykırılığında bulunuyor. Sonra
akşam oldu, Oxymoron oynadık, bir benzetme türü, sözcüklerin önüne onun karşıtı
olan bir sözcük koyarak, yeni bir sözcük üretmek, kara ışık, bakar kör vb...
Veronal içtim uyumak için. Ha o mu, düşleriyle burgu gibi övünen, kayaların
kaburgasına tutunup, akciğeri kelebeğe dönüşen biri... Önce, kılıcım yakında
boğazının tadına bakacak diye Lives'e mesaj çektim. Yaşamım boyunca ağız
temizliğinden çile çektim, böyle angarya görmedim. Genlerimizde olmayan tek iş
bu-şu, Darwin kuramını destekleyen bir oluşum, insan, maymun
mu...
V
"İnsanlığın tüm günlerinden bir gündü / yaratma gücü olanın,
zamanın / o ilkinsil gün, biçimleri yoğururken / Günlere ve acılara biçemler
veriyordu tanrı, / zaman görünmezliklerle geçerken / ıslak ırmaklar yeryüzünü
sarıyor, / dolambaçlı, sancılarla dolu akıntılar, / öncesiz, sonrasız, geçmiş ve
gelecek-sönüp gidiyordu. / Tıpkı benim gibi, tan atımından karanlıklara doğru /
evrilip gidiyordu yeryüzünün öyküsü / gecenin derinliğini ereksizce adımlıyor
Musevi, / Kartaca'nın ruh göçü, cennet, cehennem, göksel karmaşalar. / Tanrı
baba, ey yaratan, görkem ve güzellik, dirimle cesaret ver / Ulaştığım dorukları
salt görebilmek için tam da bu gün."
Su vermez ve çıplak gövdeye demir zırh
giyerlerdi. Başını kızgın demir dağlardı. Dağlamanın verdiği acılardan baş
ağrılarını unutmuştu. Habeşistan ve Urbanistan’a gittik. Matese'de ki komşusunu
gezdi. Atalarımız ökaryotlarla, kuzenlerimiz bitki ve mantarlarla kol kola,
hayvan sevdi. Seni atının kuyruğuna bağlayacağım, güneş Sulieyka tepelerini
aşacak, arkasından ormanlarda dörtnala dolaştıracağım dedi. Kanatlı at, Maya
tekerleği, su, göçer kent ve... Tepeyi aşınca çölde bir tavus çıktı. Tavus
konuşuyor, çölde bir tavus, o an anlaşıldı ki konuşmak insana özgü değil.
Selefkoslara doğru yürü paramızda Erbil profilin var. Otrar’dan Curcan’a gittik,
sonra Urfa yakınlarındaki Edessa’ya, Zengîlerin egemen olduğu, Hipparion’un
ansızın ata dönüşmesi gibi garip ve Hintli Kahraman, gökte, Herkül süper kümeler
yerde göründü... Ne mavildir ama. Hyksosların hükümdarlığı zamanında başkent
Avaris'di. Bir zamanlar Bizans eşkiyaları, kozmonotlarla Mars’ta öldü mezarları
oradadır şimdi. Umru dalı gibi. Ne diyorsun sen! Somali’de kızlara İstanbul adı
verilirdi, İstanbul’da bir incir ağacına Yavuz Sultan Selim dendi. Fırat
vadisindeki Bandola ovası yakınları tutsak düşer, önce Moskova sonra kuzeydeki
Vetluga kasabasına götürürler Kim’dir adı. İslam, kız çocuğunu hurma ağacına
asıp ok talimi yapan vahşi Arap’ı insanileştirdi. Valsler, polkalar, galoplar,
kadriller besteledi, Arseni çok çile çekti. Strauss, Tunus gülü koklardı, yel
gibi gider Fars kısrağının üzerinde uçardı. Bir Yehova oğlu kavgada, ‘Samson
seçimine’ geldi dayandı iş dedi, yani eğer beni öldürürsen, sende öleceksin ve
cehenneme birlikte gideriz oyunu. Üç ülke arasında (Benelüx) geçmişte ki Delos
Birliği öyküsünde olduğu gibi para; bir para küpünde toplanır, giderler oradan
karşılanırdı. Plevne’nin sonu şöyleydi, 1879’da bir Bristol gazetesinde haber:
’Otuz ton insan kemiği Plevne’den Bristol Limanı’na getirilmiştir.’ Ufacık bir
Balkan kasabasını ele geçirmek için yaşamlarından olanlar, İngiliz topraklarını
gübrelemekte kullanılıyor. Maveraünnehir’den gelen Kapisa Kiyonitleri Bamyan’a
göçetti. Heftalitlerin geçişinden sonra Baktriyadan, Pencab’a kadar barış geldi
ki, yılan gibi kıvrılan yol Taganroglu Anton Pavloviç’in ölümünü duyuruyordu.
Çehovvv! Duvardaki tüfek ateş aldı. Hiçte inanmam öyle şeylere Mao Çe. Ve öyle
iştahla silip süpürüyordu ki adam eti, bir an köpek görüyorum sandım. Bütün
bunlar anın sölpük tutkusu. Roma’nın kösnül ecesi gibi gözümü uyku tutmuyordu.
Lambayla buldum önümü. Firavun Snefru gelmiş, bir öbek adam ve öldürmeye
odaklanmış kirpikler mi desem, ok gibi işte görsene, iyi ki elimde Alef vardı,
tüm dünyanın ve senin yüzünü gördüm o an ve sonsuzca ağladım durdum ama öcümü
nasıl alacağımı da buldum; kırlar, açık hava ve sessizliğin en iyi sağaltan
olduğunu söyledim ve sokağa çıktığımda, gördüğüm yüzlerin hepsi tanıdıkmış gibi
geldi, artık yeryüzünde hiç bir şeyin beni şaşırtmayacağından korktum, bir kaç
uyukusuz geceden sonra, unutkanlık yardım sever ellerini uzattı ve İbni Haldun,
göçebelerin kurduğu devletlerde duvarcılıkla ilgili her konuda yabancıların
yardımı kaçınılmazdır diye söyleyince ve ay uluyunca uyudum...
‘Şimdi
yokuş çıkıyorum / Ama bunu herkes söyler.’ dedim. Sezar tam bir katışıksız, tam
bir kreoldu, yalan bütün insanlık saf ya da melez, Kenan ilinin keçi çobanları
gibi kaç kere söyledin ama, kaç kere söyledin amayı da. Pinar ağacının
gölgesinde, berkliydi, ipekten, isfandan, iskalarya, ispenç ve isfendiyari,
ebabil kanadından hızlıydı. Ebrehe kinli. Son bir soluk verdi Dorian. Gençlik
elden gidiyordu. Gallipoli. Bulamaç yedi, Öklit sarımsağı dikti, var mı bu
dünyada avazat kuşu, çık şu yokuşu işte. Zambak özlemli çocuksu, tepişir gibi
sevişirdi. Sümbüllü dere. Evdemonist türkülerdi dinlediği. Telgraf çiçeği ve
Merkep köprüsü teoremini öğrendi. Trake solunumu kurbağa, bu denizde bir
zamanlar Bakha’ların dansettiğine inanılır, uzayın derinliklerinde çatırdayan
kalkanlar, yükselen füze sesi, sığırların gözyaşlarını içen böcek, kedi penisi
gibi kıvrık gündüzleri Hz. İbrahim’in çadırından sızan ışık, şafakta bilmediği
bir şeyden gelen çıtırtılar, avlanan insan, yalnızlık, kuşun alevli tüyleri
süzülüp gelir çalıdan, Stevens, Tebeşir türküleri söyler, Eflatun cini ağlar...
‘Yirmi karlı dağın arasında / Kıpırdanan tek şey / gözüydü karakuşun.’
Filizlen ey ilkel yürek, ahşap yol, güneş, soğuktan kaskatı, eve ulaşıp
yatan bedenlerle dopdolu olan oda, iki kişi arasında hendeğe çırılçıplak uzan...
Haiti'ye geldik birkaç Arawak çıktı karşımıza, evin sahibi lambayı söndürdü,
karşı duvardaki rafta; Beyaz Leydi’nin gölgesi göründü... Çatışkan, bir titreyip
bir yanarak, bir imge uyumaya çalışır orada. Tam o anda, uzaktan küçücük görünen
Sharon Gülü iniverir, bulut gibidir ve yanına yaklaştıkça canlanır gibidir.
Siyah Adam öldüğünü sezer. Utanç içinde yattığı yerde çivilenmişken Bakire'nin
adını seslenerek yanına diz çöker. Bakire onun, Beyaz Adam'ı öldürdüğü elini
öper. Çocuğuna kıyılmasına dayanamayarak ağlar, mermere, balmumuna, tahtaya,
fildişine dönüşen Bakirenin öç almak için, onu öldürmesine yardım ettiğini
öğrenir. Bakire Tristan’ı ödüllendirmek ister; kendi üstündeki giysileri
çıkarması konusunda adamı zorlar. Bizans’a Azap askerleriyle Fener tarafından
saldırır. San Romano kapısından Urban ateşiyle içeri daldık der, onlarda Grejuva
ateşiyle karşılık veriyor. Adada aslanlar, kara tüylü tavuklar yün giyer,
balıkların kanatları, kuşların pulları vardır, taş yüzer, tahta batar,
kelebekler büyüleyici bir güzelliğe bürünür, gecedir, sular içildiğinde baş
döner, bir keklikle bir kedi alt alta üst üste sevişir, Adem ve Havva manil
oynar. Bikaner'de, tuzlu Ceiba ve Hülagü oğlu İlhan bir şiire girişir, İlhanlı
imparator. Bir karbon göğü, bir karbon denizi, bir karbon ölüsüyüm der. Tüm
bunlar zehir dolu sütleğene övgü, övv, ööö, ööp!..
VI
"Once
Meydanı'nın köşelerinden birinde vedalaştık. Karşı kaldırımdan bakmak için
döndüm; sizde dönmüştünüz ve bana el salladınız. Aramızdan bir taşıt ve insan
ırmağı akıyordu; herhangi bir akşamüstünün saat beşiydi; bu ırmağın aşılmaz,
kasvetli Akheron olduğunu nasıl bilebilirdim? Birbirimizi bir daha görmedik ve
bir yıl sonra, ölmüştünüz. Şimdi, o anıyı arıyorum ve bakıyorum ve bir yanılgı
olduğunu ve basit bir hoşçakalın ardında sonsuz ayrılık olduğunu düşünüyorum. Bu
gece, yemekten sonra dışarı çıkmadım, bu şeyleri anlamak için Platon'un
ustasının dudaklarına yerleştirdiği son öğretiyi yeniden okudum. Gövdenin öldüğü
an ruhun kaçabileceğini okudum. Şimdi, gerçeğin sonraki uğursuz yorumda mı,
yoksa arı hoşçakalda mı bulunduğunu bilmiyorum. Ruhlar ölümsüzse,
vedalaşmalarında taşkınlık olmaması iyidir. Hoşçakal demek ayrılığı yadsımaktır,
yani: Bugün ayrılır gibi yapıyoruz, ama yarın yeniden görüşeceğiz. İnsanlar
vedalaşmayı icat ettiler, çünkü bir anlamda ölümsüz olduklarının
bilincindeydiler, her ne kadar kendilerini öylesine ve geçici sansalar bile.
Delia: bir gün yeniden buluşacağız -hangi ırmağın kıyısında?- ve şu belirsiz
söyleşiyi sürdüreceğiz ve düzlükte yitip giden bir kentte, bir zamanlar Borges
ve Delia mıydık diye soracağız kendi kendimize."
Her şey bir yinelemedir
ya da eşsiz; biriciktir. Balık, gök içinde izliyor, bir soprano çınlatır
cehennemi, balığın ağzı açılıp kapanır, balık ışık yılı, balık beyaz, gümüşlü,
bir şiir değişkesi, dilsel birim. Çekirgeler, ateş üfleyen ejderha, berbat hava,
fırtına, yel, iri, ceviz büyüklüğünde dolu, pusatlı insanlar, kurt sürüleri ve
deprem... Her gün bir tabak yumuşak mamut eti ve uzun azı dişli kaplan ciğeri,
az miktarda fok yağı, bizon beyni ve kemik iliği, kucak dolusu lifli, yabanıl
sebze, türlü yemiş ve buruk tatta meyve ama ekmek ve tahıl yok. ‘Sticklgruber’
Hitler’in asıl adı. Prag'ın tarihi yapılarından ötürü yıkılmasını istememiş, bak
şimdi işte duyunç sahibi!.. Çarmıha gerilmişçesine uçan ilk yarasaların dışında
kimseyi görmedim mağarada, bir keçi tutuyor boynuzunu. Ölüyor, deniz gökyüzü,
dağ, adalar yanaştı ve iyice abandılar üzeri, sonra güçlü bir kasılmayla uzayın
uzak uzaylarına, uzak uzay adalarına çekildiler dedim. Ne dedin dedi.
Boğaziçi’nin en dar yeri olan Asomaton (Bebek) köyünde Rumeli Hisarını yaptırdı.
13.Yüzyılın Selçuklu Konya’sı, Renaissance’ın beşiği olarak karşımıza çıkar.
Varoluşçuluk’un Herakleitos’dan sonraki ilk ve gerçek temsilcisi 1200’lerin
ortalarındaki Anadolu’nun Mevlana’sı. Yüzyılın başında Gabriel Marcel’in “sen,
ben’in karşısında oturan ben’dir” şeklindeki mottoyu ortaya koymasından sekiz
yüzyıl kadar önce, Mevlana, ‘benimle senin aranda ne ben, ne de sen vardır’
demiştir. Sufi kimdir, Fatih şarap içer mi ki, Hançer-i Dahhak nedir. Başta at
nalı taşıyan rakip midir, çengel çiçeği, baba ve oğul arasında ki mektup mudur,
çılgın aşıklar ve serhatlar, Galata, sultanlarla aşık atan şair'hoşlar, at
ayağına serilen kumaş, kâğıt sunan, başta ateş yakan, bayramî ve onun ertesi,
hat geldi işte konuş!.. Kanuni'nin emriyle idam edilen oğul şehzade Beyazıt.
Kuran Mekke’de inmiş, Kahire’de okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır canan.
Şimdi Dulkadiroğulları denilen Türkmenlerde kadınların erkekler kadar
yiğit savaştığını, böyle otuz bin kadın savaşçı olduğunu söylüyor. Dulkadiroğlu
demek anası savaşta ölmüş yetim (Kadir) demektir. Sertrandon, Halep civarında
sekiz atlı Türkmenle karşılaşıyor, bunlardan biri kadın ve bir kalkan taşıyor.
Bizantik, Tekfur sarayı ve Artukoğulları, Grieg’in Solveig’in Şarkısı’nı
söylemeye başladı. Dil ve iletişim dört bileşendir, bu dört bileşen şunlar:
Sözcük Bilgisi, Gramer, Prozodi ve Kinesis. Orta Anadolu’da keçi güdenler ve
deniz kozalağı. Değişkeler ve beyaz giysiler içindeki bir piskopos, harabeye
dönmüş antik kentten geçerek, üzerinde haç olan bir tepeye vardı. Haçın önünde
diz çöktü. Bu sırada askerler, oklarıyla ve ateşli silahlarıyla piskoposun
sesini fezaya iletti, Arap renkli keçi gözü gibi, deli incirlerin sırıttığı
yoldan, kente girdik ve insan yazık ki ölümsüzlüğü değil ölümü aradı. Yaşamda ki
en büyük tansık ölüm. Allah’ım, kalbime bir nur ver, önüme, arkama, sağıma ve
soluma nur ver. Üstüme ve altıma, kulağıma, gözüme, etime ve derime nur ver.
Kanıma ve kemiklerime bir nur. Madde bir bulutun bulutunun bulutunun bulutu gibi
bir şey ama, bigbang'dan önce ne oldu, insan bu soru için, kuzeyin kuzeyinde ne
var der, aynı aynı aynı elbette. Boyuna der. Yazgımız, fatale abladır değişmez
ki. Tuhaf bir İnka kuşu. Hermon dağından geçerken yılan kuşu aldı çevremi,
renkçil, çağırtı, böğürmeler, çanak yapraklar, yüz milyon yıl önceki Gondwana
kıtası ve Protestanların I960’da Protestan Oranga tarikatı lideri olan
William’ın, Katolik kral II. James’in ordularını yendiği Boyne savaşının
yıldönümünde, kutup zambağı, orada kral Antiochos’un tanrıyla el sıkışırken ki
anın işareti aslanlı horoskobu görmüştük. Tümce bile kuramıyor. Başkırtça,
Kırgızca, Yakutça, Kazanca, Altayca ve Özbekce gibi diller. Gün ağarır, firavun
öyküleriyle, dağlarda yaşayan cüceleri anlatır. Gökleri ateşe veriyor, insanları
toprakta yetiştiriyoruz. Boşluğa övgü, hiç, eros. Babil ırmağı kıyısında Sion’u
görüp ağladık, Katakulli, kadrajlı dom!.. Kızıl ağaç ormanı. Nostromo... Tukan
yıldızı, Rigel yıldızı, yeşil saçıntı. Sığır keneleri, yeleleri rüzgârda
sallanan Korsika atı. İris çiçeği. Denizler firavunu, Nemrut...
“Zifiri
karanlıkta / Kurbağanın ağzından / Çıkıyor ay”
Atina’da Altis korusu
olimpiyatları, tanrı hızıyla koşan Rodoslu Leonidas. İris ki ölülerin çiçeği.
Judea dağının karları gibi beyaz bir yüz. Onlar balığı, balık maymunu, maymun
seni, sen robotu yarattın, efendin benim artık, her yaratılan yaratanın efendisi
olmuyor mu, sen hayvansın güç, erk, bende artık. Bundan sonrası mı, o’nu tanrıyı
yaratacağım ve o hepimizin efendisi olacak. Osmanlıda piyale ve piyadeyken bile
Copland’ı dinlerdi. Grieg’in Ağıtsal Melodisi ve Bartok Efendinin
divertimentosunu dinlerdi, gariptir Zenofobisi vardı, uysal Leandro, savaşcı
gezgin Odysseus ile sonsuzluk antlaşmasının giyitlenmesi felsefe, düzlem, cisim,
algı biçemi, soyut emek, yaşamak gibi bir takım zırvalar söyledi, derinlerdeki
boş mavilikten bir uçan daire gelip aldığında, otantik düşün bunda katkısının ne
çok olduğunu düşündü yekpare plakalar ve Solaris gibi. Öyle ki Hipokrat’ın
mezarının üzerinde arılar yuva yapmıştı ve ürettikleri balda çocuklardaki
pamukçuk hastalığına iyi gelen şeyler vardı. Karanlıkta dört yüz parça
gemileriyle limana yaklaşıyorlar, limandaki yeryuvar ölüm uykusunda, bekçilerim
hayal gördüklerini sanıyorlar ve liman ateşe veriliyor. Ukaz panayırı usunu
almış. Mısır koçanı, kundağı, kapçığı. Omurgalılarda C değeri olarak bilinen
genom boyutu, foto galvaniz, parabolik oluklu santral, yakıt peteği, ay
ağırlığında kondritlerden oluşan ek kaplamalar, kantonlar, Kelt destanlarında ve
büyük Frederik’in saklandığı mağarada örümceğin ağ ördüğü yazılıdır, onun
görünmeyen bir tepeden iner gibi garip ve önemli bir yürüyüşü vardı, bir uzak
doğu pagodasında tapınırdık der durur, Netanya’da, Ürdün gölü kıyısında
otururduk. Sıkıcı bir öğle üzerinde ne tür bir ölüm hangi renkte gözyaşı
döküyordur acaba, hobi yerine sevit derdi, incir ağaçlarının dibinde cinler,
karadut dibinde eşek arıları olur, Pribilof adaları mı var, kilise kulelerinin
haçlarına konmuş kuşlar. Villon’un Asılmışların Baladı’nı okur gibi. Çünkü şiir
isterdi, hipokondriyal, gecikti, veremedi, sordu neden, şiir vermek söz vermeye
benzemez ki dedi. Kim bu olutları okur ki iç yakıcı bile olmayan kişneme,
bilinmez anırtılar bunlar be... Öff.
‘Körbilim boş toprakları sürer / Çılgın
inanç kendi tapınağının düşünde yaşar / yeni bir tanrı yalnızca bir sözcüktür. /
İnanma da, arama da; herşey saklıdır’
VII
"Hiç kimse açık ya da
kapalı o yekpare kapıdan / bana boyun eğmeden geçemez, kim görebilir ayrılan
yolları, / kapılar kılavuzdur. Kasırgalı denizler, sakınımsız karalar /
ufukların karanlığı benim görkünç gözlerimden okunur./ Benim bir yüzüm geçmişte
yüzer, öteki geleceği kavrar, / sanki avuçlarında tutar. Ben tüm alanları tüm
olanları görürüm, / çekilmiş kılıçları, uğursuzlukları, günahla uyumsuzlukları;
/ sahip olan olanaklara uygunluk tanımalı, yenilmişlerden / bir ölü gibi izin
vermeli. Her iki ellerimde yitiktir benim. / Ben sütunları (ve hayası) yerinden
olmayanım. Ben tüm olguların / gerçekleşeceğini söylemeyenim. Benim gördüğüm
gelecekte ki tartışmalar / geçmişteki kanlar çekişmelerdir, ben hiç bir şeyin
olacağını diyemiyorum. / Yıkıntılarıma bakıyorum ben: yerle yeksan basamaklar,
ordular, / bir anlık bakışlarında yazgılarıyla başbaşa çehreler görüyorum ben."
(Zavallı Kaan Romero bu şiirde ne buldu acaba!) Ama Janist rahip diyor
ki: ‘Bu vücutların içinde ne işimiz var / Belki de içlerinde yolculuk ediyoruz'
Kendine özgü Kantemir notası yaratmış. Ben Marco Polo, Alamut yani Akbaba
yuvasını gözlerimle gördüm. Piranhalar takımı gelince de savaşı kazandık. Asaf
Cemil’in Düş Tutanaklar’ını yazarken mistik bir süreç içinden geçtiği. Bu soruyu
onu daha iyi tanımamın yanı sıra, roman ile profan aydınlanma arasındaki
ilişkiyi hidayete kavuşma, ermişliğe erme! daha açık bir deyişle, irdeleyebilmek
için sor. Uzayda ki kuşların varlığı üzerine besteler var. Dünyada ki
tekçil-monist düşünce yapısı, Antartika’da ki Vostok gölü Omega, Erboğa, Küresel
Yıldız Kümesi, Balık kemiğinden korsesini çıkaran koyunlar harabelerden geçerek
aşağıya indi, sürüye karıştı. Kraliçe Puduheba, Tanrıça Kibele tüccar karısı
Lamassi, Karya kraliçesi Ada. İlk kadın tarihçi Anna Komnena ve kalinikhta, Eski
Mısır’da İbis tanrıların habercisi Hermes’i simgeleyen kutsal kuş, Golgotha,
solsuz solfej, Medine’deki mezarsız yalvaç, çarmıh kanadını açmış kuş İblis? 13.
Yüzyılda Artukoğulları sarayında er-Rezzaz el-Cezeri adlı bir mühendisin yaptığı
otomat, insanlara ibrikle su, havlu ve tarak sunardı, eh demiştin, Dekabrist
ruhum, sifilis sayrısıdır. Karadelik güneş sisteminin içinden geçse, tüm
gezegenlerin yörüngesini değiştirir, böyle bir durumda yeryuvar ya elips bir
yörüngeye çekilerek şiddetli iklim değişiklikleri yaşayabilir ya da güneş
sisteminden kovularak uzayın dondurucu boşluğunda yitip gider, dünyamız ölür
ablacığım.
Emir ki et yerken kaplanın dişleri arasında öğütüldüğünü
hissedebilir, iki kez gelse, arkadaşım, şüphesiz yüzü insana benzeyen biricik
hayvan köpektir ve yalnızca onların yüzlerinde keder sevinç ve sıkıntının
pırıltıları, iz ve esinlerini görebilirsiniz, bu başka hiç bir hayvanda yoktur.
Sirte körfezi, hologram, doğurgan olmayan dölevi akıntısı, Kız kulesinin antik
çağdaki adı Damialis, Dana Yavrusu'muymuş ve Mercidabık. Muhammet Haydar,
Salamis harabeleri, Riminili katır tüccarları, ahiret, argonot, üç köstek taşı
nedir bilen var mı, betonda çiğnenen badem çiçeği, Angloma nedir ki aman çok
soruyorsun. ‘Kasırgalar iblisin salladığı oraktır’ Gut hastalığı yani nikris
yani damla hastalığından ölmüştü, ölümüne doğru Hubyar Kadın'la görüştü, Samur
ve Amber devriydi, hidivlik verdiler. Wilson’un Yalnızlık Çağı dediği, Parnassos
dağında. İçinde triptofan bulunan yiyecekler yer ve kendini hep iyi sanır.
İnsansı deyip Zagros dağları adını verdiği. Öyle seçilen bir politikacı halkın
özlemlerine yanıt verebilen biriydi ki cenazesinde kalabalık arasında biri hiç
unutmam 'İnsan, güle güle!..' demişti. ‘Akan suda ikinci kez yıkanabilmişti
Eflatun’. yine dağlarca dedi. Bilim adamıydı, atom bombası atılırsa, atmosferin
tutuşabileceğini söylüyordu. Örümceğimsigillerden migallerde trake bulunmaz!
Merihli’lerin ağaç yazıları gibi, Tiberius, Capri adasına da öyle çok köleyi
uçurumdan aşağı bırakıp ölümüne yol açmıştı ki, kemikler yığılarak siyah bir
kayalığın oluşması- ve Curzio Malaparte o kara kayalıkların üzerine sayfiye evi
yaptırasıymış, yani kölelerin kemikleri üzerinde oturuyormuş Malaparte. Anghiari
Savaşı adlı duvar resmi yarım kalan, da Vinci gibi, kitap bastırmak zordur, bir
keresinde yayıncıya Tevrat’ın fotokopisini götürdüm, ilk yüz elli sayfa fena
değil, tuttum ama adını Kızıl Deniz Haydutları olarak değiştirirsen basım için
üç yıl sonraya gün verebilirim dedi, Eco evet, Napolyon’un 1798’de Mısır’ı
işgalinde mermiler boşa harcanmasın diye ülkelerinin ele geçmesine karşı direnen
Mısırlıların ensesine basarak Nil Irmağında boğuşları gibi. Hidrojellerin
doğaları gereği etkili bir biçimde toksik metal iyonlarını sulu ortamlardan
uzaklaştırmalarına karşın, kül ve partikülün, feodal lordlu toplumlar için,
İngilizceye en yakın Hollanda ve Almanya kıyılarında konuşulan üç Frizye dili
içinde tehlike çanları çalıyordur.
Nietzche Sifilis hastasıyken genç bir
eros kapısını çalar, elinde iris çiçekleri, Sahaf'ın keçisi yanındadır, Venüs
kalyonu gibi, Perseus, kötü niyetli kral Polydectes tarafından Gorgonlardan biri
olan yılan saçlı Medusa’nın başını kesmekle... Bu hiçte kolay bir iş değil,
Medusa’nın görünüşü o kadar korkunçtur ki ona bakanlar anında taşa dönüşür. Bunu
bilen Perseus tanrılardan yardım ister, Athena ona görünmez olmasını sağlayan
bir kask verir ve Medusa’nın yalnızca gölgesine bakması için uyarır. Haberci
Merkür’de ona kanatlı ayakkabılarını ve sihirli kılıcını. Perseus, Medusa’yı
uykusunda yakalar ve kılıcıyla başını... Görevi bitip geri dönen Perseus,
prenses Andromeda'nın çığlıklarını duyar. Deniz canavarı prensesi bağlamıştır ve
yemeye hazırlanır, etini koparır. Prenses çantasından Medusa’nın başını çıkarır
ona bakan deniz canavarı anında taşa dönüşür. Perseus prensesi kurtarır, Perseus
ve Andromeda birbirine aşık. Kahraman Perseus’un başını kestiği Medusa hala
gökyüzünden bize göz kırpar durur... Davut, Fırat yakınındaki Hamat’ta Tsoba
kralı Hadarezar’ı yenilgiye uğrattığında bin cenk arabası ve yedi yüz atlıyı
tutsak etmişti ve yürümesinler diye ayaklarını kırdırmıştı. Harun Reşit oğlunun
düğününde yağmur gibi inciler serpmiş tüm davetlilere birer misk topu dağıtmıştı
ki armağanlar ayrıdır. Doğada eriyen plastik üretecek bitkiler vardı, maymunlar
düşünmeyi düşünebilselerdi değişebilirlerdi, parçacıklara kütle kazandırdığı
söylenen Higgs bozonunun peşindeydik her yerde, yukarıda burada, çok söylerdi
evet, en çok dikkatimi çeken şey kapının mandalına tüneyen kuğu. ‘Quo vadıs,
domine?’ Nereye gidiyorsunuz, efendimiz?.. Keçi penisini andıran bir tepenin
üzerindeki, ufak mavicil bir yıldız. Osmanlı Ahılkelek kalesini alınca savaşı
kazandığını sanır. Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını sananlar gibi
sanır. Et neden pişirilir ki mikrobu ölsün diye mi, iki kere iki, gene iki...
anlaktaki bir işlemle, mezar zambağı, iris kokladım, sanki ölümün kokusunu içime
çektim, peder gider öteye, bir galaksi saniyede sultanım ve românım...
Redif;
Tarabia, sağaltan demekmiş, öyle deme bir gün işe yarayabilir, Byron'un
Donjuan'ında 'söyleyebileceğim tek şey varsayımı var say' diye bir satır vardır,
sanalite bir durum, yağmuru haber veren ayın çevresinde ki kırmızı halkadır,
Spinoza, taş taş, kaplansa kaplan olmak ister der. Borges yaşı yarım yüzyılken,
bir arkadaşı ona, bugün Arjantinli yazarlar almanağında, tıpkı senin adında,
aynen senin yaşında biriyle karşılaştım diye gülümsemiş, Arjantinli'nin yazın
heveslisi bayanların kitaplarına yazdığı övgü dolu önsöze, tartuelada 'ölüm
öpücüğü' denirmiş. Seni yitiriyor olmak, seni sevmiş olmanın sürekli acısını
çekmekten, seninle yaşlanmanın, ölüme gidiyor olmanın utancıyla yaşamaktan
yeğdir sevgilimmiş. Aslanın vücudu yediği hayvanlardan mürekkepmiş, ama Valery
demiş. Her gün bir önceki güne göre, usumu daha iyi kullandığı mı düşünüyorum,
öyleyse bugüne değin usumu iyi kullanamamışım demekmiş! Ravel için konserde bir
izleyici, deli demiş, Ravel işte beni anlayan tek adam deyip düşüp bayılmış.
"Surların üzerinden ilerleyen Akhalar'a bir kez daha baktım. Akhilleus
birliklerinin başında güney kapısına doğru ilerliyordu. Güneş batıyor, ay
karanlıkların içinden bronzdan bir tanrı gibi yükseliyordu. Kuzeyden
ordularıyla, Büyük Romulus'la, Dürrenmatt geliyordu. Gerçek o denli değerlidir
ki yalanların koruması altında olması gerekirmiş! Voyvoda Drakula kentin
ortasına altın dolu kase bıraktı ama korkudan kimse çalamadı. A.Reyes
yazdıklarımızı sonsuza dek düzeltmemek için yayınlarız demiş. Dydk be kardeşim,
söylemene gerek yk. Sonra önünde sonunda değil, eninde sonundadır. En, yatayı,
uzamı, son; dikeyi, zamanı imler ve sözüt zamanda ve uzamda anlamını içeren bir
tümlüğü barındırmak için dillenip, deyilenir dedi,
demiş.
VIII
Geçenlerde ikide bir ölmüşlerden kalan bir monologdan söz
eden arkadaşımın evine gittim. Monoloğu sizlere, öykünmenin öyküsüymüş, aktarmak
isterim. Truman'ın haberi var, Rabialar da iyi bilir.
"Somut (duyularla
algılanabilen, konkre), gözle görülüp, elle tutulan, varlığı / gerçekliği
üzerinde (artık) tartışma götürmeyen, eğretilemeye (metafora),
varsayıp-yoksamaya bu anlamda olanak tanımayan bir bütünsellik ve bizler için
tartışmasız olarak nitelendirilebilecek bir belirginliği içeren, nesneler,
olgular için ileri sürebildiğimiz bir kavram ve anlamsallıktır. Bundan ötürü
tinsel şeyler üzerine somutlama, felsefi anlamda belki olasıdır ama yaşama
ilişkin böyle bir tasım ya da us yürütmede (olasılıkla pratik yararsızlık ve bir
değişke yaratmayacağı görüsüyle) bulunamayız... Soyut bir somutlama olamaz diye
düşünebiliriz belki ama; somut bir soyutlama göreceliliği nedeniyle olanaklıdır
diyebiliriz (dediklerimize de çokça bel bağlamadan). Somut, som kökçüğünden
geliyor, salt anlamına yakın bir parçacık, arı, saf anlamlarına da yakın. Bu
dolayımla da somut, salt kendisi, artık başka bir nen barındırmayan, katışıksız
gibi anlamlara da bürünebilir.
Konuyu sürdürecek olursak, soyut (duyularla
algılanamayan, abstre), nasıl bir şey... İlk bakışta, göreceli, algıladığımız
gibi açımını çağrıştırıyorsa da, gerçekte o da somut gibi; bir arılık
barındırıyor, tümel-kök, soydan geliyor, insan soyu değil, çıplaklık, üstündeki
örtüleri at gibi, az birazda yüceltici / yücelimsi bir çağrışımla, emir kipini
andırıyor. Nedir ki soyut olan, saltıklık içeren bir bileşen olması gerektiğine
karşın, anlaksal işlemde birden göreceli, düşündüğünüzce, nasıl algılıyorsanız
gibi yürütmelere alan bırakan bir gerçelliği de kapsıyor, çünkü ve ayrıca sözün
kapsantısı, kesenkes yüklendiği anlam bütününe bağlılık gösteriyor, söz
yükleyici(si)nin tutsağıdır.
Rönesans ardılı, İspanyol ozan Gongora,
modernizmin kurucusu sayılırken imgeleri; somuttan soyuta geçişi sağladığı,
yalnız anlaktaki bezeklere indirgediği, olup bitenin salt tinsel kapsamda
algılanacağı, yersel yaşamda bir karşılığının aranmayacağına ilişkin bir yaratı
(yazınsal) eşiğine getirdiği için; estet olanı bu yönüyle de yeni bir algılar
kapısına-gelişime açtığı için, sanata yönelik bir yenibiçi'm (postmodern) ve
kuşatımdan dolayı kendisine; bu niteleme öngörülüp bağışlanmış
olabilir.
Borges 'in konumuza ilişkin bu ikicilliğe karşın (somut-soyut)
'Averroes'in Arayışı' (İbn-i Rüşt) adlı öyküsünde; açınlayıcı, ilginç
diyalogları var, örnekçe şu; öykünün bir yerinde, anlak yıkıcı, anakronik
esinler veren aşağıda sunacağımız bir eşleyiş görülüyor.
"Farah'ın evinde
konuşma döndü dolaştı, valinin bulunmaz erdemlerinden kardeşi emirin erdemlerine
dayandı, sonra bahçede, güllerden söz edildi. Güllere bir kerecik olsun bakmayan
Ebülkasım, Endülüs'ün kır evlerini süsleyen şu güller gibi gül olmayacağına
yemin etti. Farah kendini övgüye kaptıracaklardan değildi; İbni Katiba'nın
Hindistan bahçelerinde yetişen ölümsüz bir gül türünün kusursuz bir örneğinden,
kan-kırmızı taçyapraklarında "Tanrı'dan başka yoktur tapacak ve Muhammed
Tanrı'nın Elçisi'dir" harfleri okunan bir gülden söz ettiğine değindi.
Ebülkasım'ın o gülü gördüğünden kuşku duymadığını da ekledi sözlerine.
Ebülkasım, onu kaygıyla süzdü. Evet dese, çevresindekiler, hem de haklı olarak,
düzenbazların en tezcanlısı, en gönüllüsü sayacaklardı onu; hayır dese, kâfir
olacaktı. Uzun uzun daldıktan sonra Tanrı'nın bütün gizlerin anahtarını elinde
tuttuğunu, yeryüzünde O'nun Kitabına geçmemiş bir tek bahar ve güz ürünü
bulunmadığını söyledi. Bu sözcükler Kur'an'ın birinci bölümünde yer almaktadır;
çevreden bir hoşnutluk mırıltısı yükseldi. Sergilediği tartışma hünerinden başı
dönen Ebülkasım, tam Tanrı'nın yaratılarında eksiksiz ve us erdirilmez olduğunu
ileri sürecekti ki Averreos, sorunsalı günümüzde de süren Hume'un gelecekteki
tanıtlarını öngörerek dedi ki: "Bilge İbni Katiba'nın ya da hattatların
yanılgısını kabul etmek, bana yeryüzünde inanç-sözcüsü güllerin bulunduğunu
benimsemekten daha az güç geliyor." "Doğru, büyük, doğru sözler bunlar" dedi
Ebülkasım. "Gezginin biri" diye anımsadı şair Abdülmelik, "yeşil kuştan meyveler
veren bir ağaçtan söz ediyor (*). Ona inanmak hatlı güllere inanmaktan daha az
zorlayıcı geliyor bana hakçası." "Kuşkuların rengi bu tansığa ışık tutuyor
zaten," dedi Averroes, "Hem meyvalarla kuşlar, doğal dünyanın parçalarıdırlar,
oysa yazı, bir sanattır. Yapraklardan kuşlara varmak, güllerden harflere
varmaktan kolaydır elbet."
'Meyvesi yeşil kuş olan ağaçlar' (Vaka-i
Vakvakiye'yi anıştırıyor, ne ki cehennemde yetişen ve meyveleri insan başından,
adına da Vakvak denilir bir ağaç varmış) veya 'Tanrıdan başka yoktur tapacak'
sözütüne ilişkin parçadaki konuşum, gül, yazgı, zorumsu ve caydırıcı gibi
inanlarla sürüyor ve dönüşüyorken, burada demek istenilen şu ki diyor (öyküde)
Ebül Kasım; yeşil kuşa inanmak, tanrıdan başka yoktur tapacak, iminden
(gülyaprağında belirmesinden) daha kolay, daha insansı ve kabule yönelik; çünkü
somut diyor. Doğrudur ve inandırıcı olanda budur ilk bakışta, çünkü somut olan
ağacın, gene somut olan yeşil kuştan meyveler vermesi, bir soyutlama olan
yazının, bir gülün taç yapraklarında belirmesinden çok daha yaşama yönelik
(yaşamsal) olabilirmiş gibi geliyor usyoran insanoğlu (Kabil'e) için!.. Durul
biçimde düşünmeye çalışırsak, ağacın, yeşil kuştan meyveler vermesi, doğanın bir
tansığı ya da olutu gibi algılanacağı için öylesine ve olanaklıymış gibi
gözüküyor ama; bir gülün taç yapraklarında, bir insan bulut'u olan yazının;
tümüyle imgesel bir şeyin belirmesi, doğrucası olanaksız geliyor insana...
Ne ki gerçeklikte ikinci deyinin olanaklı olduğu savlanabilir, çünkü somut
olan seçenek barındırmayacağı için üzerinde durulması güçlükler, zor(un)luklar
içerir. Soyut olan seçenekler ve vaatler bütünüdür, sonsuz bir çölde ya da
denizde yüzer gibisinizdir, bu bakımdan soyut; olmayana ergi gibi, olmayana
varmış gözüyle bakmaktan başka bir açın değildir, biz yer insanlarının
gözünde...
Bu sorunsalı irdelemeye çalışalım... Bir illüzyonistin eğdiği
kaşık için bilim, eğilen kaşık değil, anlağımızdır diyor. Ama konumuzun
ikilemine gelecek olursak öyle görünüyorsa da ve gariptir; meyvesi yeşil kuştan
olan ağaçların, somut bir düzlemde gerçekleşmesi; yapraklarında 'Tanrıdan başka
yoktur tapacak' gibi bir hattın görüldüğü gül türünden kanımca daha
olanaksızdır. Çünkü soyutlama göreceli olduğu için ve salt tinsel algılamaya
yönelik olduğundan, biz tanrıdan başka yoktur tapacak imgesini anlağımızda
pekala canlandırabiliriz ve bu durumu bir sav olarak öylelikle ileri
sürebiliriz. Nedenine gelince, burada artık sorun bizlere diyesim, algılayıcı
objeye kalmaktadır, algılayıcının sırf kendisine bırakılmaktadır savlanan,
dilerseniz öğesiyle hareket edi(li)yoruzdur, istenildiğinde bunu o gülde
gördüğümüzü de ileri sürebileceğizdir. Ötesi şu ki bir soyutlamayla karşı
karşıyayız, görenler görmeyenlerin ola ki gönül gözüne sahip olmadığını, dahası
konumuz dışı bir meselle; günahkâr olduklarını bile söyleyebilecektir, bu tür
tansıkların benzer yönelimler içinde oluşabildiğini de düşünebiliriz. İnsanoğlu
bir inancanın (gerçekte bir soyutlamanın), iyi veya kötü, doğru ya da yanlış bir
gerçekliğin peşinden -içtenlikle- sürüklenebiliyor. Yıllar öncesinden anımsanan,
Guyana'da Halkın Tapınağı inananları topluca özkıyımda bulunuyor, Hindu gruplar
inanılmaz gelen şeylere katlanabiliyor, hatta kıyametin (songün) kopacağına
ilişkin öngörüsü, sanrısal bir kuşatıma dönüşen kitleler bir an önce öbür
dünyaya ya da beklentilerine kavuşmak için ölümü ya da başkaca bir sonluğu göze
alabiliyorlar, çünkü ortada salt bir soyutlama var ve artık bu dilersen
kabullenebilirsin mottosuyla hareket eden (esemeyi çökerten) bir savsöze
dönüşebiliyor.
Ama bakın meyvesi yeşil kuş olan ağaç, soyutlamaya izin
vermiyor çünkü somut; ötekiyse varsayım, yeşil kuş üzerinde sav geliştirmek
neredeyse olanaksız, burada anlağımızın eğilmesi oldukça güç... Ama tanrıdan
başka yoktur tapacak yazısında eğriyi, elif diye savlamamız, algılamamız bir
olanak içerebiliyor ve bu durumda inanca yerini değiştirerek o alana kayıyor,
böyle bir sunu tansıması var. Dolayısıyla her soyutlama, seçenek dolu (sonsuz)
açılımlar alanı yaratabiliyor, kitleler böyle bir algının peşine düşebiliyor,
görecelilik ne denli artarsa, o denli inandırmak olası, dahası kanıksamaya
yönelik olanaklar elde edebiliyorsunuz. Salt inanmaya dayalı, benzer türden
yaklaşımlar böyledir; algılanım inanırsan var boyutunda, kabul buyurmanız
yeterli, değişmezliğin pi sayısı gibi, vargılar ancak onun kılavuzluğunda
olanaklı, pi sayısı; bir kabul, bir vargel açımının dayanağı sayılıyor
artık.
Soyutlama bundan dolayı tehlikeli bir alan, yüzyılımızda inanca
yönelik gelişmelerin baştacı edilip, modernizmin gelişimine ortak olacağı
olasılığına inanmayanlar için şunu söyleyebiliriz, inanç bir soyutlama alanı,
acunda her tür gelişim, her tür gerçellik elde edilse de, insanlar bir
bağlanımın ya da benzeri her türden, soyutlama ağırlıklı bir algı biçiminin
peşinden şaşırtıcı biçimde koşabileceklerdir. Çünkü soyutlama sonsuz bir alan ve
göreceli olan herşeye bitimsiz olanaklar tanıyor. Gerekçe salt bu değil veya
bununla sınırlı değil ama, görgül durum bu özünü kapsadıkça, buna olanak tanıyan
gelişmeler de sürgit olabiliyor / olabilecektir.
Başkaca düşünmeye
çalışırsak; somut bir vaatte bulunmak soyut bir vaatte bulunmaktan her zaman
daha zor. Senin için ölürüm demek (imgelemde soyutlamaya yönelik bir tümceye
dönüştüğünü biliyoruz), senin için bir dilim ekmek alırım demekten daha kolay.
Ölürüm demek varsayımın sularında kulaç atmak. Oysa bir ekmek alırım demenin
işlevi; sonsuz uzayda yer değiştirmeye yönelik, devasa bir edim. Ama bizler,
ölürüm demek yerine, bir ekmek alan aşığımız için yapacağın bu muydu diye
küçümseyebiliyoruz. Üstelik insan hep ölürüm diyeni seçiyor / onu seviyor ve
onun için gözyaşı döküyor. Çünkü kanmaya, öyle görmeye, varsaymaya olan
eğilimimiz bir tarafa, kuramsalda olsa, büyük bir vaadi, küçük bir gerçelliğe
karşı öndelik tanıyacak masalsı bir tinsellik barındırıyoruz içimizde,
özlemimiz; düşlenmez, ulaşılmaz (olanaksız) olandan yana...
Söylemesi güç
ama, gerçek dışı / diyesim yalan bile olsa; ekmek alan sevilmeli oysa, çünkü o
sizin için (evrende) varoluşsal bir adım atıyor, değişke (değişkenlik)sağlayan
(sağlayıcı) bir edime; bir eyleme başvuruyor. Ölürüm diyen dumanlı bir vaatte
bulunuyor ve ama hep dumanlı vaade kapılacak bir yatkınlığı benimsiyoruz Havva
çocukları olarak, belki bu tanrısal bir yaklaşım bizler için, ama aynı zamanda
tuhaf bir paradoks da (bir ayrılık içereni olarak sevgimizi de tartışılır
kılacaktır böylelikle) olanaksızlıktan başka bir şey barındırmıyor ve yanılsama
amaçlı, ondan öte bir şey değil.
Somut alanda her şeyi ileri
süremiyorsunuz, ama soyutta, tanrı var ile, tanrı yok demek arasında bir ayrım
salt gönüllerde ve algılama seçeneğinin önermeler bütününde neye bağlı
kaldığınıza ilişkin bir açından öte bir şey değil artık. Soyutlamada, tanrı
varsa nerede gibisinden bir yaklaşımı ısrarla somuta indirgediğinizde (Borges,
bunun bir soyutlama olduğu gerekçesiyle somuta indirgenemez olması gerektiğini
söylüyor) uzlaşım dışına sürüklenecek ve belki de bir yol ayrımı songörü'süyle
(önermesiyle) başbaşa kalacaksınızdır. Oysa meyvesi yeşil kuş olan ağaç,
somutlamadan öteye geçmediği için, inandırıcılık noktasında olanaklar alanını
geniş tutamıyor ve ayrımlar kesin sınırlara dayanıyor, bu bakımdan gerçellik
üzerine düşlenim alanı geniş barınaklar sunamadığı için, ola ki inağa veya
tabuya dönüşecek bir soyutlama, onun üzerinden yürüyemeyecektir. Ötekiyse salt
bir soyutlamadır, tinseldir ve ister istemez seçeneklere de kapısı sonuna dek
açık olacaktır. Oysa meyvesi yeşil kuş olan ağacı Hindistan'da göremediğiniz de
gerçeklik yerini anında bir kuşkuya bırakacak, yürüyüş güzergâhı bozunup
dağılacaktır. Soyutlama dile getirmeye çalıştığımız gibi geniş bir görecelilik
olanağı sunuyor.
Şöyle bağlayalım sözümüzü, (çağımız sanalite, başka bir
deyişle varsayımı varsayma çağı) meyvesi 'yeşil kuş' olan ağaçlar var ne yazık
ki... Çünkü düşünceye dalma ya da ruhanilik, çürüme veya bayağılık olağan gidişi
ve esemeyi öylesine etkiliyor ki, insanın da maddi değil gerçekte tinsel bir
yaratık olduğunu ve var ile yok'un aynı şey olduğunu ve varlığın yok olmak,
yokluğunda var olmayı arzulamaktan başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz artık.
Sonsuz değişim ve dönüşümdür her şey samanyolunda (evrende), biz de minicik bir
kuşkanat, küçücük bir göz kırpmadan başka bir şey değiliz. Olumlu ya da olumsuz
sonuçları bir yana, dogmatizm (yanılsama güdüsü, soyut kabullenim) ve vandalizm
de (yoketme güdüsü, özyıkıcılık) mayamızın içinde var ve ayrılmaz bir
parçamızdır ne yazık ki...
Son sözümüz şudur ki; soyutlamalardan uzak durun
diyemiyoruz, soyutlamalara bağlanmayı sürdüreceğiz diyebiliyoruz ve birgün tanrı
yanıbaşımıza gelse bile, salt inançlara ya da benzer olgulara dayalı
zamansallık, etkinliğini yeni varsayımlar, yeni başkalaşımlar biçiminde
sürdürecektir. Buradan ulaşılabilecek başka bir olum ve gerçellikse; sevginin,
barışın, yazın'ın ve 'şiirselliğin' de birgün yeryüzünden silineceğini
düşünenlerin, bir yanılsama içinde olduğunu, sakınımsız ve neredeyse bir
kesinleme olarak (diyalektik / eytişimsel bir aşkınlıkla), ileri sürebiliriz.
Çünkü onlar da soyut...
(*) Hindistan'da uzun kuyruklu yeşil papağan
kolonisinin ağaçlarda çığlıklar atarak cıvıldaşması, dallara tutunarak
sağa-sola, yukarıya-aşağıya sarkmaları bu eğretilemenin söylenceye dönüşmesine
yol açmış.
IX
"Narkissos öldüğünde, zevk pınarı bir tatlı su
havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştü; Oreas'lar pınara şarkılar söyleyip
teselli etmek için ağlayarak ormandan çıkıp geldiler. Pınar'ın bir tatlı su
havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştüğünü görünce, yeşil saç örgülerini
çözüp pınara seslendiler, "Narkissos için böyle yas tutmana şaşırmadık, çünkü o
çok güzeldi," dediler. "Narkissos güzel miydi?" dedi pınar. "Bunu senden iyi kim
bilebilir?" diye cevap verdi Oreas'lar. "Bizim yanımızdan geçip giderdi hep, ama
seni yalnız bırakmazdı, toprağa uzanıp sana bakar, senin sularının aynasında
kendi güzelliğinin aksini seyrederdi." Pınar şöyle cevap verdi: "Ama ben
Narkissos'u, toprağa uzanıp bana baktığı zaman, onun gözlerinin aynasında hep
kendi güzelliğimin aksini gördüğüm için severdim."
Şunu da söyle Wilde
Oscar teyze, hangi kral Akitonyalı Eleanor’la evlendi? Henry II, Arabistan
çiçeği, Horgörü, Bedevilerin, İblis Vapuru dediği develerimizin üzerine, diril
gece indi ve gölgeler gölgelere girdi, avunç, büyüleyici kırlar, yorgun çiçekler
bürümüş. Diğer mimari ilginçlikte alınlıkta yer alan üç küçük kapının ilahi bir
olay için varlığı. Bu kapılar yılda bir kez kutlanan İsiteria Bayramı’nda
“Epiphanie” olarak adlandırılan ve “tanrının kendini göstermesi, varlığını
kanıtlaması” olarak yorumlanan olayın sembolik olarak yinelenmesi amaç. Magnesia
Artemis gece tanrıçasıydı. Dolunaylarda Artemis Tapınağı’nın tam karşısına,
alınlık, orta kapı ve Artemis heykeli ile bir doğru oluşturacak biçimde ve belli
bir açıyla. Bu dolunaylarda altın kaplama heykel, ay ışığı ile aniden
aydınlanarak, kendisini tapınağın dışında bekleyenlere gösteriyor, bu olayda
izleyenler açısından gerçek bir ‘Epiphanie’ olarak algılanıyordu. Erivan’da
yoksullar kültürle doyabilirmiş...
Bekir’in babası Ebu Kuhafe, annesi Ümmü’l
Hayr Selma binti Sahr’dır. Dölleyerek çiçek açımlarını uçuruyordu arı, Saturnus
çağındaki yaşlılar. Uranus’un oğlu gibi görkem, yaşam ve ölüm sağrağını sundu
ona, ay İris yayı gibi yükseldi başımız üzerinde, İris’in sessiz yayı
(gökkuşağıydı). Anahtar deliğinden giren bir Arap atı, suları, vadileri doyuran
Türk ırmağı, kana kılıç suyu der ama Gorgonlar diye bir şeyden söz ediyor.
Sekizinci Yüzyılda Tang Hanedanı döneminde cırcır böceği olarak yaşamış bir
Japondan söz ediyor ve onyedinci yüzyılda Çin’de yaşayıp ruhu otuz ayrı isme
bölünen Şitao’dan sözediyordu. Şitao’nun Portekiz’deki reenkarnasyonu da Pessoa.
Talut ve iman edenler ırmağı geçti ama Calut askerlerine karşı koyacak güç
kalmadı. Triangulum yıldız, güneş kızdönümüne girdi. İnsan, Kant’ın yaklaşımı
uyarınca, öz istencinin nedenselliğini sadece özgürlük idesinde aramalıdır,
çünkü özgürlük duyular dünyasının belli nedenselliklerinden bağımsız. Bu yüzden
özgürlük idesi ile özerklik kavramı ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlı.
Özerklik kavramı ise usçu varlıkların eylemlerinin temelini oluşturan etiğin
genel ilkesi ile bağlantılıdır. Kant, ulamsal bir buyrum nasıl olanaklıdır?
Sorumu bağlamında özerklik (otonomi) ve bağımlılık (heteronomi) kavramlarını
açımlar ve şu saptamaları yapar. Usçu varlık, kavrayış dünyasına girer, onun
kavrayış dünyasına girmesini sağlayan nedenler bütünü ya da nedensellik
‘istenç’dir. Etiyopya ile Hindistan’ı hep birbirine karıştırdık, hayır
Habeşistan'ı. Xeroderma Pigmentosum sayrılığından derbeder yani güneş ışığına
çıkınca deride derin yaralar oluşur. Hindueli ve Srinagar, helezonik bir
gizlemle, halk sözcüleri, uzayın yüzde doksan dokuzunu kapsayan karanlık bölge.
‘Emir erlerinin tarihi bu güne kadar neden yazılmamıştır anlayamam’.
Yazılmış olsaydı, Toledo kuşatması sırasında açlıktan gözü dönen Almavira
dükünün, emir eri Fernando’yu açlıktan nasıl hapur hupur yediğini öğrenmiş
olurduk. Dük hazretleri, anılarında, emir erinin yumuşak, körpe etinin tavuk
etiyle, beyaz eşek eti arasında bir tadı olduğunu anlatır. 1890’lı yıllar,
Avrupa, Strauss ve Schönberg’in yeni ritm ve ses renkleriyle tanışıyordu. Zola
gerçekçilik akımını, Dostoyevski Slav demonizmini, Rimbaud lirik söz sanatının
ince örneklerini göstermiş. Nietzche felsefede devrim yarattı. Klasik, süslü
mimarlık, yerini işlevsel biçeme bırakmak üzere. O dönem yazın sanatının
eleştirmenleri, her türlü yeniliği, bir kargaşalık, bir gerileme olarak algılar.
Araya girme ama tarih boyunca böyledir bu. Bir sanatçının ün salması için, orta
kuşak tarafından denenmiş olması gerekir. Bugüne benzeyen keskin, hiyerarşik bir
ilişki var. Öte yanda gençler, Gerhart Hauptmann otuzunda Alman sahnelerinde söz
sahibi olmuş. Rilke yirmi üç yaşındaydı ve arkalarından başkalarını da
sürüklemiş. Kaşla göz arasında ‘Genç Viyana’ grubu ortaya çıkmış. Ancak
Hofmannsthal, tam bir fenomen olarak, o kuşağın güçlü tutkularını dile
getirmekle kalmamış, on altı yaşında bir genç için büyük bir yazın olgunluğuna
ulaşmıştı. Bu sanat hayatında süregelen usta-çırak ilişkisinin o kasvetli, uzun
yolculuğuna tuhaf bir karşı yanıttır Hofmannsthal’in yaratımı. Loris takma
adıyla gönderdiği şiirler, dergi editörleri tarafından usta bir ozanın yeni bir
üslubu olsa gerek diye düşünülmüş ama, karşılarına, sıska, soluk benizli, ince
sesli, bir erkek çocuğu çıkmış.
Şimdi de tiranımız Sulla girdi içeri,
kızı sultan onun sultasında yaşar, çok gecikti ama, bölük pörçük konuşmaya
dalmışız, absurt Camus yüzünden, adama hoşgeldin diyen bile olmadı, uyku
sersemiydi, bin yıl uyumuş gibi, boşuna okumadınız diyor, çünkü; belki bu bölüm
iyidir, belki bu bölüm, belki bu, belki, belki, belki dedi... Dikkat edin bunlar
yalnızca vaat ederler! ve sabır taşını çatlatırlar. Ve bakın; "kara tavukların
kırları bırakıp kentlerde yuva yapmaları, yüzyılımızın en önemli olayı gibi
gelmiyor mu size, etobur hayvanlar caddelerde uyumakta, cinayetler sokaklarda
geziyor, ırmaklarda ölü balıklar yüzüyor, sular can çekişiyor, kozmik yıkımlar,
tufan yağmurları, altınsı, aldatıcı, sapsarı sisler ve sürüyle, uğultularla
gelen bulutlar yollarımızı kesiyor..." İlk vaazlar dönemindeyse; Yahudi halklara
yönelik, songün tehdidi olmasaydı, Hıristiyanlık ayakta kalamazdı... İsa, Sodom
ve Gomore'deki sefih yaşamın, songün fobilerini çoğaltan dinsel yıkımlarla
süslenen korkulardan dolayı, ahalinin, Hıristiyanlığa geçişini hızlandıran uygun
koşullarından yararlanmıştır. Bir yandan da, songün gelmediği sürece, zamanın
düşündüğümüz gibi bizlere cimrice dağıtılmadığı görüşüne de alışırız Pavlus
Efendi... Ölürüz ve Tanrı yaşamına ulaşırız.
Ama inanın ki, Ata'yı at üstünde
Voltaire okurken görmüşler Damascus yollarında, Midyat ayna demekmiş ama
insanlık Dandanekan'sız yaşam düşünemiyor hâlâ, pardon, dikkat edin zaman
olmasaydı tanrı da olmazdı ve Napolyon uzun görünmek için ayaklarını uzatarak
oturur, yaverlerini de uzun boylulardan seçermiş kurnaz. İnsanın yetmiş yıl
yaşadığını düşünelim (diyesim şu an yaşayanların tümünü tek bir insan ve yetmiş
yıllık ömür dilimi var diye düşünelim), on kişi, yedi yüz yıl, yüz kişi, yedi
bin, bin kişi, yetmiş bin, on bin kişi, yedi yüz bin, yüz bin kişi yedi milyon
yıl yapar, insanın iki yüz bin yıldır var olduğu söyleniyor, gelip geçenler bir
kolezyumu bile dolduramamışlar henüz, yorum sizin... Canım semazenim, tuğlu
paşam zaman tek boyutlu olduğu için geriye dönemeyiz, zamanın oku geleceği
gösterir. Temel parçacıklar dışında her şey yaşlanır. Bir biçim eskidiğin de
parçacıklar özgür kalır ve kendilerini yeni bir serüvene hazırlar. Parçacık
zaman dışı olup, bu nedenle büyüleyicidir, sonsuzdur ve gözlemlenebilir
maddedir, ne ki 'gerçeksilik' bu düzeyde ulaşılmazlığını korur. Temel maddenin
-parçacığın- oluşturduğu cisim, zaman içinde tek bir yöne taşınır, geleceğe, ama
öz madde, parçacık bu durumdan etkilenmez. Zaman da oluşmuş madde de; geriye
dönmez, döndürülemez, tersinemezdir. İleride, büyük babalarımızla,
çocuklarımızın, çocuklarının, çocuklarını tanıma olanağı bulacağız. Biz varsak
ölüm yok, ölüm varsa biz yokuz bayım yani Epiktetos demiş yeni mi duydum yallah
şimdi yani yoksa, aaaaa!.. Bilincine varamadığımız, zaman içinde konumumuzu
değiştiren devinimlerin tümüne zaman deriz. Bitimlenmez, dev bir palimpsest
üzerinde yaşıyoruz kısacası, ayrıca çağımızı yargılayamayız, aynı anda hem
yargıç, hem tanık olunamaz yücebey filân bıktım ...
Ablacığım, sonra
Cioran geldi şunu dedi, bunlar hiç yorulmaz, flaneur, aylak dandiler, kaplumbağa
yürüyüşlü, görüşlü, boşgezerler, işe yaramaz şeyler kısacası... 'Bu sabah
banyodayken, radyodan (tv'den nefret ediyormuş) bir gökbilimcinin yüz
milyonlarca güneşten sözettiğini duydum. Traş olmayı hemen bıraktım. Artık traş
olmak neye yarardı?..' Eh, Demirci Umar'da (Ömer) sonsuzluk cesaretimizi
kökünden yok edebilir dedi. Oh oh oh... Çin'e yürüyerek gitmek isterim, aya
uçarak, Attar meğer selam yollamış, göz ve güneş aynı kökten gelir, söyleyin
onlara, ama ışığın çevresini sonsuza dek bir karanlık sarmalar, peki sonsuz olan
ne!.. Çok biliyorsun Vlad! Gölgenin olağanüstü esnekliğine, Krişna, yani
karanlığa sonsuza dek bağlıyız. Güneşin atomu, gözün atomuna ışığın diliyle
seslenir. Attar artarda selam yolluyor! Lenk Halit geldi, şimdi şu an, Van
Kulu'dur kendisi, dünyanın fethi bitince, evrenin merkezi olmaktan ancak
kurtulmuştur dedi. D, güldük buna. Heraklit, sakallı büst geldi şimdi, girip
çıkmış daha önce, ama belki konuşmamışmış, aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz dedi
ama Buda, güzel bir şey ekledi, yıkanan da aynı kişi değildir, bin kez söyle
yine boşuna kardeşim, Buda ağlıyor, ne sıkıcı bir durum. Bir Orta Çağ
köylüsüyle, Sümbülzâde Vehbi geçti. Tanrı dünyayı yaratmaması gerektiğini bir
anlasaydı. Ölümün ölümüyüzdür belki de. Zaman rüzgâr gibidir, oynayan dalları,
kalkan tozları görürsünüz, Aynaroz kadılarını, siber peygamberlerini, ama işte
onu; rüzgârı göremezsiniz. Vahiy bir öfke değil, bir beklenti kitabıdır sonuçta.
Sonra bir gün grafikerime, bilgisayarla eski bir vazo yapmasını ve sanal
projektörle aydınlatmasını istedim. Sonra onu İsa'dan önce, üç bin yılında
yapılmış bir Sümer vazosuna dönüştürmesini söyledim. Grafikçi bana vazo denizde
mi karada mı bulunmuş olsun dedi, soru hoşuma gitti, vazoya bakarken, sıradan
uzamdan çıkmış, boyut değiştirmiştik, uzam sanaldı, zamansa gerçek... Zamanı
bilincimiz yarattı dedim ama duymadı. Mahâbhârata'da şöyle bir öykü vardır, usta
ve çırağı kırda yürüyorlardır, bir ağacın altına gelip otururlar, hava sıcaktır.
Usta, orada bir kuyu görüyorum, bana biraz su getirebilr misin der. Çırak kuyuya
varır, bir genç kızla karşılaşır, konuşmaya başlarlar, aralarında bir sıcaklık
doğar, çırak kızın testisini taşımayı önerir, köye kadar giderler, kız onu
ailesine tanıtır, evlenirler, çocukları olur, kızın anne ve babası ölür,
saçlarına aklar düşer derken, delikanlı günün birinde su getirmek için gittiğini
anımsar, köyü terk eder ve aceleyle bir çanak su alıp ağacın altında bekleyen
ustasına götürür. Ustası; neyse der, beni bekleteceksin sandım! Çünkü her şey
genç kızla bakıştıkları anda olup bitmiştir. Odaya Selçuklu veziri Süleyman
Pervane girer, ölüyordur, çocuğuna der ki gel sana yaşamda mutlu olmanın sırrını
söyleyeyim, çocuk gelir, Pervane, şimdi de git, söylesem de nasıl olsa
anlamayacaksın der ve ölür...
Kim geldi ki!.. gelir gelmez, kuyruklu yıldız
iki başlı inektir dedi, erguvansa İsa ağacı, insan öleceğini bilen hayvandır,
belki evrende; bir can ya da tek bir mineraldir, son dediğimiz de; sonsuzluğun
bir parçasıdır. Son insan işidir halacığım, doğada son diye bir şey yoktur.
Biliyor musunuz Napolyon, Louisiana'yı satmasaydı Amerika'nın dili Fransızca
olacaktı. Söyleyen Danton mu, değil!.. Uygarlık tarihi, sonsuzca bilginin yok
olduğu, birbirine açılan sonsuz sayıda uçurumlardır. Ama şimdiye değin kimse
yeni solfej kuralları önermiş değil, telefonda Wyoming'den gelen sesle,
mastürbasyon yapanlar var. Yunan ve Romalılar da, gerçekle kurguyu
karıştırdılar, ırmaklarda, çağlayanlarda su perileri, orman cinleri
görüyorlardı. Orta Çağ insanları ormanın kuytularında, kırların ıssızlığında,
tek boynuzlarla (Unicorn) karşılaşıyorlardı, düşsellik sanal dünyalar yaratır ve
gerçeğe sanal, sanal olana gerçekmiş gibi davranılır, Ornitorenk kuş mu,
ensestlik, tanrının bir kaprisi olabilir mi, Voltaire son derece hoşgörülü
biridir ama servetini köle ticaretine yatırmıştı. Pampalar, tundralar, taygalar,
sığır gözlü ay, bir cismin hızı ölçülmüşse, durduğu nokta belirlenemez, durduğu
nokta belirlenmişse hızı ölçülemez, ıvır zıvır anlatırsan böyle olur, cansızdan,
canlıya, oradan da, düşünen (belleği olan) maddeye geçmişiz eşyA hatunum..
Düşünceyi kullanmayı Tutmosis zamanından beri biliyorduk dedi Tutmosis, şimdi
girdi içeri! Ama bilgi de cehaleti getirir yani... Aa doğru değil, buna
katlanamam işte! İyi de Anday'dan gelen telgrafa göre, insanoğlu usu
aşabilmeliymiş, yoksa sonunda, usta bir dogmaya dönüşebilirmiş...
Barba
Vasili paltosuna girdi uyudu kaç kere uyudu, yer mantosunda! Pelion dağı, Fars
dünyası, Meotis gölü (Azak denizi), rüya tanrıçası Serapis, Vitzliputzli
(Meksika tanrısı) Talokan’da, Hint Kerala’sında... Şiir umarsız Penolope’dir.
Emanuel von Froben; Büyük Seçmen Prens Friedrich Wilhelm’in ahır yöneticisi.
1675’te Fehrbellin savaşında kendi atını prensin atıyla değiştirerek efendisinin
yaşamını kurtarmış ancak kendisi yaşamını yitirmiştir. Her yerde her şeyde aynı
şeyler oluyor. Lizbon’a Lizboa diyorlar. Vasco de Gama’nın Mekke’den dönen
Hintli hacı dolu bir gemiyi içindekilerle birlikte yaktığından söz ediliyor. 17.
Yüzyılda bir rahip, denizin yuttuğu yüzlerce Portekizliyi kastederek, ‘Tanrı
Portekizlilere küçük bir ülke verdi ama, dünyayı da onlara mezar etti' demiş.
Portekiz’in en meşhur ozanlarından Sa de Miranda’da ‘bir kimyon kokusu için
halkını yitiren krallık’ diyor ülkesi için. Keltler, Fenikeliler, Vandallar,
Kartacalılar, Romalılar, Yunanlılar, Gotlar, Moritanyalılar, hepsi gelip geçmiş
o sahillerden. İber yarımadasında beş yüzyıl kalan Müslümanlar balkonda o kadar
eğlenememişler, Portekiz’in ilk kralı Alfonso Henriques’in İngiliz, Fransız,
Alman ve Flaman haçlı birliklerinin desteğiyle Lizbon’un tepesindeki kaleye
bayrağını çekince, çekilip gitmek zorunda kalmışlar... İkinci Dünya Savaşında,
Hitler’in Alman general Rommel’i zehirlettiği söyleniyor, Portekiz’deki ormanlık
ve yeşillik Cabo da Roca’da, yüz kırk metre yükseklikteki bir kaya üzerine
çıktığınızda, hava açıksa Newyork’un bile görülebildiği biliniyor. Portekiz’de
yerli halkın kökü İberyalı’dır. Selahattin’in iskeletleri, ardıçların
tepelerinde ölüyor, ötüyor av borularının boğuk sesi. El Greco ya da Toledo’nun
gizi. Kara evren. Bulut allahsı dumanlar, Isfahan ki dünyanın yarısı, Buhara mı
yasaklı kent. Olanaklarım arttıkça, arzularım yavaşlıyor, bitmez tükenmez bir
can sıkıntısı... Buraya kadar gelebildin mi!.. Eeeh! salt şu şiiri anlayasınız
diye yaptı görümcem bu ka(la)balığı!.. Bu kadar zahmete değer mi? Sizi incitmek
istemez ki, suflörüne, baldızgönülle, cehennem kolay kazanılmıyor diyor!..
"Bir bıçak saplı durur göğsünde, / Hangi su tasına uzansan boş; / Hangi
pencereye koşarsan koş / Aynı siyah güneş gökyüzünde. / Aynı siyah güneş, aynı
siyah, / Aynı susayış, aynı koşuş, aynı... / Of... hep aynı şey, aynı şey, aynı
şey, / Aynı, aynı, aynı, aynı, aynı... "
Ölüs bir dostun.
*
HİÇ
‘Bakın işte bu Sezar / Nötrinomun akışında su / Alçaklığın
boşluğunda Jüpiter / Kimononun içinde bir kuğu / Geliyor kırmızı at Borjiya / Po
ovası kalçası Bükreş bu / Duasını saçıyor bir Efes / Fanus Jiyal içindedir
durduğu / İşte şu gördüğün bir müon / Satürn tutmuş saçın döllüyor / Düşlerinde
orakl bir nöron / Dişler iken kıyametin koptuğu’
Sözcük, hiçlikten
yapılmış, dal boşlukta asılı duruyor, kanat var kuşu yok, uçuş var, kanadı yok,
yörünge, çıplak odağı imgelerden soyunmuş, ışık, bin bir surat ama yansıtamıyor
görünür olanı. Kuzenim Valente bir güz sabahı böyle söylemişti. Gylippos’un
uşağı da ona üstü kapalı sözlerle kiremitlerin altında daha bir çok baykuşun
yatmış olabileceğini bildirmişti. Lakonialılar gibi az konuşurdu Valente, az
konuşana Lakonik derler bilirsiniz. Euripides’in, Telephos adlı tragedyasındaki
‘Kurnaz olan yalnızca Odysseus değildir.’ dizesine bayılırdı o. Bu tragedya
kayıptır ama, Valente bu dizeden Homeros’a da öykünülebileceği gibi bir umar
çıkarırdı kendine. Valente değilse de Vanina’nın evlenmek istememesinin nedeni
ise Sulla’nın yönetimden vazgeçme nedeninin aynıydı: Romalıları küçümsemek.
Sulla elini gözlerine siper yaparak, katırıyla, tam Appia yolu ayrımında,
güneşin koronasına bakıp; ‘Napoli prensi hayvanların özel deyimle mobilyadan
sayılamayacağını söylerdi ama düşes, hayvanların mobilyadan sayılması
gerektiğini kanıtladı ve ileride başka bir karar verilinceye dek bunları
kullanması kararlaştırıldı’ dedi. Bu karar şehirde yarasanın uçuşu gibi hafif
bir gürültüye neden olmuşsa da, uygulamada hiç bir değişikliğe yol açmamıştır.
İnsanlık tarihi sözde çok zaman alıp, uygulamada hiç bir yarar sağlamamış
oyalanmalarla doludur. Vanina siyah sever demek olan melankolik deyimine karşı
‘faust’u, ‘neşeli’ sözcüğünü severdi. Dalgın Valente ise yine aynı sabah;
fosforlu gaz çuvallarının üzerinde, bir drahmi, ‘avuç içi kadar’ Dorian Gray’de,
ise su seneğinden iki çalgı var demişti bana... Miyaav!..
II
Ne,
nedir?.. Yaban bir güneşte parıldayan İyon gemileri midir, Panoramik Pan ya da
Peri Perikles midir, Eflâk neresidir?. ‘Bayraklar durup dururken tahta
saplarından ateş aldı ve güçlükle söndürüldü, üç karga yavrularını yolun üstüne
getirip yedi, artan parçaları da yuvalarına geri götürdü. Tapınağın birinde
fareler altın armağanları kemirdi, hizmetliler kapanla bir dişi sıçan tuttular,
bu da hemen kapanın içinde beş yavru doğuruverdi, ama bunlardan üçünü yedi.
Hepsinden önemlisi duru ve bulutsuz bir günde bir trompet sesi çınladı uzun
süre, acı acı öttü, bu ses o kadar şiddetliydi ki herkesin usu başından uçarak,
kartalın karşısında umarsız kalan tarla faresi gibi, büzülüp
kalmıştı.’
Nesnel bak kanser hücresinin güzel olduğunu kabul edeceksin,
sürünerek geziyorsun kırmızı granüllü Mars toprağı üzerinde, genişleyip
patlarken narin sporlar, taç yaprakları gibi ağlıyorsun. Her cenin erbezlerinden
sinyal gelince üretilen erkek hormonuna batırılmazsa dişi olurdu, çocuğum yok
diye üzülme, sırf bunun için Aziz Augustine, ‘Dışkı ve sidiğin arasından doğduk’
diyerek (bu olayı ve) kendini küçümser (ve) Apolenyen bir kültür yaratmaya
çalışırdı. Ama gök çalkandı, erimiş bakıra döndü, kitap gibi dürüldü, dağlar
yürüdü, eriyip toz oldu, atılmış yün gibi ak oldu. Güneş dürülüp toplandı,
yıldızlar toz olup döküldüler. Atina’nın ilâhları ve sofistler ağlıyordu. İşte
ki bunun için Sulpicius hançerli 3 bin kişi besler ve her şeye hazır bir genç
atlılar topluluğunu çevresinde bulundururdu. Kente acısın, Sulla ile anlaşsın
diye yalvarmaya gelen toyunları ve Bule üyelerini okla vurdurarak başından
savmıştı. Gene de ölümden kaçamadı geceleyin boynunu ve yüz kaslarını parçalayan
hançeri tutmak isterken avuçlarının da dilim dilim olduğunu gördük, böğrünü ve
karnını da kuru bir ağaç dalıyla oyup, deşmişlerdi. Titus, Sulla’yı severdi.
Onun bir karısı vardı, her Frigya öğlesinde, her İyon ikindisinde, çorbayı ölü
bir erkek eliyle karıştırırım derdi. Saçlarından asılan Apşalom nasıl Davut’un
oğlu olup Joab öldürdüyse, bu kadında bir öldürmendi.
Tanrının ruhu suların
üzerinde hareket ediyordu der Tevrat ama, gene de bir ölüler kitabıdır. Nasıl
III. Auguste, (I696-I763 Polonya ve Saxe elektörüydü) kendini ölümsüz sanıyor ve
Yedi yıl savaşlarında Saxe’ı ve onu kaybediyorsak, ölüm yürek atışlarında saklı
olup, alnımızın şakında yazılıdır. Ölüm törenleri, boynuzlu yılanın
boynuzlarıyla işlenmiş Sardeis taşıyla bezeli koşumlar, yollarda parlak bir
maddeden yapılmış pek süslü arabalarla doludur. Bu arabaları, Endülüs’ün,
Tetuan’ın ve Mequinez’in güzel atlarını geride bırakan iri kırmızı koyunlar
çeker. Sarmat kralları (Avrupa) Transilvanyalı prensler, Kıbrıs kızanları ve
Urfa okulu kapanınca Kuzistan’ın Cundişapur’una sığınan Nesturiler bile içinde
yolculuk eder. Ölüm sofralarında, özlem bitiren, ülkü yatıştıran, Lombardiya
kekliği, Sisam üzümü, Girit geyiği, Ephesos tandırı ve mersin balığı yumurtası
bile vardır (gerçekten menü budur). Korfulu keşişler, Cizvit eczacıları,
İspanyol çeteler, Peru’dan getirilen ötücü kuşlar, İsa’dan yüzyıl önce Suevlerin
reisi olan Ariovis’te, insan kemiğinden yapılmış flüt eşliğinde konukluk
ederler. Sarı şallı, durgun görünüşlü Tunuslular ve bu dünyalı herkes, Chopen’in
üzgünlükleri eşliğinde Ben-i Ahmer’in Guadalkivir’i gibi sessizce kederlenir ve
gözyaşı dökerler. Bizler ölüyüz. Cennet ve cehennem dünyadır. Dünyadan gidenlere
çılgınca gözyaşı döküşümüz, kahrolası bir ölü olduğumuzu anımsadığımız ve
anladığımız için ölümümüze ve gidenin artık: ‘Gerçel anlamda yaşayacak oluşuna’
duyulan bir imreniş ve bir çıldırtı hummasıdır...
Övgüler sana gecenin ruhu,
övgüler sana karanlığın tini
Ravendi’nin ölümü 9I0, İhvanü’s Safa toz oldu
gitti... Mööö!
III
Herşena kalesindeki mezarlarından aşağılardaki
kenti izleyen krallar, güneş tutulunca Küsuf tapınmasına durdu ve sakin biçimde
Gustav Holst’un Gezegenler Suiti’ni dinlediler. Semiz Ukrayna beygiri besleyip,
Litvanya köpeğine binerek yaşlı doğan ve çocuk olarak ölenlerin yurduna varmak
için yola çıktıklarında; güneş ışığının demeti içinde titreyip duran kelebek,
çölde oturup her şeyi bilen kendisi de dünyayla yaşıt Sfenks, iri yayvan
yaprakların üzerinde yüzerek her zaman kelebeklerle savaşan Yecüc Mecücler,
altın tüylerle kaplı, buz hakanının ülkesiyle karşılaştılar. Durgun yaz
havalarında papazın bahçesindeki bostan kuyusunun başında, yığılı ekinlere buğu
getirir diye, inek ahırında bile yatamadan kışı geçirdiler. Tolgasının üzerinde
kanatlı bir aslan kabartması olan defne yüzüklü vandalla karşılaştıklarındaysa,
hanın köşesinde yanık kilden yeşil küpler dizili ve ortadaki vazoda mor haşhaş
çiçekleri vardı. Sayısız küflü ekmek yiyerek, fincanlarla acı su içiyor; göz
bebekleri, deliğinden kızıl bir kor gibi parlıyordu. Kaçarken çalılar dikenler
çarpıyor, ısırganlar dağlıyor, deve dikenleri baldırlarına batıyor ve amber
gözleriyle, devasa kenelere benzeyen jelatinden tankerlere binerek, yıldız
yurtlarının içinde, tragedya diyesim teke şarkıları söyleye, söyleye yol
alıyorlardı. Kurrig kurrig!..
IV
Yemen valisi Ebrehe, San’a kentinde
yaptırdığı kiliseye, Kinane kabilesinden bir Arap’ın yaptığı hakaretin öcünü
almak için 570’de (peygamberin doğum yılı) Mekke’ye bir sefer düzenledi. Köpek
yıldızının büyük çocuğu, insanın ölümlü bir bedenden başka yitirecek nesi var ki
diye kendine kıydı. Lübnan dağındaki kule gibi düzgün burnuyla, Arap denizindeki
incileri saklayan mercan, Seylan tarçını dudaklar... Diyesim: “la consolation
des arts” -sanatın avutması- bütün bunlar.
Sadık, Belzora’dayken Merih dinini
araştırdı, Sadık’a batan güneşin denize dalmadığını bildiklerini söylediler.
Ölülerin ağızlarına pembe inci koyan Zigangular (Japonlar) gibi soluk kırmızı
incili sofradaki Keldani ant içerek Tanrı Teutas ve meşe yaprağından başka
konuşmaya değer konu olmadığını söyledi. Tidor ve Delhi baharatları gibi koku
yayan saçları vardı...
İşte diyorum, asmalı kahveden bir insan gelip geçiyor,
ne değeri biliniyor, ne bir vahiy iniyor, ne dünyanın haberi var, ne bir yaprak
kımıldıyor. Yaklaşırsanız çok çekingen, sanki her şeyi sessizlikle
yönlendirebilen bir yalvaç, suskunlukla yaşamış bu ahali. Kendilerini
sessizliğin tadına bırakmışlar. Tembel krallar gibi başını çevirse, ötüşen
kuşlarla, kırları görüp afallayacak! Vraak!..
V
Anadolu’nun limanları,
körfezleri, iklimi, sınırları, ayazmaları, kiliseleri, panayırları, mandıraları,
kantaronları (kentauros) fesleğenleri, lahanaları, Yunancadır. Arabistan
geyiğinin yüreğindeki panzehir taşı vebayı iyi ederdi, ay taşı, ay ışığında
büyüyüp küçülür, meloceus hırsızları bulur, üçgenin iç açıları toplamı yatay bir
düzlemi işaret eder. Şeytan taşı cinleri püskürtür, akik öfke yatıştırır, yakut
uyku getirir, zebercet ayın rengini soldurur... Vaktiyle çölün ortasında
unutulmuş bir kum tanesi yazgısından yakınırdı, yıllar sonra elmas olmuş, şimdi
Hint hükümdarının tacını süslüyor. Şşşt!
VI
Herkesin bildiği ve büyük
Zind kitabında yazıldığı gibi insan ayrılmak için birleşir. Kirpiklerin
büyücüsüyle Memphis’e gittiler, büyük hekim Hermes, ‘Sol göz yaralarını
iyileştirmek olanaksızdır’ derdi. Bantu dillerinden biriyle konuşuyordu. Sur
kumaşı kırmızısı gibi soyu tükenen kaplan, sonsuz evrenin hiç bir yerinde,
sonsuz zamanın hiç bir anında, bir daha var olamayacağı için son bir kez içini
çeker, yıldızlara bakar ve sahranın ortasındaki granitten ceylanı düşlerdi.
Çekiç başlı köpek balığı durdu, Anka kuşu avlamayı yasaklayan bir Zerdüşt’e
bakarak, tavşanlar toynak ayaklı olup, sineklerin kondukları eti çürüttüğü,
iyilik için fırsat çıkar mı, kötülük içinse her an çıkar, bir suçsuzu
cezalandıracağına, bir suçluyu salıver diyerek bana baktı. Horeb çölünde bir
Tuareg demişti ki, Aşkı güzelleştiren onun yitirilişidir. Irmağın sisi gibi
uçuk, sabahın ayağı gibi soluk, ak gecenin kanadı gibi sönümlüdür aşk. Kız
makaraya mavi bir ipek sarıyor, sarı kedisi de ayaklarının dibinde yatıyordu,
yüzü melek yüzü gibiydi. Avcının tuzağına düşmüş bir faun gibi inliyordu. Ağaç
şeytanlarının keçi çobanlarına lavtalarıyla büyülü ezgiler çalışı gibi
ağlıyordu. Bu ara (şimdi) yaban eşeklerine binmiş üç Arap peydah oldu, havadan
uça uça bir kadın geldi, akbaba iskeleti uçar mı uçar, Afganlıların kurban
ettiği kara buzağı gibi. Rus prensi Finlandiya’dan altı Ren geyiğinin çektiği
bir kızakla gelmişti. Kızak kocaman bir altın kuğu biçimindeydi, kanatlarının
arasında da prensesin kendisi vardı. Uzaklarda, kar sarayında otururdu, kara
haşhaş çiçeği, Adonis’in çehresi, Hadrian’ın, Bithnyalı kölesinin sıcak
dudakları gibi alışkanlık yaratırdı.
Annenin kutsal gölgesi altında yaşama
karşı duyulan eziklik gibi, kente dokuz kapıdan girilirdi, her kapıda dağdan
bedeviler indikçe kişneyen tunçtan bir at vardı. Kulelerde eli yaylı okçular
durur, gün doğarken okuyla bir gonga vurur, gün batarken de boynuzdan bir boru
çalardı. Solgun çehresiyle bir Çerkez bana bakıp gülüyor. Saray yolunda yaşlıca
olan, bir kez daha bana bakıp korkunç korkunç gülümsedi, dehlizin ortasında
Hakan ağza alınmayacak bir söz söyledi, tunç bir kapı ardına kadar açıldı,
gözleri kamaşmasın diye elleriyle gözlerini kapadı, bir sirke küpünün yanında
bir çocuk gördü, ayakları Havva kızlarının ayaklarından daha güzeldi (bir
kardeşi vardı), genç bir bahadır palayı üstüme indirdi, çelik içimden vızz diye
geçti ama bana bir şey yapmadı. Hakan silahlıktan bir mızrak çekip üstüme attı,
daha havadayken kapıp iki parça ettim, beni okla vurmaya kalkıştı, ellerimi
kaldırdım, ok havada yarı yolda kalakaldı, sonra Nubyeli bu utanılası olayı
başka bir yerde söyler diye beyaz deri kemerinden bir hançer çıkarıp boynunu
vurdu, adam ezilmiş yılan gibi kıvrandı, dudaklarından kızıl bir köpük geldi.
Melek yani Haberci demek olan İncil tam ortamıza indi. Aşk böyle bir şey miydi…
Kukurikuu!..
VII
Dinyeper ırmağının oralarda uzam yitince zamanında
yittiği bir kuyu vardır, gökbilim / astroloji Batlamyus devrinin bilimsel dini
idi, Stanpoli zehrinde yaşıyorum diyen ve üzerine Dakka tülleri ile Şam
ipeklisinden fistan giyerek şan dersleri alıp Kalyoncu Kulluk sokakta yürüyen
güneş apsisler hattından geçerken aya en yakın ve uzak olan bu noktalarda,
göklere yükselen bu kutsal süngüler şehrengizi İstanbul diye haykıran su
sülükleri vardı. Arabistan geyiğinin yüreğindeki minicik ak taş vebayı iyi eder,
gökyüzünün kaygan salyası uzaklarda yüzerken, yıllarca kendi kabuğunda kozasını
örerdi. Patrona Halil hamamının ilerisi Süleymaniye dedi. Kutsal gölgenin hafif
Kafkaesk, birazda melankolisi altında başlayıp, içsel akışlarla süren roman
sonunda bir hiçlikle karşı karşıya bırakıyor sizi, annenin kutsal gölgesi
altında yaşama karşı duyulan ezikliğin dile getirildiği trajik roman, ana
rahmine dönüş özlemi gibi, ‘Bekle anneciğim geliyorum’ demek istercesine,
‘Yakında, anne, yakında’ sözleriyle bitiyor. Ölmüş annenin ardından, ölüme
duyulan özlem tam bir karayoru, yaşama karşı yaşamı hiçe sayan bir iç çığlık
olarak alçakgönüllü bir aforizma. Bekle geliyorum anne! Ölüm sen bir hiçsin!
Çünkü yaşam bir hiç! Hiçliği hiçlikle yanıtlayan bir betik. 145 sayfa ve bir
hiç. Bu muydu diyeceksiniz? Yaşamın hayhuyu ve denetsiz akışı içinde, zamanın
sizi yaşadığı yaşama karşı gerçek anlamda hiçlik duygusu uyandırıp, bunu gerçek
anlamda algılamamıza yol açabilecek bir betik bulsaydım ‘Kutsal Kitap’ gibi ona
sarılırdım. Çünkü görmek için anlamak gerekir. Çünkü gerçek anlamda bir hiçlik
duygusunu kavrayabiliyor ya da yaşayabiliyor, algılayabiliyor olsaydık, yaşam
böyle olmazdı... Tarihte ölümün yüceltilmesinden çok daha başka bir şey olurdu.
Guguuk!
VIII
Sürülerini mağaradan mağaraya sürüp, küçük buzağılarını
omuzlarında taşıyan deniz ahalisini Girit karidesiyle besleyerek, yıldız
denizinden gelip, kanatlarından buzlar sarkan balinalarla çoğaltır, gemilerin
omurgalarında dünyayı dolaşan şeytan minarelerini, uçurumların dibinde yaşayan
kapkara uzun kollarını açıp istedikleri zaman geceyi getiren mürekkep
balıklarının yelkeni ipekten, güneş gözü taşından oyma kalyonlardan, arp çalarak
deniz canavarlarını uyutan denizcilerden, kaypak domuz balığının sırtında
dünyayı dolaşan çocuklardan, kıvrık dişli deniz aslanları, uzun yeleli deniz
küheylanları, keyifleri yerinde keçi ayaklı şen faunlar, kızıl altından
lirleriyle deniz kızları, öyle ki yaban baldıranı yiyenler, kara kurbağa etinden
çorba içenler, mavi bir kuş yuvasından çığlıkla kalkıp kum dalgaları üzerinde
taklalarla dönüp dururken, iki benekli kuş karşılıklı ortaya çıkıp göğüs göğüse
vuruşarak ıslık çaldı, önüne çıkan kara bir köpeği söğüt dalıyla kovaladı,
keçinin boynuzu üzerine yemin etti, çiğ kömürde mine çiçeği yakıp dumanının
dolambaçlarını göz süzerek içine çekti, sarı kükürt tüylü garip bir kuş öttü,
aşağıda deniz gümüş bir kalkan gibi uzanıyordu, koyda balık kayıklarının gölgesi
kıpırdıyordu, aşağıda, gece yarısı yarasalar gibi uçarak cadılar geldi, bir kuş
kanadını değdirip suyu güldürdü, yüzü erguvan ağacının çiçeği gibi kül kesildi,
sesi kısık ve bir flüt sesi gibiydi, bir mağaradan üç çakal çıkıp arkalarından
dehledi. Tatarların ülkesinden ayı sevenler ülkesine geçtik, ulu göğün altında
aya uluyan mağaraların pullu ejderleri uyuyordu, ağaçların kovuklarından ve
hendeklerden geçerken Yecüc Mecücler ok atıyordu, geceleyin yaban adamları davul
çalıyordu. Rahibe, bana tanrıyı göster yoksa seni öldürürüm diye bağırıp elini
yakaladım, birden eli kupkuru kesildi, üstünde sıvama tavus gözü işli sırmalı
bir giysi vardı, zıplayınca kırmızı pabuçlarının tabanı göründü, derken dörtnala
koşan bir atın nal sesleriyle çınladı ortalık, ama ortalıkta at görünmüyordu,
insanların vücudun gölgesi dediği şey tinin gövdesidir dedi. Köylerde oturanlar
kuyuları zehirleyip dağ tepelerine kaçtılar. Magadealarla, ölülerini ağaç
tepelerine gömen tanrıları güneşten korkup karanlıkta hüküm süren Aurantelerle,
attan hızlı koşan at bacaklı Sibanlarla dövüştük. Bir taşın altından boynuzlu
bir kara yılan çıkarıp kendimi sokturdum, bir şey olmadığını görünce korktular.
Geceleyin İllel’e geldik, ay akrep burcuna girmiş ve ortalıkta, bulanık sıkıcı
bir hava geziyordu artık. Haavv!
IX
Tekne kazıntısı olmam sıfatıyla
hep hor görülmüşsem de büyüdüğüm de kır serdarı olarak herkesin imrendiği bir
yaşam sürmüşümdür. Ama kırklı yaşlarda hizmetten azat edilince, sıkıntıdan balık
beslemeye başladım, iki küçük balık, iki ayrı kavanoz içinde, aylarca iyi
baktım, öylece yaşadılar, bir gün kavanozlarındaki suda bol oksijen olsun diye
onları kurnanın altına tuttum, basınçla dalgalanıp aşağı yukarı çıkıyorlardı,
hoşlanacaklarını sandım. Sabaha ikisi de sersemleyip yorgunluktan öldüler.
Kulakçıklarından kan sızıyordu. Sonra anımsadım, katil balinalar, küçük
balıkları, ringa sürülerini, bir araya toplayıp kuyruklarıyla denizi döverek
onları önce sersemletiyor sonrada yem yapıyorlardı. Benim kurnalardan
kavanozlara basınçlı su sıkmam, balinanın oyununa yani aynı sonuca yol açmıştı.
Sonuç olarak: Ben bir katil balinayım... Tüit tüit!
X
‘Nuh efsanesi
bir tahta kurdunun bakış açısından anlatılacak olursa ortaya nasıl bir yorum
çıkar.’ Bir deniz canavarı, dalgıcın Şah Firuz’a getirdiği inciye aşıkmış,
hırsızı öldürmüş, inciyi yitirdiği içinde yedi ay yasını tutmuş. Hunlar kuyuda
tuzağa düşürdükleri zaman, şah, inciyi fırlatıp atmış. Bu öyküyü Prokopius
anlatır. (Prokopius’un yaşadığı gezegenle ve halkla arasında sudan bir gölge
duvarı varmış, bir tür perdeymiş, duman parabollerinin içinde kuş ve kuşku
içinde yaşarmış, karşı elektron yüklenerek ağırlığı sıfıra indirilmiş tayy-i
mekânlarda görünürmüş, hasılı öyle ya da böyle -söylentiye göre- bu Bizanslı
epeyce bir hikmet sahibiymiş ) İmparator Anastasius bulana 500 kental altın
vereceğini bildirmişse de inci bir daha bulunamamış. Lehistan kralı Sobieski’nin
hükümdar yatağı, üzerine tellerle, firuzelerle Kuran’dan ayetler işlenmiş, İzmir
ipeklisindendi. Bu yatak Viyana önlerinde Türklerden alınmıştı, daha doğrusu
elektron yuvası gibi Osmanlıdan çalınmıştı! Cibinlik kubbesinin titreyen
yıldızlarının altında eskiden Muhammet’in sancağı dururmuş. Hayfa müslinleri,
Dakka tülleriyle dokunmuş aralıkları varmış. Rodos kamışları, Knidos sazları
gibi ince uzun leventlere çok yakışırmış. Tiberius’un çevresinde cüceler,
tavuslar övünerek gezinirler, sirenler zil çalar, patikalardan havalanan, ipek
siyahı kuşlar-gürültücü kuzgun sürüleri havayı çınlatırken, tepelerin kavalcısı
kolcunun kırbaç atmasına öykünür ve; sabırlı altın el, ‘Çıt yok koskoca ovada /
Yapayalnız üzümler tütünler’ dermiş.
Nalları gümüşten atları vardıysa da,
VI. Charles’e bir cüzzamlı deli olacağını söylemişti, öylede oldu, aşk, ölüm,
delilik, resimleri bulunan Arap kartları gösterilince yatışıyordu. Güneş Kova
burcundayken, Kova çağında, Kosova sorunu vardı. Güneş tutulumuna, Vietnam’da
kurbağa, Paraguay’da jaguar, İskandinavya’da bir çift kurtun neden olduğuna
inanılır. Yahudiye kralı Hirodes zamanında Abiya takımından kahin Zekeriya’nın
karısı Elizabet, Harun kızlarındandı. Dionizos, hayır Lysandros çocukları aşık
kemikleriyle, büyükleri de antlarla aldatmalı derdi. Ey Lysandros, gürültülü
Hoplites’ten ve arkadan gelen toprağın oğlu kırmızı yılandan uzak durun buyurur.
Kyros’un öldüğü Kunaksa savaşında. Yenilgiyi kışlağından kaçan sarı kanatlı bir
ejderha ulaştırmıştı, çatılmış kalkanların sükünet dolu adasına, denizi
turkuazdır. Çınıltısından su perileri kulaklarını balmumuyla tıkarlar. Ama bu
garip gezegende dolaşırken, bir kum çölü gibi görünüyordu ortalık, gündüz bitip
güneş batınca da gecenin denizlerine dönüyor çöl, birden okyanus olup ortalık
balıkla doluyordu, en yakın yıldız (Tarık) görünür görünmez yine çöle dönüyor ve
güneş batınca yine deniz çıkıyordu ortaya, orada bir yeraltı kemerinin
gölgesinde suları sürenlerin türküsünü dinlemiştik… Şarkı, bu topraklarda herkes
savaştı ve öldü, ölenlerin Allahları ve topraklarından başka ortak hiç bir
yanları yoktu diyordu. Şarkıcının üzerinde balina kemiğinden bir etek, altında
da çelik bir korse vardı. Zamanın modasıydı ve canlıya da benzemiyordu ama
hareket edip ses çıkarabiliyordu. ‘Ejderha / (alabalıkla çiftleşmiş / fil
doğuruyor). Bu bir şiirdi. Sanki bebek ağlaması gibi. Ikra!
Ikraaa!..
XI
Işık saçsın ve inan olsun ki, Larende ve Gördes gibi
avlaklarda, sekbanlar, samsuncu ve zağarcılarla birlikte cem’an 17000 kişi ava
çıkardık. Padişahımız, ‘Kadın doğurur, erkek öldürür.’ der ve hiç bir zaman dişi
faun avlamazdı. Bir gün Tavşanlı korusunda dolaşırken, yaban leylakları
üzerinde, sanki fil kulağı, sanki lahana yaprağı cesametinde mor bir kelebek
yakaladık, kelebeğin atmaca güvesi kanatlarında, Hering yanılsamasına benzer,
baykuş gözü gibi iki göz vardı, öylesine ürkünçtü ki kelebeğe Elenlerin kinci,
hırçın ve fesat tanrıça, uğru ve uğursuz kraliçe, kıskanç Hera’nın adını verdik.
Av esnasında öyle açılırdık ki, kimi zaman Midilli önlerine bile düştüğümüzün
ayrımına varmaz, açıkta balinalarla, deniz kırlangıçlarının sevişmesine tanık
olur, sekban başı coşkuya kapılıp, gayetle ve gayretle havaya güvercinler,
tavuslar, tellim sülünler salar yer gök tören şenliğine döner, bin bir renkle
bezenir, hava kanatlar ve kuyrukların feykleri, dönüş ve taklalarıyla bir
hareket ve renk cümbüşüne, coşkulu, usa sığmaz konfetilerle dolu bir irem
bahçesine dönerdi. Avlaklarda neler bulunmazdı ki, çiftleşen erkeğini yiyen,
serçe avlar örümcekler, kurbanını zehirleyen topuz (gürz) gibi böcekler, el
büyüklüğünde, kuş kanatlı kelebekler, hayaleti andıran yusufcuk, ölü taklidi
yapan çekirgeler, sayısız balıkçıllar, keşiş kuşları, kaşıkçılar...
Padişah,
denize kaşalot gölü, lagünlere, dalyanlara, levrek yurdu derdi. Ava eski
Bizans’tan ve sisler ülkesi Trabizes’ten, Pontus’dan kimi reaya ve keşişlerinde
katıldığı olurdu. Konaklar terk edilip yaylaklara çıkıldığı zaman, yollarda kimi
haseki ağası, dalkavuk veya cin fikirli maskaralar padişaha hoş görünmek için,
pislikte oturur Eyüp’ten kıssalar, Sezar ordularının yolunu değiştiren
Kaledonyalılarla ilgili gülünçlük ve tuhaflıklarla dolu anekdotlar, bin bir gece
öyküleri anlatır, Homeros’dan ağıtlar, kör ozan Tamiris’ten (tilmizi) orfeler,
epopeler okunurdu. Lundenburgh’dan, Romeburgh’a kimi atla, kimi kalyonla, kimi
yayan yapıldak giden ve yolculuğu Tsargorad’da biten bir gezginin başından
geçenler ve Apeninli Dante’den dizeler, ölüler ülkesi Ellis ovasına gittiğini
savlayıp padişaha us dışı ‘Gehenna Öyküleri’ anlatan hünerli bir prens, düşünde
kovaladığı tavşana havlayan tazıya ilişkin av masalları, sandal ağacıyla ırmağı
geçip Atahualpalıların yanına varan, Akheron’da inançsızların ölüleri su yüzüne
vurdu deyip dilbazlığıyla ilgi çeken bir serüvenci, avlanmaya giden erkekler ne
avlayacaklarını mana duvarına yumuşak bir taşla çiziyor ve resmi çizilen hayvan
taşın içinden (canlanarak) çıkıp hepsine saldırıyordu diyen bir fabl ustası ve
güneyden gelme bir dengbej hepsi hepsi vardı doğrusu av sırasında...
Cehennemde yalnız Sarpens ve Lacerda adlı gök cisimleri parlıyordu derler
ama burada da Erendiz ve Sekendizler parlardı hep. Adı söylenmemiş Yusuf ve onun
kuyusu kadar derin bakar zebaninin bekçilik yaptığı ormanlarda avlanırdık. O ve
bütün alem güzeldi doğrusu. Saksonyalı askerler Dankirk’e çıkarken bellerine
kadar suya gömülmüşlerdi, şimdi cesetleri de öyleymiş. Bizde atlarla yarı
belimize kadar bataklıklara girer, sazlıklarda kaybolur, sazan göllerinde gün
ikindiye vurduğu zaman uzun gölgelerimizle dağlara vuran heyulalar olurduk.
Deliktaşlı Ruhsati, Hayali, Kul Mehmet, Bağdatlı Ruhi, pişmanlık ve hata dolu
yaşamından dolayı Hatayi mahlasını seçen Şah İsmail’de bizimle olur, neşe verip,
şenlikli varsağılar, methiyeler, av kasideleri okur, patırtılar arasında kahkaha
çiçekleri gibi açılıp saçılıp-bağırıp çağırarak, gürlenir, mutlanla dolardık.
Bir de Knidos’ta evinin damından yıllar boyu Kanopos yıldızını gözetleyen
Eudoxos vardı avcı kullar arasında. Kraliçe Elizabeth’in Sultan III: Mehmet’e
armağan olarak sunduğu orgu, I699, 25 eylülünden beri çalan bir ticani vardı,
gökte Fomalhaut’la, Güney Balığı’nın oralarda bir yerde oturur bize seslenirdi.
Yalnız avlanmakla kalmaz, şifalı otlar, acımıklar, aylandız, şerbetçi otu,
karamuk ve yemlikler toplayan kimi hekim ve meczuplarda bize katılırdı. Uzak
eyaletlerden bir sayrı, ender bulunur ve yalnızca Gediz’de yetişir terafik otunu
yiyerek akıl baliğ olmuştu, gene bergamot otu yiyen bir sametin dili çözülmüş,
lavanta koklayıp, önermeyle sedir ağacının dibinde sabahlayan av katarından bir
mefluç da şifa bulmuş, hatta ağır aksak yürür değil koşar olmuştu. Bu adam öyle
ki 17 yıl boyunca atla gezdirilmiş ve ama iyileşince ömründe bir daha binit
üzerine çıkmadığı söylenmişti. Apolyont gölünün oralarda Afrika’dan gelme tropik
çiçeklerle dolu bir Habeş bahçesi vardı, kimi dermansızların eczasıyla,
sarilerin sağaltımı buradan temin edilirdi. Avda hepsi işlentili 4000 havlu,
1100 yorgan, 800 çadır, 600 güğüm ve daha sayısız zerzevat katırların sırtında
bizlerle yolculuk ederdi. Sonra bulut gibi sinsi yaklaşır Hilal-i Ahmer’e benzer
bir cisim gökte belirdiğinde av ancak biter ve cem yolcu yurtluğuna dönerdi.
Semipalatinsk, Astrahan, Novaya Zemlya’da acayip ışıklarla dolu nükleid
zindanlardan hayırsız haberler gelip ahval düzelinceye dek; avın ikizi için dahi
4 yıl beklendiği olurdu. Avlara ışık ve ark dokunağı gibi atılan oklar öyle
parlardı ki; ah, ah, diller nasıl anlatır...
Ama her şey ve her şey, o
padişahlar, o avcılar, avlaklar, o yaratıklar, halayıklar hepsi bir gün geldi,
yok oldu gitti ve her şey, her şey bitti. Her bir şey sisler arasında eriyip
tükendi... Ölenler için, o incecik bedenler zamanla bir siluete, o sıska
siluetler, bir hayalete, o zarif hayaletse, gökyüzünü kaplayan bulutlara
karışıp, silinip yok olmakta derler… Platon’un ruhu, Afrodit’in bedeni, sonsuza
dek Hellas’ın güzel gözlerine çekildi, baykuşla, cırcır böceği, kertenkele ve
fare yedi dostlarım. Uyuuuu!..
XII
Zaman var, ölüm de var
dedi. Kuzguni ve güneş başlı yılan, kapılara üç kez vuran ve eşiklere gölge
düşüren zamandır... Ve zaman, sırtlan tüyü mezarlarda sessiz gülüş, sönmüş kor,
kör kar ve ‘son iç çekiş köyüdür’ artık . İşte o köyden bir şarkı; söyleyen Agi
Mishol, Macarlı!..
‘Esirgeyen, bağışlayan, tanrının
adıyladır...’
...
‘Hepimiz buradayız- / Yeryüzündeki sıcak ve canlı
herkes, / soğuk olanlar şimdiden / yerin karnının altına / saklanmışlar- /
mutluluk avcıları, acının kaçakları, / kaprisli melekler kristal bir an
bağışlamış onlara, / bizi birden şaşırtan bir okşayış- / birbirine sarılmalar, /
kucaklaşmalar, / aşkın aşka akışı.
Ve birbirimize bakıyoruz, / her yüz tek ve
benzersiz, / birbirimize dokunuyoruz / parmakların şaşkınlığı ve bilgeliğiyle; /
yelkenleri indiren gülümseyişlerimizle / düzgün ve barışçı / dişlerimizi /
gösteriyoruz birbirimize / heyecanlı, sıcak, / çekingen dokunuşlarımızla /
(çünkü başka türlüsü her zaman dayanılır gibi / olmayan / ve karşındakinin
gözlerinin aynasında / yanıtı pek belli olmayan bir bilmecedir).
Ve sevgi- /
evrende esen o sıcak soluk / eritiyor gergin tenimizi, / çekip çıkarıyor
derinlere gömülü göz yaşlarımızı- / bir şey seyrediyor içimizdeki bir yarıktan,
/ orada her zaman gören / bir şey / acıyor bizim insan oluşumuza, / acıyor
uçmayı özleyen / zavallı kürek kemiklerimize.’
...
Hayıııırrr!..
*
HOMOHOME
Uzay boşluğundaydık. Mauritia ve Rodinya'dan geçiyor;
‘Cogito ergo sum’dan ‘Digito ergo sum’a doğru gidiyorduk. Otofazi artıyor,
Triangulum yanıyordu. Çen Guangbiao oksijeni piyasaya sürmüş, Amele Birlikleri
Miklagard’a kanal açıldığını görmüştü.
Kuarklar eşliğinde Satürn’deki
ofisimize geldik.
Neandertal klonluyor, lemmingler ve kar tavuğu üretiyor,
binlerce rüzgârla, bağırsak florası ve biyo yakıtlar gezegeni süslüyordu.
Tanca'da, manolya bahçelerini gördük, günbatımı Petra Vadisi'nden geçtik,
mor külhani yeleleriyle Berberiler fener alayındaydı, eseme ve farmakoloji
düşkünlüğü vardı.
Tartus'da onu arıyor, Flotilla 13'ü soruyor, Osirak nükleer
reaktörü, Al Kibar plutonyumunun üvey kardeşi mi, diye hipotezler
üretiyorduk.
Negrilisin’in hükmü sonsuza dek sönümlendi, anlağı kaotik Joyce,
Hiçkimbaba, Cellatnemrut ve Numançiçeği diyor, fasit bir dairede Lübnan
selvileri, kokularla bulvarlarda yürüyordu.
Işığın menisi, kurşun deposu
penisler, Nepal biçemli uterus, egomenler ve küskün Sumatra, kent denizlerinde
bir Grek vazosu gibi duruyordu.
Trigonometri ve tiktaklar dizisi yer
değiştiriyor; Kato senatoda, tanrı ve insan türü kendi yarattığının yarattığıdır
diyordu.
Kapitole yağmur yağdı ve Lord Harry yerde yetişen yonca yeşil olur
diyerek gerçeği vurguladı.
Işıltılı çehre, Hint sümbülü ve havlayan kedi
aramızdaydı.
O an, Büyük Brother, Düşler Atlısı ve stronsium bir ortaklık
kurguladı.
‘‘Papa Peter her gece yatağına işer
Ayrımız gayrımız yok, böyle
de olsa beşer’’
Fosfor yanığı merdivenlerin yarısına kadar geldi, eğildi ve
medüzünden sıyrıldı, birden o tuhaf şey göründü, yarı karanlıkta, ölü deri
parçasını yoklar gibi arandı ve kör hançeri güç bela derinliğe saplandı, sönmüş
bir galaksi gibi hiçbir yaşam belirtisi yoktu, ikili sarmalda yaşlı siborgun
çığlıkları yankılanıyordu.
Erdemliler ve meşaleciler gruplara ayrılıyor,
çenesiz Çinliler ve tavus benliler çoğalıyor, Cem'de dünyayı Mars'a
benzetiyorum, yaşam belirtisi var ama yaşam yok diyordu.
Göl kedilerinin
soyu tükendi. Ranvier boğumları hız sınırını geçti. Galanthus -karga soğanı-
güneşte de açıyor, kuvarsit ve arduvaz kayaçları, güz ertesinde sabır çiçekleri
gibi patlıyordu.
Kambriyen dönem ve mastodontlar enzimi kendini yeniliyor,
uzaklarda kabaran Tetis denizinde nautilus yüzüyor; San Andreas fayı açılırken,
hydromeller ve puhuların gözleri saf karanlığı görüyordu...
Her izm biraz
faşizm barındırır dedi Tarık, mineral yiyen ve elektrik içenlerin ülkesine
geldik, Melkisedek ayini parıldıyor, Anka kuşu yumurtluyor, etekli bir İskoçyalı
geçerken, kuzeydeki kulübelerinden el sallıyordu İskandinav
köylüleri!..
Karanlıkta kuğular gibi esiyordu horoz rüzgârı.
Güney Haçı
yanıp sönüyor, Karaağaç'tan herkes kaçıyor, tek bir insan oraya doğru koşuyor,
Kız Kulesi’ndeki betikler bir şiire dönüşüyor ve sonsuzlukta 'Sayrılar Evi’nin
kapısı özlemle açılıyordu.
Üç ayaklı keçi, uzun boylu masmavi tazılarla
altın kapıdan süzülerek geçti ve O; hışımla kükreyerek ‘Pendafrodit’ olanınız
kim dedi!..
Öne çıktım.
‘Tanrımız sizi görmek istiyor!’
Başımı öne
eğdim ve ‘Şiir, insanın sonsuz yolculuğunda gizençli, eşsiz bir kanat sesidir’
dedim.
*
'İZEGKRAP
Bunuel'in
ikonoklastı, bahar ve ölüm sıcaklığıyla, Agatha ya da modern bir çığlık düşünde,
Nefertiti'nin gözleri, yeni biçem verilmiş Modman Jesus ve eril Mandonna'yla,
sonsuz satranç oynadığı hermafrodit yoldaşı ve elinde haçlı kemanı; sanat
usdışı, yaşam mantıksız mottosuna sarılarak, gezegen içindeki dünyayı yanına
çağırıyor ve kedi insan ama insan kedi diye bağırınca, atın ölü olduğunu ve yeryüzünün de döndüğünü kanıtlıyordu.
Bir
orsiklet Fellini'ye baş kaldırıyor ve orada tozlu, yılan dili gibi bir şey; ben
toprak değilim ama gerçekte toprak benim diyordu... Gezi Parkı ağlıyor,
ağaçlardaki sincap heykele bakarak kızılderililere paranın yenmeyeceğini
söylüyordu. (Digito ergo sum, pilgrim violin, chess infinite, earth in earth,
ars irrational but vita unreasonable, Hitchock or scream modernismo, spring and
death Caravaggio) Cadde-i Kebir sincap görene kadar ağaçlandırılmalı ve at
ölü çünkü human konstruktvisttir diyordu. Sinarit balığı gülebilir, yüz devrim
yapsam grafitiyle Zeus anıtına yazmam diyen teyzem, Kanalbul'a gideceğim ben,
Stanpol devleti nerede, Argentina dostlarım, Argentina, resmi tarih işte, bak
işte, '(Başka dünyaların egemenliğine doğru...) / Hatırlamıyorum ülkesinde, üç
adım atıp kayboldum. / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. / Anne, ben
kimim? / büyük annem var mı benim... / Annem, babam, / ya kardeşlerim... /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları; / Çocukları size satmışlar / Hiç soru
sormayanlara / Parası olanlara!.. / Anne, benim annem kim? / Küçüğüm, tarihi
katiller yapar! / Annen, baban yok / Plazo de Mayo'yu unut / Perşembe'nin
Delileri kim sorma! /
Öğren bunları!.. / Hatırlamıyorum ülkesinde / Öteki, /
Adım, / Unuttum!..' Ah ne kadar sıkıcı, ya demek öyle dedin ha!.. Bak yahu
ne dedim ki ben, dedim mi; Adam çölde sağa sola bakınırken birden devesi yok
olmuş. Suyu, ekmeği, her şeyi kaybolmuş... Umutsuzca, karabasanlar içinde uykuya
dalmış. İçini de bir ölüm korkusu sarmış. Bir zaman sonra çaresiz uyandığında,
bir de ne görsün, deve baş ucunda duruyor! O kadar sevinmiş ki, 'Allah'ım,
beni sen yarattın' diye haykırmak istemiş, ama dili sürçmüş, 'Allah'ım, seni ben
yarattım' deyivermiş!.. Velev ki şeriata göre, gerçekte olsa, olmasa da, kulun
dili sürçse bile, 'Aziz ve Celil olan' bunu hoş karşılarmış. İşte müselmanlık
böyle bir hoş görü diniymiş evvel zaman içinde! Ne dedim ki dedim; Barış
süreciyle, direniş süreci yan yana! Demokrasi istekleri bitmez, (domino teorisi
gibidir, artık evren gibi genişleyeceksin, yoksa çökersin dedim) yavaşlarsa
hükümet düşebilir, levanten çocuk diyorum, sen üç yüz yıllık topraklardan
gökyüzüne bakıyorsun, Delaware'de en eski kitap kaç yıllık Meryem'in oğlu!
Efes'te pilgrim ol, imansız köpek hükmü dinlese, güvercin güve mi öldürür! Senin
dünya dediğin, barbarlığın pazarlandığı, insanlığın gammazlandığı Hollywood diye
sarışının yüceltildiği bir gaita piyasası. Hasır taburelerde otur, AsiisA
dediğin Antakya da peygamber oldu, gamlı baykuş seni dinliyor! Orası dünyanın
aynası, tanrıyı yadsımak ve insanlığın ifritin kollarında uyuması, bugün
gorillerin yanında yatıp kalkıyor olmamız, Özgürlük Heykeli'nin tacındaki
dikenlerin tinimize batmasındandır ve gerçek gerçekten gizleniyor kafirun
yollarında Leventolarado! 'Noli me tangere' de bakalım, iao oai, domuz eti mi
yedin, kokoreç kapitalizmi; bağırsaktan en yüksek kâr nasıl elde edilir gibi,
utançsız kazanmanın gizi, Marks kokoreçizm dese her şey daha iyi anlaşılacaktı
belki, nedir bu ayo gayo azizim!.. Hepimiz
kuyrukluyuz, bazılarının kuyruğu asasıdır, bazılarının kasası, kuyruğun ne ki
senin, sübyanın var mı ki! Bak ben şimdi ne diyorum; 'Gezi Parkında Dolanıyorum,
Yitirdim Cennetimi Aranıyorum, Senin Selamına Güveniyorum, Gel Otur Yanıma
Hallerimi Söyleyim, Halimden Anlamıyor Ben Onları Neyleyim, Gezi Parkından
Gelsin Geçilsin, Kurulsun Masalar Şarap İçilsin, Herkes Sevdiğini Alsın
Gezilsin, Vurma Behey Vurma Ağaçlar Ardına, Kimseler Yanmasın Benim Derdime,
Gezi Parkında Defne Gülüm Var, Hey Allah'tan Korkmaz Sana Ölüm Var, Ölüm Varsa
Bu Dünyada Zulüm Var, Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim, Halimden Anlamıyor Ben
Onları Neyleyim...' E bak ama, bir gün Bohr ile Einstein kırda kuantum kuramını
tartışarak geziyorlarmış, tartışmanın hararetli bir anında, karşılarına ayı
çıkmış, Bohr, hemen ayakkabı bağcıklarını sıkıca bağlamak üzere eğilmiş, onu
izleyen Einstein "Yahu Niels ne yapıyorsun, ayıdan daha hızlı koşacağını mı
sanıyorsun?" diye sormuş, Bohr'da "Hayır Albert, ayıdan daha hızlı koşacağımı
düşünmüyorum, yalnızca senden daha hızlı koşmayı düşünüyorum" demiş! Bohr 'la
değilse de Einstein'la çok iyi arkadaşızdır Levent!.. Çağımızda bir çocuk az, iki
çocuk fazla, 'avm' istemiyoruz, hayvanda yiyor, karnımız toksada her yerimiz aç,
şiir dinleyerek ruhumuz, Kuran dinleyerek gönlümüz doysun istiyoruz! Deli
İbrahim kanalı istemiyoruz, köstebek yuvası kent istemiyoruz, melez Malezya
istemiyoruz, dünyanın en arkaik kentine, kanal açan pamuk çeltiğimi sulayacak!..
Her adımda Deli Dumrul köprüsü istemiyoruz, kentin bekaretini bozan gökdelenlere
iman mı edilecek! Batıda kiliseden yüksek yapı yok, varsa kilise yok! Peygamber,
bugünleri görse, Kuran'a yeni hükümler eklerdi! Düşünen bir toplum istiyoruz.
Yönetilen bir toplum istemiyoruz!.. Arzu'nun karanlık nesnesinin
canı sıkılmış ama; 'Vezüv gibi yanan ağzından inip, gövdeni; bacakların çıktığı
yerlerini okşadım! (Bir atmaca gergin kanatlarını topladı, çayıra daldı.)
Sağrını öpüyordum! (Bembeyaz göğüslü minicik toy kuşunu, havaya kaldırdı kuş.)
Kokun çıldırtıyordu! (Ufacık bir tipi gibi, tüyler döküldü kuştan.) Alev alev
yanıyordum artık ben! (Otların üzerine düşen tüylerin ışıltısı, parıldıyordu
güneşte...) Benimsin diye haykırıyordum!.. Ahh ah, beyaz yeleleriyle ölümsüz bir
Yunan tanrısı gibiydi, sessizliğin sesi, susarak yaşıyordu sanki, değeri
bilinmedi demeye gerek yok, değeri bilinenin değeri ne ki, değeri bilinmeyenin
değeri?.. Değer, belki de göklerin terazisi!.. Levent, geçenlerde erguvanlar
eşliğinde, yandan çarklı vapurla boğaz turuna çıktık. Tam dönüyoruz derken,
kaptan Karadeniz'e çıkmasın mı, ne yapıyorsun dedim!.. Bir sürprizim var dedi,
az gitti uz gitti, bir körfeze girdi. Bak dedi; Erguvanlı olana, Öküz Geçidi
derler, bu avret gibi namütenahi uzanan 'Koyun Geçidi!..' dedi. Namütenahi dedi
Levent, namütenahi dedi! Boğaz varken kanal mı açılır dedim, açıldı dedi, halk
arasındaki adı; Deli İbrahim kanalı, yahu az önce söyledim duymadın mı dedi!..
Kim demişti yahu? Neyse, ben Müslüman adamım, haklılar dedim. 'Körün istediği
bir göz, Şeytan vermiş iki göz!..' Kaptan öyle bir kahkaha attı ki, uyandım! Düş
görmüşüm!.. Motosiklet yolda birine çarptı, kimse yardıma gelmedi
diye insanlık öldü mü diyor sihirvizyon! Her zaman söylüyorum bunlar halk
düşmanı, oryantal terbiyeye göre; insanlar başına toplanacak, çığlıklar
atılacak, ehli Müslim bir oto duracak, kazazede karga tulumba bindirilecek, biri
son soluğunda yüzü gülsün diye ağzına duman verecek filan! Bak, bedenim bir tane ama bir
adım sonrası için sonsuzca açılım yapabilirim! Her insan bir dünya ama avuç içi
kadar acılarımız, bu büyücül dünyayı yıkıyor nasılsa, aslanı arı haklıyor,
arıyı rüzgâr!.. Ne var kardeşler ne var!.. Hindistan'da, müslümanlar 'bir inek
öldürmüş' diye yaygara çıkarsa birkaç dakikada bin kişi toplanırmış, Müslümanlar
'bir insan öldürdü' diye yaygara çıkarsa ancak bir kaç kişi toplanırmış. Çünkü
inek kutsal ve tanrı katında sayılırmış!.. Sözü biraz uzat, anlaşılır olma,
anladığını yine yine, ne diye okur ki insan!.. 'İnsan olmak erdem gerektirir,
kimse tek başına ben insanım diyemez, gradosu olmalıdır kişinin ve insan
olmak ulaşılabilen bir şeydir. Aksi yani insanlıktan uzaklaşmak içinse, bir şey
istenmez, hiç bir şey aranmaz insan olmamak için, kötülük yapmak, insanlıktan
çıkmak için istemek yeterlidir, ama insan olmak için onu istemek yetmez, deyim
yerindeyse başkalarının onayı ya da iyilik ve insanlığınızın kabul görüyor
olması gerekir. Az gelişmişliğin olduğu bir yerde, yaşadığınızı anlamak
istiyorsanız, tek bir şeye bakmanız yeterlidir, herkes kötü olanda kolayca
hemfikirdir, asla kavga etmezler yerden yere vurma konusunda, ama bir şeye
özüyle sözüyle 'İyi' demeye kalkmayın, diyen bir süre sonra sözünü yadsıyacak,
karşı çıkanda yok o kadar da kötü demek istemedim demeye başlayacaktır. Ayrıca
bütünüyle kötü ya da iyi demek gibi mantaliteden yoksun, içerikle bağlantısız,
boşlukta dönen, deyim yerindeyse sudan bir bakışı, zahmetten uzak, sonu
eğlenceye varan ve volümü değişmeyen bir alışkanlığı vardır. Az gelişmişlikte
hiç kimse ne dediğini tam olarak bilemez, sözcüklerin çevresinde döner dururlar,
çünkü gerçeğe, eyleme ya da yaşama bakarak değil, ne söylemeleri gerektiğine
bakarak konuşurlar, bu yüzden düşünceler temelsiz, kanıtlar inandırıcılıktan
uzak, eleştirilerde bağlamlarından yoksundur. Az gelişmiş toplum, yaşamın ve
gerçekliğin hemen hemen dışında, gördüğüyle değil görmek istediğiyle bütünleşir,
onunla iç içedir, eğrisiyle doğrusuyla esemesi, işin özünden uzaktır. Bu yüzden
ona illüzyonlar sunmaya gerek yoktur, o tansığı bizzat kendi eliyle yaratır. Us
dışı ve inanılmaz olanda budur, kendi illüzyonunun bulgunu, bizzat ona kapılması
istenen, onun için uğraş verilen toplum ya da kişidir! Sonuç olarak az gelişmiş
toplumu yönetmeye gerek yoktur. Bundandır otorite de alabildiğine içe
kapanık, durgundur!..' Çok uzattın ama, yine de diyorum ki, diyor o; Grek ve
Latin kültürü, orta doğu ve Afrika uygarlığının tilmizidir, batı bizi aldattı!..
Öyle olsa ne değişir, kültürün anayurdu yok ki! Bologna'ya git, dünyanın ilk
üniversitesi yazıyor kapıda, Harran'a gel, a'şirret dünyanın ilk üniversitesi bu
toprağın altında diyor! Luksor'a gelince rehber yeni bir müjde verecek! Sorun
ne? Grek kültürü bizim diyememek... Homeros biziz diyebilseydik, bugün yerimiz
barbarianın üstünde olurdu Zizek! Solon, Demokritos hep bu toprağın insanı ama
Grekçe bize yabancı, Fuzuli, Hafız, Gazali senin dilinde mi yazmış! Mıgırdıç
Margosyan Türkçe yazdı, Sadık Hidayet İsveç'te oturuyor, Ergenekon Gobi çölünde
kaldı, Hatayi Yavuz'a kılıç çekti, tümü bizim, Homeros'a gelince gâvur İzmirli!
Kılıç çektikleriyle aynı sofraya bağdaş kuran kim?.. Arkadaşlar, imparatorluğumuz
içerden ve dışardan kuşatılmıştır. Yedi düvel bize göz koymuştur, ama gerçek
sorun içerdeki hainlerdir, onlar Samsun'a çıkıyor, Ankara'ya gidiyor, bizi
bölmek hatta yok etmek için hile ve desiseye başvuruyorlar, hilafete karşı
çıkıyorlar, Frenk işi bir hokkabazlığın yönetimini kurmak istiyorlar, biz her
şeyle baş edebiliriz, Viyana'dan Fizan'a kadar kılıç salladık, atalarımızın
yüzünü hiç bir zaman kara çıkarmadık, ama bugün bizi kâfirler değil,
içimizdekiler yıkmaya çalışmaktadır, işimiz zor ama Tanrı yardımcımız olsun!..
Bu tümce bugüne uyarlanınca bir çelişki ve de komedyadır. Ne anladın sen
bundan,Yazılı Gazel 1966'dan; ' Hiçbir şey anayurt gibi olamaz. Hatta / binici
bile. Yüce tan vakti boş alanda, / rehberlik eder bronz bir savaş atına /
akarken zaman, ne bronzdan, ne de / başkalarından çekinir. Ne de israf ettiği /
savaş küllerinden Amerika’nın ovaları /etrafında ya da kalan bir dize veya bir /
serüven üzerinde o da değilse tamamlanmış / bir hayattan kalan bir anıda onların
/ görevlerinin dikkatli egzersizlerinde. / Anayurt gibisi yoktur. Ne de onun
bayrağı / gibi. Hatta zaman bile yüklü mücadeleleri / ve tahribatları ile sürgün
sonrası, bölgelerin / ağır ağır yerleşen insanlarıyla, / alabildiğine uzanarak
seher vakti ve günbatımından / içeri, ve daha da yaşlanan yüzler ile kararmış /
aynalarda, isimsiz kararmış ıstıraplara katlanmış / bütün gece şafak sökene
kadar, ıslanan örümcek / ağı ile siyah bahçeler etrafında. Anayurt, arkadaşlar /
bir yasadır, dünya döndüğü müddetçe. / Anayurt gibisi yoktur, fakat biz, hepimiz
eskiden ettiğimiz / yeminlere sadık kalmalıyız. Bu centilmen insanlar / ant
içmiştir en iyi Arjantinli olmak için doğdukları /evde alınan yemine. Biz bu
adamların geleceğiyiz, / hatta bunların ölümlerinin gerekçeleriyiz. / Görevimiz
fevkalâde ağırdır. Miras bırakılmıştır / ruhumuza bu insanların ruhu tarafından;
/ ve bu mirası korumak bizim yaşam sebebimizdir.' Cadde-i Kebir sincap görene
kadar ağaçlandırılmalıdır. Alzheimer adam aynı şeyi defalarca yazıyor!.. Doktor
ya da çömezi asistan, mujiklerin bu işkence veren, acayip kokularla dolu,
kucaklarında çocuklarıyla göçmenler gibi insan ruhuna perişanlık veren manzarası biter, osurgan otu, lotuslar, orkideler
kokan, parfümlü darphane-i darb-ı meseline gider, nice dövizleri beğenmezdi!
Peki ya nerede o, yoksa kovuldu da, kovuğunda, sayrısız insan mı
üretiyor Frankeştayn! Yoksa nedamet mi getirdi, yoksa değeri bilinmedi,
Harlem'e, mujikler mahallesine göç mü etti!.. Bir gün karanlıkta, yoksa ben
yerde biten ot muyum dedi! Yalan rüzgarı bitti, şimdi Newyork'la çapul takasının
zamanıdır! Çemişkezekli sir bu işin içinde yoksa, Çoban çavuş sözünü edemiyorsa,
elbette, payitaht İstanbul değil mi diyen manken ve dizi finosu monden ve aşk
doktoru şiirisyenle kalkışma zamanıdır! Altius, fortius, citius!..
Ama
içlerinde belki kılıç balığı vardır... 'Bu bir kılıç balığının
öyküsü / Yazılmasa da olurdu. / Ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu /
Uskumrunun arkasından gidiyorduk / Sürünün içinde ben de vardım / Sırtımda bir
zıpkın yarası / Mutlu olmasına mutluydum / Nedense gitmiyordu kulağımdan / Bir
türlü o "ağ var!" sesleri / Deniz kızı girmiş düşünceme / Ben iflah olmam /
Dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı / Dolanınca ağa çok geçmeden
küserim / Bir çocuk bile çeker sandala beni / Bu kadar ağır olmasam / Beni böyle
koşturan yaşama sevinci / Kanal boyunca bir o yana bir bu yana / Siz yok
musunuz, siz derya kuzuları / Kestim kılıcımla karanlığını dibin / Yakamoz
içinde bıraktım suları /Ah aysız gecelerde olur ne olursa / Sırtımda bir zıpkın
yarası / Atın beni mor kuşaklı bir takaya götürün / İri gözlerimde keder /
Kılıcımda hüzün / satın beni, satın beni / Rakı için!.. ' Muh; kemik iliği demek, alef;
evcil hayvan demek, et; emir kipi, yerine getir, uygula demek! Kemik iliği evcil
hayvan üret demek mi muhalefet!.. Doğuda, nerede bir kalkışma var, bütün Deli Dumrullar
ordadır ve karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir mottosunun narin
esrikliği yaşanır. Kültür anıtımız yayınevi hemen atlar, tanıtım yapsa bu kadar
sempatizanı ahirette toplar. Şanını savcının ayağına gidip benim kitabım muzır,
dava açmazsan ezerim, adımda Bikir gazelinden elde etmiştir. Ver elini mübarek
gaza... Doğuda bir tavşan bırak ortaya, kaç tazı peşine düşer bilinmez!
Sayamazsınız! Üstelik tazıların arasında, kaç tazı vardır Afgan cinsi, kaçı
kırmızı tilki, belli değildir! Sözlerin kenef gibi Kinova, dinle bak, sen bir
Hinoğlu hinsin Ahiyak! Fütüvvet ile şair olma devri kapandı, o Sepetçioğlu
zamanındaydı. Manganezin tiniyiz, Cyrano suflörlüğüne soyunan tiyatrocuya
inananların piriyiz. Saçmalama gene, yineleyip durma geveze!..
Otobüse
bindim, Kadıköy'e geçip bir temiz hava alayım dedim. Sürücü köprünün ayağında
herkesi indirmez mi! Çaresiz indim. Aaa! her yer kafe, restoran, peyzaj
kulübesi. İnsanlar şen şakrak ve mutlu!.. Çekinmedim sordum adama; Hangi
devirdesin, köprü trafiğe kapandı, seyri alem salıncağı oldu, insanlar azaldı,
bak aşağıda Kondor gibi kanatlarını açmış gemi, gerçekten bir seyrüalem gemisi
Fellini'nin düşleri gibi geldi geçti! Küçük dilimi yutacaktım ama adama, bunu
nasıl yaptınız dedim?.. Dedi ki, bak herkes siborg, kadınlar manken, erkekler
metromani, yeryüzü artık sorunlarını çözdü. Trafik bitti, on üç çocuk yap gocuk
vereyim diyenlerin dönemi geçti, her yer Turkuvaz, her yer mutluluk yuvası,
savaş gibi bir şey yok dedi!.. Nasıl olur da biz bu işi beceririz, bunca kavga,
kumkuma, emperyaller, dış mihraklar nereye gitti?.. Acı haber tez duyulurmuş,
adam korkunç haberi verdi! Dünya bize kaldı kançılarya, emperyaller aya gitti!
Türbanlı eşimmiş dürten, kalk bir dua et, bunca saat uyunur mu edasız deyince
anladım. Düşümde düş görmüşüm! Düşüncenizi değiştirmiyor musunuz, çünkü düşüncesini
değiştirebilen tek yaratık insandır, sen de skolastik adamsın, bitmez tükenmez
can sıkıntısı gibisin; 'Bir bıçak saplı durur göğsünde, / Hangi su
tasına uzansan boş; / Hangi pencereye koşarsan koş / Aynı siyah güneş
gökyüzünde. / Aynı siyah güneş, aynı siyah, / Aynı susayış, aynı koşuş, aynı...
/ Of... hep aynı şey, aynı şey, aynı şey, /Aynı, aynı, aynı, aynı, aynı... '
Sıkıldım Lethe, vur
fakat dinle! Yine mi oooffff; 'Maral bakışlı bir düş geçiyor acılardan / diyorum ben. /
Ağır metaller gibi, / uzaysı sevi ve ah ki / bakılışı güzel. / Reyhansı tözden
ve süzülen, / bir Sümer koku, / Arzunun karanlık
nesnesinden. / Alkeion ki doğrulur korulardan, / bir masal geçiyor burada / bir
taç yaprağı, / leylak büklümlü, / bir kara yoru. / Irmak bir peri geçiyor /
ölümlerden diyorum ben.' Serinledin mi Arsinoem, bak büyük
devrimci, Clark Gable benzeri Che Guevara'mız, ömrünü böceksavarlığa adayan,
tüyü bitmemiş yetim dostu, kostümlü gerillamız, içimizdeki sarışın
İrlandalı, sihirvizyon ankormanı, açın, açığın, uçuğun kadim yoldaşı, Fidel'in,
Kaddafi'nin, Lenin'in arkadaşı, Marks'ın sırdaşı, Vefa'nın candaşı, komedyenin,
ojelinin, sürmelinin yandaşı... Büyük İsyankâr, minik İskender, yolun açık
olsun! Amanpour, sen de bizi bırakma! Kavanoz dipli dünya, Hepimiz
kardeşiz, bu kara günde CiaNürNeşiz bacım!..
Aşil
(Akhilleus) bir barbar, bir saldırgan, Hektor, bir yurtsever, bir kahramandır.
Ama tüm kaynaklarda Aşil kahraman, Hektor acınası, surların önünde sürüklenen
bir humandır. İlyada'ya zaman içinde ekler yapılmış, iş bilir için zor
değildir... Che Guevara, bir tür Hektor, İsa öyle, Hitler'i Moskova'da durduran, yurdunu, ülküsünü barbarlara karşı
savunan herkes Hektor, Hektor hariç!.. Batının her tür demogojik bombardımanı,
İskender kültür götürdü, Attila barbarlık getirdi yalanı, bu anlayışın
anlağımızda değil, genlerimizde yer etmesine yol açtı. Batıl olanın sözcüsü, biz
düşüncelerimizi açıkça söyleriz diyor, diyorum ki, barbarlığın ar'kaplanı,
soykırımın papası, nükleer öldürümün patentine sahip bir ırkın ahfadı olan;
Voltaire gibi düşünceni belirtme hakkına sahipsin ama, öldürenle, gidenlerin
acısını paylaşmaya benziyor, seninle kıbleye durmak!..
Dünyadaki
her şey senaryodur, senaryo bile, ozanım aydın değilim, aydınım ozan
değilim, hangisi olasıdır sizce? 'Şarapla
doldur tasını, toprakla dolmadan, dedi Hayyam / Oradan geçen uzun burunlu,
yırtık pabuçlu adam, / Dedi; benim bu nimetleri yıldızlardan bol dünyada /
Değil şarap almaya, ekmek almaya bile yetmiyor param!..'
okumanın
tekeli mi olur, sadece beni okuyabilirsin öyle mi, bunları eleştiremeyen toplum,
kütüphane içinde dolaşan fincancı katırıdır! B
Fanterotik, Merhaba Türkiye'nin sayılı
satılmamış kanalı. Telefonlarınız sürekli meşgul çalıyor ne yazık ki ordan
ulaşamadım. Şu an sinirden elim ayağım titriyor. Ben Ankara Elvankent'te
oturuyorum, Sincan'a çok yakınım, ofisim Eryaman'da, yaklaşık yarım saat, bir
saat önce ofisten çıktım eve gelmeye çalışırken, tüm yolların kapatıldığını gördüm ki, gittiğim yol düz gidersem
Sincan'a varıyor. Evime varabilmek için sola dönmem gerekiyordu, mantıksız bir
biçimde tüm kavşaklar tıtulmuş, yalnızca düz gitmemize izin veriliyor, ilerde
sola dönüşe izin verilen yer, Sincan'a çıkan yol ve U dönüşü yok! İnsanları
zorla, yolları kapatarak, Sincan'a çıkarmaya çalışıyorlar ve tepede sivil bir
helikopter, eminim kamerayla kayıt altına alıyorlar, kalabalık görünsün diye de
yolları yalnızca Sincan'a çıkarıyorlar! Lütfen gündeme
getirin... Yahu nereye geldin! Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi; 2004 yılında İstanbul Mecidiyeköy’de bir gösteri esnasında biber
gazından etkilenen Ali Güneş isimli kişinin başvurusunu, başvuranın yüzüne biber
gazı sıkılmasının bundan kaynaklanan zihinsel ve fiziksel acının kötü muamele
oluşturduğuna ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3. maddesine aykırı olduğuna ve Ali Güneş’e 24.600,00 tl.
tazminat ödenmesine karar verdi. Özellikle kapalı yerde biber gazı kullanılması
ve kişinin hedef alınarak doğrudan yüzüne biber gazı kullanılması, masum bir
toplantıyı dağıtmak için gereksiz yere biber gazı kullanılması bu açık ihlali
oluşturuyor. Yapılacak iş: Biber
gazına maruz kaldıktan sonra bu durumu belgeleyin. Fotoğraf video v.s. Hemen bir
hastaneden rapor alın. Cumhuriyet Savcılığına bu belgelerle baş vurup şikayetçi
olun. Savcının takipsizlik kararı vermesi halinde bu karara itiraz edin.
İtirazınız da olumsuz sonuçlanırsa; Bir ay içinde Anayasa mahkemesina başvurun.
Anayasa mahkemesi de talebinizi reddederse 6 ay içinde AİHM mahkemesine başvurma
hakkınız var. Not: Ayrıntılar için 04.06.2013 tarihli Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi eski yargıcının “Biber Gazı : İnsan Hakları İhlali” başlıklı yazısını
okuyun, bu akşam
için toplu olarak; Starbucks'taki revirde tıbbi malzeme var, hekim var,
ulaşabilenler faydalanabilir paylaşın, Taksim Sheraton otelde 3 ambulans ve acil
müdahale ekipleri var, hazır bekliyorlar, lütfen paylaşın, mühendisler odasında
doktor ve tıbbi malzeme hazır, lütfen paylaşın, şu an aktif revirler, Gezi
Parkı'nda Sivilinsiyatif'in, Deniz Cafe'nin, Divan Oteli önünde ve Gezi Cafe'nin
yanında, yaralı arkadaşlarla paylaşın, ulaşın. Bir yüksek kimyager olarak bir yanlışı düzeltmek istiyorum.
Biber gazı kimyasal yapısından dolayı aktif bir kimyasaldır asitlere karşı
duyarlı değildir yani limon biber gazına etki etmez aksine etkisini artırır.
Bazik bileşenler kullanmalıyız en kolay bulunanı ve en ucuz olanı karbonattır.
Karbonat biber gazının yapısını bozar yağ ve tuza çevirir ve gazın etkisini
büyük oranda düşürür. O yüzden sizler karbonatlı
su hazırlayıp uygulayın. 1 litre suya 1 yemek kaşığı karbonat ilave edip
çalkalıyoruz hazırlanışı bu kadar basit. Biber gazına maruz kalan kişi gözlerini
yıkayabilir hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ağız çalkalanmalı burundaki kılcallara
yapışan capsicumun etkisini engellemek için de burun karbonatlı suyla
temizlenmelidir. Portakal gazına gelecek olursak; Portakal gazı kimyasal adı
2,4,5 trikloro fenoksi asetik asit. Görme kaybı, kas ve kemik bozuklukları,
doğumsal anomaliler gibi etkileri vardır. Derhal karbonatlı suyla müdahale
ediniz, limon gibi asit içerikli şeylerden uzak durun. Genişletilmiş liste,
yandaş
markalar. Kömür ve makarna dağıtımının finansörleri. Paranızın hayrını demokrasi
düşmanları görmesin. Birlikten güç doğar. 23'e dil uzatanların ekonomisini
geliştirmeyelim. Unutmayın onlara vereceğiniz zararı tahmin bile edemezsiniz.
A101 market, ab gıda Unakıtan, agt ağaç sanayii, ak yazılı vakfı, Albaraka,
anafen okulları ve dersanesi, assan galvaniz sanayi, asya finans (gizli faizci),
atasay kuyumculuk, audi, aytaç etli mamuller, bank asya, bahar pastaneleri, bim,
boydak grubu, coşkun gıda ürünler, Çetinkaya mağazaları, diasa marketler, deniz
feneri, doğa koleji, edutıme dil kursları, emin otomotiv, emin sigorta, ensar
hastanesi, evkur, fatih üniversitesi, fem dersaneleri, for you mağazaları,
garanti bankası, Gencallar giyim, hakikat kırtasiye, hes kablo, huzur giyim,
ışık sigorta, ihlas holding, ipar yemek salonu, işmar, kahve dünyası, kanal 7,
kar yatırım ve hizmet a.ş, kibarlar demir ticaret, kiler market, Kızılkaya
hamburger, kombassan, komşu fırın, kristal kola, kuralkan şirketler grubu,
Kuveyt-Türk bankası, mado dondurma, medicana hastanesi, memorial hastanesi,
merve pastaneleri, Mudurnu tavukçuluk, nakil lojistik, namlı yemek, namlı
marketleri, n-t mağazacılık, ntv, Nusret restaurant, ramsey, rıxos grubu, sahan
yemek, samanyolu tv, sanko holding, sarar giyim, saray muhallebicisi, sızıntı
dergisi, starbucks cafe, surat kargo, sütiş, şok market, şifa hastaneleri,
Şirvan yemek, taş yapı, tekbir giyim, timaş yayınları, torunlar kağıt, turex
minibüs işletmeleri, tümosan traktör, Türkiye finans katılım bankası, Türkiye
gazetesi, Türkiye hastanesi, uludağ yemek, uzay gıda, ülker gıda grubu, verdi
kumaş, yeni asya yayınları, yeni şafak, Yimpaş, yörsan, wolkswagen, zaman
gazetesi. Ne
varsa ruhuna Fatiha anladık ama facia bak yazısı mı bunlar! CHAPULEMOS nuestros nombres en símbolo de
apoyo a la Resistencia Turca. Para todo aquel que no lo sepa Chapular es:
Chapulear, Chapulling en inglés, es un neologismo derivado de la situación que
está aconteciendo en Turquía después del uso del primer ministro Erdogan la
palabra çapulcu (que podría traducirse como "saqueador" o "merodeador" o
"vagabundo" como actual) para describir a los manifestantes. La palabra echó
raíces rápidamente, adoptada y anglicismo por los manifestantes con un nuevo
significado: LA LUCHA POR SUS DERECHOS....exemplo: ÇAPULCU Nuran Elçi.
Direnmenin Estetiği!
Turhan Sönmez, 13 Haziran 2013. Yıldızlar, en karanlıkta daha güzel parlar. Bu
ülkenin karanlığına karşı, her yanda yıldızlar parlıyor. Taksim civarında
yaşayan sokak çocukları, direnişin daha ne kadar süreceğini soruyorlar.
Direnişteki dayanışma sayesinde karınları doyuyormuş. Camilerin yüz metre
yakınında içki içirmemeyi dert edinen hükümet, camilerin yüz metre yakınında insanların aç yaşamasını umursamaz. Tarihsel
olaylar, kalıcı özellikleriyle hafızalarda yer eder. Taksim’de iki haftada
kurulan yaşam, bu topraklara bir ütopyanın tohumlarını ekiyor. Herkes bir arada,
herkes özgür. Kimse kimseye bir şey dayatmıyor ve herkes kendi rengini özgürce
taşıyor. Antikapitalist Müslümanlar ibadet ederken, ateistler çevrelerinde nöbet
tutuyor. Kürtler halay çekiyor, Aleviler semah dönüyor, Türkler marş söylüyor.
Sosyalistler, LGBTler, Çarşı, Fener, Gs çalışıyor, eğleniyor, birbirlerine sahip
çıkıyor. Bir kişinin özgürlüğü herkesin özgürlüğü oluyor. Hiç kimse muhtaç
durumda değil, insanlar eşit. Herkes “gereksiniminden fazlasını” getiriyor ve
herkes “gerektiği kadar” alıyor. Para yok, mülkiyet yok, aç kimse de yok.
Devletsiz bir deneyim yaşıyoruz Gezi Parkı’nda. Devletin olmadığı yerdeki
mutluluğa ve nezakete tanık olmak, hayatın bize armağanı. Tarihimizde ilk kez,
mizah ve neşe bir direnişin dili haline geliyor. Bugüne dek muhalif hareketler
hep ölümü göze alarak, en sert biçimde direnirken, şimdi keskin sözlerin
ağırlığını aşan eğlenceli ve yaratıcı bir dille ifade ediyoruz kendimizi. Devlet
sert savaşçıları yenebilir. Ama mizahı ve neşeyi yenecek iktidar silahı yok. O
yüzden çaresizler. Yalanları işe yaramıyor. Paris Komünü yetmiş iki gün
sürmüştü. Biz iki haftada aynı ilkeleri coşkuyla hayata geçirdik. Komün şiddetle
yok edildiğinde, liberaller ve burjuva aydınları oradaki çelişkileri, zaafları
ve yanlışları tartışıyordu. Buna itiraz eden Marx, Komün’den geleceğe
aktarılacak cevherlere işaret etmişti: Komün’de mülkiyet ve sömürü aşılmış,
doğrudan demokrasi kapısı açılmıştı. Şeyh Bedrettin’in iki mirası var bize. Bir,
isyan eden halka katıldı. İki, herkesin eşit ve ortak yaşamasına inandı. Tomas
More’un “Ütopya”sı ve İbni Tufeyl’in “Hay bin Yakzan”ı aynı hülyanın içinde yer
aldı. Biz o hülyayı taşıyoruz. İnsanlara güzel bir şey işaret ediyor,
parmağımızla gösteriyoruz. Ama iktidar ve onun sözcüleri, işaret ettiğimiz yere
değil parmağımıza bakıyorlar ve bize kara çalıyorlar. Bizi tartıştırarak,
zayıflatmaya niyet ediyorlar. Israrla söylüyoruz: Parmağımıza değil işaret
ettiğimiz yere bakın. Orada ağaçları ve denizi göreceksiniz! Kızılı sevdik,
yeşili koruduk. Duvarlara böyle yazan gençler, bir otobüs durağına, ölü şairlere
selam niyetine “Göğe Bakma Durağı” adını verdiler. Gençlere şükran duyuyoruz.
Öyle umutsuz bir anda yetiştiler ki, insanlığımızı uçurumun kenarında
kurtardılar. Onları bencil ve cahil sananlar yanıldılar. Gümüşsuyu’na kurulan
onbir barikata tek tek isim verirken, geçen hafta yitirdiğimiz Cömert’in adını
da bir barikata yazdı gençler. Sonra aşağıda, denizi gören en son barikata
kocaman harflerle Deniz Gezmiş Barikatı adını verme yüceliğini gösterdiler.
Halk, yalnızken hiçbir şey, birleştiğinde her şeydir. İsteğimizi almazsak, faiz
lobisi kentimizi ve hayatımızı çöle çevirecek. Tarih onlar için ya “çanak
çömlek” ya da ranttan ibaret, paradan başka bir şeye iman etmiyorlar.
Kerbela’daki masumlar gibi ağaçsız ve susuz kalmamızı istiyorlar. Bunların, bir
yanda Kerbela için ağlarken diğer yanda Yezid ile aynı sofraya oturduklarını
biliyoruz. Bu yüzden biz çöle karşı suyu ve ağacı, ölüme karşı hayatı
savunuyoruz. Kamu malına zarar vermekten söz ediyorlar. Gezi Parkı’nı ortadan
kaldırmak kamu malına zarar vermek değil mi? En barışçı biçimde kamu malına
sahip çıkıyor ve asıl biz söylüyoruz: Kamu malına zarar vermeyin! Burada sadece
bir şeyi istememek değil, başka türlü bir şeyi istemek var. Yardımlaşmanın,
dayanışmanın muhabbeti var. Sadece bu coşku ve enerji, bu ülkenin insanlarına
hiçbir borsa endeksinin ölçemeyeceği bir değer kattı. Sırf bu bile, burayı SİT
alanı ilan etmeye yeter. İnsan müşteri değildir. Bunu unutmamak için başarımızı
süreklileştirmeliyiz. Her yıl 31 Mayıs’ta başlamak üzere Kardeşlik ve Dayanışma
Şenlikleri yapabiliriz. Herkesin kendi rengiyle geldiği bir özgürlük şenliği ve
paranın geçersiz sayıldığı bir eşitlik dünyası. Herkes “gereksiniminden
fazlasını” getirir ve herkes “gerektiği kadar” alır. Sermayenin korkusuna karşı,
halkın hasretidir bu. “İstanbul’un nüfusunu sayarken ölüleri de hesaba katmak
gerek,” demişti şair. Geçmişin güzel insanları için de kentimize ve geleceğimize
sahip çıkıyoruz. Gençler en güzelini yazmış duvarlara: “Yenilsek de, damağımızda
isyanın tadı.” Çok şey öğrendik, tarihsel bütün direniş biçimlerimizi ve
hayallerimizi yeni bir dile tercüme ettik. Geçmişimizi temize çektik. Umut,
hayal, ütopya! Ve ey isyan! Bir gencin meydanda okuduğu şiir gibi: “Biz sende
bütün aşklarımızı temize çektik.” Aaa!fiction masalı anlattı, dinleyin;
‘Kuantum mekaniğine göre birbirinden çok uzaktaki
cisimler davranışlarını birbirine göre belirliyor.’ Ölülerden duyumlar alıyoruz.
Pseudomonas putida’yız biz. Kolumuzu üç metil grubu parçalıyor. Bakteriyel
çoğalmaya uğruyoruz. Iowa’da -yapısı- enzim dolu kardeşlerim var. Ben test
kurbanıyım. Fareleri seviyorum, Michael Salvatore karşı çıksa da… Tau balina ve
Epsilon’da dopamin salgısı artıyor. Hücrelerim ölüyor, ama beni yiyen bakterinin
canlı olması gerekiyor... H. Pylori’yi fareler yok etti, hepsi kütlesiz, işe
yaramazlar artık. Sonuçlar hep aynı, konakçıların kolesterolünü üretiyoruz.
Amiyotrofik Lateral Skleroz’a yol açan toksin, saunada bulundu… Ziller bozuk,
tropikal tahıl yiyoruz günlerdir. Araştırmalar var, diferansiyel dönüşten
geçilmiyor ki!.. Kedilerin tümü ensest, Adem ve Havva gibiler. Opera kastrato,
Droctulft, Avlonya’dan Irakeyn’e belagatı, Bow şoku, elektral dipol momenti,
optik kovuklar, filtreler… Beklendiği gibi hiçbiri konuşmuyor artık.
Üreyemiyoruz. Plastike ormanlarda, metal pumalar başkaldırmış. Van Allen
kuşağını sildiler. Güneş tacı, kütle atılımları, fırtınalar, hep aynı şey, aynı
şey, aynı şey... Dünya dışı varlıklar, bizlerle, tanrımızı yok edecek!.. Dna’mız
soruyor, sayısız oymaklarla, Fermi paradoksu çalkantıları tek umut... Ölülerimiz
geri döndü, otuz derece ısı yayan samurların yanına; oraya yirmi çentavolukları
koyduk. Sonuç ne olur, ısıtaç düzeneği bozulur mu?.. Oh, Arecibo mesajı geldi!..
Durun dinleyin şimdi yaklaşık 1 saat önce sağlık ekiplerince
yapılan bir açıklama (ÖNEMLİ BİLGİ, MÜMKÜN OLDUĞUNCA ÇOK KİŞİYE ULAŞTIRIN ),
yazılımı aynen böyle ama; "Su an soludugumuz gaz, diger biber gazindan farkli.
Adi pentium asti tatbikat gazi. Kesinlikle 30 dakika boyunca su icmiyorsunuz.
Gazin ozellikleri felc edebilir, bayiltabilir. Gazdan kacabildiginiz kadar uzaga kacin! Ve
saglik gorevlilerine haber verin... Kesinlikle su icmeyin! Gaz iki isik halinde
cikar. Ilk isik altadicitir ve dumani vardir. Ikinci isik ise gorunmezdir, gaz
halinde yayilir. Bu bilgi GATA dan alinmistir. Herkese yayin" Bu herkesin
söylediği güçlü gaz hakkında bilgi arkadaşlar herkese DUYURUN! kopyalayıp yapıştırarak paylaşalım "Taksim, Osmanbey,
Cihangir, Mecidiyeköy, Akaretler kısaca Taksim'e çıkan yollar üzerinden
oturanlara çağrı! Atılan gaz fişeklerini söndürmek için kapılarınızın önüne içi
yarım SU DOLU 5 LT'lik su bidonları/damacanalar bırakın. Apartman kapılarınızı
aralık bırakın, uyanık olun. İlk katta olanlar cam kenarlarında SOLÜSYON
(talcid/rennie/karbonat veya gavisconlu su karışımı) SİRKE hazır etsinler. Cam
kenarına sokakları gören kamera koyun, kayıt alın ve güvendiğiniz kişilerle
paylaşın" DEMOKRASİ özgürlük değil, düzen ve
disiplin demek ama, Canticle Meryem, sevinç Soul
Lord Luke 1: 46-55 ilan ruhumu, Rab, büyüklüğü sevinir ruhumu Tanrı benim
kurtarıcı; uşağı aşağılama baktı için.Tüm-güçlü büyük işler benim için bitti,
çünkü şimdi bana tüm nesiller, tesbih: onun adı kutsaldır ve rahmeti nesil nesil
sadık ulaşır. O kolunu ile güçlü şeyler yaptı: dağınık kalp, gurur güçlü tahta
darbelere ve mütevazi exalts, Aç onları mal ile doldurur ve zengin görevden
onları boş. O sonsuza dek bizim anne-in lehine İbrahimî olan ve onun soyundan
gelenler için söz verdiği gibi İsrail'e, uşağı, hatırlayarak rahmet - yardımcı
olur. Zafer baba ve Oğul ve kutsal ruh. Belgili tanımlık başlangıç, şimdi ve
her zaman, her zaman ve yüzyıllar içinde olduğu gibi. Amenerrasulü
bitti!..
Kardeşlerim, ne kadar aykırı
düşünürsek düşünelim, kimi zaman en ayrık düşüncelerimizin bile ortak noktaları,
bağlaşıkları, paralel veya tersinir akışan yanları vardır. O ortaklıklarda
buluşur, birleşir, bir bütün; bir tümel oluruz. Ne ki bu kez bayağılıklarımız ya
da diğer bazı etkenler bizi ayırır ve onlar nedeniyle başka dünyalara savrulur
ve bir kez daha ayrışırız. Bu değişkenlikle sürer ve sonsuza dek yol alır.
İnsanın dostu her zaman, her yerde yalnızlıktır. Bu yazgımızdır. Gök kubbenin
altında birleşsek, zaman ve mekanda bağlansak ve tüm yaratılmışlar kozmosta el
ele savrulsak da; Yazık ki bundan
kurtulamayız...
Amin
Aleluya!..
*
İZEGKRAP II
Hayyu Kayyum bir
gecenin sabahında, Nasr olanın, Kohen soyundan yaratılmışlarıyla, Burûc
olanın burçlarında, Eyke ve Kenz duaları, Mergad ilmiyle, Lian ve Ledün'ü
heceleyerek, Zihar olanın yoldaşlığında, Rikâk olana kucak açıyor ve sekerek,
kekeleyerek tüm aleme hakkaklık, tüm evrene hattatlık yapıyorduk. Şirk koşanın
ellerinde, fotovoltaik enerjilerle çoğalıyor, parite simetrisinin rüzgârıyla,
karayel türbinlerinde sönüyor, mezonun asimetrik davranışı, kaonlar ve
sepsislerin yığılarak, deniz tavşanı, kaya tuzu ve algler, peygamber develeri ve
borhidrürlerden parabolik aynalara yansıyarak, derin uykulara
dalıyorduk. Türbinler, otoklav bir yamaçta, Huntorf enerji ünitelerini arıyor,
tripler teknoloji ve instagramlar, rezonatörlerle, gün boyu tüm ölümsüzleri
Vanguard uydusuna taşıyordu!..
Katışıksız
boşluk, saf ve diri madde dolduruyordu odaları, atıldığımız adalarda,
göklerden sülfürsü bulut, kar kristalleri gibi
yağıyor, paraşütler sayılmasız yağmur damlaları gibi, sanki
üzerimize
ağıyordu. Düşünsüyor fallus
fungus bulgusu, amen diyoruz artık, anlamsız-ölümsüzlük çağlarına!..
Holmiyum
çocuklarıyız biz! İnsanın kulu... Rekonstrüktife geleceklere adanmış,
kronik tümör, trombosit ve mutluluk sinapsının eğimlerine, oleoresincapsicum zamanlarına doğru yalpalamıştık,
simetikonsumuz ölçülemiyordu, yalanın imana dönüştüğü, kadril gecelerin
kabartılarında, görkül tüylerle aldanışlarımıza
tapınırken...
Sümer sarı göğümüz,
Akad çarpan ayımızdı bizim. Bonapart ve Elbe nerededir, Kimmer kimlerdir,
mabut ne, biz kimiz, geleceği oyalayan tarih boyunca, neden Bovary'nin sırt yüzgeci Emma'yızdır
hepimiz!..
İkili kamer, protaktinyum ve
küryum tapınaklarına savrulduk, paralimpik
çağlayanlar, ozon dağları,
güvenç çizgisinde; kardiyo relaksıyız diyerek
çoğalıyorduk. İkonoklastlar, Sodom ve
tuzla beslenen canlılara imrenmeli miydik, My Heart
kuralı yürürlükte, bir umudur bu mu demeliydik?.. Beden, giyilebilir bilsaya
uyumsuzdu ama sicim teorisi, çoklu evren,
örgenleştirme gözyuvarlarımıza yetişti!..
Kip apolojisi, gürültücü Micronecta böceği ministry
oldular. XV.Louis'nin 'Apre moi le
deluge'
'Benden sonra tufan deyişi'ni gene çağırdık. Vikont salınım vektörü
ve Kâbe yeşili peyzajlarımızdı.
Sirenişçi teknokrat,
şekel ve Yahudi romanları çok okundu, 'Kölelerin kafesini aç geleceklerdir'
kirişi tek mottomuz oluyor, hidrojensi eseme, kurullarımızı sarsıyordu!.. Kapitol'de kargaşa, Baktria'da ölüler, ufukta Proudhon'un
şubatı ve işte yenileniyor Tanrı ve meleklerin adı diye umutlananlar
vardı!
Kozmik anılarımız, depresifimiz ve Hubris
sendromu saltık kibrimizdi. Ufa'daki Aliye okulu kapanıyor, Orenburglu kartel, Junkerler ve Tsushima
savaşını unutmamız söyleniyor, anlağımızda salt Denikin'in barışını okumamız
isteniyordu.
Tümü, hiper simülasyon
ağı ve biz onların sonsuza dek 'Urbanlarıydık'. Ne yapmalıydık, ne yapmamız
isteniyordu?.. Siber ve siborglar dil yuvamız,
simulakrlar yineleme tuzağıydı. Olumsuz-Ölümsüz ve işte noktacıklar, görkül değişkensilere yol açıyor ve
olanları biliyorduk. Bitler, bilitler,
Apşeron meseli, ölüs pars deyisi ve tüm
yaşarlar kavramsal aşkınlığın üstünü çiz diye
bağırıyorduk, tozanlarımız, atom ve nötronlara paralize oluyor, istemsizce karşı
çıkıyorduk istemlerimize!..
Gölgelerle konuşuyor, dalga dalga kurt deliklerine savruluyorduk, peşimizi
bırakmıyor, her deliğe, her kovuğa girip çıkıyorlardı. Biz kimdik, biz ne idik,
bütün bunlar ne, olmuşlar, olanlar ve olacaklar; Ne olacak?.. Ve bütün bunlar, ne olabilir
diyorduk!..
'Kuyruğumuzu yiyerek ürüyorduk.'
Ve işte, şeylerin
yokluğunda, Tanrı çizgisindeydik artık ve sonsuza dek, yakarılarla
Yaratılabilecek, Yaratılmış ve Yaratabilecek olan, o eşsiz töz;
Bizdik!..
*
KLONİA
Magmaların içinde
yüzüyorduk, ansızın patlamalar oldu, erimiş kayaçlar üzerimize doğru geliyordu.
Çoklu evren kuşaklarının içinden geçiyor ve akıntıları bir bir yutuyorduk.
Saydamsı, denizel alevler çevremizi sarıyor, elmas mavisi küller gözümüzü
alıyordu. Bulutlar art arda çoğalırken, kompozit, volkanik koniler alçalıyor ve
uzaysıl çevremizde konveksiyon akımlar dolanıyordu...
Kıtalar birbirine
yaklaştı, mezosfer ikiye katlandı ve litosfer ön sıraya yükselerek, radyasyon
kümeleri dalgalarla yağdı ve işte artık okyanuslar vardı. Derişimler ve ornilux
cam ortaya çıkınca, buzul çağları görünerek; elektrokromizm prizmalarla geldiler
ve serpantinel gözyaşlarıyla, indiyum ve niyobyimu körüklediler.
Bir zaman sonra biyofarmasötik çağ
süzülerek araya girdi; hidromobil, regolitler üzerinde gidiyor, dendritik Tavas
kurbağası, kozmirajik sayrılıklara iyi geliyordu.
Yıllarca yıllar kadar yıl
sonra, göğün gözlerinden Ceres ışır gibi oldu. Kuzey Tacı hızla üzerimize doğru
geldi ve aracımızın penceresinden baktığımızda; Altair'de bizi karşılayanları
görebildik. Uçsuz bucaksız şenlikler, devasa gürültülerle, alkışlar
yankılanıyordu. Büyük bir mutlanla, plazma
denizlerine indik. İkizlerimiz, üçüzlerimiz, beşizlerimiz, coşkuyla bizi
kucaklıyordu...
Yalnız değildik!..
*
EXODUS
İsa'ni bir dilek olarak diyorum ki, dünya tarihi soykırımlarla
doludur, eğer Arşipel'i ululayacak olsam, demokrasi ve barış kültünün dünyaya
oradan yayıldığını söylemem gerekir.
Hepimiz günahkârız...
İsa bile!..
Geçmişte, dünyanın efendileri Kuzey'de, Kızılderilileri sonsuzluğa yollayan
Pershing'in adını, bir 'Ateş'e vererek onu ölümsüzleştirmişti.
Normandiya'da
gün batmadan önce onlar; son kez içini çekmişti.
Hellespont'da, Hint
elinden, Canberra'ya, Orion'dan, Moritanya'ya alışılageldiği üzere, insanlar
ölmüş ama yeryüzünün efendileri, bunları utku ya da cihat adı altında
geçiştirmişti.
Bizler nükleer soykırımın atalarıyız.
Ne ki, insanlık
tarihi, Birmanya'dan Makedonya'ya, Habeş topraklarından, Orlando'ya benzeri
olaylarla doludur.
Belirtmeliyim ki, güçlü olan barbardır!..
Yeryüzündeki
topraklara egemen olanlar vandallığın ve neden böyle bilemiyorum; söylemesi güç
ama 'Jenosid'in efendisidir.
Yüzyılımız, mülteci kampları ve
krematoryumlarla geçti.
Ne yazık ki adımız; 'Hatırlamıyorum
Ülkesi!..'.
Bizler günah çıkartmak için masumları suçlamayı, Aşil'i Hektor'a
yeğ tutmayı, kurtuluş için can vereni aşağılamayı alışkanlık edindik.
Önce
kendimizi suçlayabilmeliyiz ki, Tanrı'nın indinde masum olma payesine erişmeyi
hak edebilelim.
Biliyoruz ki başkaları da günahkârdır, onların da suçu vardır
ama yüce yaratanın terazisi göklerdedir.
Bağış ve iffetin dağıtıcısı biz
olamayız.
Buna hakkımız olmamalı...
İlk taşı atacak olan en büyük
günahkârdır.
Hepimiz biriciğiz ve öylece de kalmalıyız.
Tanrı, o gün
geldiğinde hepimizi kucaklayacak...
Bizler annemizin yuvağından çıkıp,
Tanrı'nın yuvağına girenleriz.
Gelirken umutlarını dışarıda bırakan yeryüzü
çocuklarıyız.
Günahlarınız benim olsun demek isterdim ama; günahlarımı kim
kucaklayacak!
Sevgi ve kardeşlik damarlarımızdaki yoldur.
Umudumuz gene
de göz yaşlarımızı aşıyor, elemlerimizi geride bırakıyor ve bebeklerimiz
elbet bir gün gülümseyecektir diyorum...
Var olduğunuz için varım ve yalnızca
o yüce bağışçının değil, onun Oğlu'nun değil, tüm insanlığın, tüm yeryüzünün ve
evrensel barışın papasıyım...
Sonsuzluk biziz.
Tanrı hepimizi
bağışlasın...
*
GÖRÜ
Victorya çağının sinonimi romantik bulgulara yol açıyor,
Mohs sertlik skalası maddeyi sararken, kovalent bağlar dna’yı aydınlatıyordu.
Tungsten ve molibden altın çağı başlatıyor!..
İncir sineği tanrımız
ve kutlu zamanlardayız.
Riyolit sunaklarda mental törenlerimiz, Sümer su
tanrılarını çıldırtıyor, konodontlar ışıyor ve Harut ve Marut’un çığlıkları tüm
kanyonları, buzulları aşıyor…
Rüzgârın ıslığı, bilgiyi kozmosa yayıyor ve
bulutlar soyut imgelemin sığınağıyken, atmosfer ansiklopedik ve barış içinde
artık Davut ile Goliath…
Gülümsüyor mutlanla onca boylar, budunlar ve ne
güzel diyoruz Pavese, ne güzel Betelqeuse ve Berenices’in Saçı, Scapin’in
Dolapları!..
Çok sesli evren ufuklardan taşıyor, paralel anlak görünür,
keşişleme adalar yaklaşıyor ve periferi ayaklarımızın ucunda
artık…
Gerçellik el değiştirirken, yitiyor melankoli, yitiyor yenilgiler,
yengiler ve utkular taçlanırken doruklarda, haykırıyorum sana ve birden seni
görüyorum orada…
Görüyorum seni ve işte sevi, işte barış diyebiliyorum
artık.
Ve elveda diyor sanrılarımız ve yılların düşlerinden uyanıyoruz ve
sönüp gidiyor işte illüzyonlarımız!..
*
33
Kervan sahibi idim. Diyarbekir elinden, Tebriz diyarına, Semerkant
kentinden, Halep iline, Kudüs yurdundan, Dimaşk yollarına, Isfahan dağlarından,
Galile toprağına dolaşır idim. Tecimen ve simsarlık, tacirle, bezirganlık
mahlasım idi. Zencefilden, hurmaya, kehribardan, elmasa, zümrütden, baharata,
binbir çeşit zuhuratla dolanır idim. Çöl gecelerinde deccal çıkardı karşıma,
iblisle, mehdi, şeytanla, mesih ve nice hileler, desiseler görür idim. Şimdi
vahalarda mı, Merv'de mi, Şiraz'da mı bilemiyorum, İsa ile Yahya'yı da
görmüşlüğüm vardır. Bir gün Şinar diyarında oyalanır iken, nefrit dalından güzel
bir mesel işittim, belki Keşmir'de, belki Belh'de, belki Astarabat'da
vukubulmuştur.
Şöyleydi; O, Yahya'ya gülümsüyorken, Yahya, O'nu görünce
kaşını çatarmış. Pazar yerinde dolanıyor idim, adını bilemem; Arkansas kedisi
derler bir şey satılır idi, o sırada önümden bir şey geçti, anda Meryem'in oğlu,
Yahya'nın bakışına mazhar oldu, öğle güneşinde ötüşen tavus görmüşçesine bir
vaveyla koptu!.. Çarmıhını sırtında taşıyan; Yahya'ya, neden öyle bakıyorsun,
rabbin rahmetinden, ebedi himmetinden ümidini kesmiş gibisin dedi. Kesikbaş;
Mecdelli'nin mür kokulusuna -ayakları saçlarıyla kurulanmışına- heman yanıt
verdi; Ahiret divanından değil misin, onun azabından, dile gelmez gazabından
ders almamışsın dedi. İki cihanın bir yarısı, adına dünya derler viranelerden,
dikilitaşlarla dolu mezarlıklardan geçer idik. Cin Denizi'nde, yataklarına
uzanmış ölüler çayır yeşili ve bedensiz idi... Sarı ışıkta iki at, bir ağacın
altında, yelde dökülen elmaları yer idi...
Burası bir Kabristan
ülkesiydi. Kulakların görmüşlüğü, gözlerin duymuşluğu vardır. Kablettarihte
kalplerin, ahit sandığına ermişliği vardır. Bir gün, gümrah yeşillikler
eşliğinde, deruni diyarlar içinde, aziz ve celil olan, mübarek ölülerden elan
birini diriltsinde; sonsuz uykuya dalanlardan, heman bir duyum getirsinler, bir
ulak uyansında, medyun-u ilahilik etsinler dedik. Dualara kapılmış vecd
içindeyken, kapkara gözleri parlayan, iki kaşı arasında, secde izi bulunan,
muttasıl bir alın sahibinin başı, ulular ulusu birinin naaşı
gibi fırlayıverdi!.. Ve rabbime dualar ediniz ki, iki büklüm dile gelip, ben
kendime dönebileyim, ben yine kendim olabileyim diye çığlık atarak, günah
terazisini yakma vakti gelmiştir, rüzgarların gümbürtüyle esme vakti gelmiştir
diye hıçkırarak, inledi!.. Ve aynı kelamı kerahat kere kerahat söyledi, başkaca
da bir şey demedi. O sırada, tinceğizi yedi cihanın irfanına sahip, her azası
altından, bal arısı gibi kanatları açılan Cebrail aleyhisselam ortaya çıkıverdi
ve koluna girip melekler eşliğinde, mevtayı yine geldiği yere götürüverdi. Sonra
nurdan bir deniz, sonra karanlık bir deniz, sonra ateşten bir deniz, sonra
yağmurdan bir deniz, sonra buzdan bir deniz göründü ve ölü her birinin içine
girip, yunup yıkanarak ve kıvılcımlar saçarak sudan çıktı ve düş müdür bilemem,
o da kırmızı kanatlarını açarak, gaipler alemine doğru yitip gitti. Yolumuzun
üzerinde bir toz bulutu belirdi ve içinden, kapkara koşumlu atıyla, Abdurrahman
el- Kasrî çıkıverdi. Algeria Konstantiniyye'sinde kabirlerden yılan çıktığını
söyledi ve ilk kabire insan koyma adetini başlatan Kabil'in Habil'i öldürdüğü
kavgadır dedi. Yol üstündeki karga da gülüverdi!.. Ve bir kadın, civardaki fasık
bir zatın mezarı üzerine defnedilmiş idi. Halbuki salihat-ı nisvandandı kendisi,
beni toprak edecek Ferniciyr'den başka yer bulamadınız mı dedi ve sûr
üfürüldüğünde, alemler rabbine doğru koşacaktır, lisanımız Süryanice olacaktır
ve yaşınız Zülkarneyn'le, Mesih'in vuslatına yakın duracaktır, o 33'dür ve
kıyamet günü, Gehenna çukuru yetmiş bin yularla bağlı olarak mahşer yerine
yedilir, her bir yularla beraber Gehenna'yı sürükleyip çekmek için, yetmiş bin
melek bulunur dedi.
Unutulur mu, Erivan'da ya da Isfahan'da, belki de
Nuşirevan'da bulunur idim. Bir hatunum var idi, üç sabiiye sahip idim. İkindi
inmiş, mal mülk telaşı bitmiş, haneme döner idim, eşikten adımı mı atar idim ki,
Azrail derler melaike karşıma çıkmaz mı, ne eyledim dersiniz, dal taban yollara
düştüm, yayan yapıldak çölleri geçtim, anadan üryan kervanlarda uçtum, hanları,
hamamları, şadırvanları geride bırakıp, sahrada mı, vahada mı bilmem, sanki
asudenin Leyla'sına kavuştum ki, arzuların kıblesi sönmüş, melek aleyhisselam
peşimden düşmüş deyu, eşikten şol adımı mı atacaktım ki, Deli Dumrul'un
musallatı, aniden peydah olup dedi; Ruhurevanım, gül-ü ruhsarım, aya(k)cığını
boş yere yordun, bu diyarda buluşacağımızı söyleyecektim ki, bana fırsat
tanımadın dedi ve ruh-u mihmandarım diye ekledi; Bir kıssa olarak, her ahirde,
her mekanda ve her zamanda, defaat kere yinelenmişliği vardır, asıl hata
anmamak, sürmeli ceylanıma bir kez bile olsa varmamaktır
dedi.
Şaşkınlığım sürüyor!..
Bebek Musa ortaya çıktığında, Ahit
Sandığı bulunduğunda sonsuz sulh, diyesim ebedi sükun gelecektir diyen bir
meczup geçti yanımızdan, düşler içinde düş mü görüyoruz dedim, bir manastıra
vardık, rahip Barsis geçti yukardan, direk üstünde yaşar Simon'u gördüm,
üzerinde minik bir bulut vardı. Bir gün eski Mısraim'de gene böyle bir düş
görmüş idim. Ben, ben'i yanlış anımsayabilir. Tebriz'de bir caminin avlusunda
define var dediler, bir geceyarısı avluya vardım, ne kadar uğru, sayılmaz şaki
varsa halı çalıyor imiş, kargaşada bekçi sade kulunuzu yakaladı, dedi ki; belli
ki mahzunsun gayri anladık, lakin senin hanende, avlu içinde bir ayva ağacının
altında, define var deseler, Kahır eline (Kahire!) gitmemiz mi gerekirdi deyip,
can tenimi fena hırpaladı, etmediğini bırakmadı. Bin bir meşakkatle evceğizime
döndüm ki, avlu içinde ki, ayva ağacının altında bir dolu altın!.. Hırsız,
harami, eşkiya, bekçi, cümlemizden keramet sahibi idi. Düşümü bitirdim, Filistin
eline vardım, Gehenna derler ateşden havuzu gördüm. Münker ve Nekir'in
suallerine cevap verdim, mülkün sahibi Allah'tır, kul kullanıcıdır dedim. Haşa,
Allah-ü teala Şam tarafından soğuk bir yel estirdi, mahşer arazisi tarumar olup
cehennet'e dönmüş idi, kahhar olan melikin yüzü toprağa düştü. Zümrütler,
kaknuslar, sülünler var idi. Karanlık gecelerde görünüyor ki, yaşam ipliğim
artık gerildi, sen beni hep ölmüşler arasında görüyorsun, halbuki işte o sensin.
Ben seni hep göçmüşler arasında görüyorum, halbuki işte o benim!.. Son soluğumu
verdim, ruhum şad olmuştur belki ve dedim ki; "Sen uyanıklığa değil, önceki bir
düşe uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmallıdır, o da bir başkasıyla ve bu
böyle sonsuza kadar sürer, sonsuz da denizlerden damlayan ve dünyayı keşmekeşle,
sayrılığa doyuracak olan kumlardır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu
yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin.''
Ne diyordum
ben!..
Ne diyordum dedim de, sıkıcı gelebilir ama, bir gün meczubun biri,
şöyle bedduaya benzer bir laf etti, Allah varsa, olmayan ne, günah taşına elini
sokmayan var mı, halife cenbiyeli değil mi, kozmik formasyon aksıyor, iç
organlarımız halojenik görünüyor ve biz onun oğlunu çarmıha germedik mi, Torino
Kefeni'ne girmedi mi, kahhar olan melikin yüzü de toprağa dönmedi mi, bir dirsek
boyu kılıçlarla, delik deşik edilmedi mi, okyanus denizi zalim olur, otlaklar
daim yakıldı, yatağanın zehiri yağmur gibi yağdı.
Rum meliki, Büveyhiler,
Sebüktekin geldi geçti, geyik etiyle, kulübeler ve cümle kuleler yandı, şol
sedir ormanları tutuştu da, vandallık ve barbarlık bitmedi, Barabbaslık yetmedi
ve serap, hiç bir zaman şaraba dönmedi!.. Cûzcanan beyi, Aras suyu kıyısız
denizlere düştü. Berkyaruk, Buşeng el-Abâdi ve Hâcibi diye biri vardı, abstrak
ve melanj, kırk hadis ve Mevlana'yı bitirdi. Hutame kapısına geçildi, hatunluğa
Holifar seçildi, Mârikalah denilir bir yerde, Nuhistan diye başka bir yer var
idi. Kubâdiyân, Semerkant hakanlarından biri idi, Berdea Dizi toplumu, hak ister
köyü, Hulvân hududu...
Emir Kafaut der ki, tanrı kapris yapıyor olabilir,
onun da egosu olabilir. Kötülük, iyiliğin aksi midir, Malazgirt gibi, Yâvekiyye
fırkası Bizans'a kaçmış idi, Kazak hatmanı, Kirmanşah ocağı, Velvâlec beyliği
hüküm sürdü bu cihanda, Akitanya, İberik'le, Frank eli arasında değil mi!..
Serhas'la birliktik de, sabun yokluğundan tifus yayılınca, cenkleşmeden
kaybettik!.. İrrealisttik, çatı yılanı evreni yarattı ki, onu sorgulayalım diye
dedi mi, ruh devrimi ve popovizm nedir ki... Ve döndüm de ona yüzümü, aşk
cebirdir dedim. Siyaset seyisten gelir, at bakıcılığı, terbiyeciliği!..
Yönetilenler ahır canlısı, yönetenler mal sahibi, tavuk göle düşerse ne olur
peki? Yüzemez mi dedin! Bir körün Venüs'e dokunması gibi, dokundum ona ve ben
karanlıkların ölümüyüm dedim, ya hüdâ, Hanibal kim ve;
Ne diyordum
ben!..
İçmiş paraşüt gibiydi, para maskeler yaratır dedi, bin yıl sonra
dijital cehennem, sanal uçurum ve sessizliğin kanatlarıyla, mavi gökte uçuyordu,
o zaman o ölü dedim. Hicret'in 479. yılında Cumâde'l-âhire ayında, Sultân
Isfahan'dan göç ederek Rama Zilhicce ayının dokuzuncu günü Tekrît hisarına
ulaştı. Emirler, hâcibler ve ileri gelenler karşıladı onu, sonra Soylu Su,
İşkodra seferine çıktı. Hicretin 480. yılının Muharrem ayında halife Sultân
Melikşah'ı sarayına davet etti, binmesi için üzerinde siyah yastıklı Çin
demirinden eyeri bulunan, süratli bir at gönderdi. Kıyamet günü tüm ölüler
toplanacak ve sorgu başlayacak, öyleyse ölmüşlerin bütün cennetlikleri toprağın
altında, arafta dahi değiller dedi.
Getsemani zeytinliğinde can çekişen,
Ürdün ırmağında Mesih İsa'nın vaftizi ve Mesih İsa'nın Efkaristiya'yı kurması,
Meryem'in kuzeni Elizabeth'i ziyaret etmesi, Kana Düğünü'nde kendini açıklaması,
tövbeye daveti ile Allah'ın krallığını ilan etmesi, Bizans liturjisi, üç katolik
patrikliği, Süryani, Maronit ve Melkit ve Neccar adında bir dağın eteklerinde
zaman satıcıları lülekanlar, Mesih ve İnanlılar'ın Kutsal Ruh'ta Baba ile olan
birlikteliği ve her şey evcilleşebilir ama dil asla dedim, o öldürücü zehir,
dinmez kötülük ve İsrail ülkesinde İsrafil'i aradım, Sargonof imparatorluğu diye
bir yerde Sargon ve kilise Yunanca eleksia, dışarı çağırma, çağırma anlamına
gelirdi. İsrail, İsa dili demekti. İvrea Rahibeleri, diyakoz papaz
yardımcısıydı. Hıristiyan tanrıbilimciler bu kutsal çağrıya vokasyon derlerdi.
İlteriş Kağan, evrim tanrıyı yarattı. Meyyâfârikin, Kirman, Arran ve Rebia'da
hüküm sürdü, üryan, anadan üryan, giyitsiz, yalıncak, çıplak, çırılçıplak,
yalınayak, başı tabak, çulsuz, Adembaba kılığında, aç, açık, aşkta yaşanan, iç
yakıcı bir h'üzünç ve giderek yaklaşan ufuktaki yalnızlık ve keder beşeri
umutsuzluğa sürükler dedi!.. Emir kipi gibi bir melankoli, Sulla ve Neron,
Zencan'da çadır kurdu, zamane iktidarı, rüzgar insanları, İskender'i savaşta bir
filin hışmından kurtaran köpeği Peritas, kaçıncı yaz!.. Kelebek ateşe yaklaşınca
ateş aydınlanır. Kabil ölümden yanaydı yaşadı, Habil yaşamdan yanaydı öldü.
Bulutlar biçim değiştirince evrende değişecek. Düşenle düşersen sen de düşer
misin, sonsuz evrenin anlağımızda yarattığı boşluğu, onu karşılayacak sonsuz bir
tanrı duyusu doldurabilir, akşam için bir parça elektronik et verir misin, ya
Koah hastalığına ne dersin, tanrı biz onu yadsıyalım diye yaratmış olabilir,
tutsağın tanrısı, efendisi olabilir mi, yoksa yok denir mi ki, karadeliklerin
zıttı, maddeyi yutmak yerine kusan ak delikler, karadelik ve akdeliği birbirine
bağlayan Einstein-Rosen köprüleri, evrenimizin başka bir evrende bulunan bir
karadeliğin içinde olduğu, evren bir karadelik içindeki patlama sonucu oluştu,
karadelik oluşurken eş zamanlı olarak, Einstein-Rosen köprüsünün diğer ucunda
bulunan akdelikten, başka bir evrenin oluştuğu öngörülüyor. Bu evren modeli ile
kozmolojideki bazı problemlerin, örneğin karadeliklerdeki bilgi kaybının ortadan
kalktığını belirtiyor, ancak model iç içe geçmiş evrenlerden oluşan bir evren
silsilesi olduğu için maddenin başlangıcı sorusu yine yanıtsız kalıyor. Bir
evrenin karadeliği içindeki bir evrende yaşıyoruz. Elektronik balık yiyen
robotlar olacağız. (Portföy, kantitatif, Silezya, fortuna, Hubyar sultanı,
Hubutor, Jüpiter, Namorti, Nmerut -ölümsüz-
Huma kuşu, Hacer-ül Esvet,
Samsat, Potamya, Knik -köpeksi- yaratır maske para).
Yaşasın saçmalık,
yaşasın yalan!..
Siz A'dan B'ye 200 dakikada gittiğinize, arkadaşınız ise
B'den A'ya 160 dakikada geldiğine göre, hızınız arkadaşınızın hızının 4/5 idir.
Köprüye aynı anda ulaşıp, siz arkadaşınızdan 1 dakika sonra çıkıyorsunuz. Buna
göre köprüyü 5 dakikada geçtiniz, arkadaşınız ise 4 dakikada geçti. Sizin A'dan
köprüye gitme süreniz AK, arkadaşınızın B'den köprüye gitme süresi BK ve
köprüden A'ya gitme süresi KA olsun. AK = t dersek, arkadaşınız sizden 30
dakika önce yola çıkıp, sizinle aynı anda köprüye ulaştığına göre BK= t+30'dur.
Arkadaşınız B'den A'ya 160 dakikada ulaştığı için BK+4+KA=160 olması gerekiyor.
t+30+4+KA=160'dan KA=126-t bulunur. A ile köprü arasındaki uzaklığı siz t
dakikada gittiğinize, arkadaşınız ise 126-t dakikada gittiğine ve hızlarınızın
oranı 4/5 olduğuna göre t (126-t)=5/4 den t=70 dk bulunur. Köprüye ulaştığınızda
saat 10.30+70=11.40'tı.
Peki şimdi ne oldu!..
Apelasyon ve enolojisini
sordu. Yaratılan bir şey varsa, yaratan da vardır ve ama oda yaratılan bir
şeydir. İlkel evrenlerde, lazerle gökyüzü taranarak yağmur yağdırılabilirse,
kimbilir ileride el lazerleriyle yağmur duasına çıkan gruplar görebiliriz.
Echidnalar (karınca yiyenler), keseli sıçanlar (Opossum), çayır faizleri
(fareleri) marmotlar (bir tür kemirici), yedi uyurlar, hasancık, cüce avurtlak,
toros sincabı, nal burunlu yarasa, saçaklı yarasa, kobold evrenler, saman
uğruları, eşizler, membranlar... Cep tel çaldı, arayan Ural'dı, merhaba Gülsün
Hanım dedim, ben Ural deyince, vallahi sesin Gülsün Hanım'a kendisininkinden
daha çok benziyor dedim ve metroda Homeros'u gördüm!.. Herkesin bir cenneti,
herkesin vaatleri vardı. Cengiz Han bisiklete biner, İskender Mars çöreği yer,
Atilla org çalardı. Çocuk Muhammet sala okur, Halifeler nota çalar, Beethoven
beste yapardı (Arabi-Kurani yazılar nasıl da notaya benzerdi). Soyuttu her şey.
Ferkadeyn, Küçük Ayı, Pencap prensi, Zanzibar ve Asturias vardı. Ölçüsüz
terzilere uymayan kumaşlar vardı. Muhammet evrenin notalarını Kurani yazıya
dökerken, Kurani'yi evrenin notalarına döküyordu Beethoven!.. Tanrı ne görkemli
bir imge, Surabaya limanı, kuşku dolu sorular, Truva pabuçlarıyla gelen Helen,
Hindenburg faciası, Gücerat hükümdarı... Bedeni üzerinde kumar oynadığım
nisalar, Vaslui savaşını kaybeden Fatih, Büyük Stephan, 5. Adam, Adem'in
tacirliğinden üreyen varlıklar. Terra Nova'da, Kitap ve Resûl'den habersiz
insanlar, yabanlar, üç ayaklı, köpek yüzlü, başları göğsünde olanlar. Enif çölü,
Deştikebir şehri, süt yolu, fil yağmurda yıkanır ve kaçıncı damlada boğulur,
eşizler, kobold hırkam, neye gerek membran!.. Sanat kuşkulanmaktı, Mozart
kuşkucu, Salieri güvençliydi, Adem, Allah'ın halifesiydi, her Aleksander,
Bicornis değildi, beşikten beşiğe gidiyoruz, tenimizin rengi ayrı ama içimiz
aynı, ırkçılık komedi değil argomedi, matematik bilimleri arasındaki musiki,
tanrı bizi ışınlayabilirse de dokunamaz, biril, ikil, üçül gibi!.. Nahcivan'da
dinlediğim fil soneleri, polisapiensler, karınca su içer mi, işte sese benzeyen
biri geldi, sorularla soru soruyor, Mazarin ve Çernişevski, Urartu kuşu, beş
taşınabilir muraldan oluşan sergi, çarmıha gerilen ve yaşayan, Emevici erat,
yüzü kederle bakan, Carbos olayı, beyni peynir markalarıyla dolu adam, Arakanlı
müslümanlar, Rey şehri, Horasan, lümpen zühtçülük, Bizantik islam, güvey kandili
duran, bezirgan islam, virgül koy, bu kaçıncı Holifar, karşı koymak bile bir
çeşit işbirliği sayılabilir de ki virgülü kaldır, aristokral, fasık devlet,
zındık Ravendî, kendine güvenen insan, Cebrail aleyhisselam, resullere vahiy
indirirdi, şimdi işsiz mi, kendine güven tümlük, sanat kusurdan, eksikten
doğar, kuşkuculuk kuşu, hiç bir şeyin şiir olduğu bilinemez, Solaris ve
Stalker'de, bedensiz ölülerimiz ortak keder, sanat bir köprü olduğu kadar,
insanın kendine, ötekine yabancılaşmasıdır, şiir kıyamet midir, tanrısal son,
kozmik alev, sonsuzluğa, ölüme, yok oluşa kucak açmaktır, hiçliğin arı
güzelliğine ulaştığımızda, şiiri de yaratmış olacağız, başarmış olacağız.
Şiir, yaratan!..
Ne diyordum ben!..
Yaşasın saçmalık, yaşasın
yalan!..
*
REDOKS
Thuban yıldızının içlerinden, Tukan’a doğru gidiyorduk.
Malagalı İbn Baytar, üç boyutlu manifoldlar ve tropik kuşlar yanımızdaydı.
Kapsülde bir elektrik parlaması oldu. Kobaylardan üreteç sağlayan Faraday geldi.
Çarpmayan elektrik kuramına çalışıyordu. Sorun bitti.
Bir süre sonra ışık
tayfı çözüldü. Ekranda Kserkses’i izliyorduk. Parıldayan ovaya bakarak, yüz yıl
sonra bu savaşçılardan geriye hiç bir şey kalmayacak dedi. Ortaçağ’a gelmiştik.
Eriugena’yı, kalemiyle öğrenciler öldürüyor, yapraklarına dokununca esinti veren
ağaçlar yürüyordu.
Katalizörler devreye girdi, redokslar hızlanınca uyku
saati geldi. Bin ışık yılı öncesindeydik.
Düşlerimin bahçesinde, bir
sinema vardı, sardunyalar begonviller arasında... Arka sıralardan Tarkovski
geldi, kabinden bir arkadaşıyla, Behlül Lodi ve sonsuz kere doğmuşları
soruyordu.
Yunusî bir dil konuşuluyordu. Bazı eşyalar yosun tutmuş, dış
surlar çürümüştü. Genomlarımızı yıkayan bir güneş vardı, yağmurda yeşilimsi bir
çamur akıyordu.
Sandalyeler işaretleşince dışarı çıktık. Uçsuz bucaksız
kozmos bulut rengindeydi.
Gerçekleşen şey bilisizce olamaz, öylesine
bulunamaz!..
Barbiana okulunun önünden geçiyorduk.
Fil soneleri ve
Hendel düetleri başlamıştı. Tepelere doğru yürüdük. Federatif Metropoller dönemi
kapanıyor, Bağımsız Kent Devletleri dönemi başlıyordu. Konstantinapolis, Tokyo,
Paris!.. Beklenen çağlar ve kozmopolit yurtluklar…
Merdivenlerden
söylenerek, Kabil içeri girdi, Habil silindi ama kimse bilmiyor dedi!
Ve o
vahyetti; Toprağa düşen kanın sesi, gerçeği bana iletiyor!..
Solventler,
aldehitler, ketonlarla yıkadık onu...
Sarah, ''İşte böyle yapıldı, tarlaları
iyi süren Habil'in cenaze töreni'' diye haykırdı!
Böyle geldi kardeşliğin
sonu…
Yine de ‘Songün’ gerçekleşmeyecek, çünkü bu Tanrı’nın sonu olur
dedim!
Polisapiensler Cern tünelini ele geçirmişti.
Onlar ki, modern
monarşistlerdi!..
İşte orada saklandıklarını biliyorduk!
Günah
volkanlarından geçerek bakıyorlardı!
Ayakları buzağı ayağı gibiydi!
O
tuzsuz Gomoralılar diye çığlıklar attık!..
Akıntılar içinde masalsı
zamanlara
Düşler ötesi, bambaşka dünyalara
Us dışı, o sonsuz boyutlara
doğru gidiyorduk!..
*
BEKLEYİŞ
''Ona dil verildi, şu yalan
yani
Ona et verildi,
toz olan...''
‘Bugün uzaktan, seni geçip giderken gördüm ve bir
buzulun parıltılı yüzeyi sessizce denize kayıp gitti. Cumberlands’de antik bir
meşe ağacı bir avuç dolusu yaprağıyla yere kapaklandı ve tavuklarına mısır
atmakta olan yaşlı bir kadın bir saniye yukarıya doğru baktı. Gökadanın öbür
yanında güneşimizin otuz beş katı büyüklüğünde bir yıldız parladı ve yüreğimin
üstü açık kubbesinde anlatacak hiç kimsesi olmadan duran gökbilimcinin
retinasında küçük ve yeşil bir nokta bırakarak kayboldu.’
'Toprağa düşen
kanın sesini, toprak bana getiriyor.'
Gardenyalar ve parabellumlar aydınlık
saçarken, paratonerlerin Feynman gösterimleri sürüyor ve karşıdan İmparator
Januskas geliyordu. Gauss’un çan eğrisi ve cenin mikrokimerizmi, ellerinde
petunya, dimetil sülfoksiti döllüyor ve elektronik tortuları silip
süpürüyordu...
Gluonlar ufuktan kıskançlıkla indi!.. Metaforal güç
garlarda dolaşıyor, peşrevler çekerek redoks tepkimesine uyumsuzluk
gösteriyordu. Opportunityler, törene katılmak için kortejin sağını izleyerek
alkışlar alıyor, Nieptolemes simulagları denetim altında tutarak, Rajastan
çölünün gönlünü almaya çabalıyordu.
Sirderya gülmek istedi! Çipler
belleğimizi ele geçirdiğinde, biyolüminesanslar -soğuk ışıklar- defne ve
çelenklerle, panspermialara yaklaşarak, denizin derisini değiştirdiler. Ve
düşleyen akbabalar grubu, mavicil tüylerini kabartarak tenhalara doğru
çekildiler.
Spirit titriyordu!.. Us ve düş sınırsızdı, o sırada Filyos
geldim diye bağırdı. Biyolojik süreçlerin tetiklenmesi, yıldız algılayıcılarına
alabildiğine bir parlaklık sağladı. Polimerler yukarı çıkarak, Sulla adına
egemenlik söylevlerine başladı. Yapıtaşları alkışlandı. Antenler ve sayısız
paraşüt sit alanını geçerek, Antonin’in ısı kalkanına yaklaşmasını önledi ve
entegre modüller tüm güzelliğiyle, civan perçemiyle süslü gerdanlarını
kaldırarak halkı kışkırttılar... Ardından papatyalar, radyoaktif plutonyum,
nükleer et yığınları ve elektronik donanım sahne aldı. İbrahim Karay
yıkıntılarda süngü aradı, alüminyum döneçler tahtın önüne geldi ve eğimli
arazilerden uçarak yaklaşan hoplitler, görsele çıkıp boyut değiştirerek,
manyetik holuz, yelek ve kalburlarını giyinerek, uyuyan melekleri
uyandırdılar!..
Topolojiler grafitasyonla esti, denizler köpürdü ve
navigasyon-oryantasyon çalışmalarına işaret verildi. Sütunların arasında
spektrometreler hızlanarak, fungus cinsleri ve fitoplanktonlarla bir olup
profillerini değiştirdiler ve Orion’da spinler yine başladı.
‘Bir gaz
devinin yörüngesinde dönen Pandora isimli bir uyduda yaşayan, mavi renkli
insanların ve ışıldayan canlıların, ekrandaki görüntüleri gerçekten
büyüleyiciydi.’
Lektörümüz Titanius elini kaldırdı ve ışık saçılımları,
ölüm akrobasilerine dönüştü. Zebra balıkları zırhları deldi ve ağaç lambaları
görkünç biçimde yolları aydınlatarak, zincire bağlı Andromak'ı getirdiler.
Toryum rezervleri, yeşil güneşlerin çıldırmasını sağlayarak ve su kendisini
parçalayarak sarı maddelerin yükselmesini ve dillere destan tartımını başlattı.
Bildiler ki sanal ötesi evrende günahların ağırlığı değişkendi. İsraf
günahtı, boş gezegenlerin varlığınca, israfkâr olan tanrımızdı ve simulaglar,
kadife çiçekleri ve Maniaklar her işe karışıyordu. Tam o sırada binlerce deniz
maymunu önümüze çıktı. Sesleri at sesiydi!.. Törenin sonuna doğru alg
patlamalarına yetişmiş oldular, atılan konfetilere tanık oldular. Akua kültürler
ve okyanus yarıkları uygarlığımızı selamladılar. Canhıraş gösteri ve tutsağın
sabır çiçeklerini usandıran azabı, güneşin batımına doğru bitti!..
Rossby
rüzgarları yeniden esti. Coriolis etkisi, kendini yeniden gösterdi ve olup
bitenler radyo dalgalarınca tüm evrene iletildi. Bahar yine geldi, dört bir
yanda sümbüller açtı, çığlıklar arttı ve doyumsuz yamaçlar tavus renklerini yine
giyindi.
Halktan biri olan Akhalı’nın ölümü, pleplere göre hafif bir
yenilgiydi!..
*
YOĞUM
Parabenler, fitalatlar, sulfatlar yola çıktığında, östrojen
reseptörlerini denetliyorduk. Metabolitler, sürfaktranlar, titanyum dioksitler
yardımcıydı. Formenler vardı. Bozon spin atıyor, Hubble parametresinin
ölçerlerini gözlemliyorduk. Dietil fitalat geldi dediler. Leptonlar foton çağını
başlatsın dedik.
Kserografi azgınlaştı ve Planck zamanına doğru uzaklaştık.
Elektronik saçılım devreleri kişniyordu. Wien yasasını devreye soktuk.
Yıldızsılar parıldıyor ve epidermiyoloji altın çağına yaklaşıyordu. Melanopsinin
yine de bekleneni veremediğini ileri sürdüler, sirkadiyen ritmi bozuktu. Modern
Prometheus araya girdi. Gigaelektronvolt düzeldi, gluon ve bozonlar verimini
artırdı, algıçlar gemi azıya aldı ve o yıl tau nötrinosu bire bin verdi. Bu ilk
kez oluyordu. Yer çekimi retoriğine alışan tüm varlıklar mutluydu. Taykonotlar
gülüyor, kozmopolitizm tüm evrene yayılıyordu.
Doğumlar artınca kolektor
tabakası bulutlandı ve irem bağlarıyla utkunun ayağımıza kadar geldiğini gördük.
Rutherford bazına göre, lityum-iyon karışımları tam dört yüze katlandı. Ateş
karıncaları titanik evrenini yutuyor, fermiyonlar, Quasimodo sinekleri ve
parazitoitler kurt deliklerinde saklanan tüm varlıkların önünü kesiyordu, ta ki
ipliksiler vonoz balıklarına dönüşene dek! Anavaşi, katavaşi diye bağırana
dek!..
Zodiyak tümelleri tüm bu zahmetlere ne uğruna katlandı dersiniz?..
Beş sigmalık sapmanın önüne geçebilirsek, anne karnında büyüyen bebeğim
pentürist olacak!..
*
İN
Johann Sebastian Bach , Bahtınız Bach’tan yana olsun, bütün kitapların
uçuştuğu önceki yaşam formları, paralel evrenlere geçiş günleri, yeni bir yuva
kurt deliği ve dünyamız kusurlu dedim sana, tanrı kapris yapıyor olabilir.
Paspernia deniyor buna bilimde parçalanmış gezegenlerden kopan asteroitler
aracılığıyla diğer gezegene çarpıyor ve yeni yaşam formları oluşup, taşınıyor
sonsuza… Biz yaşam virüsünü belki de uzaya taşıyoruz, korkunç hortumlar var
burada, ilkeliz gerçekte, uçuruma düşen uydulara çözüm
bulamıyoruz!..
Evren, çelişkiler, yanılgılar ve tuzaklarla dolu, burası
mikroplar, kitinler, sübyelerden oluşan bir dünya, kabuk adamlar var. Basınç
dalgalarıyla ilerliyoruz, Titan belki de yeni yurdumuz,
-180 derece,
Titan’dan sonra, dünyamız görünmez oluyor, sonra da embriyo galaksiler, çoğu
şokta olan evrenler bekliyor bizi. Sayılmasız uzay zaman, madde ve evren var,
sönmüş yutucular, karadelik, kızgın, yakıcı kuasarlar. Ah ne denli küçük ve
yalnızız, yazmak okuduğumuzdan aldığımız öç burada, göz yaşı için bir ansıma
işte…
Oregon, Avcı gökada, Minotaur, George Frederick Watts’ın 1885 de
yaptığı resim, Uranus’un dikey tacı, Satürn, yatay tacı onun. Kuasar cehennem
adı, ölümcül olan, Neptün’de Dünya büyüklüğünde kasırgaların içinde, katı
Triton, onun tersinde dönen, onu yutacak Poseidon, donmuş kayalar buzul küreler,
Pluton!..
Buz cüceleri, görkemli Asterland ve kasvetli Moonland’lar, on
bin yılda dönen Sedna, karşılaşacağımız uydular, uzaylılar, belki de vahşi,
belki de bizi göremeyecek kadar ileri!.. Uzayın derinliğine gittikçe, zamanı
geriye büküyoruz, doğru görünüyor mu bu, Alfa Centauri, üç yıldızlı güneşimiz,
süt gezegenleri, kızıl dev, hipernova, fizik yasalarının yüzemediği oluşumlar ve
anlıyorum ki bu bizim maceramız, Petrus, müjdeciler müjdecisi; aziz, evren
hepimiziz.
Gezegen kozmik çöp, bizler atığız, kozmik samanlıkların
kardeşi, harmanlardan gelen, Bellorophone gezegeni, yıldızların parlaklığında
neden görünmez oluyor, Atlas’ın kızı yedi kardeşler, küçük gaz tutanlar,
karanlık madde, karanlığın karanlığın içindeki karanlık, Orion bulutu, bin üç
yüz ışık yılı uzakta birer yıldız fabrikası. Nükleer füzyon, yıldızların nükleer
artığıyız biz, beyaz cüce, başka dünyalar, uygarlıklar…
Sonsuza dek yiten
kitapları düşünüyorum, en önemlisi de henüz anlatılamamış olan…
Yıldız
mezarlığı, pulsar, kuasar, Andromeda, tehlike yoksa harikalar yok, kabus yoksa,
hayaller, düşler yok… Geleceğimizi görebilmek için geçmişe gitmeliyiz, geçmişi
öğrenmek içinse… Sonumuz gelebilir ama paralel evrenler var ve kurt deliğinden
geçebiliriz diyor musun…
Alyakub bölgesi uzayın, bir gün kalan, o tek
insan evrenin sonuna ulaşabilmek uğruna yolculuğunu sürdürecek, ölerek yaşayacak
ama evren o kadar geniş ve zamanda o kadar sonsuz ki; o tek kişinin sen olduğunu
kimse bilmiyor…
Borges’in Asterion'un Evi adlı öyküsünü yazmaya neden
olan Watts'ın Minotaur adlı resmi işte... Borges, içe kapanıkmış ve kendini bir
Minotaur'a benzetirmiş. Bu resimden etkilenerek kendini de ironize eden o öyküyü
yazmış... O bir körken, Portekizli Borges’in ataları Yahudi’ydi, Borges burjuva
anlamına gelirdi.
Müzik ve metafizik, yalnız müzik gezegenleri, yalnız
yürüyenler, okuyanlar ve yalnız düşünen gezegenler, her şey düşündüğümüz için
var, düşüncenin coşkusu, tadı, düşüncenin gerçekliği… Uslamcı, Bizanslı,
kasımpatların esin veren kokusu, düşünmek ayrıntılara inmek değil, bütünü
anlamaktı. Diyonizos ayinleri, Bertolucci’nin, Örümceğin Stratejisi, Borges in
Kahraman ve Hain öyküsüydü. Onun bir Ankara kedisi varmış, adı Byron’un Beppo
şiirinden alınma, kanıksa, biziz yaratanda, yaratılanda!..
*
CANİS MAJÖR
'Fergana gibi ekinoksların presesyonunun, güneşin
apojesini etkilediğini savunurdu.'
Sabah güneşiyle, aşk atomlarını
serpiştirip gidiyordu Pan!.. Yürek ışıldıyordu. Altın bir ok savruldu
koruluktan... Sonsuz sayıda sonsuzluklarımız vardı, İngiliz jacketler, Hırvat
kravatlarımız, Danton ve Mesih, çelik mezarlarımız. İşte öç butonlarımız, sümbül
dereleri, süsenler ve güllerimiz...
Her şeyi kapsayan sonsuzluk orada,
sonsuzluğun sonunda ne var, renkler içinde Tanrı mı… Sonsuzluk, sonsuzluğu
kapsar mı... Karbon salımları korkutuyor, şu otlar zehirli, deve dikeni elimi
kanatıyor ve yakınlardaki Levi Ben neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyor...
Konkav uzuvlarımız konveks aynaları görüyor, karanlıkta ışıyor radyum ve
söylevler veriyor yine ölümsüz Sulla!.. Medyatik dokunuşlarla ay soluyor, ölüm
kibirdir diyor Tarkovski… Silena stenophylla gülüyor, Meryematik vardiya, valin,
lösin ve triptofan toprağımızı ürkütüyor.
Kapalı evren modeli
algılarımız kapıda ve peliküller ve Kâsîyûn gözlemevi kaçıyor işte!.. Kafeste
beslediğimiz ejderha saldırıyor, ölüyor kederle Vernier ilkesi, dehşetle görüyor
Magdeburg deneyi, işte Sokak'rateslerimiz, alaylı bakışlarıyla İhanlı
cetvelleri, delirium ve Şehrazat aynada… Ve kansevici Harun’un elleri,
tadılmamış tat yoktur diyor sarayında!.. Pasla yürüyen organizmalar, uluyan
ayet, ululanan Havva ve Eloah günlükleri. Velpecule, her gece saplandığımız
trend ve sinemalardaki evrenin bebeklik günleri…
Afgani çarşılarımıza et
yağıyor geceleri, tasalı vagonda gezen Babil, Canis majör; elektronik
insanatlar, siborglar, Asya'nın gönülsüz eceleri ve günahkâr Tanrı’nın gururla
taşıdığımız çelenkleri!.. Öne eğiliyor başlarımız, genç ve yaşlılarımız,
uslanmaz deli, usanmaz Ayla, tarantula ve kördüğüm örümcekleri… Huzursuz ayak
sendromu var halamda, bir türlü orgazm olamıyor görümcem, tasalanıyor teyzem,
chengen lohusa ve başlayamıyor Vâlâ; arı başlı Opus Majus’a!..
Ama bir
soru; Convivio’su Dante’nin devrimi nasıl etkiledi, şafakla yürür saklambaç otu,
at kuyruğu yiyor 3. kattaki veteriner, kristalografiler getirilmedi, yıldız
yuvaları sönecek, palindkromik olan iyi gelir değil mi, holün güreşinden ilaç
yaptılar, sarı akıyor kanımız ve çisentiyle yağıyor Macar yağmurlarımız!..
Depresif salınımlar yeni yetmelerde, Vrangel’in vaazı dinlenecek öğleden sonra,
eskiv sarhoşluğuymuş haşhaştaki, boksör demansı baletin menüsküsü, nematod
organizmalarla, alttan baktığında yokuş, üstten baktığında iniş karnavalı
başlıyor ve karartıyor göğsümüzü Moliere ve tiyatrolar kapalı, ne zaman
başlayacak Anastasia, Soloz’un Mavalı!..
Üçüz kumruları vadinin
ışıldıyor, stüdyolar kayrayla kanını içiyor denizin ve burada bir korno dinliyor
rindi düşlerini Nabi’nin... Çavdarmahmuzu otlar aparkatlarda, eğrelti otları
havariyi saklıyor, ölüs bakışlı kerkenez ölecek mi diyorsun, kelebek, tente,
Maturette, kaç şarkı mırıldanır bir klarnetle... Prokaryotik olanla, Ptolemaios
astronomisi, elongasyon açıları ve açık değirmen çerçeveyle süs!.. Erguvanlar
kombide yıkanıyor, Touluse Lautrec ahımız, akut pankreas tanılarını tanımıyor,
evrenimizin rengi yok ki, cinsiyet cellatları da işe yaramıyor…
Kuartet
ve Balthazar, torpidolardaki bahar gülücüğü, bulutlar, yivli minareler ve Caferi
kanal kaos içinde… Atalarının döllediği Mikyas el-Cedid’i tanıyor musun,
nekrotrofik funguslar nerede, Hirfanlı barajı, yamalı pontir, kırk dekametre ve
Bavyera birlikte şiirler yazıyor, öncülerimizden Sevillalı John ekinoksu biliyor
belki; ama Cremonalı Gerard, civalı adamların faizini yiyor!.. Ateşin yuttuğu
surlar, deli Meryem ve Regiomontanus’u etkileyen Sacrobosco ne zaman varlar,
Kartaca, Çökelez, Gül A’şa ve işte anılarımızı alkışlıyor evde kalmış kızlar!..
Ve gör ki Tanrı geliyor işte, sıra dışı ve üç ayaklı, şarponu taksana
abla, sürecek mi yargılar diyorum o an, otistik, otoistik hesaplaşmalar, Öjeni
arkaya geç, not verilecek, sınıfta kalma sakın, ağlama proletarya ve banknotla
kösnüyor aygırlar ve huşu içinde şarkı söylüyor işte hoplit, sağılan sığır ve
beygirler boynunu uzatıyor Balyan ailesiyle ve paladyum çanakları faz
diyagramında kurban oluyor yine, çağırın ss’leri diyorum ben ve carabinieri ve
kalabalık, alabalık ve görkül kahkahalar, gözlerinden ay fışkıran, altınpost,
venerendam ve işte dümeni verdik yekeye, nerede Lestrigon ve ey yüce Sezar; kaç
pound Pound, güneşin doğduğu geceyi öpüyor Tanrı’nın elleri ve günah ve sâlâ
dolu mezarlarda, erselik ışıklar içinde, yine ölüyorlar işte; Teknolojik çekime
kapılmış canlı türleri!..
*
NOVA
‘ Bir zamanlar yoksul tanrılar vadisi vardı…’
Uzay
filolarımız gökyüzünde tozu dumana kattı. Yüklü parçacıklarla, şiddet kovukları
naralar attı!.. Aosfer bunaltı içinde, zehirli materyalde uyuyan maymunsular
kaçışıyor!..
Güneş rüzgârları, radyasyon kemerleri ve bow denizleri
seçilmiyor. Kör partiküller ve kuzeyin perdeleri kavruldu.
Anti ışıkla,
gölgelerde koşuşan manyetik yüreğin canı sıkılıyor. Kör yıldız kuyrukları,
tropik adalar, su domuzları ve oratoryolarımız ölü.
Son gün
geldi!..
Rektum peyzajı, firavun kamçısı ve tanrısal haykırışlar
direniyor. Eylülist dünyalar, nörogiyotin, saralı uzuvlar ve Atlantik ötesi
büyük bir saldırıda!.. Nurjuvazimiz umarsız, kenzo adam bitkin, oğlak sürüleri
mezarlara gömülü, kemerler ve yazgılar sarılı, plevra boşlukları inliyor...
Kinci deneklerle, spinler ve zamana yakılan ağıt boşluğu gözlüyor…
Ve
işte demir güneş ve çelik gözyaşlarımızın, bıktırıcı o garip
ninnisi!..
‘Dünyayı içine alan küçük kutu / kendine aşık oldu / ve gebe
kaldı / yine küçük bir kutuya / küçük kutunun içindeki kutu da / kendine aşık
oldu / ve gebe kaldı / yine küçük bir kutuya / ve bu böyle sürdü hep / küçük
kutudan gelen dünya / içinde olmalıydı / küçük kutunun içindeki kutuda / ama
kendine aşık olan küçük kutudaki / kutuların hiçbiri / sonuncusu değildi / bulun
bakalım dünyayı şimdi’
Kalbini okuyabilirim, gözlerini görebilirim.
Sen denizin karası, yeşilin tanrıçası, sen; tanrı tek başına var olamazdı
diyen. Diana, sevi çağları gelse de, ilahilerimiz küle çevirse de; tenler, tin
göçleri ve sen de var olan benler solacak.
Yiten sevgiler, son iç
çekişlerimiz, matineler ve transit türküleri boşluğun sönüp savrulacak…
Cennetsi şeytan, güzeller güzeli sessizliğimiz, görünmez kalkan, füzyon
reaktörleri, ölümsüz parçacıklar ne oldunuz siz!..
Ey son günün
taburları, Phaiaklar neredesiniz!.. Diz çöken uzay iklimi, melankolik boşluk,
kumarbaz koli basili dönecek misiniz!..
Sanal karmaşaları kolumun, ıssız Ren
kuşakları, türbin ve tribünler, göz kamaştırıcı kablolarımız uzlaşmıyor!..
Fiber gözler, Ariane ve Cluster, Cassiope deltası gene sorun; buzul
geçitler, alev sütunları, tutuşan ok ve ringa balığı şaşkın!..
Ve
krizantemler, keçi dudaklı prenses, kedilerin söylediği şarkılar elem
denizlerinde!..
Boşluklarda yankılanan çılgın anomali ve acunları bölüştüren
o şeytani, ölümsüz mayombemiz, kutluyorum sizi ve işte soruyorum şimdi, elimize
ne geçti!..
‘Dolce dolce, yaase folce, dolce dolce, yoli deline / jalce
jalce, yahanti galce
jalce jalce, blouzi psiline / yulce yulce, youdili
dulce, yulce yulce, kzill odaline /
djilce djilce, hando bokjile, djilce
djilce, yli zlideline / kumkel kerg, kumkel kan,
magavambava magavambava,
gonjengor sagossigussa, sagossigussa’
Usaveda!..
*
VEGA
‘Deterjanlarımız kirlilerimizden daha tehlikeli…’
O
çağlarda Sitarlar, anayurtları Satürn’den getirdikleri yıldızbilim ve
kurbanların karaciğerine bakarak geleceği okuma alışkanlıklarını sürdürdüler. Bu
alışkanlığı devralan Oregonlular, komşuları Galaktlar gibi denizlerde bir kent
uygarlığı geliştiremediler. Ekinleri zayıf, savaşkan ve tarıma dayalı bir
topluluk olarak varlıklarını sürdürmeyi yeğlediler. Yaşam görüşleri Galaktlardan
edindikleri, mutluluğu temel alan bir yapı üzerine biçimleniyordu; Zodiak
Öngörüleri, Sütunlu Galeriler ve Titancı görüş temel taşlarıydı bu
filosofinin…
Deniz evleri, ışıklı yollar, kemerler, pazar yerleri ve
sanatoryumlar yapan Oregonlular, sönmüş yıldızları işleyerek, yeni yaşam
alanları açmayı da başarmışlardı. Mühendisliğin yanı sıra, adalet ve askeri
alanda büyük devlet adamları yetiştirdiler. Mühendislerden Prontas bir gün,
yıldız yapılarından, kanallardan ve su altı kemerlerinden söz ederek;
Galaktların heykelleri ve Yeryuvarının piramitleriyle karşılaştırıldığında,
hangisi daha ussal diye sormuş ve Oregonluların yönetim anlayışıyla,
yurtluklarını ululamaktan çekinmemişti. Ünlü pragmatist Çiçer, görkemli yapıları
ve işlerini övdükten sonra ‘Çok şükür Oregonlular, Galaktlar gibi sanata
yönelip, yararsız işlerle uğraşmadılar’ demiştir.
Oregon
yerleşkelerinden birinde, meyvesi yeşil kuş olan ağaçlar vardı!.. Kafesten kaçan
tropik iklim papağanlarının sesi, sonsuz boşlukta yankılanıyor, yurtsamaya
tutulmuş bu yetimler, umarsızlar unvanıyla bilinen insanatları belki de mutlu
ediyordu. ‘Bon pour le orient’ kuralı her yörede işliyor, güneş ülkesinin tüm
köşelerinde geçerliliğini sürdürüyordu.
Bağımsızlıklarını ise; Boşluk her
tür maddeden arınıktır anlamına gelen öğretiyi yayarak elde etmeyi
düşünüyorlardı, oysa maddesiz bir varlık düşünülemezdi. Ne ki; Tanrı dışında!..
Öyleyse; Tanrı eşittir boşluktur çıkarsamasına ulaşarak; özgürlüklerini güvence
altına almayı başarmışlardı.
Sonraları ise, Pompeius Andromeda’ya gitti,
Anakonda dağıldı ve Venüs’den gelen sıcak su akıntıları değişti. Uzaysı yollar,
otobanlar, onları süsleyen çınarlar ve sonbaharsı; ölü insan eli gibi yerleri
süpüren yapraklar soldu, yok oldu. Kırmızı cüceler unutuldu. Madde püskürten ak
deliklerse zamana tuhaf biçimde boyun eğmişlerdi.
O zaman, hücresel
otomatlar çürüdü, Turing makineleri söndü, leptonlar ve rezonanslar çalışamaz
oldu, primer sargı bezlerinin kargısı düştü, gangrenöz uzuvlar geriledi.
Ve gökadamızın tek harikası, Mira yıldızıydı artık!..
Yapay
serebellum ve beyincik dokularındaki sıkıntı had safhaya ulaştı.Transkranyol
uyarılar sıklaştı. Grafen mürekkepleriyle duvarları kirleten anarşist gruplar
çıktı ortaya, yonga plakaları işlevini yitirdi ve polimerler çöktü.
Performanslarımızın sönüp gittiği ferro elektrik trafoları aniden yıkıldı,
transistörler, giyilebilen kompütürler işe yaramaz hale geldi. Radyo izotopları
ağ oluşturmaktan sıkıştı, orak hücre anemisi artarak, kırmızı kan hücreleri
dışarı çıktı. Chrysopo böceği çürüyerek tümöre dönüştü.
Yazıktır ki,
Klimt’i on dört çocuğuyla beraber geri çağırdılar, Sarah Bernhardt bir kez daha
görev aldı ve Einstein’ın amputesi tek ayağıyla da olsa doğuya geldi ve büyük
bir umutla ay ışığı basamaklardan sızarak, van Honegger dağlarına doğru
yükseldi!..
Karadelikler coştuğunda, Otuzsuz Buzağı örgütü bir kez daha
canlandı ve manolyalar hırçınlaştı. Üçlemsiz dedikleri pankreaslar üretime
başladı. Ve bir teraflop sınırını aşan işlemcilerle doldu dört bir yan!.. Yaygın
gerçekcilik yerini alarak, yanal simetrili uzay tapınakları çoğaldı. Pleyistosen
durumlar, Zirkonyumla, Morpheus, Pentium işlemcileri, alan ve Bozon plakaları ve
piksel ve fiziksel güzellikleri gökadamızın yine göz kamaştırmaya başladı!..
Ve coşkulu yıldız kalabalıkları önünde, Konrad Zuse mutluluğunu dile
getirdi.
Gözünü pençem kaplıyorsa şiir, perçem kaplıyorsa düzyazı oluyor
dediler!.. Doğuda bir duvar olduğunu söylediler, parakete bahçelerinin Vostok
yakınlarında bir yere sürüldüğünü öğrendik. Nefrit vadilerinde yüzen, nefrit
dalları görüyorduk yalnızca. Ve edebin yolcuları anladılar ki, ancak günahları
olanların tanrısı vardır. Russell parkında kır düğünleri yapıyorduk artık.
Çok sonra Orient denilen güneş insanları özellikle orduların yanında,
periferi ülkelerine, Ohio’dan Ottoman topraklarına dek girdiler, edindikleri
görüntülerle, Bourgonlara sömürge yurtluklarının çekiciliğini anlatan ve gelecek
düşlerini uyaran gizemli duyumlar elde ediyorlardı. Bu görüntülerde savlanıyordu
ki; klonlar, sanal halılar, yılan oynatıcısı lutiler, antik yapılar, üçüncü
cinsler, bağımlılar, morfinmanlar, şiddet görselleri, yapay helezoniler, barış
savar örgütler ve savaş sahneleri, onlara vaat edilen uzaysı cenneti
simgeliyordu.
Bunlar Bourgonlarca ilginç ama o kertede aşağılayıcı ve
küçümseyici, dikkate değer şeyler olarak görünüyordu. Gün gelip Orientler,
Oregona dönüştüğündeyse elde ettikleri görüntülerle gizlenmiş amaçlarına karşın,
eril bireye karşı şu apolitik, ekososyal ve cinsiyetsiz davetiyeyi çıkarmayı
zorunlu saydılar. Buraları kurtarılmayı bekleyen topraklardır. Bütün bu tansık
dolu yurtlaklar; merak, fantezi ve düşselliğinizi sınayıp, sonsuzca
gerçekleştirebileceğiniz yerlerdir!..
Siborg sözünü bitirmişti...
Deja
vu dedim!..
*
OMEGA
'Bilincim, tanrıyı anlamama yetmiyor, kalbimse
çelişkilerle dolu...'
Ölüm, zamanı anımsamaktır… Elektronik
etiketler, kameralar, barkodlar ve siborgsu bireyleriz. Ölümsüz mutantlar!..
Mekânsal strüktür, arabalar, otoban gelincikleri, farlar ve karanlıkları
severiz. Dünyanın dönmediğini belirleyenleri de!..
Dün Pencali, Gulan
Bulağı ve Shanda’ya gittik. Dağın eteklerinde atın gölgesi, pençesinin izi ve
dizi görünüyordu. Tan ağarırken Pol Dokter, Lahicana ve Zülbin’e geldik. Zencan
ve Lengrüd’ü gördük.
Ölümsüzlük, zamanı unutmaktır!.. Seks ve seksen
bağlaşıktır diyordu Maria!.. Rankuh, Kereceband, Muskabat, Ramsar ve
Mazanderen’de renk körlüğü artıyor. Tatarlar, Nogaylar ve Lorlar da salgınlar
var.
Çok sonra, zıt yönde ve eşit uzaklıkta iki ot yığınıyla Buridan
geldi. Spektaküler oyuncular, postizm ve silah yapımcısı tanrılar diye bağırdık.
Tırnaklarını magmada boyayan ve alınlarında mühür olanlar vardı!.. Milet
dilinin, Helen diline dönüştüğünü görüyorduk. Manipülatif şeyler, halk ve
hakseverlik ve Nefi’yle Murat göz gözeydiler.
Peygamberler Arap
kıstağına yayılıyordu!.. Siriuslu El Maktul, Heyakil-ün Nur ve iki serasker
birbirine girmiştiler. Nasırı Dinillah bütün kavgacıları ayırıyordu. Mistik
melameti ve fütüvvet, balina çığlığı ve Denver bir türlü ayrılmıyordu. Zağanos’a
varır varmaz, gözlerim toprağa düşünce, beni katleden Eyyubi meliki Zahir’dir
dedim!..
Zencan’da doğan, koordinat ve ordinatları bulan yanıma geldi.
Suhreverdi, Hayy bin Yakzan’ı okuyordu. Berkyaruk birden durdu. İbn Tufeyl ağyar
ile ‘Ruhun Oğlu Hayattır’ diyordu. Keldanî ve Hindu hikmeti göklerde
çarpışıyor!.. Kelamullah kan ve toz içinde!.. Cümle Sümer repertuarlarını hakem
belledik. Merih’le Dilmun cenneti tapınağımızdır dedik. Teşup dile geldi
-göklerin fırtınasıdır kendisi- insanoğlu hareketli birer Oblomov yığınına
dönüştü!.. Müzik ideolojileri oldu. Demon İlliyanko görünmez tanrılarıdır. Arif
katıyla, sürüyle Bosch buna karşı çıktılar. Locke, kader tanrının insana verdiği
bilme gücüdür dedi. Kahir nurlar ve proton parladı o an ve Batlamyus’la müon
geldi!.. Gilan ve Sakalibe yöresi aydınlandı. Yorumcu Şehrezori ve nur
uknumları, sevinçle bakıştılar. Karmatiler karnavalı başlatacaktı ki Alejandro
Daneri geldi mi dediler. Kalabalıkta zırhını rehin veren Muhammed’i gördük,
beytülmalla lykeonlar kuran Ömer’i…
Nötrino kentler ve metropoller
uyuyordu yine de!.. Helenistik matrisler ve partiküller sızmak istiyordu ama
surlar geçit vermiyordu. Yurtluklardan Pertevname’yi okuyan Kabir geldi. Avarifi
Maarif daha iyi diyordu. Mısır hermetizmi tanrıları öldürmemize izin verdi,
yoksa yok olacaktık dedim.
Von Economo sinir hücreleri zayıflıyor,
Karina ve fononlar sönmek üzere, reovirüsler Ockham usturasını unuttu,
adenovirüsler kaçışıyor, vaksiniya tümör hücresi kaldı mı ki… Fermilablar da
vivipar özelliği ve hypotheses non fingo vardır ve şeylerin formülü yokluktur
diye sayıklıyorduk.
Bir yerde var olan her yerde vardır...
Zaman her
şeyi yıkıyor ama dizelerimiz iyiye gidiyor.
Sanatımız
gelişiyor.
Denize inen uçan daireleri görüyor musun!
Yoksulluğun
propagandasını yapıyor gibiler.
Foramina birlikleri onlara yardım ediyor.
Şarap Mesih’in kanıdır ama Müslim olana günahtır diyen kim…
Tanrım;
Tanrı geldi!.. Kızılca gülümseyişler… Ve utanmazca yüzüne karşı, Bosch boştur
dediler... O ara biri ağladı. Ve ‘O’da kulağıma, üzülme laedri; ‘Düşleriniz
dilinizdir’ diye fısıldadı!..
*
KİTSCHKAOS
Rüzgârın ağlayışı kurdun iniltisini bastırıyor
ve tanrının ve belki de her şeyin hiçliğini işaret ediyor... O bizlere kimsin
diye soramıyor, ama biz ona -durduraksız-kimsin diyebiliyoruz... Oksijen diye
tolere edilmiş egsoz gazı soluyoruz ve Lemek iki kadınla evlendiğinde birinin
adı Ada, öbürünün adı Silla’ydı diyoruz ve o Nod topraklarına gittiğinde,
yazınında bir mimarisi olduğunu söylüyoruz artık... Bazen tanrıya inanmakta
güçlük çekiyorum ama biliyorum ki tanrı bana inanıyor!.. Barbar işlikleriyle,
çöl inançlarıyla, bilinç araçlarıyla, Nuh ve kırlangıç, egeli bir bilge, İsa ve
Nemrut’la...
...
Prensesimiz uyandı ve uçurumuna baktı ve yatağının
altına geceleyin döktüğü gözyaşlarını bıraktı. Alışkanlıkla Anjelüs’ün çanları
çaldı, bir madonna gibi indi prenses yatağından. Zamane zenneleri ağlıyordu, onu
arayan herkes çıldırıyordu. Geçen gün Kazablanka’da yer sarsıntısının olduğunu
söylediler. Como’da artçısı vs. Tanrı özgürce cinayet işleyebiliyor... Evrenimiz
kusurlu, taş ve topraktan, dayanıksız bir yıkıt, absürt bir vodvil. Yazıda
kusurlu, çünkü kul yapısı, kul ne yapısı…
Kutsal kitaplardaki Cumae.
Mitik dünyanın cehennemi. Tartaros, yer altı ırmakları var. Gördüm Borjiya,
Medusa faresini. Gördüm Median ateşini. ‘La Lune ne gadre aucune rancune!’ ‘Ay
hiç kin tutmaz dostum’. Kral Astarkserkses’i bulmak için Susa’ya doğru yollara
düştüğümüz gün. Asativataya kralı Asativatas’ın söylediği gibi violada gamba
çalan adamı dinledim. Erken baroğun ses ve çalgı düzeni, solocu soprano,
resitatif ile şarkının karışımından oluşan ve polifon yazı kullanılmadığı için
‘monodia’ terimiyle tanımlanan bu biçemi tam anlamıyla özümsemiş. Bilimin
ruhunu, modernliğin dini olarak sunmuş.
Urartu başkenti Tuşba gibi,
Asur’un güzel Niniv’i parlak bir kentti. Yapay kas, piezoelektrik ve bellekli
gereçler, güney boşluktaki Achernar yıldızı gibi ve Troilos ve Kressida gibi,
tanrıdan da öte bir şey var orada, bir tür gerçellik…
Platon’un mağarasının
simulakr gölgelerinden, Tales’in piramidin boyunu ölçmek üzere gölgesini
kullanmasına kadar bir çok unsur var. Eratosthenes, methi sena ediyorsun.
Zaman’ın dikel imlemleri ve kral Alarik’in kızkardeşi gibi, bir peri
güverciniydi Vizigot!..
‘There is such loneliness in that gold. The moon
of the nights is not the moon. Whom the first Adam saw. The long centuries of
human vigil have filled her with ancient lament. Look at her. She is your
mirror.’
Neptün’ün altın renkli atlarıyla altın renkli arabası koşturur.
Korku ve alarm terk etmediniz beni. Ve rabbin meleği geldi, Abiezri Yoaş’ın Ofra
şehrindeki meşe ağacının altında oturdu. Ve Danîler sıptından Tsoralı bir adam
vardı. Adı, Manoah idi. Karısı kısır olup doğurmuyordu. Yahudiye kralı
Hirodes’in günlerinde Abiya takımından Zekeriya adında bir kâhin vardı. Onun
karısı da Harun kızlarından ve adı Elizabeth idi. Tutsağın tanrısı efendisidir.
Ağaç silkelediler. Gökten düşen ay parçaları gibi kucakladılar düşen incileri.
Ve ağaçta rüzgardan ve gölgelerden uzak bir yaşamın içinde yok oldu gitti.
İfritsi. Birinci yaratık aslana benziyordu. İkinci yaratık danaya benziyordu.
Üçüncü yaratığın yüzü insan yüzü gibiydi.
Eski adı Yukarı Volta olan
Burkina Fasso’nun başkenti Ougadougou’da başlayan otobüs yolculuğunun Sudan’ın
başkenti Niamey’e kadar beş yüz otuz km civarında süreceği sanılmaktadır. Ne ki
gece yarısı saat bir sularında sürücü uykusunun geldiğini söyleyip otobüsü
kenara çeker, gökyüzünde ay vardır. Marx, Lafargue’ye bir mektubunda yaşama
yeniden başlayabilseydim evlenmezdim diyor. Lafargue, makinenin insanlığın
kurtarıcısı olduğuna, insanı aşağılık ve bağımlı işlerden kurtaracak olan, boş
zaman ve özgürlük veren tanrı olduğuna inanıyor. Marx ise diyor ki; Şiiri
ortadan kaldırmayı düşünecek derecede olumlu bir kişi olan sen, kızımın zararına
olacak biçimde şairane davranışlarda bulunmazsın umarım. Çünkü şiir, kötülüğün
cirit attığı bir dünyada iyiliğe, sonsuz sevgiye bir özlem, varoluşa bir
ağıttır. Acının olmadığı bir dünyada, şiire yer yoktur. Orada şiir yerini,
aslında bir şiir olan yeryüzüne- yani yaşama bırakır.
Aristo diyor ki,
taklidin (mimesis) konusu yalnızca sonuçlanan eylem değil, korku ve acıma
duygusu uyandıracak olaylardır. Eklektik görüş orijinal olmadığı için felsefi
sayılmaz ama öylesinelik taşıyan olaylara gelince, onlarında bir anlam taşır
gibi görünenleri daha şaşırtıcı gelir bize. Sözgelimi Argos’ta, Mitys’in
yontusunun bir gösteri izleyen katilinin üzerine devrilerek onu öldürmesi, bunun
bir örneğidir. Bu öylesine (çakışım sonucu) olmuşa benzemez. Bu yüzden, bu
öyküler en güzel öykülerdir. Tutarlı tutarsızlıklar.
Dinsel mabutların
laneti, kirli yer altı, Herodot, Yunanlı tabağı, Mısır limanı, surlar.
Naucratis’de yerleşmelerine izin vermiş, yargılamıştır. Bir yaşamla
süslenmeyecekse, tanrı bu sonsuz boşluğu-evreni neden yaratmıştır ki ve neden
ölülerimizin üstüne basarak yürürüz. Ve sizin için çalıyorum ve bir dağ
aslanıdır zaman diyorum. Carver tabii. Totaliter yönetimler günahkardır, yeni
çarlar ve inanç adına yeni soyut varlıklar üretirler. Dairemiz salon
salomanjedir.
Somnambülizm, uyurgezerlik vakaları artıyor. Peki Dante
cehennem için donanımlarını bizim dünyamızdan almadıysa nereden alıyor. İnsanın
bir paralel evrene kendi dili üzerinden ulaşması ilk bakışta paradoksal gibi
görünebilir. Tanrı yok belki ama insan onun olmasını ister örneğin. Ayrıca evren
başarısız ve kusurlu bir model midir diyebilirim!..
II
Ve birden önüme
çıktı o, başı fil başı, dudağı manda dudağı gibiydi, gerçeküstü karşıtlığıyla
bütünleşiyor ve olanaksız; kendiliğinden olanaklıya, olabilirliğe dönüşüyordu.
Şaşırtıcı ustalık ve kusursuz inandırıcılık işte. Balıkçının oltasına takılan
küçük sarışın pembe kadını, isteyene tatlı tatlı ölebilmek olanağı sunan
kliniği, bir tablonun arkasına beş yüz yıl boyunca hapsolmuş taş duvarın ışığı
özleyen gözlerini ya da karısı tarafından terk edildiği için canına kıyan ve
dağılmış beynine karşın koltuğundan kalkıp sokağa çıkan adamla, fırtınanın çelik
bacaklarını hiç mi hiç yadırgamayan begomviller. Ölüm kendisini inatla unuttuğu
için onuncu kat balkonundan atladığı halde kılına zarar gelmeyen yüz yaşını
çoktan aşmış büyük, büyükanne... Bütün bunlar metaforun ötesinde ve öyküyü
temellendiren soyut anlamlarla donanmış olduklarından alttan alta kendilerini
doğruluyorlar ve bütün fiziksel engelleri yok ediyorlar. Bu inandırıcılığın
bağlantı noktaları, mekanı ve zamanı sınırsız, masalsı ve insanı gerçeküstü
boyutlarıyla görmekle ilgili olabilir. İnsan bir masalın içinde yaşayabilir,
bilinmeyen bir zamana taşınabilir. Ruh halleri, yaşamın sürprizleri,
yalnızlıklar, boşluk, terk edilme, bekleyiş ve ölümlerin temel insan halleri
olarak benzer biçimlerde yaşanabilir olma olgusunu bozan, bütün bunları kişiye
özgü kılarak, sıra dışına taşıyan şey, algılarımızın sığlığı ya da derinliğidir
çünkü… Bu ayrımlar düşsel bir içsellikle ve gerçeğin yavanlığına karşı çıkarak,
eğretilemeler, simgeler, adlandırmalar, canlı ve görünür kılan, özenle seçilmiş
eylemler ve şeylerle görünenden daha anlaşılır nesneler ve şeyler yaratıyor.
Evini ve eşini terk eden birinin ardından abajur, kilim, takvim, saksı çiçekleri
ve bir şiir kitabı da sessizce çıkıp gidiyorlar. Ve ev yaşlanıp ölüyor. Renkler,
sesler, anılar terki diyar ediyorlar.
Dil etkileyici olmakla birlikte
imgelerin açımlanması açısından öncül değil. Nesnelerin varlık ve kesinliğini
onlara anlam kazandıran eylemsellik gücü üzerinden kavrarken yakalanan trajiği,
fantastik öğelerle güçlendiriyor. Yinelenen paragraflar, mekana, doğaya ve öteki
canlılara atfedilen duygusal boyut, insanın bir toplumsal ilişkiler bütünlüğü
içinde yaşamakta olduğunun ipuçları ile dolu. Örneğin yağmur evinden kaçan
kadınların ayak izlerini silmek için usul usul yağmaya başlar. Ve hasta
yatağında ölümü beklemekte olanı, sağlıklı hali ziyarete gelir!..
Şimdi
cehennemsi uçurumun önünde durdu ve korkunç ıssızlığın görüntüsü karşısında taş
kesildi. Karanlık evlerin arasına sağanak halinde kan yağıyordu. Gün günü
yineledi. Suda bir çift su samuru oynuyordu. Geleneklere uygun biçimde dramatik
bir an için sustu. Uzun süre ölü ama Ölü Değil’in yanında kaldık. Sesi ülkesinin
çamları arasında dolaşan güney rüzgarı gibi loştu. Sesleri nedense kaba,
köpeğimsi bir tınıya sahipti. Ay, bir mücevhercinin gümüşten fırlayan bir gümüş
kıymığı gibi incelmişti, yongaya dönmüştü. Sonra dedim ki ‘Sonsuza dek yatan
sanma ölüdür. Tuhaf çağlarda ölüm de ölür.’ Benzersiz bir karışımı, haziran
çiçekleri, porsuk ağaçları, İskoç köknarları… Bilimi sanatın uzantısı sayan
Tesla, Varennes yakınlarında (Lui adı verilen para biriminin) bir Lui’nin
üzerindeki resimden tanınarak devrimcilere yakalanan 16. Lui ve gizli
koyaklardan fırlayan yabanıl kısraklar. Güney doğuda tek bir hurma vardı, çölün
yüreği gibi. Birde kanatları buluttan bir kuş ki kurumuş göle doğru ölü bir göz
gibi süzülüyordu. Haccac’ın oku saplanıp göğsünden geçerken, güneşin önüne
düşmüştü.
III
İşte birden nişin arkasındaki perde açıldı ve ilahi bir
ışıkla aydınlanmış neredeyse doğaüstü iki varlık göründü. Önde, kasıkları kaplan
postuyla örtülü, başında salkımdan bir çelenk olan, sağ elinde çiçekli asa, sol
elinde de siyah bir panter tutan genç dağ Dionysos’u göründü... Arkasında
düşünebileceğiniz en güzel Aphrodite vardı. Şeffaf ipekten kısa bir khiton
giymiş, koyu renk saçlarını yapmacıklı biçimde tepesinde toplamıştı. Boynundaki
asma yapraklı çelenkten başka, hiçbir mücevher ya da simya taşımıyordu ama
kendisi bir mücevherdi. Çift, tahta doğru gururla süzüldü ve zarifçe oturdular.
O anda müzik gene başladı, gölgeler ayağa fırladı ve tiz çığlıklarla çılgın bir
dans başladı. Şimdi onların satirler ve menadlar olduklarını görüyorduk. Keçi
ayaklarıyla sekerek, sıçrayarak dönüyorlar, uçuyorlar, titreşiyorlar, ansızın
aramıza karışıyorlardı. Satirler yanımızdan ok gibi fırlarken, maske gibi
suratlarıyla bize sırıtıyor, gözlerini deviriyor, dillerini çıkartıyorlardı.
Menadlar ise daha da coşkuluydular, daha çılgınca bağırıyor, çığlıklar atıyor,
giysilerini parçalayarak konukların üstlerine fırlatıyorlardı. Çevremizi saran
bu isteri nöbetinin, izleyicileri de etkilemeye başladığını gördüm. Soylu
giysiler içindeki, konsüller, yöneticiler, bankacılar, tüccarlar ve seçkinlerin
bir bölümü bir menadın peşinde isteriye kapıldı, diğerleri de sekişini taklit
etmeye çalıştıkları bir satir tarafından sürüklendiler. Gürültü artmış, müzik
hızlanmış, salonu büyük bir sarhoşluk sarmıştı…
(Çamurdan doğanlar,
eleştirmenlerimiz hala ağzında pipoyla poz vererek, okunaklarının köşelerinde
aydın niteliğini sergilemeyi sürdürüyorlar. Cromagnon değilse de bir 19. yüzyıl
insanı olarak onları kaygıyla selamlıyorum. Köşesinde hep aynı yazıyı yazan,
aynı romanı yineleyen, duruş adına atalarının diliyle hep aynı şiiri
yazan!..)
Solomon gamı çekiyordum, güneş tutulması sırasında saydam bir köpek
sürüsü gözükmüştü. Ulu sarmaşıklar, tozlu mermerler arasından hep bir gözleyen
var bizi. Poe, Hollandalılar’ın beğenileri konusunda perdenin bir tür lahana
olmadığını kolaylıkla anlayabilirler diyor. Ve bütün sanat eserleri için gerekli
olan o yaşamsal unsura sahip değildi birlik. Öff… Roketlerin inleyerek
yükseldiği, tüylü denizlerden gülümseyerek çıkan ejderlerin aydınlattığı bir
çağdı. Şifre almaya uygun ürününüz bulunmamaktadır. Tuşlayın. İkinci tuşla işlem
yap. Ruje nuar. Foli berjer. Parizien. Rogue. O şiirimizin Touluse-
Lautrec’idir. Bir yandan parizien-travestik, bohem-fahişe-varyete söylemleriyle
geçişler-taksimler yaparken diğer yandan Levanten kültüründen de yararlanmıştır.
Beckett’in, Godot’yu Beklerken adlı oyununda anlam sıfıra indiği için anlam
sonsuzluğu yaşanır. Bu nedenle İkinci Yeni şiiri, anlamı kurcaladığı, dışladığı
ya da hiçlediği için, ikinci yeni şiiri ile Beckett mantığı arasında bir
ilişkiden söz edilebilmesi doğaldır. Bunlar açıkça olmasa ki açıkçadır, onların
bilinçaltında kesinkes yer etmiş fenomenlerdir.
IV
“Lise biter
bitmez Asker Allahmanlı için askerlik heyecanı başlar, zira II. Dünya Savaşı
patlak vermiştir. Zamane erki ve rüzgâr insanlarının zoruyla, hiçbir askerlik
eğitimi almaksızın Bakü’den çok uzaklara, en acımasız savaş meydanlarına doğru
yola çıkar, doğduğu, büyüdüğü Azerbaycan topraklarına ancak 57 yıl sonra
dönebileceğinden habersizdir… Genç yaşlarda tanıştığı satrancı çok sevmiş, hatta
savaşa giderken yanına bir satranç takımı da almıştır. Harkov cephesinde havan
topçusu olarak görev yapar. Çarpışmalara ara verildiği zamanlarda satranca
sarılırlar. Şiddetli çarpışmalarda bir çok arkadaşı gibi oda yaralanır. 1942 de
Almanlar taarruza geçip Harkov düştüğünde, General Vlasov komutasındaki koca bir
orduyla beraber genç havan topçusu Asker de esir alınır. Ukrayna da
Dnepropetrovsk esir kampında…
Türk soyundan esirlere daha iyi davranırmış
Almanlar. Bunun yanında Türk kökenli esirlere Sovyet karşıtı propaganda
yapılarak, savaşın bitmesiyle birlikte kendi toprakları üzerinde bağımsızlık
vaat ediliyormuş. Günün birinde Alman komutan içlerinde genç kahramanımızın da
bulunduğu yüz kişilik Azeri esir grubunu Berlin’e götürmüş. Esirler Berlin’de
askeri eğitimden geçer, komutanla birlikte Alman hattının cephe gerisini baştan
sona dolaşırlar. ‘Cephe gerisindeki hayat Sovyetler Birliği’nde alıştığımız
hayat tarzından daha farklıydı, daha renkliydi diyor Asker Allahmanlı. Savaşın
sonuna doğru yenileceklerini anlayan Alman komutan veda konuşmasında ‘Hepinizi
evlatlarım gibi sevdim. Hepiniz serbestsiniz. Şimdi yenildik. Ama unutmayın, bir
gün gelecek Almanya yine büyük güç olacak’ der. 1945 Nisanında İtalyan
partizanlarının yardımıyla esirlerin büyük bölümü İsviçre’ye kaçarak özgürlüğüne
kavuşur. Asker’in hatırladığı kadarıyla İsviçre’nin başkentinde 1 milyonu aşkın
esir bulunuyormuş. Sovyetler Birliği bütün esirlerin geri verilmesi için baskı
yapar. Kendi isteğiyle dönenler esir düştükleri için ya kurşuna dizilmiş veya
çok ağır koşullarda madenlerde çalıştırılmışlar ya da Sibirya’ya gönderilmişler.
Gelen şüpheli haberler üzerine genç Asker geri dönmemeye karar vermiş,
İsviçre’de kalmış, ayakkabı fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlamış. Satranç
tutkusundan da vazgeçmemiş, fırsat buldukça satranç kulübüne gidermiş. Bu
ısrarlı satranç çalışmaları, satranç sevgisi sonucunda Asker Bahşaliyev
(Türkiye’ye gelmeden önceki soyadı) kulübe üye kabul edilmiş. Bu değerli
hatırayı hala saklıyor.” Sonuçta bir tür Vlademir Burkony öyküsü bunlar.
Oluşku. Kefaluka ya da İstanköy. Horus heykeli. Hyperion saati. Pilgrim,
Latince hacı ya da gezgin demekmiş. Bahar gelmiş Mişa! Ve dağ başları hayal
meyal belirmeye başlamış. Acem lügati ya da Herat’ın salkımları gibi çölün
tozuyla gölgelenen. Agra. Lahur. Delhi. Gülşen valisi. Haçova savaşı. Sümbüller
sümbülü, Frislandiya Beyi ya da Keşmir bağları gibiydi saçları.
Susen
gerçekte bir sipahidir, başında taylasanı, belinde kılıç ve hançer, elinde ise
mızrak vardır. Dıştan ürkütücü bir sipahidir ama içinde yumuşak başlı bir derviş
gizlidir. Holifra ise Köse Mihal’in dostu Osman Bey’le düğünde beğenip
kaçırdıkları Nilüfer Hatun’dur. Ve gözlerindeki yaşı matem rengindeki peçesinin
bulutu altında sakladı. Isfahan’da ufukta alevden güller açtığı söylenir.
Yıldızlarda gözyaşları vardır. Kelebek kanatlı çiçektir. Siyah ve beyaz renk
değil durumdur der. Dünya dönüyor ve doğu, batı, kuzeyle güney birer görecelilik
oluyor. Güney kutbunda, güney neresidir. Komik. Denizler olmadığında yeryüzünün
yuvarlak değil amorfik bir kaya parçası olduğunu gördük.
Ve ağaç
denizleri ve mantarlar meşesi, ilkel gece ve tunçtan borular ve fil gövdeli
ordular ve İskit rüzgârları ve Sason ve Helkis dağı. Mecdelli Meryem gibi.
Aşağıdaki ikiz göllerin kıpırtısız suları, kemikli ve uzun elleri yırtıcı kuş
pençelerine benziyor, kuş kanatlı bir sfenks bu. Şafak sökerken çadırdan çıkıp
uyku torbamı gecenin nemlendirdiği kumsala seriyorum. Bakışlarım denizin
üzerinde hareketsizleşmiş, nihayet uykuya dalacakken, güçlü bir çalkantıyla
dalgalanan suyun yüzeyi birden yükseliyor. İki gövde sıçrıyor, öylesine
beklenmedik ve öylesine güçlüler ki bir an için yarı uykumda düş gördüğümü
sanıyorum. Bunlar büyük ve siyah kafaları ve yuvarlaklaşmış göğüs yüzgeçlerinden
tanınan Commerson yunusları. Siyaset yani at bakıcılığı yapıyordu, eski
Mısır’da… Bu çakılla kaplı vadi boyunca yürürken, uzakta beyaz bir nesne
merakımızı uyandırdı. Uzunca bir süre nerdeyse cansız kaldıktan sonra, ansızın
sıçrayarak hareketleniyor, insan mı, hayvan mı?.. Beyaz gölge sarsılmaya
başlıyor. Sanki havada sallanan bir sırık, bu belki radyo anteni de olabilir.
Düzenli gidiş gelişlerini açıklayamıyoruz. Biz yaklaştıkça bu sarsıntılar
dalgalanma biçimini alıyor. Gittikçe daha fazla merak içinde, adımlarımızı
hızlandırıyoruz. Sonunda ne olduğunu görüyoruz; tek başına bir Ren geyiği bu.
Varlığımız onu ürkütmüyor. Aslında biraz şaşkın, ama daha çok merakla bize
bakıyor. Belli bir uzaklıkta dikkatlice duruyor ama uzaklaşmak yerine, kimi
zaman bizi daha yakından incelemek için yaklaşmayı göze alıyor. Sürüsünden
uzakta bu Ren, burada ne arar? Bizi şöyle bir tartıyor, duraksıyor, sonra suya
atlıyor. Onu izliyor muyuz diye arkasına bakmak zahmetine bile katlanmıyor.
Kolayca karşı yakaya ulaşıyor. Tristan gölü, Iseult gölüne bir akarsuyla
bağlıdır. Ren geyiği şimdi derenin öteki kıyısında duruyor. Bize güveni tam
değil, kendisiyle bizim aramızda bir dere bulunmasını yeğ tutuyor. İşte öylece
Ren iki saat boyunca bizimle birlikte sakin yürüyor. Güzel ve üzünç dolu
gözlerini görüyoruz. Bize çok bağlandı. Boynuzlarının uzunluğu karşısında
hayranlık duyduğumuzda istediğimiz gibi seyredebilmemiz için başını yavaşça
döndürüyor. Ansızın ortadan kayboldu. Uzun süre gözle tarayarak onu arıyoruz.
Gün batımı da bir tepenin doruğunda yeniden görünüyor; anıtsal, neredeyse
ürkütücü. O artık, biraz önceki bize dost hayvan değildir. Bilinmedik ve masalsı
bir yaratıktır. Yolumuzu kesen hareketsiz ve tehditkar bir tür, güneyin tek
boynuzlusu, bir yarı tanrı. Batan güneş ışınlarının aydınlattığı kocaman
boynuzları alevden bir çatal. Gözlerinin altındaki nemli yarık, acayip büyük
görünüyor. Kıvılcımlar saçan bu göz pınarının parıltısındaki süreklilik
ürkütücü. Kıstırılan ama yakalanamayan o gizemli yaratık gibi ortaya çıkan bu
hayvana yönelen ışıklar, özellikle etrafa korku salmak için o doruğa yerleşmiş
gibi, şu andaki tek ışık kaynağı da sanki o. Arkama bakmaya cesaret edemeden,
sırtımda beni izleyen o karanlık bakışlarını hissederek adımlarımı
hızlandırıyorum.
Yaratılış’ta ‘Ruh bir rüzgâr gibi suların yüzeyinde
süzülüyordu’ diye yazar. Kerguelen Adaları’nın rüzgârıysa, bir skua gibi, her
zaman pusudadır. Yola koyulmakta acele etmeliyiz. Gökte puro ve zeplin biçiminde
bulutlar görünmeye başlıyor. Kerguelen Adaları’nda hava, Rallier’nin betimlediği
o şeytansı havadır. Vadinin dibinden yükselen burgaçlar, toprak rengi bir toz
kaldırıyor. Biraz boş bir umutla fırtınadan uzaklaşmaya çalışıyoruz. Orpheus
gibi, Hades Krallığını arkada bırakarak, günün can veren ışığına yöneliyoruz.
Fırtınayla teke tek bir kavgacıllık içinde, geriye dönüp bakmıyoruz. İlerimizde
ortasından yırtılmış gökyüzünde, kocaman bir mavi açıklık var, ona doğru
koşuyoruz, onun korumasıyla bu işten sıyrılacağımızı umuyoruz. Ama biz
ilerledikçe ışıklı yarık geri çekiliyor. En sonunda Kerguelen Adaları’nın
rüzgârı neden başka rüzgârlara benzemez kavrıyorum. Bu rüzgâr hiç ıslık
çalmıyor. Hiçbir engel yoktur karşısında, ne bir ağaç, ne bir ev, ne elektrik
telleri, ne bir duvar. ‘Uygar’ yörelerde bizim alışık olduğumuz tiz sesleri
duyurmak yerine, burada gürler. Sesinde Ortodoks ayinlerindeki şarkıların gücü
vardır. Buna birde, vadi içinde gök gürültüsü gibi büyüyen bir uğultu eklenir.
Rüzgâr bir çığ gibi, tok bir sesle titreşir. Hızla geliyor bizi yakalayacak. Dağ
eteği döküntülerinin sırtımıza ardı ardına ve aralıksız vurduğunu duyar gibi
oluyorum. Toprak titriyor ve korkuyorum; böylesine esişi ben hiç görmedim.
Dünyanın yaratılışının kökeninde neden rüzgârın bulunduğunu ölü sandığım bu
vadide anlıyorum. Bu uzaysı burgacı yalnızca duymakla kalmıyorum, bir yandan da
görüyorum. Aceleyle arkasına sığınabileceğim bir kaya ararken, dünyanın bir
fırtına içinde oluştuğu anı görür gibi oluyorum. Fırtınanın soluğu korkutucu…
Bilincini kaybetmişe benzeyen bir doğaya yeniden hayat veriyor. Kasırganın beni
havalandırmasıyla iki kez düşüyorum, kurtuluşumu bir taş yığını tarafından
korunan doğal bir sipere borçluyum.
V
Gençken sırtlan biçerdim
ben, fil gövdeli ordularla, süt yoluna çıyan kuyruğu diyen kavimler gibi. Uzayda
kanatlı kuşlar, yalan dolu vahşi üzünçlerle süslü ışıklı karanlığın oyunları
böyle bir sanrıya yol açabilirdi. İnsan tanrının uzantısıdır. Ki elinde at
mızrağı Afrika gibi güçlü bir kıtaya benzer!..
Keçiler adasında, Ceneviz
kalyonlarının geçtiği yerde, küplere gömülü Yunan drahmileri bulmuş, Stanpoli’ye
dönerek Bohem yayınevini kurmuş, Kavafis okumuş, Galata valiliğinde bulunmuştu.
Galli gözlerle bakar, Gallalı kadınlarla sevişirmiş. Güzel şiirler yazarmış,
meleklere ve tanrılara esin verirmiş.
Hali hazırda yüksek mahkemede dört
liberal, dört muhafazakâr ve her iki yöne de kayabilen bir yargıç bulunuyor.
Yunan kökleri onun dinlediği ezgilere duyguyla bağlanmasına yol açıyordu.
Basralı deniz satıcılarını överdi! Şems, insanın kendisini bilmesi gerektiğini,
bildiği takdirde, bütün sorunların çözüleceğini, Kâbe ortadan kalkacak olursa,
bütün gönüllerin birbirine secde edeceğinden söz ediyordu. Şems öldürülmüştü.
Sultanî bir şeytan. Acem bulutları geliyor doğudan, gökteki tanrıları sayıyor
kâhinler. Amanos dağlarından Kalindra’ya inerken Keykavus ağlıyor. Işık oluğu.
‘Hurşit’in terazi kullanmasına karşı çıkan babası, ‘Yahudi işidir böyle şeylerle
uğraşmak’ dedi. Penis kıskançlığıyla suyu yakuta çevirirdi. Pars kuyruğundan
baston. Sami ovaları. Merope olmalı. Zeus’un altarından bir dilek ağacı.
“Kuran’ın Araplara indirilmiş olması, kitabın içinde hiç deve geçmemesinden
bellidir.” Eski bir tapınağın bodur ve yayvan taşlarına benzeyen bu kitaplara
saygı duyuyordum. Bir gün okumayı öğrendim ve o gün yeni dinimi buldum. Kötü bir
yapıt o kadar iyi bir şeydir ki, bir şeyin nasıl olmaması gerektiğini, bize
hiçbir şey onun kadar iyi öğretemez. Ulysses’in çift dolayımsallıktan uzak salt
Türkçe bir çevirisi olanaklı mıdır ki. Odyris kralı Kersepleptes’in çalınan
tacı, Kerkaporte, İstanbul’un fethinde açık kalan kapı. Anlamı Samara’da
arayanlar uygarlığı Eriha’da arıyorlardı. Et ile metalin birbirine girdiği
protez yaşamlar. Antrim’de (İskoçya) doğanın oluşturduğu şu bazalt yığınına
bakın. Alışkılar, yöneyler, düşçül, sorgun. Mercan adasında yumurtalarını
ağzında taşıyan çene balığı. Hicaz, Ecyad, Fülfül ve Hindi kaleleri. Kaplumbağa
sırtında duran dünyalar. İpliklerin kesişme noktasından geçen gök adalar, cüce
uydular. III. Mehmed 19 kardeşini öldürtüp babasının ayakucuna dizdirdi. Filipin
Tarzanları İbilakoslar ip üstünde dinlenebilirlerdi. Kobra menekşesi adlı çiçeğe
kelebek, kelebek sandığı için konmazmış. Titan ormanları, Kafkafonik mırıltılar
kıyı boyunca...
Neccâr, Güney Yemen. Sarmatya-Karadeniz’den yukarı Rusya.
Mavi Fare ayında... Araba. Negev çölü. Aşağı Arabistan. İnsan olan boru
çiçekleri. Yabanarısı avıyla geçen günümüz. Emevilerin Şam kahyası Muaviye.
Siyer’de (Siyer) yazar mı, (Peygamberin yaşamını anlatan tarih dalı). Kuantum
boşluklarına gizlenmiş Pers prensleri. Arzunun karanlık nesnesi. Amentü gemisi
nasıl yürüdü. Shakespeare-sallanan mızrak. İyi kinci,
ikinci!..
Kefernahum’a girdiler Sept günü olunca İsa hemen havraya girip
ders vermeye başladı. Spiral ya da amalgam estetikle ulusalcılık gibi sorunlar.
Kuzeyin giziyle yanıp tutuşan adamlar. Süngüsü düşmüş ağaçlar. Ağaçlar
hışırtıları der top edip gökte bir kuytuluk bulmuşlar. Appia yolu üzerinde mi…
Kerpeten ve kargaburun. Frankeştayn insana der ki: Sen benim yaratıcımsın ama
ben senin efendinim! Stendhal Sendromu sanat izlenimciliğinden doğan sanat
sarhoşluğu-yorgunluğu. Matematik yasaları gerçeği yansıttıkları sürece kesin
değildirler. Kesin olduklarındaysa gerçeği yansıtmazlar. Oysa bizim için kesin
olan bir şey gerçek olabilir. Üçgen biçimli atlar dörtnala kalktılar. Yapay
ıranın mezhepler arası endemik kavgalarla savaşa susamışlığını önceleyen
belirtiler. Semiramis’in, asma bahçelerinde renk eleyen kölesi. Yusuf’un
gülümsemesi. Süleyman’ın onu çağıran sesi. Wittgensteni’ın sorusu: Kaç tane 3
vardır. İspanyol eşeği. ‘Alevden bir orak yalnızlık.’ ‘Dünya bakışımın biçimini
alıyor.’ P.Eluard diyor. Muş. Solfejler. Aşkın ve dinin benzer yanları vardır.
Din, Latince ‘religere’ bağlanmak sözünden geliyor. Aşksa ‘Asaka’ adlı bir tür
sarmaşıktan kök salmış Hint dilinde… Sevgilime egzotik bir iyon demeti sundum.
M.Ö. 400 yılında Atina’yı kuşatan Spartalılar kükürt dioksit kullandı.
“Seviyorum diyecekti, diyecekti, dedi. / Eğer demişse, demişse, demiş mi! /
Litrelerce zambak artık sevgi / Mal, meleke, metronom, metozori / Ases geldi,
ases geldi, ases mi!..” Yıldıza tapan Sabiler gibi, mutfakta sodyum klorür
aradım. İyon füzeleri. Sayfa genişliği. Moğaç-Boğaç Han. 6 Nisan 1930 Yarın
gazetesi sorumlu müdürü Arif Oruç heyecan uyandırıcı yayın yapmaktan tutuklandı.
Kunduz ormanlarından size doğru yüzlerce fil geliyor. ‘Kartalın süzülüşü, ışığın
gezinmesi midir’ Apep yılanının boynunu koparma… Venüs kokusu. Kagemusha’da
kahraman kendi kendisinin dublörüdür. Macar yurdunda yaşadığım macera. Kuzeyin
göğe dönük odaları. İnsan kızlar. Ejderhayı öldürüp kanında yıkananlar.
Salyangozlarda, mide, kalp, bağırsak ve beyin yok. Kurgul anın olasılıklar alanı
içerisindeki tüm ikincil tarihsel yönelimleri kuşatan tasarım.
Kabil
ölümden yanaydı yaşadı. Habil’se yaşamdan yanaydı öldü. Boğazının kesildiğini
anlamadı, onu, soluk kesen şeyin; birden esen soğuk bir rüzgâr ya da serseri bir
yarasa kanadı olduğunu sandı. Bir nesnenin objesi, bir objenin nesnesi.
Taburenin Fransız devrimindeki önemi adında bir kitabı vardı. Cellatlar giyotini
indirmek için tabureye çıkarlarmış!..
VI
Zanzibarca konuşmayı
özlüyorum. Denildi, Kabil kardeşini öldürdü, Kabil’in oğlu Hanok’tu. Onun oğlu
İrad, onun oğlu Mehuyael. Biz onların soyundan geliyoruz Tüylü yorganı üzerime
çekip düşünüyorum. Porsuk gibi. Horasan cihetinden gelen siyah sancaklar
gördüğünde onlara katıl, zira onların içinde Allah’ın halifesi Mehdi (a.s)
olacak. Kişilik Yunanca persona-maske’den geliyormuş. O bizim maskemizmiş.
Gerçeği eğmeye çalışmıyorum. İskender Troia’ya çıktığında, Akhilleus’un mezarı
çevresinde çırılçıplak koşmuş. Kudret narı ve yılan pancarı yenir mi diye
soruyor. Efraimliyim. Samariye’yi bilirim. Evrakilon rüzgârı esmeye başladı.
Kültür papasıyım. Santur virtüözü. Philekynegos, Makedon ve yenilmez bir
gladyatörmüş zamanında, bronz çelenkli. ‘Yalnızlıktan başka bir şey değilim
artık’ yazıyormuş mezarında. Tacitus’a göre imparator Claudius MS 41-45 Fucine
gölünde 19 bin kurbanın zorla oynatıldığı bir deniz savaşı sahneletir. İnsanlar
başta dövüşmek istemezler, ama oyuna kısa sürede tüm yürekleriyle katılırlar.
Anlıyor muyuz!.. Kör okuma en kötüsü, körlükten bile. Likenler, teutonik kan,
toprak retoriği, Manchesterizm…
Akşemsettin’den paçamıza bulaşan çamur.
Hidrojen peroksit. ‘Kafiyelerimle çıkarırım seni tepelere / bir kıyamet
sireniyim, tırmanırım omuriliğine.’ Elektronik damarlı, bronz kafataslı
insanlar. Sacramento, Bizans ya da Latin riti. Kutsal ekümenik. Doğu
sinodlarının özeni, Asur zamanı. Edessa’daki Latin kontluğu. Sağır nişler.
Mukarnas başlıklar. İbrahim’in kardeşi Nahor’un torunları. Şiirsel sözcük her
tümcenin önüne ardına konulabilirmiş. Eşek bir an şiirleşti, ne şiirsel bir
poşet tümceleri anlakta hiçbir bozuma yol açmazlar. Domestik ve presbiteryen
şeyler. Halit bin Velid, Mute savaşında düşmanını öldürürken elinde 9 kılıç
kırmış. Sezar sezaryenle doğmuş. İlk yıllarını bir ceylanın bakım ve gözetiminde
geçiren. Profan aydınlanma, Kahire armonisi, pejoratif anlamlar, epifanik
öyküler. Gece yarısına doğru bir kuşun ıssızlığa ağıt yakan ötüşü. Hemen bir
siyahlığın ortasında inip kalkan bir yürek gördü. Büyük Yunanistan. Kar
kristallerine benzeyen Britanya. Akamenid krallar. Uzaydaki kuantum boşluklarına
gizlenmiş Pers perileri, ardında Bröton şövalyeler. Sept günü. Kötü ruh adamı
sarstı ve büyük bir çığlık atarak içinden çıktı. İlk söz ışığın çevresinde dönüp
duran bir hayaldi, Bruno Schulz söyler, ‘Ruhumuz bize bedenimizi sakınmamız için
bağışlanmıştır.’ Malebranche der. San Remo’da ölen Vahdettin, Süleymaniye
külliyesinde yatıyor. Organeller, endoplazmik retikulum, golgi cisimciği,
mitokondri. Victorien aşklar. Korinthos miğferi takan Isparta askerleri. Romalı
lejyonerlere ‘Marius’un Katırları’ denirdi. Yaşlanınca sırtında bir çift kanat
çıktı ve bir gün uçtu gitti. Kahveyi bir Şazili dervişi Arabistan Moka’da 1258
yılında ortaya çıkardı...
Tanrı taşta uyur, çiçeklerde düş görür,
hayvanlarda uyanır, insanlarda görünür diyen Tao. İbn-i Rüşt evlendiği ve
babasının ahrete göçtüğü gece kitap okuyamamış. Bir göktaşı peşinde Asya’yı bir
uçtan bir uca kat eden demirci ataları. Tarkovski zambağı. Çar Nikolay ve ailesi
Yekaterinburg’ta İpatyev evinde 78 gündür tutsaktı. Garipur halkı. Nazım, Kerime
Nadir’in Hıçkırık romanının editörü. İnsan hayvanların şahıdır. da Vinci.
Yercil. Vercil. Karşımcı. Altay’dan attığım ok, Alp dağlarını aştı. Uzun
kirpiklerimi bir kılıç kesti. Atlas dağlarına vardı, Şif dağlarının ardına
geçti. Kelebek ateşe yaklaşınca, ateş aydınlatır, daha yaklaşınca ısıtır, daha
yaklaşınca yakar. Kelebek ateşin ortasına düşünce ateşin gerçek anlamına
kavuşur. Hayır, kelebek ateşe yaklaşınca ateş aydınlanır!.. Mor Gabriel
manastırı. Tepelerine tırmanırken vulvan tüylü şarkılar söylüyordu. Fil
dışkısından yaptığı Meryem Ana resmi Chris Ofili’nin miydi. Sanat ışığının yanıp
söndüğü boş bir oda, üstünde iç çamaşırlar (ve prezervatifler-kondomlar) bulunan
dağınık bir yatak ya da fil dışkısından yapılan bir Meryem Ana resmi midir.
Mevlana’nın fili gibi herkes bir şeye benzetiyor. Taif’in çiğdemi, Galile
menekşesi. ‘Ben düşenleri tutmam.’ Binlerce yıldır bulutlar aynı biçimi
sürdürdüğüne göre yeryüzünde değişen hiç bir şey yoktur diyebilir miyiz. Sonsuz
evreni, (anlağımızda yarattığı boşluğu / hiçliği) onu karşılayacak sonsuz bir
tanrı duyusu doldurabilir. Pascal’a göre, çünkü inancın gizemleri, insan usunun
erimini aşmaktadır. Yukon toprakları. Profan -kutsal olmayan Napoli krallığı.
Graham adası 4 kez batıp çıktı. 1987’de Abd’li bir pilot adayı Libya denizaltısı
sanısıyla bombaladı. Graham adası Etna püskürünce ortaya çıkıyor. Ya Lât ve
Uzzâ’ya ve Menat’a ne dersiniz? (efere’eytümüllâte vel’uzzâ ve
menâtessâlisetel’uhrâ). Matrix, döl yatağı demekmiş. ‘Colorless gren ideas sleep
furiously’ ‘Renksiz yeşil düşünceler, öfkeli biçimde uyur.’ Su maymunu ve
pençeleri arasında bir fener tutan papağan. Bir gece bir yalağın başında işe
başladığını söylüyordu. ‘Başına kükürde batırılmış samandan bir taç geçirdiler;
yanına Adversus annulares’in bir sayısını koydular. Bir gece önceki yağmurda
ıslanan odunlar alev almakta zorlanıyordu. Pannonyalı Yohannes önce Yunanca,
sonra bilinmeyen bir dilde dua etti. Tam alevler arasında yitip gitmek üzereydi
ki Aurelianus gözlerini kaldırıp bakmak cesaretini gösterdi. Kızgın parıltılar
bir an yok oldu, Aurelianus ilk ve son kez tiksinç bulduğu adamın yüzünü gördü.
Bu yüz ona daha önceden tanıdığı birini anımsattı ama kim olduğunu çıkaramadı.
Sonra Yohannes alevler arasında yitip gitti. Arkasından bir çığlık duyuldu.
Sanki evrenin çığlığıydı!..’
Bitti...
*
OTOPİA
Dün kral gelecek dedi, yarında kraliçe geldi, alfa beta
ribozomları kirpiğini süslerken. Zaman da geriye akıyoruz, örüntüler çözünürlük
konumunda, Wernicke alanı norefinefrin salgılıyor. Duygusal bellek yöresi
amigdala; korku koşullanması yaratıyor, ısıl olgunlaşma istenmeyen safhada,
güneşin uydusuyuz, Eridani ve Tarsis’den gelenler Elysium’da toplanıyor.
Diyor ki lektörlerimiz, başka yerde, başkaca bir yaşam yoksa, bu
tanrının başarısızlığı anlamına gelebilir ve sonsuzluk yoktur, çünkü sonsuzluk
yokluktur. Matuyama terslenmesi, manyetik alanın değişmesi de üstüne üstlük.
Yanal simetrili hayvanlarla komşuluk ediyoruz, silüryen dönemi canlılarına
ilişkin öneriler can alıcı, Varu çökelleri ve pusulalara ilişkin tezler tanrı
katında.
Biliyor musunuz uygarlığımız organlarımızın içine yuvalandı,
‘Yakup otları çıldırtısını sürdürürken’ diye şarkılar söylüyor çocuklarımız, ya
Sezar ol, ya yok ol tek atasözümüz, ama renk tanrısı ayrımcılık yapıyor, çiğdem
sakallı, gülerek beş rakamının medeni durumunu soruyor. Mutluluk getireceği
savıyla evinin girişine nal asan Haşepsut’a inanıyor musun buna, böyle batıl bir
inancan var mı dedim, inanmıyorum ama, o inanmasan da mutluluk veriyormuş dedi.
Geceleri evinden gelen gürültüler, boynuzlu ve yaşamaktan sıkılmış bir satirin
çığlığı gibi.
Tek bir zorluktan daha çoğu, asla bir defada çözülemez;
yalnızca tek bir zorluk çözülemez, çünkü sorunlar zincirlemedir diyen iki ayrı
cinsiyetimiz var; doğru bir savın tersi yanlış bir savdır, derin bir gerçeğin
tersi ise gene derin bir gerçektir diye savlaşan üçüncü cinsler de savaşımı
sürdürüyor. İçlerinden biri atomlar temas etmediği sürece dokunmak diye bir şey
yoktur dedi.
Karbonifer balina ile bir uzay yelkenlisi aquariumda
çarpışsa, ikisi de yara alır, ama cansız madde ile canlı madde arasındaki ayrım
burada başlar; balina kendiliğinden iyileşirken, yelkenlinin hasarı öylece
kalır, ama yara ölümcülse, yelkenliyi yaşatabilirsiniz belki, balinayı ise asla…
Yaşam harflerin yer değiştirmesidir. Atomun parçaladığı kentlerden elem
duyarız, çölü gümrah çiçeklerle donattığımızdaysa sevinç. Sevilla’daki
servilerin altında sevişirkense coşku. Bu şarkı hepimize, gök buğdaylar ölüs
hançer görüp geçti, o renk prizması senin gözlerinden kederle dökülürken, ama
iris daha mavidir yaslara bürünürken ve bir sağanak gibi bedenlerimize üşüşürken
neonlar.
Atlantis’de Yedi Yüzyıl ve Donkişot’un Sarışın Senyör Verona
adlı romanını okuyoruz. Tuşba’dan biri gibi biyolojik şiir yazıp, kafeste mavi
kanlı akrepler besliyor, ruhsallardan Elizabeth Bathory olarak körpe kanla
yıkanıyoruz!.. Bizi Tarascon ya da Midyat’a nasıl bir tren götürüyorsa,
yıldızlara da ruhlarımız götürecektir. Sylvan yarığından geçebilirsek eğer
diyorum. Çünkü onun defterinde benim bütün organlarım yazılıdır.
Aşkın
patolojisinin gerçel tanımıysa; ikicil yaklaşımın kanonik realitesiyle,
algoritmik ayrıntıların simülatif akışında yüzen karmaşa; aşkın bir cinsel
şiddete yol açarken, yolaklarda irkiltici kanallar barındırıyor derim.
Elektronik şiirle gözleri görmez arılara yakarı ayinleri düzenliyoruz.
Tanrının varisiyiz. Köhne bir duvarın yarığından sızan, rüyalarda işitilen
sesler gibiyiz. Kasru’l Hayru’l Garbi sarayında sol eliyle güvercin tutan
Venüs’le, çıplak melek figürünü üç ışık yılı var ki saklıyoruz. Ay hiç kin
tutmuyor bize, suevit oluşmuyor. ‘Yahşi akışlı ırmaklar önünde, nişan alıyor
okçu Zenon, göğsünde titan yayıyla, inci nilüferleri gibi de çalımlı’ tek
bestemizdir bu bizim.
Gelecek nisanda, henüz güneş doğmadan, koruluktan
sanki görünmeyen bir Pan’ın sesleri geldi, bunun üzerine sebze meyve reyonunun
önünde duran genç adama, şu yaşamda tek aradığım mutluluk dedim. Unutamayacağım
bir şey söyledi; bu gezegen için çok şey istiyorsun!
Ağla Harirama,
yazgımızı belirleyen Afgan hançeri gibi şarkılar söyle, deniz satıcısı Basra
tüccarları, Kos adalı ahtapot avcıları gibi vandalizm ve gaddarlık dolu olsun.
Evrenimiz başarısız bir model, ne yazık ki gerçem bu… Nice sönmüş gezegenler ve
tuhaf asteroitler uzayın boşluklarında sarı bir ölüm şarkısı ve kırmızı bir
cellat gibi dolaşıyor.
Burada cehennem başkalarıdır diyen ikinci bir
Sartre’ımız da var (Almanlar diye bir şey yok ama!), tek arkadaşı da Pessoa,
siyah güneşimiz kuzeyde batarken, yakındaki markette bir tezgâhtarın canına
kıydığını söylemişler, hiçbir tepki vermemiş, demek ki yaşıyormuş, demek ki
gerçekten varmış demiş. Üç parsek boyunca yağmur yağıyor, sevgilim tanrının
gözyaşları dinmek bilmiyor dedi. Gülümsedim. Hayaletsi bir peri gibi salona
ilerledim, Gavr Dağı, Soylu Masenas ve İpek Peçeli Ebu Leheb adında filmleri
getirmişler. Tarihi kurdeleler, ben sıkıcı buldum. Ayağımda şeytan tırnağı var,
ölünce mezarımda bana sıkıntı verecek tek şey budur diyorum.
Livonian
dilini bilen bir kişiyi arıyoruz, Ned Maddrell adlı bir balıkçı geldi ama onun
bildiği Manx dili, hangi dili bildiğini bile bilmiyor. Püzant’tan gelecek olanı
bekliyoruz artık. Ama yaşama; Tac Mahal’de bir cumbadan bile baksanız değişen
bir şey olmuyor bazen.
Bir yalnızlık baladı işte; ağaçların gölgesinde
ailemle birlikte yaşayıp gidiyorum. Orada ailemin yanı başında barış içinde
yaşayabilmek için aydınlığa ve karanlığa, tanrıya ve güneşe dua ediyorum. Pers
doğrusu! Gülhaçlar ve mutlu korkular uyduruyor kendine.
Kastamonulu
Şavur ve saraç çocuğu Baki geldi dehlizlerden, irem sümbülleri gibi koku
yayıldı. Roma askerlerinin ücreti tuzla ödenirdi dedi biri, öteki de egzoz çağı
gibi bir şey söyledi. Laterna orman çıvgınını saldı pencereden, bahçe çintesi de
öttü çitlerden. Bakın dedim ikisine de, Osmanî bir gülümseme yayıldı üçümüze;
Bedevi çölde çadırında uyurken bir atlı gelmiş, ben halifenin
muhafızıyım bir tas şarap ver demiş, bedevi testisinden bir tas şarap uzatmış,
atlı içmiş ama bu kez, ben halifenin baş muhafızıyım bir tas daha ver demiş,
bedevi gene vermiş, atlı gene içmiş, bu kez de ben halifenin veziriyim, bir tas
daha ver demiş, bedevi gene vermiş, atlı gene içmiş, bitmedi, atlı bu kez de ben
halifeyim bir tas daha ver deyince, bedevi hırsla vermiyorum, çünkü sen demiş,
sümme hâşâ biraz daha beklersem; ben Allah’ım diyeceksin…
Bütün bilmek
istediğim budur benim; evrenler ve yıldızsı kozalar arasında ki her şey neden
bir yinelemedir? Oysa her şey yaşamı sevelim diyedir.
Amin...
*
MUTANT
Karanlık laboratuvarın dna
örnekleriyle dolu odasında, bellek çöküntüsüne uğramış, ancak işaretleşebilen
deneklerin beyaz gözlerinden içeri giriyoruz. Karbon ayak izlerimiz plazmaya
yansıyor, vorteksle çıkıyoruz ve orada uçsuz bucaksız metal kompleksler, bir düş
dünyasının garip hayvanları gibi parıldıyor. Organik güneş hücreleriyle el
eleyken, bir axolotl geliyor ve ‘Aklın Gözü’ adlı cinayetlerle süslü filmin
başladığını ve neon ışıklarıyla bezeli koridorda ilerlememiz gerektiğini
söylüyor. Kırmızı ahşap uduyla bir dilenci, olduğundan uzun görünen boyuyla
merdivenleri iniyor. Gödel ve Escher’in duvara yaslanıp uyukladıklarını
görüyoruz ve tanrı anında yanı başlarında belirerek, onların ölümsüz birer
buzdağı yolcuları olduğunu söylüyor. Işıklar soğruluyor ve köşeyi dönerek
‘Hidrojen Yuvaları’ adlı bölüme giriyoruz; çocuksu bir müzik sesi geliyor
kulağa, metalhidrür tozları güneşin önünü kapatarak gecenin başladığı imasında
bulunuyorlar. Karanlığın altında hidrojensiler ağlamaya başlıyor.
Bitimsiz tutsaklıkta bir hipopotamı ve birkaç yaban öküzünü ‘Yıldız
Paragrafları’ adlı kitabı okurken buluyoruz, ‘Slalom Paraşütleri’ ve ‘Dağın
Doruğundaki Güvercin Gurultuları’ adlı orkestra eşlik ediyor onlara… Sıvıcıl
konumdaki Makedon dağına doğru ilerliyoruz, metan-sezyum akıntıları ve ilkel
bulamaçlar sızıyor çevreye, yamaçlarda Augyllar uyuyor nedense, içlerinden
Salomon Devi adında olanı bize doğru dönerek ‘Uyku nitelikli ve denetlenebilir
olmalı’ diyor. Sismik kıpırdanmalar da hoş karşılanmalı’ diyorum karşılık
olarak. Bu kez; ‘Öyle görünüyor ki orada, bulunduğumuz mağarayı gözetleyen,
gerçek bir harita var ellerinde’ diyor. ‘İyi de, termiyonik yüzleşme, elektronik
yalıtım ve ayın ayı dünyalar neden bu denli tutarsız ki’ diyerek gülümsüyorum.
Yürüyerek intraparietal bölgelere geliyoruz, Xochimilco gölü uçsuz
bucaksız dalgalanıyor önümüzde, gümüşümsü beyazlıkta, irisleri alevsi gölgeler
kuşatıyor çevremizi… Ün sayımındaki algoritmalar, olgulayım ve omurilik
etkinlikleri geçiyor bir bir, tümünün ilkinsil bir öngörüm sınırında olduklarını
anlıyoruz. Ve bir hışım ve görküllükle konferans salonuna giriyoruz.
Planaryalar bizim atalarımız. Morfalaksis rejenerasyon kabul gördüğü için,
Beluga balinası, ses dalgaları, Estonya balığı ve tanrı parçacığı hydralar en
değerli besinimiz durumunda; seminerin özü buymuş. Hayaletler kimi frekanslardan
geçemez, flamentiler ve membranlar dekabristler arasında sayılırken, serebral
kortekste başvuruların baş edilmez biçimde çoğaldığı anlaşılıyor. Bu yüzden
Goblet hücresi, valvüller ve frontallar yakın destekçilerimiz oldu. Aşkı
arayanlar için irem kulüpleri kurduk diyenler meğer devrim peşindeymiş.
Bir firavun dirseği uzaklıkta, deniz tavşanları ve bir kubitlik yaylar
ortalıkta dolaşırken, bir kirâh, bir çuvaldız büyüklükte karbonhidratlar öylesi
kayıtsız kalıyorlar ki şaşılası şey bu bizim için. Oysa büyük bir
hareketlilikten söz ediyordu beynimiz tv’leri. Bu durumda Boltzman sabitinin tek
çözüm olduğu konusunda birleşiyoruz. İnterferometreler, mozaik yongaları, bir
Kelvin, bir mol ölçeklerde, mutluluk istencinde ilk sırada, ama genel bir çözüm
gerektiği kesin bu sorunsallar için.
Yalnızca hidroyitlerin umarsız
olduğu anlaşılıyor bu dünyada, tentakülleri var kanatları yok, kanatları var
dokunaçları yok onların. Erboğa ve Eta Kova deneyimlerinde başat sıradalar.
Antares göktaşı yağmuru ve silikon döngüsünde; tüycüksüz ve isimsiz dolaşım
tarımı onların üzerinde kalmış. Duyunçsuzluk bu, yaşamak onların da hakkı; hani
adalet, hani eşitlik, hani tanrıydı diye milyonlarca sanal gölge gösteriler
düzenliyormuş. Bu durum bize garip gelmiyorsa da, yapılacak bir şey yok artık
diyebiliyoruz… Son olarak onlara, yarın geçtiyse de, dün toplanarak, birlikte
durumumuzu görüşebiliriz dedim. Birden sesler kesildi, çok sonra bir mutant
‘Anlayamayacağınız bir zamanda geçti, burada anlattığım öykü’ dedi.
*
BİR KIŞ SÖYLENİ
‘Kefernahum’da oturan Nefertiti,
Halifeler
Tarihi’ndeki av sahnelerini göremeden
ölmüştür'
I
‘Yaşıyoruz düşünceye bağlı gerçeklikle... / Kara yazılı
kabilelerin yazgısı; / Sonsuz yapaylık. / Burçlardan oklarla vuruluyoruz;
gösteri sınıfı localardan. / Pasifik Denizi’nden gelen titreşimler kulak
yıkıyor. / Kırmızı yoncalar tüketiyoruz, mozaik virüsler eşliğinde / Sintilatör
liften müzikler dinleniyor; Sedefler Senfonisi... / Öyküler, şiirler de
yazılıyor, bellek kaydırmacayla, / başlık; Resul’un Kanatları… / Kan dolaşımı
gereksiz, sanal odada Harvey Museum. / Ayrıksı komşular da var; Pupa, Pompa,
Arcturus. / Gautama’nın Yolcusu sayıyor ölüleri… / Gemiyle kral geldi! /
Dinleniyor çöl rengi aslanların uluduğu bahçelerde / Ve sinemalar, adım
atılmayacak kadar dolu. / Bu yüzden Merih, sürekli tüketiyor gözlerimiz / Işık
yurtluklarında, zaman dışına çıkıp uyuyoruz / Ve kovalent kanatçıklar salıyoruz
geçmiş uygarlıklara / Umarsız olma, salt ölmekten, yaşamaktan yorgunuz / Ve
burada sürgit düşünüyor, anıyor / ve arıyoruz…’
Avcı ormanın
derinliklerine dalıyor, kar düşlerdeki gibi yağıyor, kuşlar tüneklerinden
ağıyor, akrepler ölümlerini görüyor, anılarla yüklü görkünç çığlıklar,
işitilmesi olanaksız ninniler gibi ormanı sarıyordu. Avcı ormanın ağzındaki
kulübesine döndüğünde, bir kızıl tilki, iki tavşan, üç ördek, dört su samuru,
beş kunduz, ayrıca incecik ayakları omuzlarından sarkan bir karaca vurmuştu.
Kızıl tilkinin gözleri kırpışıyor, su samuru kıpırdıyor, ördeklerin boynu
uzuyor, tavşanlar avadanlıklara çarpıyor, karacanın kulağından ılık bir kan
sızıyordu... Dağın doruğunda öyle kar yağıyor ki, kar yuğumları içten içe
kabaran coşum ve taşımlarla, dertop olup patlayarak yarıklardan süzülüyor, apak
fırtınaların ürkünç esimiyle, sanki yaratanı da sürüklercesine yamaçlardan kopup
kayarak, ta aşağılarda, ceviz ağaçlarının, yaşlı köknarların zamanla köhneyip
kocadığı koruluğa ağarak dolup taşıyordu. Ve saatler sonra, topraktaki nice
tuhaf canlılar, kıvıl kıvıl kurtçuklar, karların üzerine çıkarak, minicik kalmış
ağaçlara, tüylü dallara tırmanarak, hayranlık veren bir dirim ve coşkuyla
yaşamlarına kavuşuyorlardı. Ovanın kıyısında bir köy var. Kışın, durağan, akçıl
havasında, toprak damlı evlerin aralarından, kelterli kısa bacalarından, göğe
karışan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göğün altında kimi zaman, tek bir insan,
aşağıda, ovadaki kararan noktalara doğru çınlayışlarla haykırıyor, çok sonrada
umarsız, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalıyordu. Ovanın
her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köşedeki evleklerden
tütsüyen duman sanki sonu gelmez akışlarda gezinir gibi, önce birbirine
yaklaşıyor, sonrada ağır aksak aradığı yolağı tamda bulmuş gibi göklere doğru
kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çiğ dolu tarlalarda böcekler koşarak, kayarak,
taklalar atarak yuvalarına kaçıyor, tilkiler arada bir durarak uzaklara bakıyor,
sonra inanılmayacak denli dalgın, tin tin, sapaklardan, taşlı yollardan dönüp,
tepeleri aşarak kovuklarına yaklaşıyorlardı.
II
Aristo’ya göre
kekliğin durduğu yer, aşağıdan bakarsan yukarıda, yukarıdan bakarsan aşağıdadır.
Ve söylencelere göre kuğular ölümüyle evli kızlardır. Taze genler aracılığıyla
bilgilerin aktarıldığı kunduzlar dile getirir: Avcıların çocukları korularda
genellikle baştankara avlar. Tan atımında çiftelerin sesi tepelerden tepelere
süzülerek ovayı dolaşır, beygirleri, eşekleri, köpekleri ürküterek,
köstebeklerin, farelerin, yılanların, ağaç diplerinde kümelenmiş dağ keçilerinin
ve ırmağın altın kıyısında gizli ceylanların bir an durup, ovaya, tepelere ve
dağlara bakarak çakılmışçasına duruşundan sonra, aynı alışkanlıkla, uykularına,
kıpırdanışlarına ve mırıldanışlarına dönmesini sağlardı. Kar tavuğu karda
görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara düşer. İz olup uzayıp giderde neden
sonra tazılar sökün eder. Avcı kanı sever, kanı içer; ölü tapar, kin tutardır.
Aramızdan biridir, çevremizde dolaşır. İçimizde gezer. Ağlar. Tanrıya yakındır.
Emeğe inanır. Yazgıya boyun eğer. Düzayaktır. Zamanı yadsır. Ve bir gün, avın
avı olacağı ürküsünü taşır.
‘Yüce dağ başında bir top kar idim
Yağmur
yağdı güneş vurdu eridim’
Avcı ormanın içlerine doğru yürüyordu.
Avın
yaklaştığını düşleyen bir avcı kendisini gözlüyordu.
III
Suriye kralı
Zahelin’e ait kedi, altın işlemeli çanağı kaybolunca açlıktan öldü. Köyde Topal
Halit vardı, Blackwell’in Siyasal Kuram Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakışlı
tanrılardandı. Bize bol bol Aristo’nun mantık oyunlarından sıralar, Şaşmazlar’ın
evine giden yolun aşağısında durur, bakın bu yol yokuş, yokuşu çıkıp başa
varınca da, bakın bu yol iniş derdi. Sonra Zenonvari bir tavırla bastonuna
yaslanır, paradoks dolu bilmeceler sorarak, bizleri şaşırtır dururdu. Bu ayaklı
ansiklopedinin, köyün altlarında ot kümeleri arasında ölüsü bulunduğunda, uzun
zaman öldüğüne inanamadım. O her şeyi bilen ve görendi, çocukluğumun bilgesi,
erenler yücesi, bir soylu dervişti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve
çok uzaklardaki Selcenli’ye gittim dediğinde, biz ona tüm dünyayı dolaşmış
gözüyle bakardık. Işıklı göllerden, aynalı sazanlardan, zeytinyağlı lambalardan,
suda yüzen yılanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiş gibi gözlerine bakar,
ta Hadım’dan yardıma koşan Bozoklar’ın, Ayanlar’ın katledilişine nasıl seyirci
kaldıklarını, Kıralan’da yapılan deve güreşinde altta kalarak boynu kırılan
devenin sahibini nasıl aldattıklarını, İcikli’de hem kadın hem erkek olan bir
köylünün tuhaflıklarını, Meler’in adının, keler (kertenkele) bolluğundan değil,
koyun kuzu çokluğundan Meler kaldığını, Çıtak’ta keçilerin nasıl çabuk boy
attığını ve Çivril’de hep çılbır denen yemek türünün konuklara sunuluşundan
dolayı Çivril adının kaldığını aktarır durur, bizde edalı yürüyüşlü bu topal
yalvacı ağzımız açık dinler dururduk.
IV
Daha uzun yazmanı dilerdim,
daha çok şey anlatmanı, anlatmaya değer şeylerin yok mu, neler yapıyorsun, neler
okuyorsun, yalnızlığının dolambacında neler var. Gerçeküstünün kıyılarında
gezindikçe neler yapıyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda değer tek şey sanat,
güzel şeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var,
ironiktir ama ben şaşmaz bir doğrulukla bakarım sözüne, sana, tam nerede, nasıl
kullandığını aktaramam, ama aşağı yukarı şöyle bir şey: Düşün, kahvenin birinde
bir dolu insan var -görüntü belli- işte ünlü yazarımız oradan geçerken diyor ki:
Aslında bunlar yaşamıyor! Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çağrışım olabilir
mi yaşam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceğin kadar çok sevmek isterdim.’
Şafağa bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kızlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik.
İspanyol gemiciler okyanusa açılıp başka toprak ve denizlerin haritasını
çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacık
çizerlermiş haritaya, başka bir zaman başka bir denizci o adayı bulamayınca, bu
durumu bilen bir başka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nın adası’
dermiş. Bana bu rüyayı ağından sarkarak bedenimde dolaşan örümcek gördürmüştü.
Fareli kapanı mahkumun suratına bağlayıp işkence yapan ve salya sümük dolaşan
Çinliler gibi Dekabrist ruhum işte böyle yalpalıyor. Oysa Monsieur Lapalisse
gibi olmak ne iyi: ‘Yağmur yağarsa gökten su düşer.’ Ne denli gülünçse de acı
çekmemek için ‘İşte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaşı vardı, sevgiliye
dil dökmek vardı. Trojan atlarıyla virtual araçların kart ağaçlarla savaşına
döndü yaşam. Renksiz, kokusuz, tatsız bir sıvıcıl. Düşüncesiyle dünyayı ayağa
kaldıran bir bilge, ölümüyle önemsiz fısıldaşmalara yol açıyor artık günümüzde.
Her şey tuhaf, ben 7 yaşındayken, babam 49 yaşındaydı ve benden tam 7 kat çok
yaşamış ve görmüştü. 35 yıl sonra o, 84 ben, 42 yaşına gelince, nasıl oldu
bilinmez o katlar yok olmuş ve zavallı bende, babamın yarı yaşında olan koca bir
tomruktum artık. Benden 7 kat çok yaşayıp gören babam, şimdi nerede, zaman neden
yok oldu, yaşadıkça tükenip, hiçlenen bir şey mi zaman.
‘Yüzyıllar
öncesinden kalmış tapınak / Yitmiş yanık bir dağın sisli kıyısında... / Tahtında
ağlayan yalnız bir kral / Arar solgun yüzünü suların aynasında’
Ne Füruzan
hanımın tavus kuşuna dönmesi, ne Talokan’da insanların ölmesi, zaman karşısında
hiç bir şeyin önemi yok. Ne Judas’ın ağır kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahşi
keçi, ne kürede noktaların merkeze uzaklığı, ne güller, ne kırlar, ne atlar, ne
zambak kokulu topraklar, ne derin ürpertici kıstaklar, ne sıvı helyum ısısında
duran kimya, ne Vanuatu devleti, ne Kephissos çayında, mızrağıyla, güneşli
çimenlere uzanan tanrı, ne ‘Aganta burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacı
Osman’ın atı, ne kör Tiresias’ın Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini
tanımasın) deyişi, ne leylak, makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can,
ayna, horoz, mayıs, fidan, lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes,
fistan, palamut, ıspanak, lahana, ıhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak,
beton, kep, tank, berber, peçe, kanca, kart, salça, pırlanta, şapka, kanarya,
soba, şubat, nisan ve vişne sözcüklerinin dilimizden olmayışı, ne su kolonunda
yürüyen organizmalar, ne düşüncenin hedonist çılgınlığı, ne manyetik canlılar,
ne dış bükey pervazlar, ne kutsal dürtüler, ne kıyıcı lav sfenksleri, ne
çalışmak zorunda kalmamak için konuşmayan maymunlar, ne algısı olanaksız
fiziksel dünya, ne kıpırdamadığı için kuşların yuva yaptığı buffalolar, ne
ölünce kılları büyüyen insanlar, ne öküzler gibi otlayıp, saçları kartal tüyü
gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir şeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceği ilkesi,
ne aynada yüzüp duran kesik baş, ne buzdan saydamlığı güzelliğin, ne savaş, ne
utkuların kozmirajik bir avuntu oluşu... İç savaşta Roma lejyoneri bir yurttaşın
kellesini uçurdu, döşeme taşlarına yuvarlanan kesik baş, öldürücüye şunları
söyleyebildi: ‘Ergo quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim
kendimden nefret ettiğimden daha çok nefret ediyormuş meğer.- Ne ölenin İsa’dan
önceki ilk hıristiyan oluşu, ne alt alta her şeyi toplayıp, her şeyi
çıkaramayışımız, ne iki yıldız gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayışımız
(Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un), ne kim bilir nerede
‘Per oculos
perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri oldu.- deyişi, ne aynanın bronz
karanlık suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü tanrıları, ne adamın ikizi olduğu
sanısıyla omuzlarına kocaman bir demir küre koyuşu, ne tilki yüzlü eskil
adamlar, ne bir yüzyıl yaşayıp ölen atamız Ömer... Bakın; Psyke odanın
karanlığında kandille bana doğru yaklaşırken yüzümü yaktı. Ve Eros kuşa dönüşüp
yitti; Melusine’nin balık olması gibi. Diyesim ne Küba denizinde kızıl
zambakların açışı, ne iki çift gözü olan Phanes, ne ölü çocukları elinden tutup
göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un hayali, ne ormanın kırk delikanlısının
kışkırtmasıyla ölen Sezarlar, ne imge kovanı, ne karşıtlar barınağı, ne özgürce
karşı çıkabileceğim bir tek tanrı kaldı deyişim, ne Maenadlara korku salan
kralları, ne tulumba fitili, ne güvercin tüyü, ne iksion çarkı, ne uğuldayan
fırtına, ne Dis’in armağanları, ne Cicones kadınları, ne içilmeyince gücenen
sular, ne şiirin gizil evreninde Osmanlı miti, ne karanlık Thomas’dan kötü
belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiş taşlar, ne de bir kış
söyleni...
Değilse de, belki her şey şu, yani ‘Regina Coeli’
duası...
‘Cennetin Kraliçesi, neşelen, aleluya / Taşıdığın çocuk, aleluya. /
Göğe yükseldi, aleluya, / Bizim için tanrıya dua et, aleluya / Tanrı gerçekten
göğe yükseldiği için, / Neşelen, mutlu ol, / Oh Bakire Meryem,
aleluya.’
Amin...
Her şeye amin.
*
ADAM
"RosettaTaşı’ndan
alınmıştır”
‘Düşünsel alışveriş anlağı döllüyor. / Dünyamız giderek
bizden uzaklaşıyor. / Sankar’da açılan kuyularda / vızıldayarak ölüyor arılar. /
Kör imgeler, Samsatlı Lucianos, Hürü Ana / İki Acem kılıcı gibi kaşları. /
Gözler bir yere açılmayan kapılar. / Çepelpuç ilkel ve çağdaş voyvodamız / Deve
ve serap doğacıllığını koruyan din / Plazada uluorta asılan tüccar. / Sanrılar
insan çığlığından ölen balina / Öteki olduğunu fısıldayan Bohemyalı / Panizm… /
Persî bir prensteki geleceğimiz / Tanrıdan önce gelen tek şey eseme / Otrar
kentinde geçmişe yönelen zaman / Yüz yılın sonunda konuşan kedilerimiz. /
Omurundan / Ceyhun’u aştık Turfan’ı geçtik / Ve Hubyarlar karşımızda işte /
Biricik bengisu ben / Bir yaratı yuvarı Avesta’mız / Ken’in tanrısı ben / Sonsuz
açılım tek tin tek töz / Madde düşünce / Düşünce ise madde…’
Hafik’teki
Sofular köyünde doğdum. Gençliğimde Mehdi olup Ravza dağında gizlendiğim
söylenir. Baltık Denizi’nin amberi, Thüle’nin kalayı, su meleklerinin boynuz
kapısı ve Perikles’in evlenmek istediği Miletoslu entelektüel Aspasia’ya
hayranımdır. Araplara yenilen Sasani hükümdarı Yezdigird’in kızı Şahbanu'yla
evlendim, bazıları telef olmuş yirmi bir çocuğum vardı. Abbasi davetçilerinden
Hidaş gibi, Helen gnostizmi ve Ebu Süfyan’ın güvercin donunda (biçiminde) gelen
İkiz Güçler’ine değer verir ve inanırım. Varlıkların özü anlamına gelen ve yanan
çalı sembolüyle gösterilen Yaave bizim de simgemizdir. Gadir’i Hum’da, Cemel ve
Sıffin savaşında bende vardım. İkisinin musahip (?) olduğu Tanrının Aslanı ve
Orphee Yumurtası lakaplı dört ayaklı kutup eşeğine bir gezi sırasında bende
binmişimdir. Başta Şiiliğin gulat kolu olmak üzere, Argos gemisinin tekniği,
‘Haber geldi bana ki Büşr Yemen’e gelmiş’ diyeni selamlayan Vişnu’nun
atmacasıyla, Seretan ve Yengeç beygirinin gelişip değişmelerine benim de pek çok
katkım olmuştur.
Mandregiri dağını gezdim. Akrep zehri gibi yakıcı buğular
içinde dolaştım. Bir kapışma üzerine Komodo ejderlerinin de bir dile, hatta bir
uygarlığa sahip olduğu anlaşıldığında; bu (değerli) bili gene bana nasip
olmuştur. Hasır taburelerde çok oturdum. Tanrının varlığına olan kararsızlığın;
boş olduğunu anladığım zaman, çok geç kalmıştık. Sığırtmaç adam Bootes, Krişna,
Jesüs ve Baküs iyi dostlarımdır. Urumiye gölünde bende yüzdüm, ay ışığında
üzerinden leylekler, minik kuş sürüleri ve üzeri sarı yıldızlarla dolu kuğular
geçer ki hâlâ unutamam. Soluk benizliyimdir, alayla Romantürk dedikleri de
olmuştur. Beserabyalı değirmencinin oğlu Kuyucu Murat, Kansu Gavri ve Sadettin
Köpek’le uzaktan da olsa akrabayım. Mavi sırtlı somonla, İran keçisi, Etiyopya
arısı ve göz yapılarından ötürü balina yemeyi çok severim. Her yemek yiyişimde,
gizli bir iğrentiyle dolduğumu da, yalnızca ben bilirim. Yunus arkadaşımdır,
Yafa’ya geldiğinde, Tarşiş’e gitmek üzere bindiği gemide tanıştım. Bu Saffat’ta
da yazar. Bir söylenceye göre gemi, Hınzır Burnu önlerinde fırtınaya tutulup
batmış -Yunus denize atılmış- Payas Harabeleri civarında balık karnından tıpkı
yeni doğmuş çocuk gibi çıkmışsa da, -ışık olsun ki!- kimseler bilmez, onu ben
kurtarmışımdır. Bir ağacın gölgesine götürmüş ve sütleğenden peyda sütle
beslemişimdir. Bu yüzden o süte ‘cennet taamı’ der.
Her şeyin dönüşüm içinde
bir boşluktan bileşik olduğunu anlatmak için gaitalarını yiyen Zelanda’nın
güneyindeki Utahlara bende katıldım. Utkularımızdan Sıffin kutlamasında (3 rub-u
asır sonra), bir cenkçinin karısı Cüdaye’yi, ölünün kahraman eşi olarak anmak
istemiş ve yaşlı Cüdaye törendeki şatafata dayanamayıp ölmüştü. Bunca zaman
evvelki Sıffin’in son kurbanı Cüdaye olmuştu benim gözümde. Öldüğüm de imrenilen
ve uzun yılları kapsayan yaşamımdan geriye hiç bir şey bırakmadım. Yaşam vahşi
yırtıcılığın cirit attığı, kör kötürüm bir çalı yığını. Bu ahmakça süsü bildiğim
için geriye yalnızca şu övüngeyi bıraktım yaşamımda; (Kayıp kuzu kâbusta bulundu
/ köyün altında / denizin içinde dönüp duran / Mevlana heykelinin orada / Hani
kimlik sorunsalını umursamayıp / herkesi taşraya çağıran / ve adada mekanik
çılgınlıklarla dönen / Mevlana heykelinin dibinde. / Karşıdaki çıplak adaya
doğru bakıp / denize atlıyordu) gibi dizeler yazan lanetli ozanlara öykünüp, bir
zamanlar bende yazdım.
Ey okur, sakın gücenme, o’nu yalnız sen biliyor ve
yalnızca sen anlıyorsun:
‘Karawane’
jolifanto bambla o’ falli
bambla
grossiga m’pfa habla horem
e’giga goramen
higo bloiko russula
huju
hollaka hollala
anlogo bung
blago bung
blago bung
bosso
fataka
ü üü ü
schampa wulla wussa o’lobo
hej tatta gorem
eschige
zunbada
wulubu ssubudu uluw ssubudu
tumba
ba-umf
kusagauma
...
Hoşçakalın...
*
KIRIK TABLET
I
"Hüthüt kuşunun dibinde
borusunu öttürüyor İsrafil / Üflüyor rüzgârı da, Thika'nın ateş ağaçlarına doğru
/ Kenan Yurdu; Ahdî Atik ve Tekvin'e bölünmüş orda / -ayırıpta kasığını- /
oturuyor. / Ham, Sam ve Yafet paralıyorlar kendini / ataları Nuh'a lânet
yağdırıp / döküyor bir leğenden / içiyorlar irini!.. / Karısı; Sara ve Hebron
yöresini takas ediyor / -bir başka kavim- / ötede / sığınıp pazar yerine / tozlu
bir Kur'an'ı da kucaklayıp / Gazza, Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron'u sayarak /
boynunda gümüş, Beyta'nın evlerini yakıyorlar / Araf!.. Ayn Hil kampı toz oluyor
karanlıkta / büyüyor gagasındaki kin / -ışıktan kılıç- / Ve Salang tünelinde
bitiyor büyük çekilme / ve bir toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!.. / Araf: Son
değil... / Orada: / Tavus tüylü, kartal gözlü melikeye soruyorlar gene de / bu
tarih öncesi bitmeyecek mi..."
Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa, Linear
Algebra’sından, Apollonius konik kesitleri, El Haitam ve El Cebr’i yazan Ömer
Hayyam ölünce, sıvı demir, gürz, üşüyen Karya kuşu, ebru ve yılan hüyük içine
saklandı, Meşhed’e kesik başlı bir hacı geldi dedim, develer toz içinde.
Savruluyor Nişabur, Hayyam mezarına ilenç için uğrayanlar, öyle gürültü patırtı
çıkardı ki; o uyandı ve mezarım Belh’te mi diye sordu. Rübailer sillogizmler
halinde mantık dersi verirdi, masum bir evi vardı, nautilus gibi ilginç bir
mimari, ürkütürdü Meryem'i... Altın oranlı, tuhaf işte bak Pisalı Fibonacci
gibi, saçıntısı say; LSLLSLSLLSLL, bu bitkilerde yaprak sayısı, arı ve
tavşanların yavrusu, kansız üreme ve kötü kokan çürümüş leylak gibi sonuçlar
verir, bir pankreas içim, kardiya, yaş kılıçlar üzeri gezdik, sonra su sevisi
nergise kan akıttı şorlayarak bir cengâver. Gece geldi işte, güneş çıktı! Sabbah
ağlamasın mı, -tron uykusundaymış ay, bu gece benim yerime nöbet tutar mısın,
surların dibine gelince elimize topuz-gürz verdiler, yüzünün revnakı kaçtı;
gözleri nefrite döndü, yağışlarla besili Mısır ırmağından cesetler geldi, ama
utanın yahu nedir bu dedim, bir ölü cinayet, bin ölü istatistik, hep gülüyorlar
efendim. Uçta ki güneş koronası, ucu kırıldı kızma, kendi yaptığım teleskop bu,
böylecik gösteriyor, cüceler ordusuyuz, Vienna Tonkünstler Orkestrası 9.
Senfoniyi çalıyor, Hayyam hiç requiem görmemiş, ölüm marşı, gene de allah allah
deyip saldırdık. Sonra Marx geldi, gözyaşlarıyla, burnunu çekti ‘Corruptio
optimi pessima’ (Aldatıcı iyimserlik, gerçek kötümserliktir) demesin mi... Ben
karanlıkların atasıyım, ben aydınlıkların ölümüyüm ya; Hallac'ta uyandı, kaos;
uçak pistte sorun çıkarmaz, taksi yapar ve üç yüz ölüyle kurtuluruz bu
kuşatımdan diye bağırdım. Muhasara bu dedi! Güney cephesi rift kuşağına girsin,
Tatarlar saf değiştirsin, hasekinin birini kısrakla kaçırdılar, somya
getirsinler yaralılara diye bağırdı konkistador. Diaz yelkenleri indirmiş meğer,
Vikingler İstanbul’a Miklagard dermiş ama cesetler gene de koktu, mezarın
birinde kedi unutulmuş, biri ölmeden gömülmüş, şimdi ikisi bir yaşıyor, biri
miyavlarken öteki çığlık atıyor, listede ölü görünüyor deyip mezarın açılmasına
izin vermediler (paralel evrenler de yinelenenler!), oluyor işte Hernando de
Soto kılıklı bey!.. Karşına çıktı göl, günahtan arındıran suya yakalandın.
Viscount St. Albans Francis Bacon, Elizabeth ve Novum Organum'da (Yeni Alet) bu
cinayeti dile getiriliş biçimi berbattır, şimdi sırası mı, olağan dışı ölümler
hep birbirini izler öykülerinde, dizimler kuru ve sıkıcıdır, Alamut kalesinde
öyle ki, afyon içer fedailer ve elini kaldırırsa, hepsi uçurumdan atlayacak
denli ölüme bağlıdır, burçlardaki Haşhaşinler'in. Sylvia’da can sıkıcı, ciğeri
parça parça bulut, taksi yapar striptizle, Allah’ın gölgesi üzerinize olsun.
Hanbalık Pekin, Meholalı Barzillahoğlu Adriel’e beş çocuk, Saul kızı Mikal ki,
aygır, kısrak, taşıl, Velpecule (Tilkicik yıldızları) tümü atılırlar bize doğru,
konuşmayı yarıda kestik çünkü; "Tanrının göklerde oturduğunu ve yeryüzünde
işlerin yolunda gittiğini söylemek yanılsamadır" dedim. Karargâhın yan tarafında
bir eşek var çalıya bağlı, düşündüm ki, kendisinden eşit uzaklıkta, gerek
nitelik, gerek nicelik bakımdan, eşit iki ot yığını arasında kalan eşek,
hangisini yiyeceğine karar veremez ve açlıktan ölür! Buridan eşeği! eh istenç mi
özgür! Hadi yürü bırak şimdi dediler, elime mızrak verdiler. Güzel sanatların
bir dalı olarak cinayet artık, Haccac-ı Zalim'e, Safevi Hatayi İsmail'e,
tahtacı, demirci veya öbürü herkese görünür, olmadı Chesterton, Yakup düşlerden
çıkıp gelir. Yaşlandım, Pluton karesine girdim, canıma kıymak düşündüm
yenilince, ama özkıyım-özkıyınç kırmızı, atım değiştim son anda, yerime geçen
Kıpçak yaver öldü, bunun üzeri bir orakl sınadı beni, Kinzalı adamına, Kadeş
krallığına geldik dedim. Babam tanrı olunca (öldü...) tahta kardeş Arnuvanda
geçti dedim, hazırlıksız yakalandık bu yüzden. Bebeklerdeki Moro refleksi gibi,
her şeyi iten ve dış dünya gerçekliğini kanıtlayacağım diye her önüne gelene,
elin kolun gösteren George Moore'un ölümü de kendi elinden oldu ne olur ki
dedim. Bebek gülümseyerek, ellerini uzatınca kılıca, asker geri çekilmiş, böyle
duyunç sahipleri de var, savaş alanında, o an, gözlerimden kan aktı inanın, bin
yıldır ilk kez.böyle, delphoist olalı beri yüzüm gülmedi, düşüncelerimiz hep
ağlıyor, doğal nedenlerden ölen feylesof yok filân diye lafa karıştım...1919
yazı çok sıcak aman, sabah yapacak iş olmuyor, güneş doğar, çoğu zaman papaz
okulu damına çıkar ve Ludwigstrasse’de yaşamın uyanışını görmek için otururdum,
bir gün yanıma Platon alayım dedim, az buçuk Yunancamla, Timaios’u okumak için.
Yunan atom felsefesini temel kaynağından öğrenmek üzere; Yunan feylesoflar
maddenin sonsuz küçük ve bölünmez parçacığını niçin arar ki... Platon'un,
Timaios'ta savunduğu görü, yani atomların gerçemli cisimler olduğu görüşü,
doğrusunu isterseniz benim için bir olut sergileyemiyor (dilim de dönmedi ya),
atomları gösteren o ünlü gravürü yapan ressam da ölmüş, bir de ölmeyin bir kez
mi desek, bunu yapmadan önce Sokrat'ın öğrencisini okusa çok iyi olurdu ama
bakın aynı tarihte, başı dertte olan Türkler'in önderi Samsun’a çıkıyor,
Kurtuluş’u arıyordur, bu savaş, zamanın göreceliliğine en iyi örnektir. Aman,
filân feşmekân deme, biz ne, onlar ne biliyor musun?..
Kara kan akıttılar,
İranî (siyah) atlara binip güneye doğru kaçtılar, hançerler; hançeresinin ve
diyaframının rüzgârını aldı ve yere kapaklanıp, secdeye geldiler dostlar ve
sultanlar sultanı Büyük Süleyman'ın yüzü gene güldü kronosum, aman be allahım!..
Ama İlyas yüzünü kapadı, Şam yolunda gözü kör oldu Saul'un ve Halit, Ayanlar
sokağından kahveye doğru yeltek yeltek yürüdü... Hayyam şarap içiyor boyuna, hiç
dinlemiyor beni, derbeder olmuş adamcık, kızamıyorsun ki, Keops, piramit için
çalışıyor, arada laf yetiştiriyor bize, Giza platosunu seçmiş kabir diye, ölmek
için kâfir. Sultan Höyüğü Tekfuru geldi bu arada, başında Yemen hilâli gibi
şapka, acayip, ikindi güneşi gibi de gölgesi uzun, ne oluyor sana dedik. Daha ne
olsun sözcüklere taşçık diyor ve prosodisi çok iyi, eğitimli biri belli ki.
Tayga leoparı gibi adımları kararlı yürüyor şamakon, deniz narı gibi kahkahalar
salıyor sağa sola, yaban armudu kovuğunda saklanır gibi de sinsi, bir çuval
incir bitti, herif hemen kötü oldu, uyuyun, sakin ve dingin olun, yaşam çok
kısa, değmez dedi, bellemi çok kuvvetli belli ki! "Çoban yıldızı / seslenir
koyunlara / İçiniz / Beni gölden / Size yansıdığım" dağlarca dedim, garip garip
baktı. Öyle gez öyleyse, Küba'nın yemyeşil latifundiyaları, zarif dansçıları,
Ancor’un gizemli tapınakları, Sakkara, aşınmış mastabanın kumlu katmanlarını
dolaş dur, bir Dünyazat olsun yanında, Capricornus Boynuz, Auriga, Triangulum,
Camelopardus, Merkür Geçidi, Venüs Zambağı, Uranus Keçisi ol. Gezi yazınının ilk
örnekleri, Batı Hun imparatoru Attila filân, gönderilen elçi Priskos ve Klikyalı
Zemarkos, Göktürkler'e elçi olarak gelip yazdıkları ve Hoca Gıyasüddin Nakkaş,
Acaibül Letaif adlı yapıt, Türk gezi türünün en eski örneğidir diye konuşurlar.
Molla Gürani odaya girdi. Zülfikâr, çatal dilli Şahmaran'a özendi dedi. Silezya
sürahisi, kozalak, 1632 Lutzen savaşında ölen Kral Gustav, Sadalmelek, aha Paris
yakın işte saçmalamasan allasen, Arlington’da bir mezar taşı, ölüyü dinle şimdi,
Auguste Comte kızıp dedi, ufukta Koçgiri belirdi ama;
“Burada / İki ninenin
yanında iki kız torunu / İki kocanın yanında iki karısı / İki babanın yanında
iki kızı / İki ananın yanında iki oğlu / İki bakirenin yanında iki anası / İki
kız kardeş yanında iki erkek kardeş / Yatıyor ama topu topu altı kişi gömülü /
Hepsi de meşru doğmuş, hiçbiri fücur işlememiş / Bilin bakalım bu nasıl olur”.
Hatem Tai bilir dedim. O da ölü. Isıl salınımlarının etkisiyle, Tereza
adında bir Lehli geldi. Bir kaç kuşağı boğabilecek derin gölcükler, düşünde
nalın giyip Arapların, semiz kara otların, helezonik adamların, saltık karanlık
ve çocuk İsa’ların hafakanlar bastığı toprakta elbette nekrofilizm yeşerir canım
kardeşim. Arı şahini gibi odaya geldi ve Hayyam döndü mü peki dedi, Taptuk
Emre'ymiş, onu çağırın, geldi evet, bilim tarihçileri Pisa deneylerine önem
verir, Galilei’nin Aristotelesçiliğe karşı, skolastiğe halk önünde saldırısını
başlattığı andır bu. Baştan çıkarıcının günlüğü, minima moralia, Benjamin, yok
Adorno yahu karıştırmayın diyorum, bir şeyi de iyi yapsak, nüfus, ölüm, kaza
oranı bırak şimdi, kaç kişiye bir kitap, ahiyak, Teks mi, Kinova mı, Libra, iye
kemiği, Lepus, Oğul Davut, Cancer, Corvus, Crus, Carina, metal tayt, ant,
Taurus, Cetus, Hydra, Volans, Pisces, Serpens, Caput ve Gemini, kalabalık
geldiler billahi. Dimetoka’da kumpanyadan dönen Shakespeare, yanan Reischtag
ölülerine bakarken, Murat'ı, Miloş Obronoviç derler bir narodnik öldürmüş tam bu
sıra duyumun aldık, Hallac-ı Mansur'da öyle, öyle mi. Molotof kokteyli atın,
kalabalık çabuk dağılır o zaman. Kin gibi tohum ekeceksiniz, gördel olsun
epeyce, sayıltılı, koşuntulu, kaplamı itinç dolu diyesim, onun soyu senin başın
ezecek, sen onun topuğuna basacak filân diye master yapıp, tez hazırlasın, o
sıra yargıcı yargılamak üzere bir yargıç getirdiler, elinin parmaklarını sayıp
duran, ağaçlarla alay eden bir deli, tan sökümünde geri gitti. Ey budunum,
Endülüs halifesini çağırdılar yerine. Klossowski’nin (Baphomet) romanı
Nietzsche’nin sonsuz dönüş kuramıyla yola çıkarak, bedenlerinden ayrı ruh,
soluksuz varoluşu sürdürmeleri ve bu soluğun içine girecek ölümsüz bedenleri
arar dedi. Gongora konuyu değiştirmek için laf attı işte, ama karıncanın adı
Latince 'formica' olduğu ve ondan elde edilen asite 'Formik asit' dendiği,
benzer biçim Latince adı 'Acetum' olan sirkeden elde edilen asite 'Asetik asit'
denirmiş ve bir de Pelagonik asit varmış, bu herhalde Devonyen devirde içilir
artık, cromagnonlar içmiştir Maral! konuyu iyice karıştırdılar bence. Yaşlı bir
kadın geldi çadıra, yüzü kalp biçimli ve kemikli, sanki ölümle seviştim,
nemfomanmış, cariyeleri arasında böyle garipçiller var. Kambur Rigoletto, Mantua
Dükü kız kardeşini kurtarabilir mi beni ondan, Çek köyü Nazilerle işbirliği
yapan ‘oportünist Sekal’ın ölümü hak edip etmediği derken, Hector Berlioz ve
Dvorak parçaları dinledik karışıklıkta, Roosvelt gelecek dediler sonra, El Bruz
soğuk, her daim buzlu dayanamaz, radyoyu kapattım söyledim, ayağı aksak, Soğdça,
Beluci ve Avesta dilini iyi bilir, deniz ifriti gibi bir adam, çekinir mi oda
girdi, dağdan gelmiş önümüze çıktılar, ‘Araba Camı Yıkayıcılarının Baladı’nı
okudu bize, annesi yokmuş çocukluğunda, ağladı hep, belki yalandır, herkes günü
geldiğinde yalan söylüyor, Koçi Bey’in Risalesi, R ayaklı, Paşa’nın mal varlığı,
Anemas zindanına doldursan sığmaz, boş ver dedim: Bin yedi yüz köle, iki bin
dokuz yüz savaşçı at, bin yüz altı deve belki de gebe diyor şehzade, yedi yüz
bin sikke-i hasene, beş bin dik kaftan, urba, bin yüz adet üsküf, altı yüz gümüş
eyer, beş yüz bin altın eyer, bin beş yüz gümüş at başlık ve yüz otuz çift altın
üzengi, ayrı kalıp altın, nakit altın ve gümüş karışık altın, gümüş eşya,
mücevherat, ziynet... İyi de, ben bir hırsızım demektir bu yahu!
“Ben bir
hırsızım ve bu da yaptıklarım, / Toledo’daki bu antika kitapların odasında / ölü
profesörlerin yapıtlarını karıştırıyorum, / onların kutularını inceliyorum. / İş
şuna geliyor; sağlam bir kutu; / içinde de son dekanın küllüğü, kisvesi, /
mührü, piposu, / golf kupası ve sigara keseceği. / Amin.”
Allah'ta işini
biliyor deyince, odaya von Braun girdi, sen aslında bir Mekke tanrısıydın
demesin mi, ifrit gibi sarı ve gösterişli. Ne demek istedi anlamadım ama,
anlamakta istemem, bu yaştan sonra, zamanla yarışıyor insan, küçük bir imza
yüzünden yaşam boyu tutsak kalmaktan iyidir, o ölümle nikahlı demek, ah Paris
belki, mitik bir şeydi unuttum şimdi, duydun mu kuzeyde barbarların dilini
öğrenen ahır köpekleri varmış... Çal Peckinpah durma! Bağdatlı Cüneyt, Sana
Çölü'nü gezerken kocaman bir köpek getirmiş, Delhi surlarının önünden ç/alıp
getirmişlerdir, çok önce, gülüyor almışlar diyor, iyi kalpli işte. Vakti av
peşinde geçmiş, yelden hızlı koşar köpeğin dişleri dökülmüş, tüyleri kırçıl,
bedeni ağırlaşmış; eskiden gazal sektirmez, kanat açtırmaz, soluk aldırmaz av
köpeği şimdi yerinden kımıldayamaz olmuş, Cüneyt hayvana bir lokma ekmek verdi,
sonra da: Köpek! yarın hangimiz çıkar bilinmez ama sen iyisin dedi... Hayvan
dile gelmiş: Neden? Cüneyt; Bugün yarın imanımın ayağı kaysa tökezler doğru
cehenneme giderim, oysa senin başında böylesi kötücüllük yok. Köpekler de ahret
anlayışı yok imanım! cenneti beğenmez, cehenneme de yüz vermez onlar dedi
Theodor, hayret Cüneyt'e ilgi gösteriyor. Çadıra bir ölü girmesin mi! Işık ve
yaşam aydınlatılmış karanlık, gece ve ölüm karartılmış aydınlık diye bağırdı
Bohr!.. Zale'ye Leopar'daki av sahneleri Olguin dedim, Arjantin'e geçti birden
yani işte... Peki ne olacaksınız; kaymakam, sonra; vali, sonra; vekil, daha
sonra; başvekil, en sonunda; hiiiç... İşte, ben O'yum
yahu...
II
"Çarmıha gerildim. Haçım, çivilerim var./ O kâseden
sundular, içmedim. Özümü kilitledim. / Düzen kuruldu. Bir mite çevirdiler. /
Canımı acıttılar, yaktılar. Tamuya döndüm. / Ben övülmüşüm ve mutluyum, zaman
acılarını verdi. / Olanları, olmuşu sineye çektim, ben seçilmişim. / Evren
kutsanmış, tözü, tartımı, belli. Sevinçler aşağılayıcı. / Haklıyım, yaralıyım,
yoksulların tansığıyım. / İlâhları, sözcüklerle kargışlarla yıldıranım. / Ben
ozanım."
Esperantodan volapüke her dilden konuşur Mor Afrem tragelaphos
keçigeyik der İskitlerin flütçü kızı var mıydı diye söylenir şunu anlattı
Lenin'in kolundan çekiştirip III. Ahmet'te kulak kesildi gizlice gördüm dedi ki
ayağı çakşırlı Zapata öldürüldü ama can çekişirken yanındaki adamlarına çabuk
bana güzel bir söz bulasınız büyük adamlar ölürken güzel bir söz söylermiş filân
dedi saf devrimciye gülümsedi oradakiler İsa soluğunu verdi ama bu sözde güzel
Bolivar nasıl da destek çıkıyor sonra Biruni geldi kimden duymuş bilmem kadın
‘Ben en güzelim’ derse gerçeği ne kadar yansıtır bir belitsel sistemin ‘Ben
tutarlıyım’ demesi midir gerçek söz konusu kadının en güzel olduğuna kendisi
değil başkası karar vermeli ama o başkası evrensel estetik değere sahip
olmayabilir dolayısıyla o kararın doğruluğuna gene bir başkası karar vermeli o
bir başka kararın doğruluğuna gene bir başkası bu sonsuza dek sürer söz konusu
kadının en güzel olup olmadığına karar verilemez Werther'de (Genç Werther'miş)
üzülme kızlar prenses ki göğüs uçları sert minyatür bir et kulesi fallik bıçak
girip çıkar vajinal ve klitoral orgazm ilk kez gözyaşlarını tut durup gökyüzü
ötesi bak gene gökyüzü mırıldan ‘carpe diem’ filân dedi leylakla gezen ruh
Hades'se görünmeyen Lerna bataklık Nemea aslan Pallas kız sihirli tolga Odysse
on iki bin dize Herkül dünya batı ucu tanrı bahçeleri Hesperid altın elmalar çal
Atlas yardım et inek göz Hera kamçılanan hardseks hala Bach hep ölüm fa majör
prelüd hep prelüd Voyager uzay sondasıyla uzak dünyalara doğru yol alıyor Macar
suyu sür Beni Kaynuka savaşı yahudi ve müslüman ister 1300’de Karakurum yola
Moğol ve Tatar Çuçi Han komutası Rusya yani Kıpçak stepleri girer bir kol kuzey
Alaska oradan Amerika geç Siyu ve Apaçi kızılderili kabileleler Son Mohikan
Katerina II sıcak denize açılmak ister boğazlar ve Ege'yi Çeşme’de yaşanan savaş
Kont Orlov'un isteği üzere Rus bir ressam tarafından resmedilir ressam gravürü
gerçekçi yapabilmek için St Petersburg kıyısı Rus kalyonları özel olarak savaş
gösterisinde bulunur çirişli elleri görünüm ürkütücü Offili'nin fil gaita üzeri
yerleştirdiği ‘Kara Meryem’ tablosu gibi puhu kuduzumsu kavranası kireç ocağı
kımıldar cenin birlikte Moğolistan kırlarına bakar bir çığlık ve yüksek bir su
çarpma sesi ileride bir yer göle bir kuş konmuş kapı önü geçip vitrin bakmak
için iki blok öte yürü parktaki ördeklerden biri onu acımasızca yuhalar vitrin
camında ise Mart kırağısı buzdan çiçekler açmaya başlamış tüm sorun tepeye bakan
kolonadlı tapınakları tavaf etmekte mağara ve mağaza‘Yaşamak öldüğünü görmektir,
/ Yaşlanmak budur işte’ elindeki kâğıttan okudu durdu iyi mi kim o dedi Paulhan
biri Voznesenski dediler biri de Ginsberg filan dedi bıraktılar sonra Kraliçe
Elizabeth II yeryüzünde bir ağaca prenses tırmanıp kraliçe olarak aşağı inen tek
kadınmış dedikoduya bak şimdi tırmandığı ağaç Kenya'da bir incir ağacı adı
Treetops olan bir ağaç ev 5 Şubat 1952 gecesini o ev de geçirdi şafakta prenses
aşağı inip hayvanlarla film filân çekti ve güneşi izlemek için yine tırmandı
aşağı indiğinde kraliçe olduğu söylendi bir önceki kraliçe ölmüş yani basın asıp
kesti hemen politik düşünceleri şu mu Baktria nerede deniz kandili ne ilerde
insanlar kentlerde toplanacak teyze Eltâk kapısın kırıp içeri girebiliriz Bağdat
bütün taş ve demir sanayi baş parmağımın emrinde felsefe yazın boş hünerler
anlağın becerdiği filânca şeylere ödenek ayrılmayacak suyun tansıdığı yalan
aynanın küstüğü gerçek El Afrun'da terk bir un fabrikası var üç kaşlı yaşlı
kadının kemikli kollarından un yapılacak uyuşuk havaları severim Turing geldi
çadıra günün birinde hanımlar bilgisayarlarla birlikte yürüyüşe çıkacak ve
birbirlerine o sabah bilgisayarın ne gülünç şeyler anlattığını anlatacak 7
Haziran 1954’de siyanüre batırılmış bir elma yiyerek yaşamına son vermiş o
çağırdık geldi maniak kırk bir yaşında bu gün okurken geceleri uykusuz köle
arayan Agrippina'yı düşünmüş serçe yağmuru kır çiçeği ve sessizliği severmiş
sözü bir adama verdiler hiç tanımam atım hayvan yelesini sallar güneşe doğru
yüksek sesle konuşur kişner Bukephalos Organist orgu flajoler ve diğer hafif
sesleri çal ve ilerde meşenin budak deliğinin yanında bir baykuş guruldar su
çölü üzeri yayılan gece demiri öp ayı aydınlat denizde boğulmuş bir kaç beyaz
koyun iskelet oraya nasıl gitti bir türlü anlaşılamayan bir at kuşun cam güzeli
göğsü var kuşkonmazlar turunçkuşak bir Araf zili tamu kokusu ötede ak ve uzun
kafatası iskeletin göz çukuru ay ışığı atın Hürmüz tarafında beğenilen yüzü
etsiz yüzü bir çift ateş sarı göz ve bakar yamaç serçesi eşinir eşlik eder
çınlar tozlu araba gelip geçer keçi yolu sönük ay Kanopus gezegeninin de ayı var
ve ne yaparsanız yapın orada su kaynamaz Gufran ve mağfiret günü bugündür bâlâ
bu İskender dedim şaşırtmak için böyle yapıyor sonra Cem geldi kasvetli gece de
rüzgâr gören kuyruklu yıldız gibi karanlık koyağın pürüzsüz bedeninde yatan
kelebek ölüsüne vurgunum vahşi deniz avcıları peşine düşmüş karides larvasının
ölümsüzler kentindeki gizil gücün büyülü tınısına Hades'in gizil gücüne metal
bacaklı saylonların kobol tanrılarından öç alışına siyah benekli leoparın Haçlı
ordusu gibi yavru geyiği kovalayışına bronz yapraklı zeytin ağacına gecenin flüt
çalışına ve kasvetli melodiye halkalı Satürn'de fare kovalayan kedi sürüsüne
kriminoloji laboratuarın da neon saçan ışıkların ürküsül yanışına karanlık
baykuşun düşüncemde ötüşüne kırmızı Pluton gezegenindeki soyut saplı kiraz
ağacına solgun kaldırımda kendini yavrulayan siyam kedisine karanlık baykuş
ötüyor yine düşünür düşünceyi deyişime uçsuz bucaksız vadide kâbus gören çiftçi
ölüsüne sarışın matruşkanın matrut uzaylıyla ironik hurma ağacında çiftleşmesine
selam olsun dedi ne bileyim dedi işte Cem dedi Ezra ise vortilizm herşeyi makina
ve sanayi filân sonra Cem sus ben söylüyorum dedi ve evet ne yaparsın
b
III
"Zeus bile dolambaçla örülü, bu boğucu / taş ağı çözüp bir yol
bulamaz. Ben geçmişimi / ve tüm kimliklerimi unuttum; İç sıkıcı / duvarları
çınlayan dolambaçları izlemek / yazgımdır benim. Geçen yılların sonunda / hangi
gizil bükeyler büküntüler / şiddetin galerileridir ki. Zamanın / tefecileridir
bu çatlak köhne duvarlar. / Süprüntüler içindeki solgun işaretlerin /
ayrımındayım. Büklümlü gece / bana doğru kükrüyor ve de / ıssız ulumaların
yankısını taşıyor. / Ben gölgelerden bilirim ki Öteki hep orada, / nasıl bir
alınyazısı sonsuza dek kendisini taşımak / bu dokunmuş ve belki de dokunmamış
Hades / bitmez kanım ve cesetimi sömürmek içindir. / Herbirimiz diğerini ararız.
Ama katıksız bir / bekleyiştir bu ve o bir hesap günüdür."
Ben içinde zehr
olan bir pınarım Züleyha hala, Potifarlara mı sordun. Ukaz panayırı ‘yaklaşıyor,
yaklaşmakta olan!..' derse, Kus b. Saide'nin sesi ıssız düzlükte yankır.
İbrikten su iç, hacılar getiren at inlemeden, kişneyip gelmelerine bir elem,
Mavera ses duy ve Fussilet 34 ne söyler ki bir araştır. Araba plakası gibi.
Ölüleri kör kuyuya at, üzerini örten bitey bir zaman sonra direyle sarışır,
dünya olur filân. Zürefa bahsi: Bu hayvanın başı ile ayağı, deveye benzer ve
boynuzu öküzdür, derisi kaplan, kuyruğu geyik. Bu hayvanın yapısı böyle; bir
yaban öküz, bir Habeş deve evlenir. Bu evlilikten hayvan doğar ve hayvanla geyik
evlenir ve bu evlilikten zürefa doğar. Geyik bahsi. Geyik hayvanlar içinde
insandan en çok kaçar. Bu geyik iki tür olmakta, biri doğru geyik, diğeri misk
geyik. Bu misk geyik Hindistan. Gözeğinde kan, taşlar üzeri misk olur. Ama bir
düve örnem olsun, zulüm, zındıklık ve sapkınlık bilmez. İnsan bilir, yalana
sarılır, yalancı peygamber Gulam (Ahmet) Kadiyani var ve emr-i maruf ve nehy-i
münker. Daniel, Kaldeli büyücüler sayesi iyi bir düş yorumcu. Aristofanes’in
pazuların övdüğü Mısırlı hamal bile böyledir. ‘Tanto monta, monta tanto İsabel
como Fernando’ 'Taht üzerinde eşit hak sahibi olmak' gibi. O insanı yalnız
öldürmekle kalmaz değerli suyun akıtır, kanallar boşaltır kurur. O ara
Peygamberin Ravzası yemyeşil kubbe görünür. Bakara 246 komutan Talut için Melik
ifadesi kullanır. Palanga ve Arşimet vida. I. Murat bir anlaşmaya avucunu
mürekkebe bulayıp ‘pençesini’ vurarak onaylar, tuğra bundan ilham alınıp
düşünülür der. Temeşvar, Şerezöl, Aps ve Gulet hükümdar Osmanlı'dır. Medine,
daha önce Yesrib. Tolunoğulları var. Kezzap çok yalancı demek ha... Selanik
dönmesi ve Kuba’ya yerleşense Ömer'dir. Çadırdan uzaklaşan Suad, Müzeynî
oymağının Hanif ulularından 'Yedi Askı' şairi Züheyr'dir. Darius, Hindistan'a
gitti hû, tek ettiği, arısız bal veren kamışlar buldu! Mandarin diliyle Mazdak
öğretisi mi, dinozorları asteroitler içmeseydi, us yorucu yaşam bir başka yöne
evrilebilirdi, yarı balık yarı amfibik Tiktaalik gibiyiz henüz teyze.
Yazgılarımızın derinliği, ufuklardaki düşler gibi, geminin pruvasından Truva'ya
el salladık, Sevil’le Sevilla'ya gittiysek iyi mi, diri cesetlerin arasından
Sofu Bayazıt'ın yanına vardık, sanatçı dediğin bir zaman avcısıdır, açığı;
‘Sanat bir ırmak ya da aşk gibi kapılıp ama en başında yolunda ki nakisalar
kuşkusu gizli bir tohumu yürekte taşıyan bir ergenleşme büyüsüdür.’ Ama
kuşkuların rengi yönlendiriyor beni, geyik kanıyla, metal zar. Vampir beslerim
içimdeki inde, yüzü kuzeye dönük ağlar durur, titiz övünçle, lanete hasredilen
ve söz dinleyen kılıçları severdim... Eh, neyi buldun ki arar durursun eseme
köyünde!..
Halid bin Velid, Ecnadeyn bozguna uğrattığı Bizans ordusu için,
Ürdün'e yakın Fihl’de toplandı. Müslimler başkumandanlıktan alınıp bir savaş
birliği başına gelen Velid kumandasında bunları izledi, Beysan geçidini aştı ve
Fihl’de Bizans ordusunu gene yendi, Dimaşk’a çekildiler. Aynı zamanda kuzey Hims
üstüne başarılı baskın yaptı. Halid ilerlemesini sürdürür, Kinnesrin’i aldı ve
karargâh durumuna girdi. Şurahbil Beysan ve Ürdün’ün fethi gerçekleşti. İran
kumandanı Behmen, Nersi ve Calinus yenilgiye uğradı. Bu sıra Behmen yeni bir
orduyla Fırat'a yakın konakladı. Mantı yiyen mantıkçıyla tillahi, Mer İran’a
gidecek orduya Bad bin Ebi Vakkas’ı başkumandan etti. Sad ordu ile Kadisiye'ye
girdi. Savaş oldu. İran ordu başkumandanı Rüstem öldü. İranlıların düşman eline
geçmez bayrağı Derefsi Gavyan ellerine geçti... Küfe, Basra kuruldu ve Halife
Ömer emri Mısır, Fustat şehri kuran Amr ibn ül As yakını Ukbe bin Nafi el Fahri,
Kuzey Afrika'yı fetihle görevlendirildi. Ve sıkılıp dedim ki: ‘Sonsuza dek
yatabilen ölü değildir / Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir.’
Dağın
doruğu, aşağıda kalan göğe baktım. Gök dölü, gökyüzünün döllediği, kirli köpük
yüzer şeytani kalyonlar, kamburumsu gök, uzak zaman sisler arasında zardan
kanatlar açıp uzaklara, güneş gibi karanlık bir koyuluk. İşte ki gök hafif bir
tan ve Muhammet ifritten hoşlanmaz. Kara kedi, kanatlı Mısır tanrısı yanımdan
geçip gitti, dağları ölümsüz öndere borçlu. Sönük ay, can çekişen yeşil akrep.
Aynaya bakınca ölen insanlar ülkesi, yaşlı biri yok, bir kirpik bile yaratmayan
insana gönül Kabe’si verilir mi. Tağutlarla canciğer muhabbet geçinip giden
dindar müselman. ‘Men lâ yerham, lâ yürham’ 'Acımayana acınmaz'. Gök çiçeği, ten
çiçeği. Ay sarısı, sarıcıl. Cebrail’in altı yüz kanadı, ikisin hiç açmamış.
Kadir Gecesi açar. Kadir gecesi zaman Allah (c.c) Cebrail’e buyurur. Süvari
meleklerle yeryüzüne iner. Elinde yeşilsi sancak bezi, Kabe üzre dikerler. Can
alıcı güzelliğin monarkı, is yapan telaş, hiçsel bir uluma, ‘Sağapo / Yeti ise
esa’ ‘Seni seviyorum / Çünkü sen sensin’ derdi çünkü; La ilahe illa Ente /
Subhaneke İnni / Kuntû minez zalimin.'
İslam donanması ve ordular, Hint’de
İndüs kıyısında, Çin’de Kanton limanı ve Büyük Yunanistan’da Napoli’de görüldü.
Çünkü oruçlunun kuruyan dudağı, kıyamette iki göz arası nur olacaktır. O,
Kur’an’da soyut ve çok genel postülaları ile ilim gerçeklerine feyz veren İlm-i
Ledün’dür. Ve günde on üç kez Rabbena Âtina duası okur. Hz. Peygamber İbn
Revaha’yı zekat toplamak üzere Hayber’e gönderdi. (Cassas, Ahkamu’l Kur’an,
1.507-508). Üzgü, kör yılan Tiber kırları, sönük ay, öğle sıcağında kısık
sesiyle öten kuş. Çınlayan ova, Muhammedî bir neşe yayıyor. Onun, Züheyr’in oğlu
şair Kâab’a verdiği hırka gibi değerli.Yusuf gömleğinin kokusunu Mısır’dan duyan
Yakup, Kenan kuyusunda onu nasıl göremez. Dervişlerden biri öyle yoksul ki evi
Medine’nin iki kara taşlığı arasında.Yusuf sonra Mısır’a sultan oldu. Çöle
kurulup deniz yolunu gözleyen sfenksin gücü, minotaur böğürtüsü, deşilen sol
böğür. Ebu Davut’un Sünen’inde, Beyhaki’nin Sünen-i Kebir’inde, Hakim’in
Müstedrek’inde, Ümmi Varaka’nın ev halkında. Örülü saçlar ay ışığı kuş kanadı
parlar, sütunlar devrilen gölgeler arası şahin başlı ve kanatlı adamlar, kara
mermerden iri kediler, bağırlarda irinli kan, fışkıran pıhtı, sümbül büklümleri
kokan. Düğünler, toyraklar, suyun öz, Ficar savaşı ve çiğle kaplanmış ot.
Yaşamını iç içe yer alan sonsuz sayısız biçemde iç içe yer alan sonsuz sayıda
dairenin birbirinin içinde yer alan sonsuz sayıda dairenin, birbirine olan
göre’liliği üzerine şaşırtıcı araştırmalara adamış. Sonsuz sayıda iç içe yer
alan sonsuz sayıda dairenin birbirine göre olan sonsuz göreceliliği üzerine
birbirine olan sonsuz sayıdaki konumunun birbiriyle oluşturduğu sonsuz
görecelilik üzerine şaşırtıcı bulgular elde etmeye adamıştı (Dizgi hatası). Çok
çekmiş Mecnun o gün, Necit dağında bağdaş kurmuştu, çevresinde, kurtlar,
kaplanlar, ejderhalar vardı, tutuşturan çölde, ufuktan bir toz bulutu yükseldi,
toz aralanır gibi oldu, sanki bir nur parçası görünüp kayboldu, yarı tanrı, yarı
insan bir süvari geliyor sandım, havada dörtnala, uçarak Mecnun'un yanına kadar
geldi ve sülün kızılı başlığı, gözalıcı harmanisi, yakıcı koşumlarıyla düşler
içinde, atından indi. Mecnun onun iyi biri olduğunu sandı, vahşi hayvanları
itti, atlının göğsünde ziynetler döşeliydi. Ey Yemen Yıldızı nereden bu geliş
dedi. Harmanisinin altında ayımsı altunî bir parça belirdi. Bu oydu. Bu aydı. Bu
hilâldi. Ben Leyla'yım diye bağırdı. Ve Mecnun karalardan bir gölge,
yenilmişlerden bir ölü gibi ayağına serilip, bayıldı. Bütün bunlar günah
defterinde yazılıdır.
IV
"İthaka'nın patikalarında hep birinin
izlerini ararım / ve onun unutulmuş kralını, yıllar önce Troya'nın /
kurnazlıktan ötelenmiş kimsesizini; / umarsızca bastığı toprakları düşünürüm, /
sabanlarla gölgelenmiş ve yitip gitmiş evlâtlarını, / yazık ki başlıca
övüncemdir bu benim. / Yeryüzü yaşamının elvermeyişine karşın, ben, Odysseus'um,
/ köklerimin derinliği Hades'in karanlıkları arasında / Tiresius'un Thebes'in
gölgelerini gösterir / boğuntuyla dolu sevdanın kıvrımlarını açarak /
Hercules'ün silüetini karşıma çıkaran / düzlüklerde aslan hayaletleriyle boğuşan
/ ve Olympus'un doruklarında tanrılarla çatışan. / Bugün -Şili, Bolivar-
caddelerinde sürtüp duruyorum / belki üzünçler içindeyim, belki mutluyum / Artık
'Hiç kimse' olmak istiyorum."
Issız yolda yürüyordum, ova yalnız ve
çırılçıplak, kuru bir ağaç, en uçtaki incecik dal, tek bir kuş, totem gibi
duruyor, yapayalnız. Transilvanya Prensi Kont Drakula gibi kalakal. "Uzak
yıldızlarda / füzyonlar içinde; / ufuklardan ışık saçıp / kavuşulan ne..."
dedim. İnsan, zaman ha... Ve Obsessif kompulsif krizler, karanlık hırs, Seram
adasının Masohi kenti, Aceh eyaleti, Halmahera adası, O affeden, o çok seven
(Büruc14). Din kardeşlerim Uhud harbinde şehit düşünce Allah-ü Teala onların
ruhlarını yeşil kuşlar halinde yarattığı bir takım biçimlere koydu. Şimdi onlar
cennet ırmaklarına varıp sulanır, cennet meyvelerini tanır. Arşın gölgesinde,
altın kandillerle aydınlanır. 'Kaladan indirdiler / Kır ata bindirdiler / Üç
günlük güvey iken / Yemen'e gönderdiler.' diye de ağlar, lar, lar. Pakistan’da
Hunzalar bölge insanı uzun yaşar, Jules Verne’in Keraban'ı Osmanlı zamanı Avrupa
yakasından Üsküdar’a geçen biri, devletin yüklü vergi istediğini görünce, inat
bu ya bütün karadeniz kıyısını dolaşıp üç yılda Üsküdar’a gelmiş, Bulgaristan,
Romanya. Rusya, Kafkasya'yı geçip; işte bu Keraban taktiğidir. Peçevî bir adam,
can çekişen köstebek ve tavşanları göstererek, söğüt gözyaşı döker, hayvanlar
ölür der. Öküz başlı minotaur, Latincem iyidir mi, 'Risus abundat in ore
stultorum' 'Gülmek aptalların ayrıcalığıdır' diye ekler, şimdi bu, neyse.
Matematikçi Apollonius'un Konika adlı kitabı, Amarna kralları, Ay arlı firavun
der ki, sanki Uhuru (Klimanjora) zirvesine çıkmış gibi sevin. Ölmeyeceğim diye
diretsem rabbim beni öldürür, ölüyorum artık desem, elinden bir şey gelmez, alın
terim, keder ırmağım benim... Eşikte ağlıyordu, niçin ağlıyorsun dedim, gözünde
bir alakuşak (Meryembağı) belirdi ve sözel alışverişten, yazından başka bir
güzellik kaldı mı ki dedi!..
Ve Mecmeul-Bahreyn'i geçip Finikelilerin
'Kurtarıcı' dediği Yuşa'ya geldik. Ebu Hureyre ise; kedi dostu idi, bir gün
kedinin biri giysisinin üzerinde uyuyakaldı, uyandırmamak için giysisini kesti.
İsa ise çamurdan kuşu uçurdu, doğuştan görmezlerin gözünü açtı, gökten sofra
indirdi, mezarda ölüler diriltti. Lazarus. O ara uzayda parçacıklar tanrısı
Higgs'i aradık, gökteki Kış Üçgeni gibi. Araç 1.4 güneş kütlesi olan
Chandrasekhar sınırı aşılınca patlayan kütleler gibi patladı. Serçe ışını
yayıldı buzların arasına, Anadolu'da Çiftaslan ayaklanmasını gördük, erojen
yöreleri dolaştık. "Nasıl da kızıldır tan sökümü / ıslak ovalar da bir karaltı /
bir pegasus yürür gelir; kanatlı..." filân dedik, sonra kütle olmasaydı, evren
içinde parçacıkların ışık hızıyla sağa sola uçuştuğu delice, çalkantılı bir
denizi andırırdı be yahu diye ekledi... Ciğerlerine kanatlı karıncalar yuva
yaptı, kasıklarına veba girdi çıktı. Bağırdı; 'Körler göremese de yıldızlar
vardır...' İskenderiye'de bir Akhalı yazdı bu dizeleri; Batlamyus Lathyros'un
krallığının yedinci yılında ve Narsay geldi, İsa'nın babası tanrıysa, Meryem
hepimizin anası olur, üçgensi yeşil, piramitsi örüntü, prizmatik, konik nesne,
devasa şeyler feşmekân. Çamlardan küçük bir kuş ürküp kaçmasın mı, tarihi
saptırdık, Gangaumela'da (deve ağılı) olmuş savaşı Erbil'de olup bitmiş gibi
yazdık. Sonra Kazancakis, Yılan ve Zambak dedim. Burada kaldık, beslediğim
armadillo cüzzama yakalandı. Alevler aç gözlü bedeni yalıyor gör ki, mavi
güneşin göründüğü sahne siyah beyaz olabilir Solaris'te dedi, düşünde görmüş,
baksı açtırıp, bin yıl bir M sesiydim aşağı Mısır'da çünkü, çünkü Kulikovo
Savaşı'na istemeyerek katıldım, kolum iki yerden kırıldı, ormanın kıyısında bir
melek görmüştüm, teknolojik buluntular insani ve ahlaki konulardan temel alıp,
onların üzerinden gelişir ya Sem-Ra dedi.
Gece düşer gözlerime, uyku ok gibi
dizilir, Ölüm düşer sözlerime, Serviler çoktan gözükür kuzenim... Sin Kalan'da,
orayı gören ya da göreni gören tek kişiyle karşılaşmadım. Sözcükler, sürgün
edilmiş, sakatlanmış sözcükler, başkalarının kullandığı sözcükler, saatlerin ve
yüzyılların verdiği tek sadakaydı ona. O zaman, Aurelianus Cennet'te, Ulu
Tanrı'nın gözünde kendisi ve Pannonyalı Yohannes'in (Ortodoks ve sapkının,
nefret eden ve nefret edilenin, suçlayanın ve kurbanın), aynı insan olduklarını
anladı demek daha doğru olur dedim, bu demir paranın turası da, yazısı da, Tanrı
biliyor ya, aynıdır, tenim korkabilir ama; ben korkmuyorum ve kendisine
inanmaktan caydığım anda Averreos'te uçup gidiyor kardeşceğizim. Belki de o
paranın ardında Tanrı'yı bulacağım. Hayy-ı Lâyemut, -Ölmeyene and olsun-. Tam bu
büyüyü sürdürecekti ki, patlayan piştol yok etti onu, parçalanmış gövdeyi
ahırların orada buldum, aradan geçen yıpratıcı yılların etkisiyle Beatriz'in
belleğimdeki yüzünü çarpıtıyorum ve yitiriyorum babacığım. Korkunç kurtarıcı
Lazarus Morell'in suçlu ve göz kamaştırıcı varlığı, halkın eğilimleri tek
kaygısıydı; "Kör onlar" diye açıkladı maskeli adam, "çünkü yüzümü gördüler". Ve
ilâhi gövdesinin gereklerini dindirmekle görevli cariyeler, "Mutluluk, hayatta
kalıp, sınırsız Bağışlama ve sonsuz Ceza'nın iki anahtarını elinde tutan kişi
ile beraber olsun." diye haykırdık, haykırdılar halacığım. Ve dinginlikle,
alçalmayla, korkuyla, kendinin de bir görüntü olduğunu, bir başkasının onu
düşlediğini anladı artık, bundan büyük bir mutluluk yoktur belki de. Ey
yetersizlik, düşlerim asla arzulanan yırtıcı hayvanı yaratmayı başaramaz. Kaplan
belirir, ama ya parça parça, ya kırılgan, veya gülünç biçimsel değişimlerle veya
kabul edilmez bir boyutta veya son derece kısa ömürlü veya köpek ya da kuş
görünümünde ki; Oğul kavramına, kötülüğün ve bahtsızlığın çapraşıklıklarını
eklemiştir. Yeryüzünde bir geleceği yoktur, Hunlar atları üzerinde Manastırın
bahçesini yerle bir ettiler, sunakları ve kutsal çanakları çiğneyerek,
kütüphaneye girdiler, anlamadıkları kitapları lanetlediler, paramparça ettiler
ve ateşe verdiler, belki de yazılarda demir bir yatağan olan tanrılarına
sövülmesinden korkuyorlardı. Tiksindirici mitoloji örneği gibi konuşmayı
sürdürdüm ve çekinmem ben dedi mavi gözlerini gözüme dikip, sonra ağlayarak;
Aramızdan bir taşıt ve insan ırmağı akıyordu, herhangi bir akşamüstünün saat
beşiydi, bu ırmağın aşılmaz, kasvetli Akheron olduğunu nasıl bilebilirdim. Bir
gün yeniden buluşacağız -hangi ırmağın kıyısında- ve şu belirsiz söyleşiyi yine
sürdüreceğiz dedim, dedi. Ve onu öldürürler ve bir sahne yinelensin diye
öldüğünü bilmez, olayların gerçekleşmesi için unutma gereklidir. Başlangıçtan
beri bekleyen ova, gölgelere sarılı ağaçların ötesinde, sulara yakın, gözleri
uykulu bir at, sabahı doldurur gibi. Bir İran minyatüründeki gibi boynu bir yay
çiziyor, yelesi ve kuyruğu burgaç burgaç. Duruşu dik ve güvenli, yapısı uzun
eğrilerden oluşuyor. Chaucer'in tuhaf dizesini anımsıyorum: a very horsely
horse. Hiçbir şeyle karşılaştırılamaz ve yakında değil, ama çok uzun boylu
olduğu belli. Şimdiden, öğle olmasından başka bir şey yok. At burada ve şimdide,
ama onda farklı bir şey var, çünkü aynı zamanda Makedonyalı İskender'in
düşündeki bir at o. Uyku ölüme dalmak isteyip de ölüme dalamamaktır uzatma artık
abla dedim. Çatışkıya bak. Öğle sonunun düşleri arasında kumrular aşıklar gibice
uysallık ve taşkınlıkla mırıldandılar. Çok felsefi bir şey okuyordum, ev
arkadaşım bağırdı, biliyor musun, Fulya'da bir arkadaşım vardı, evine hırsız
girmiş, bütün altınlarını, bileziklerini, eşinin takım elbiselerine varana dek
her şeyini çalmış, alabildikleri ne varsa hepsini, ayakkabısını bile götürmüş
dedi. Duymayan kaldı mı, beyazlar geldiğinde topraklar bizim, kutsal kitap
onlarındı, gittiklerinde kutsal kitap bizim, topraklar onların oldu. Dünü Etrüsk
mezarlarında metal dedektörle hazine avına çıkıp bulduklarını çalan emekli bir
amiralle geçirdim. Kendimi yakılmaya, fırlatılmaya ya da demir çubukla ölünceye
kadar paralanmaya adıyorum... Seneca'ya göre Gladyatör yeminidir bu dünür.
Dönüşte Lagrange noktasında Troyalılar'la karşılaştık, onlarda dönüyordu, Dianne
Odell gibi demir ciğer içinde yaşardık. Sanat ve sanatsal yaratıcılık sonuçta
katıksız metaforsa, o zaman şiirsel olan her şey sözde metafor olmaktan öteye
gidemez. Kötülük çiçeklerinin çanı çalınca, Beykoz'un havarisi, ölüler ülkesine
geçip gitti mi dedin... Çocukluğunun geçtiği yerlerde Pan gibi kırları dolaşan,
Bozcaada'da şaraplar içip ditramboslar çağıran bu zamansız peygamberin, her biri
birer kozmik haritayı andıran kemik rengi şiirleri, kaotizm yüklü, fantastik
öğelerin ağır bastığı, matematik birer formülden bileşikti. Bin şiiri bir şiir
yapıcısı, kozmik şiir ustası ozanımız, tanrının bile görünmediği alanlarda kalem
oynatmış, bilemeyeceğimiz, göremeyeceğimiz bir antikozmostan seslenmişti be
Tatavlalı Ismayıl... Karşıdünyanın bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanı, şiiri
öylesine olağandışı buluyordu ki anlaşılmayı hiç bir zaman arzulamadı, bunu göze
alabilmek, insanın kendisini hiçleyebilmesi; sevilmeyi istemek, kitleleri
etkilemeyi arzulamaktan çok daha içrek ve insanın trajedisi adına çok daha
tansık barındırabilecek bir tutumdur belki de... Ürkütücü ve gizemlidir de,
çünkü, kendilerine cennetin çeyizlenmesini değil, cennetten kovulmuş olmayı
lâyık gören ve aslında salt başkaldırıdan başka bir şey olmayan şiire,
böylelikle daha çok yaklaşmayı deneyenlerdir onlar. Yalvaç olmayı değil deccal
addedilmeyi göze alanlardır. Onun şiirini sevebilmek, kolaylıkla
katlanılabilecek bir tutum değildir, çünkü anlak içi değildir. Ve ozan öncelikle
kendini kurban seçecek kadar da gözü pektir. Bir kurban olarak, ilk taşı
günahsız olanın atmasını da beklemez, o ilk taşı özüne; daima kendisi atar!..
Şiirlerinde yalın gerçeğin, mistifike edilerek anlakta sorgu pencerelerine
dönüşmesi, soyutlamaların ipek örtüler ve gizemle ruhanileşerek, bireyin
arayışı, mutsuzluk ve umutsuzluğun; uyumsuzluğa varan kapsantılara bürünmesini
dile getirdi. Sıralım halinde geçen deniz kedileri, engerek otları gibi. Sinik
bir imge anlayışından dolayı yadırganan, "anlam ötesi" diye nitelenebilecek
yapıtlar verdi. Şiirselliği düşüncenin buğulu yerlemlerinde ararken,
anlamsızlığa, hiçlemeye varan bir yöntemi benimsiyordu. Öyküleme öremli,
düzyazınsal betimlerden, monolog ve diyaloglardan yararlanıyordu. Çağdaş şiir
akımlarındaki gelişmelerle birlikte, bir düşünce ozanı olarak benimsendi.
Sonuçta çağın ve insanlığın görünmeyen acılarını, umutsuzluğunu, sefih ya da
şaşaalı diye nitelenebilecek her tür yaşamın bir çıkmaz ve sığmazlık gerçeğiyle
evrensel bir karayazgıya dönüşecek oluşunu, içrek bir titrem, felsefi bir yansı,
buğulu-buruk bir sezgi ve ikonal bir seslemle anlağa varan melodisini
şiirleştirmiştir. Halt ettin be sabahtan beri, ne demek bu şimdi. Şu demek
günahın çok mu cehenneme, sevabın çok mu cennete gideceksin, ama günahın ve
sevabın denkse allahülelazim nereye gideceksin... Büyük ışık üçgenleri, şu ki ve
iyi ki düşümde bir inek gördüm, başı Aysis, boynuzları harp gibi, gözleri
insan... İnsan düşünen sazdır bizimoğlan. Aynı ırmağa iki kere giremeyiz ama
girende aynı insan olamazmış artık, demiş miydim dedim. Hız arttıkça, zaman
azalır (yoğunlaşır, yutulur), hız azaldıkça, zaman artar (çoğalır,
genleşir-genişler). Yaratıcı varsa, onunda bir yaratıcısı olmalı mı, bu bir
çember o zaman, yaratılan ve yaratan... Boş şeylere adanmış üst düzey ustalıklar
filân, ikide bir deme lan-tan elementi! Özgür iradeye inanmıyorum. Bu nedenle,
kurgulamıyorum. Eğer siz özgür iradeye inanıyorsanız, bu kavram gerekli bir
illüzyondur. Ancak geçmişim söz konusu olduğunda, yaptığım her şeyin dünya
tarihine, daha önce gerçekleşen tüm evrenin ilerlemesine bağlı olduğunu kabul
edebilirim. Ancak şu anda özgür olmadığım söylenirse, kendimi uzaklaştırırım.
İşte burada iki elim de duruyor. Masanın üstüne hangisini koyabileceğimi
söyleyebilirim. Şu anda buna eminim. Ancak şimdi sol elimin düşmesine izin
verdim, bunun yönlendirilmiş olduğunu ve sağ elin düşmesinin olanaksız olduğunu
nasıl kabullenebilirim? Ama geçmişi kastettiğimizde, kötü bir davranışta
bulunduğumu düşünün, pişman olmak için herhangi bir nedenim yok çünkü zaten
karar verilmiş bir hareketti. Her şey önceden belirlenmiş olduğundan, ceza ve
ödül düşüncesinin her ikisi birden yanlış olabilir. Özgür irade yoksa, her şey
belirli koşullara bağlı demektir. Ancak bu durum bireyin kişiliğine göre
değişiklik gösterir. Belki siz erkençler daha özgür duyumsuyorsunuz. Ancak, buna
inanmak oldukça zor görünüyor. Mazurka ilâhı Chopen, Brejnev gibi bir dudak
öpen! Burkas'ın çerileri, Amuderya, Sirderya'dan çıkarsa, Gundişapur'a gelirse,
yetiştirdiğimiz Arabisantlar bizi anlar ve Allelopati stratejisi geliştiren
bitkiler çoğalırsa filân, Hey Krıçmarov "Bana doğru uzatıyor sağ elini İsa / ve
yıldızları görüyorum / çividen kalan o yaman yaranın arasından." Ah bulutlardan
yağan kan damlaları ki, evrenin tutsağıyız, çün göz açıkta duran tek iç organ ve
ölümsüz olsak ölümü arardık vb, neyse; Nihil humani mihi alienum demek en
iyisi...
Yeni açan ceviz yaprakları, ne buruk ne esimli koku yarabbim...
Zarya modülüyle gezi, ölümseyen bakışlar, gem vurulmaz duygular, kül sesli
insan. Resul-i Kibriya uzakta durur. Talut’un yasak sudan içmeyen erleri,
tüfekyan ve silahşöran savaşı, biri Emirdağ Lahikası’nın kırk ikinci
sayfasındaki gibi savaşın bağırın der, tepede kadın usdışı bir erotizm
görüntüsü, dans, kalçalar bulut. Savaşan küçücük çocuk, anasız babasız ölüp,
boşluğa karışıyor, yanımda cenkçi, onlar boşlukta sönük yıldızların olduğu
yerdedir, biz göremeyiz, orada küçük kuşlar gibi kolları açık uçuyorlar ve
sonsuz bir düşte gibi uyuyorlardır. Ve sonsuza dek bizimle kalacak tek şey ölüm
der ağlamaklı. Bu sıra Annabalı bir yiğit haykırır, silsilelerle atlarız. Bir
keçi damının içinde uyanırım, başımda duran köylü bir dağ suyu gibisin bre der.
Örüntü yeşillikte, külsü hava, kül sesli biri, plazma, atın dizginleri elim,
ortaç, üçgenler ve kazak konuşuyorduk. Gravürdeki dişi domuz bir çocuk öldürmüş
ve 1386’da Falais’te asmışlar. Bir adamı öldüren at, 1389’da Dijon'da asıldı.
Bir batında doğurduğu yedi yavruyu beslemekte olan domuz da Savingy’de bir
çocuğu öldürdüğü için idama mahkum oldu, ama domuz yavruları suç ortaklığının
kanıtı olmadığı için suçsuz sayıldı. İris çiçeği, Çin atlı gel, Paul Celan’ın
Ölüm Oluğu’ndan müjdeleyen, muştulayan şeyler. Köye gelen hasırcı, göl ifriti ya
da piranhamsı dingin yeşil örüntümsünün bağ evi. Barış için sorguç ve öküz
kuyruğu sallar. İmparator ırmağı geçip batı yönüne, atlarını Hua dağının
eteklerine sürer. İnekler çam ormanlarının boşluklarına dağılır. Arabalar ve
zırhlı giysiler kana bulanır, yeraltı odalarında saklan, kalkan ve mızraklar
kaplan derisi ile sarılır. İşte paradoks, mızrağım bütün kalkanları deler, ama
bak ki kalkanım en iyi mızraklara bile dayanır, işte bu iki nesne aynı anda aynı
yerde bulunamaz, çünkü önermenin biri yanlışlanmak zorundadır. Önderler derebeyi
olarak atanır. Silahlar kılıflarına konur. Bundan sonra tüm yeryüzü Wu Wang’ın
silah kullanmayacağı ve asla savaşmayacağını öğrenir. Ekinlere bit ve kırmızı
örümcek kenesi dadandı. Lekeli hummadan Narlıdere'de öldü atalarımdan biri, adı
İlyas.
Çölün kıyısında kervancılarla ufuktan gelecek tansık için
bekleşiyorduk ve doğudan kara bir güneş belirdi... Taftazan’da dünyaya gelen
Sa’d. Can çekişen, çiğli, çirişli otlar, söyleyip durma yesene. Galile, Taberiye
gölü, Kızılağaç ormanlarında küçük çulluk ve domuz avı. İran-Turan, Kayrakan
dağında, Gobi balığıyla, kör karidesin ortak yaşarlığı gibi dost, pars gözü gibi
parıldayan göl, güneşe bakabilen kuş kartal. Ağaç perileri. Dudakların dişi bir
keçi kanının akmış olduğu nazik ezik çiçekler gibi eşyA. Kaplanların sevdiği
yatağına aldığı kadın, at irisi, arı gövde. Orada tanrı sol topuğu üzerine
oturmuş düşünüyor. Dağ kekiğiyle kuşatılmış su köpüğü. Antep ki Küçük Buhara.
Havrani kürkü, çuha, ferace ve elvan boğası renk. Denizaltı inleri, Galile
denizi, Lut göl, Gor çukuru, balık gözü. Yengeç dönencesi kuzeyinde kutsal
Medine kent o gece ay kaçmış. Sydney gribi, uzayın hiçselliğinde havlayan kedi,
ağlayan köpek. Hz İsa’nın şakirti bir köpek ölüsünün yanından geçti, dedi: Ne
fena kokuyor. İsa: Ne kadar beyaz dişleri var. O ise köpek için halis siyahını,
iki noktalısını öldürmeye bakın o şeytan dedi. Boşnak tüfekçilerle Fas çayı
kaynatıp içti. Kötü zamanda fasık ve dinsiz olan saygılık gördü, gıybet ve
bühtan çoğalmıştı. Güneş batıdan doğar, Mehdi zuhur eder, Dabbetü’l arz adında
bir hayvan yeryüzüne, Ye’cüc Me’cüc çıkmış, doğu batı ve Arabistan’da üç yer
batmış! Kabe yıkılmış. İnsanlar kafir olup Kur’an, mushafların, sayfa ve
insanların kalplerinden silinmiş... Songün geldi. Ashab-ı Kehf mağara
arkadaşımdır. Kehf suresi anlatılır. Bir takım gençler devrin inkarcı kralı
Dikyanus’un zulmünden bir mağaraya sığınacak. Kıtmir adlı köpekleri orada üç yüz
dokuz yıl kalacak.Yalancı peygamberlerin yalancılıkları onlara bir zorum
bırakır. Müseyleme’nin tek gözlü birinin gözü açılsın diye gösterdiği çaba
sonucu adamın iki gözü de kör olur. Kinâne kabilesinin Arap’ı gibi. Ben
Gıfar’dan bir kimesneyim. İlk Hicret Bi’set’in, peygamberliğinin beşinci yılında
bir ağaç kovuğunda canı alınan Zekeriya. Mute savaşı. Suraka geldiği yere geri
döndü. Zehirleniriz diye Acve hurmasının dibinde oturup yerler azığını. Asyut’ta
(Mısır) doğdu. Nahle vadisine gel. Tanrının sağ topuğunu kaldırırsın, göreceksin
ki taş kırıktır. Kumrular adanmış. Kalp rikkati kalmamış ve aramızda dünya
sözleri geçmiş. Cabir (r.a) anlatıyor. Zâtu’r-Rikâ Sav(l)aşımı olduğu gün
Rasulullah (s.a) ile birlikte idik. Soluk, gölgecil bir ağacın yanına
geldiğimizde, onu Rasulullah’a (s.a) bırakırdık. (Burada da öyle yaptık) Derken
müşriklerden bir adem çıkageldi. Rasulullah’ın (s.a) kılıcı hurmada asılı idi.
(Hemen Hz. Peygamber’in (s.a) kılıcını alarak) kınından çekti ve Rasulullah’a
(s.a) ‘Benden korkuyor musun' dedi. Rasulullah (s.a) 'Hayır' dedi. Müşrik; şimdi
seni benden kim koruyabilir! Efendimiz ‘Allah’ buyurdu. Ebû Bekr el İsmail’in
Sahih’inde rivayet ettiği hadiste Müşrik: Seni benden kim koruyabilir
Peygamberimiz (s.a) Allah... Ravi diyorki: Bunun üzerine elinden kılıç düştü.
Bunun üzerine Rasülullah kılıcı aldı ve 'Şimdi seni benden kim koruyabilir'
dedi. Müşrik’de ’Yakalayanın hayırlısı ol' dedi. Tan yerlerinin sülbü ve sası
kokular geldi. Öyle rüya görmüş göklerin nur serpen aydın ayı süzülüp kendi
üzerine inmiş ve ışıksıl, öylece parlamıştı. Rüya zevcine anlatıp Sekrân şöyle
dedi; Ya Sevde! Şayet rüyan sadık ise, ben yakında öleceğim sen de benim
vefatımdan sonra evleneceksin. İşte o an Sevde’nin gönlü acılarla dolmuş,
gözleri çiğ paresi-şebnem katresi gibi yaşlar akıtmış. Kısa zaman sonra Sekran
ölmüş. Ve gündüz ve geceler sonra Allah’ın sevgilisi ol zaman ve mekanın bütün
mahlukâtın peygamberi ona talip olmuştu. Sevde Hazretleri, gökten ayın kendi
üzerine inmesi manasın şimdi daha iyi anlamış oldu. Işık altında tatlı bir ömür
sürdü. Takvâ ve verâ sahibi, ömür ırmağı kevserleştirip cennet gölüne akıtmasın
bildi. Mekke kumları üzeri Habbab’a işkence görev, Siba İbn-i Abdilüzza ve
kabilesin düşmüştür derler. Kaside; İman sahipleri, tanrının dikkatini şu
sözcükleri dizen sağ elden bir an bile çekmesi halinde elin o an, sanki alevsiz
bir ateşle tutuşmuşçasına hiçliğe gömüleceğini düşünürler. Yeryüzünde olası bir
cehennem tohumunu içermeyen hiç bir şey yoktur; usundan herhangi bir şeyi bir
türlü çıkaramayan birini düşünün; bir çehre, bir sözcük, bir pusula, bir malın
tanıtımı, onları unutamadığı takdirde kişiyi çıldırtabilirler. Gece gündüz, Ren
ırmağını ya da Bolşevik Devrimini ah ki kalkışmasını usundan çıkaramayan bir
adam çıldırmaz mı. Bu ilkeyi kampımızda uyguladım 1942 de Jerusalem aradığı
çıldırıya kavuştu ve 1 Mart 1943'de kendini öldürmeyi başardı. Acıma duyguma son
verebilmek için onu ortadan kaldırdığı mı anladı mı bilemiyorum. İbni Rüşt,
dediklerine pekte güvenmeden, kendi kendine aradığımızın çoğu kez yanı başımızda
olduğunu söyledi. İbni Sina kör müydü. Ve öğle sonu uykusunun derinliklerinden
aşık kumrular, boğuk ötüşlerle bir kez daha seslendiler, görünmeyen bir avludan
bir fıskiyenin sesi yükselirken dedi; meyvesi yeşil kuşlar olan bir ağaca
inanmak, Hindistan'da ölümsüz bir gül türünün kan kırmızı yapraklarında
'Tanrıdan başka yoktur tapacak' yazısı okunan bir gül ağacının varlığına
inanmaktan yeğdir. Rüşt, balkona asılı kafesin çubukları arasından avluda oyun
oynayan, çığrışan çocuklara baktı. Odaya şair Abdülmelik girdi, yeşil kuştan
meyveler veren bir ağaca inanmak, hatlı güllere inanmaktan daha az zorlayıcı
hakçası, somuttan, soyuta geçiş yok bir kez! Başka bir konuk, Kur'an'ın (Kitabın
Anası) yaratılıştan önceye dayandığını ve cennette saklanıldığını anımsatarak
yazının bir sanat türü sayılmasına öfkeyle karşı çıktı ve Kur'an, insan ya da
envai mahlûkatın kalıbına girebilen bir tözdür diyen Basralı Şahiz'den söz açtı.
Sonunda Farah temel öğretiyi açınladı; Kur'an tanrının niteliklerinden biridir.
Tanrının, meleklerine seslendiği dil olan Arapça'nın ve Arap şiirinin
erdemlerini övdü ve Bedevi ağzına bozuk çalarak, gözlerinin önünde Guadalkivir
uzanan birinin, kuyu suyunu yüceltmesini gülünç bulduğunu söyledi. Zuhayr'ın
yazgıyı kör deveye benzettiğini de ekledi. İbn-i Rüşt, onlara değil kendine
söylercesine konuştu; Bir yanılgıdan kurtulmak için önce ona düşmüş olmak
gerekir. Ve anladım artık, -ikide bir söyleme ey ölümlü- kendisine inanmaktan
caydığım anda Averreos'de uçup gidiyor! Ölmek aykırılığında bulunuyor. Sonra
akşam oldu, Oxymoron oynadık, bir benzetme türü, sözcüklerin önüne onun karşıtı
olan bir sözcük koyarak, yeni bir sözcük üretmek, kara ışık, bakar kör vb...
Veronal içtim uyumak için. Ha o mu, düşleriyle burgu gibi övünen, kayaların
kaburgasına tutunup, akciğeri kelebeğe dönüşen biri... Önce, kılıcım yakında
boğazının tadına bakacak diye Lives'e mesaj çektim. Yaşamım boyunca ağız
temizliğinden çile çektim, böyle angarya görmedim. Genlerimizde olmayan tek iş
bu-şu, Darwin kuramını destekleyen bir oluşum, insan, maymun
mu...
V
"İnsanlığın tüm günlerinden bir gündü / yaratma gücü olanın,
zamanın / o ilkinsil gün, biçimleri yoğururken / Günlere ve acılara biçemler
veriyordu tanrı, / zaman görünmezliklerle geçerken / ıslak ırmaklar yeryüzünü
sarıyor, / dolambaçlı, sancılarla dolu akıntılar, / öncesiz, sonrasız, geçmiş ve
gelecek-sönüp gidiyordu. / Tıpkı benim gibi, tan atımından karanlıklara doğru /
evrilip gidiyordu yeryüzünün öyküsü / gecenin derinliğini ereksizce adımlıyor
Musevi, / Kartaca'nın ruh göçü, cennet, cehennem, göksel karmaşalar. / Tanrı
baba, ey yaratan, görkem ve güzellik, dirimle cesaret ver / Ulaştığım dorukları
salt görebilmek için tam da bu gün."
Su vermez ve çıplak gövdeye demir zırh
giyerlerdi. Başını kızgın demir dağlardı. Dağlamanın verdiği acılardan baş
ağrılarını unutmuştu. Habeşistan ve Urbanistan’a gittik. Matese'de ki komşusunu
gezdi. Atalarımız ökaryotlarla, kuzenlerimiz bitki ve mantarlarla kol kola,
hayvan sevdi. Seni atının kuyruğuna bağlayacağım, güneş Sulieyka tepelerini
aşacak, arkasından ormanlarda dörtnala dolaştıracağım dedi. Kanatlı at, Maya
tekerleği, su, göçer kent ve... Tepeyi aşınca çölde bir tavus çıktı. Tavus
konuşuyor, çölde bir tavus, o an anlaşıldı ki konuşmak insana özgü değil.
Selefkoslara doğru yürü paramızda Erbil profilin var. Otrar’dan Curcan’a gittik,
sonra Urfa yakınlarındaki Edessa’ya, Zengîlerin egemen olduğu, Hipparion’un
ansızın ata dönüşmesi gibi garip ve Hintli Kahraman, gökte, Herkül süper kümeler
yerde göründü... Ne mavildir ama. Hyksosların hükümdarlığı zamanında başkent
Avaris'di. Bir zamanlar Bizans eşkiyaları, kozmonotlarla Mars’ta öldü mezarları
oradadır şimdi. Umru dalı gibi. Ne diyorsun sen! Somali’de kızlara İstanbul adı
verilirdi, İstanbul’da bir incir ağacına Yavuz Sultan Selim dendi. Fırat
vadisindeki Bandola ovası yakınları tutsak düşer, önce Moskova sonra kuzeydeki
Vetluga kasabasına götürürler Kim’dir adı. İslam, kız çocuğunu hurma ağacına
asıp ok talimi yapan vahşi Arap’ı insanileştirdi. Valsler, polkalar, galoplar,
kadriller besteledi, Arseni çok çile çekti. Strauss, Tunus gülü koklardı, yel
gibi gider Fars kısrağının üzerinde uçardı. Bir Yehova oğlu kavgada, ‘Samson
seçimine’ geldi dayandı iş dedi, yani eğer beni öldürürsen, sende öleceksin ve
cehenneme birlikte gideriz oyunu. Üç ülke arasında (Benelüx) geçmişte ki Delos
Birliği öyküsünde olduğu gibi para; bir para küpünde toplanır, giderler oradan
karşılanırdı. Plevne’nin sonu şöyleydi, 1879’da bir Bristol gazetesinde haber:
’Otuz ton insan kemiği Plevne’den Bristol Limanı’na getirilmiştir.’ Ufacık bir
Balkan kasabasını ele geçirmek için yaşamlarından olanlar, İngiliz topraklarını
gübrelemekte kullanılıyor. Maveraünnehir’den gelen Kapisa Kiyonitleri Bamyan’a
göçetti. Heftalitlerin geçişinden sonra Baktriyadan, Pencab’a kadar barış geldi
ki, yılan gibi kıvrılan yol Taganroglu Anton Pavloviç’in ölümünü duyuruyordu.
Çehovvv! Duvardaki tüfek ateş aldı. Hiçte inanmam öyle şeylere Mao Çe. Ve öyle
iştahla silip süpürüyordu ki adam eti, bir an köpek görüyorum sandım. Bütün
bunlar anın sölpük tutkusu. Roma’nın kösnül ecesi gibi gözümü uyku tutmuyordu.
Lambayla buldum önümü. Firavun Snefru gelmiş, bir öbek adam ve öldürmeye
odaklanmış kirpikler mi desem, ok gibi işte görsene, iyi ki elimde Alef vardı,
tüm dünyanın ve senin yüzünü gördüm o an ve sonsuzca ağladım durdum ama öcümü
nasıl alacağımı da buldum; kırlar, açık hava ve sessizliğin en iyi sağaltan
olduğunu söyledim ve sokağa çıktığımda, gördüğüm yüzlerin hepsi tanıdıkmış gibi
geldi, artık yeryüzünde hiç bir şeyin beni şaşırtmayacağından korktum, bir kaç
uyukusuz geceden sonra, unutkanlık yardım sever ellerini uzattı ve İbni Haldun,
göçebelerin kurduğu devletlerde duvarcılıkla ilgili her konuda yabancıların
yardımı kaçınılmazdır diye söyleyince ve ay uluyunca uyudum...
‘Şimdi
yokuş çıkıyorum / Ama bunu herkes söyler.’ dedim. Sezar tam bir katışıksız, tam
bir kreoldu, yalan bütün insanlık saf ya da melez, Kenan ilinin keçi çobanları
gibi kaç kere söyledin ama, kaç kere söyledin amayı da. Pinar ağacının
gölgesinde, berkliydi, ipekten, isfandan, iskalarya, ispenç ve isfendiyari,
ebabil kanadından hızlıydı. Ebrehe kinli. Son bir soluk verdi Dorian. Gençlik
elden gidiyordu. Gallipoli. Bulamaç yedi, Öklit sarımsağı dikti, var mı bu
dünyada avazat kuşu, çık şu yokuşu işte. Zambak özlemli çocuksu, tepişir gibi
sevişirdi. Sümbüllü dere. Evdemonist türkülerdi dinlediği. Telgraf çiçeği ve
Merkep köprüsü teoremini öğrendi. Trake solunumu kurbağa, bu denizde bir
zamanlar Bakha’ların dansettiğine inanılır, uzayın derinliklerinde çatırdayan
kalkanlar, yükselen füze sesi, sığırların gözyaşlarını içen böcek, kedi penisi
gibi kıvrık gündüzleri Hz. İbrahim’in çadırından sızan ışık, şafakta bilmediği
bir şeyden gelen çıtırtılar, avlanan insan, yalnızlık, kuşun alevli tüyleri
süzülüp gelir çalıdan, Stevens, Tebeşir türküleri söyler, Eflatun cini ağlar...
‘Yirmi karlı dağın arasında / Kıpırdanan tek şey / gözüydü karakuşun.’
Filizlen ey ilkel yürek, ahşap yol, güneş, soğuktan kaskatı, eve ulaşıp
yatan bedenlerle dopdolu olan oda, iki kişi arasında hendeğe çırılçıplak uzan...
Haiti'ye geldik birkaç Arawak çıktı karşımıza, evin sahibi lambayı söndürdü,
karşı duvardaki rafta; Beyaz Leydi’nin gölgesi göründü... Çatışkan, bir titreyip
bir yanarak, bir imge uyumaya çalışır orada. Tam o anda, uzaktan küçücük görünen
Sharon Gülü iniverir, bulut gibidir ve yanına yaklaştıkça canlanır gibidir.
Siyah Adam öldüğünü sezer. Utanç içinde yattığı yerde çivilenmişken Bakire'nin
adını seslenerek yanına diz çöker. Bakire onun, Beyaz Adam'ı öldürdüğü elini
öper. Çocuğuna kıyılmasına dayanamayarak ağlar, mermere, balmumuna, tahtaya,
fildişine dönüşen Bakirenin öç almak için, onu öldürmesine yardım ettiğini
öğrenir. Bakire Tristan’ı ödüllendirmek ister; kendi üstündeki giysileri
çıkarması konusunda adamı zorlar. Bizans’a Azap askerleriyle Fener tarafından
saldırır. San Romano kapısından Urban ateşiyle içeri daldık der, onlarda Grejuva
ateşiyle karşılık veriyor. Adada aslanlar, kara tüylü tavuklar yün giyer,
balıkların kanatları, kuşların pulları vardır, taş yüzer, tahta batar,
kelebekler büyüleyici bir güzelliğe bürünür, gecedir, sular içildiğinde baş
döner, bir keklikle bir kedi alt alta üst üste sevişir, Adem ve Havva manil
oynar. Bikaner'de, tuzlu Ceiba ve Hülagü oğlu İlhan bir şiire girişir, İlhanlı
imparator. Bir karbon göğü, bir karbon denizi, bir karbon ölüsüyüm der. Tüm
bunlar zehir dolu sütleğene övgü, övv, ööö, ööp!..
VI
"Once
Meydanı'nın köşelerinden birinde vedalaştık. Karşı kaldırımdan bakmak için
döndüm; sizde dönmüştünüz ve bana el salladınız. Aramızdan bir taşıt ve insan
ırmağı akıyordu; herhangi bir akşamüstünün saat beşiydi; bu ırmağın aşılmaz,
kasvetli Akheron olduğunu nasıl bilebilirdim? Birbirimizi bir daha görmedik ve
bir yıl sonra, ölmüştünüz. Şimdi, o anıyı arıyorum ve bakıyorum ve bir yanılgı
olduğunu ve basit bir hoşçakalın ardında sonsuz ayrılık olduğunu düşünüyorum. Bu
gece, yemekten sonra dışarı çıkmadım, bu şeyleri anlamak için Platon'un
ustasının dudaklarına yerleştirdiği son öğretiyi yeniden okudum. Gövdenin öldüğü
an ruhun kaçabileceğini okudum. Şimdi, gerçeğin sonraki uğursuz yorumda mı,
yoksa arı hoşçakalda mı bulunduğunu bilmiyorum. Ruhlar ölümsüzse,
vedalaşmalarında taşkınlık olmaması iyidir. Hoşçakal demek ayrılığı yadsımaktır,
yani: Bugün ayrılır gibi yapıyoruz, ama yarın yeniden görüşeceğiz. İnsanlar
vedalaşmayı icat ettiler, çünkü bir anlamda ölümsüz olduklarının
bilincindeydiler, her ne kadar kendilerini öylesine ve geçici sansalar bile.
Delia: bir gün yeniden buluşacağız -hangi ırmağın kıyısında?- ve şu belirsiz
söyleşiyi sürdüreceğiz ve düzlükte yitip giden bir kentte, bir zamanlar Borges
ve Delia mıydık diye soracağız kendi kendimize."
Her şey bir yinelemedir
ya da eşsiz; biriciktir. Balık, gök içinde izliyor, bir soprano çınlatır
cehennemi, balığın ağzı açılıp kapanır, balık ışık yılı, balık beyaz, gümüşlü,
bir şiir değişkesi, dilsel birim. Çekirgeler, ateş üfleyen ejderha, berbat hava,
fırtına, yel, iri, ceviz büyüklüğünde dolu, pusatlı insanlar, kurt sürüleri ve
deprem... Her gün bir tabak yumuşak mamut eti ve uzun azı dişli kaplan ciğeri,
az miktarda fok yağı, bizon beyni ve kemik iliği, kucak dolusu lifli, yabanıl
sebze, türlü yemiş ve buruk tatta meyve ama ekmek ve tahıl yok. ‘Sticklgruber’
Hitler’in asıl adı. Prag'ın tarihi yapılarından ötürü yıkılmasını istememiş, bak
şimdi işte duyunç sahibi!.. Çarmıha gerilmişçesine uçan ilk yarasaların dışında
kimseyi görmedim mağarada, bir keçi tutuyor boynuzunu. Ölüyor, deniz gökyüzü,
dağ, adalar yanaştı ve iyice abandılar üzeri, sonra güçlü bir kasılmayla uzayın
uzak uzaylarına, uzak uzay adalarına çekildiler dedim. Ne dedin dedi.
Boğaziçi’nin en dar yeri olan Asomaton (Bebek) köyünde Rumeli Hisarını yaptırdı.
13.Yüzyılın Selçuklu Konya’sı, Renaissance’ın beşiği olarak karşımıza çıkar.
Varoluşçuluk’un Herakleitos’dan sonraki ilk ve gerçek temsilcisi 1200’lerin
ortalarındaki Anadolu’nun Mevlana’sı. Yüzyılın başında Gabriel Marcel’in “sen,
ben’in karşısında oturan ben’dir” şeklindeki mottoyu ortaya koymasından sekiz
yüzyıl kadar önce, Mevlana, ‘benimle senin aranda ne ben, ne de sen vardır’
demiştir. Sufi kimdir, Fatih şarap içer mi ki, Hançer-i Dahhak nedir. Başta at
nalı taşıyan rakip midir, çengel çiçeği, baba ve oğul arasında ki mektup mudur,
çılgın aşıklar ve serhatlar, Galata, sultanlarla aşık atan şair'hoşlar, at
ayağına serilen kumaş, kâğıt sunan, başta ateş yakan, bayramî ve onun ertesi,
hat geldi işte konuş!.. Kanuni'nin emriyle idam edilen oğul şehzade Beyazıt.
Kuran Mekke’de inmiş, Kahire’de okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır canan.
Şimdi Dulkadiroğulları denilen Türkmenlerde kadınların erkekler kadar
yiğit savaştığını, böyle otuz bin kadın savaşçı olduğunu söylüyor. Dulkadiroğlu
demek anası savaşta ölmüş yetim (Kadir) demektir. Sertrandon, Halep civarında
sekiz atlı Türkmenle karşılaşıyor, bunlardan biri kadın ve bir kalkan taşıyor.
Bizantik, Tekfur sarayı ve Artukoğulları, Grieg’in Solveig’in Şarkısı’nı
söylemeye başladı. Dil ve iletişim dört bileşendir, bu dört bileşen şunlar:
Sözcük Bilgisi, Gramer, Prozodi ve Kinesis. Orta Anadolu’da keçi güdenler ve
deniz kozalağı. Değişkeler ve beyaz giysiler içindeki bir piskopos, harabeye
dönmüş antik kentten geçerek, üzerinde haç olan bir tepeye vardı. Haçın önünde
diz çöktü. Bu sırada askerler, oklarıyla ve ateşli silahlarıyla piskoposun
sesini fezaya iletti, Arap renkli keçi gözü gibi, deli incirlerin sırıttığı
yoldan, kente girdik ve insan yazık ki ölümsüzlüğü değil ölümü aradı. Yaşamda ki
en büyük tansık ölüm. Allah’ım, kalbime bir nur ver, önüme, arkama, sağıma ve
soluma nur ver. Üstüme ve altıma, kulağıma, gözüme, etime ve derime nur ver.
Kanıma ve kemiklerime bir nur. Madde bir bulutun bulutunun bulutunun bulutu gibi
bir şey ama, bigbang'dan önce ne oldu, insan bu soru için, kuzeyin kuzeyinde ne
var der, aynı aynı aynı elbette. Boyuna der. Yazgımız, fatale abladır değişmez
ki. Tuhaf bir İnka kuşu. Hermon dağından geçerken yılan kuşu aldı çevremi,
renkçil, çağırtı, böğürmeler, çanak yapraklar, yüz milyon yıl önceki Gondwana
kıtası ve Protestanların I960’da Protestan Oranga tarikatı lideri olan
William’ın, Katolik kral II. James’in ordularını yendiği Boyne savaşının
yıldönümünde, kutup zambağı, orada kral Antiochos’un tanrıyla el sıkışırken ki
anın işareti aslanlı horoskobu görmüştük. Tümce bile kuramıyor. Başkırtça,
Kırgızca, Yakutça, Kazanca, Altayca ve Özbekce gibi diller. Gün ağarır, firavun
öyküleriyle, dağlarda yaşayan cüceleri anlatır. Gökleri ateşe veriyor, insanları
toprakta yetiştiriyoruz. Boşluğa övgü, hiç, eros. Babil ırmağı kıyısında Sion’u
görüp ağladık, Katakulli, kadrajlı dom!.. Kızıl ağaç ormanı. Nostromo... Tukan
yıldızı, Rigel yıldızı, yeşil saçıntı. Sığır keneleri, yeleleri rüzgârda
sallanan Korsika atı. İris çiçeği. Denizler firavunu, Nemrut...
“Zifiri
karanlıkta / Kurbağanın ağzından / Çıkıyor ay”
Atina’da Altis korusu
olimpiyatları, tanrı hızıyla koşan Rodoslu Leonidas. İris ki ölülerin çiçeği.
Judea dağının karları gibi beyaz bir yüz. Onlar balığı, balık maymunu, maymun
seni, sen robotu yarattın, efendin benim artık, her yaratılan yaratanın efendisi
olmuyor mu, sen hayvansın güç, erk, bende artık. Bundan sonrası mı, o’nu tanrıyı
yaratacağım ve o hepimizin efendisi olacak. Osmanlıda piyale ve piyadeyken bile
Copland’ı dinlerdi. Grieg’in Ağıtsal Melodisi ve Bartok Efendinin
divertimentosunu dinlerdi, gariptir Zenofobisi vardı, uysal Leandro, savaşcı
gezgin Odysseus ile sonsuzluk antlaşmasının giyitlenmesi felsefe, düzlem, cisim,
algı biçemi, soyut emek, yaşamak gibi bir takım zırvalar söyledi, derinlerdeki
boş mavilikten bir uçan daire gelip aldığında, otantik düşün bunda katkısının ne
çok olduğunu düşündü yekpare plakalar ve Solaris gibi. Öyle ki Hipokrat’ın
mezarının üzerinde arılar yuva yapmıştı ve ürettikleri balda çocuklardaki
pamukçuk hastalığına iyi gelen şeyler vardı. Karanlıkta dört yüz parça
gemileriyle limana yaklaşıyorlar, limandaki yeryuvar ölüm uykusunda, bekçilerim
hayal gördüklerini sanıyorlar ve liman ateşe veriliyor. Ukaz panayırı usunu
almış. Mısır koçanı, kundağı, kapçığı. Omurgalılarda C değeri olarak bilinen
genom boyutu, foto galvaniz, parabolik oluklu santral, yakıt peteği, ay
ağırlığında kondritlerden oluşan ek kaplamalar, kantonlar, Kelt destanlarında ve
büyük Frederik’in saklandığı mağarada örümceğin ağ ördüğü yazılıdır, onun
görünmeyen bir tepeden iner gibi garip ve önemli bir yürüyüşü vardı, bir uzak
doğu pagodasında tapınırdık der durur, Netanya’da, Ürdün gölü kıyısında
otururduk. Sıkıcı bir öğle üzerinde ne tür bir ölüm hangi renkte gözyaşı
döküyordur acaba, hobi yerine sevit derdi, incir ağaçlarının dibinde cinler,
karadut dibinde eşek arıları olur, Pribilof adaları mı var, kilise kulelerinin
haçlarına konmuş kuşlar. Villon’un Asılmışların Baladı’nı okur gibi. Çünkü şiir
isterdi, hipokondriyal, gecikti, veremedi, sordu neden, şiir vermek söz vermeye
benzemez ki dedi. Kim bu olutları okur ki iç yakıcı bile olmayan kişneme,
bilinmez anırtılar bunlar be... Öff.
‘Körbilim boş toprakları sürer / Çılgın
inanç kendi tapınağının düşünde yaşar / yeni bir tanrı yalnızca bir sözcüktür. /
İnanma da, arama da; herşey saklıdır’
VII
"Hiç kimse açık ya da
kapalı o yekpare kapıdan / bana boyun eğmeden geçemez, kim görebilir ayrılan
yolları, / kapılar kılavuzdur. Kasırgalı denizler, sakınımsız karalar /
ufukların karanlığı benim görkünç gözlerimden okunur./ Benim bir yüzüm geçmişte
yüzer, öteki geleceği kavrar, / sanki avuçlarında tutar. Ben tüm alanları tüm
olanları görürüm, / çekilmiş kılıçları, uğursuzlukları, günahla uyumsuzlukları;
/ sahip olan olanaklara uygunluk tanımalı, yenilmişlerden / bir ölü gibi izin
vermeli. Her iki ellerimde yitiktir benim. / Ben sütunları (ve hayası) yerinden
olmayanım. Ben tüm olguların / gerçekleşeceğini söylemeyenim. Benim gördüğüm
gelecekte ki tartışmalar / geçmişteki kanlar çekişmelerdir, ben hiç bir şeyin
olacağını diyemiyorum. / Yıkıntılarıma bakıyorum ben: yerle yeksan basamaklar,
ordular, / bir anlık bakışlarında yazgılarıyla başbaşa çehreler görüyorum ben."
(Zavallı Kaan Romero bu şiirde ne buldu acaba!) Ama Janist rahip diyor
ki: ‘Bu vücutların içinde ne işimiz var / Belki de içlerinde yolculuk ediyoruz'
Kendine özgü Kantemir notası yaratmış. Ben Marco Polo, Alamut yani Akbaba
yuvasını gözlerimle gördüm. Piranhalar takımı gelince de savaşı kazandık. Asaf
Cemil’in Düş Tutanaklar’ını yazarken mistik bir süreç içinden geçtiği. Bu soruyu
onu daha iyi tanımamın yanı sıra, roman ile profan aydınlanma arasındaki
ilişkiyi hidayete kavuşma, ermişliğe erme! daha açık bir deyişle, irdeleyebilmek
için sor. Uzayda ki kuşların varlığı üzerine besteler var. Dünyada ki
tekçil-monist düşünce yapısı, Antartika’da ki Vostok gölü Omega, Erboğa, Küresel
Yıldız Kümesi, Balık kemiğinden korsesini çıkaran koyunlar harabelerden geçerek
aşağıya indi, sürüye karıştı. Kraliçe Puduheba, Tanrıça Kibele tüccar karısı
Lamassi, Karya kraliçesi Ada. İlk kadın tarihçi Anna Komnena ve kalinikhta, Eski
Mısır’da İbis tanrıların habercisi Hermes’i simgeleyen kutsal kuş, Golgotha,
solsuz solfej, Medine’deki mezarsız yalvaç, çarmıh kanadını açmış kuş İblis? 13.
Yüzyılda Artukoğulları sarayında er-Rezzaz el-Cezeri adlı bir mühendisin yaptığı
otomat, insanlara ibrikle su, havlu ve tarak sunardı, eh demiştin, Dekabrist
ruhum, sifilis sayrısıdır. Karadelik güneş sisteminin içinden geçse, tüm
gezegenlerin yörüngesini değiştirir, böyle bir durumda yeryuvar ya elips bir
yörüngeye çekilerek şiddetli iklim değişiklikleri yaşayabilir ya da güneş
sisteminden kovularak uzayın dondurucu boşluğunda yitip gider, dünyamız ölür
ablacığım.
Emir ki et yerken kaplanın dişleri arasında öğütüldüğünü
hissedebilir, iki kez gelse, arkadaşım, şüphesiz yüzü insana benzeyen biricik
hayvan köpektir ve yalnızca onların yüzlerinde keder sevinç ve sıkıntının
pırıltıları, iz ve esinlerini görebilirsiniz, bu başka hiç bir hayvanda yoktur.
Sirte körfezi, hologram, doğurgan olmayan dölevi akıntısı, Kız kulesinin antik
çağdaki adı Damialis, Dana Yavrusu'muymuş ve Mercidabık. Muhammet Haydar,
Salamis harabeleri, Riminili katır tüccarları, ahiret, argonot, üç köstek taşı
nedir bilen var mı, betonda çiğnenen badem çiçeği, Angloma nedir ki aman çok
soruyorsun. ‘Kasırgalar iblisin salladığı oraktır’ Gut hastalığı yani nikris
yani damla hastalığından ölmüştü, ölümüne doğru Hubyar Kadın'la görüştü, Samur
ve Amber devriydi, hidivlik verdiler. Wilson’un Yalnızlık Çağı dediği, Parnassos
dağında. İçinde triptofan bulunan yiyecekler yer ve kendini hep iyi sanır.
İnsansı deyip Zagros dağları adını verdiği. Öyle seçilen bir politikacı halkın
özlemlerine yanıt verebilen biriydi ki cenazesinde kalabalık arasında biri hiç
unutmam 'İnsan, güle güle!..' demişti. ‘Akan suda ikinci kez yıkanabilmişti
Eflatun’. yine dağlarca dedi. Bilim adamıydı, atom bombası atılırsa, atmosferin
tutuşabileceğini söylüyordu. Örümceğimsigillerden migallerde trake bulunmaz!
Merihli’lerin ağaç yazıları gibi, Tiberius, Capri adasına da öyle çok köleyi
uçurumdan aşağı bırakıp ölümüne yol açmıştı ki, kemikler yığılarak siyah bir
kayalığın oluşması- ve Curzio Malaparte o kara kayalıkların üzerine sayfiye evi
yaptırasıymış, yani kölelerin kemikleri üzerinde oturuyormuş Malaparte. Anghiari
Savaşı adlı duvar resmi yarım kalan, da Vinci gibi, kitap bastırmak zordur, bir
keresinde yayıncıya Tevrat’ın fotokopisini götürdüm, ilk yüz elli sayfa fena
değil, tuttum ama adını Kızıl Deniz Haydutları olarak değiştirirsen basım için
üç yıl sonraya gün verebilirim dedi, Eco evet, Napolyon’un 1798’de Mısır’ı
işgalinde mermiler boşa harcanmasın diye ülkelerinin ele geçmesine karşı direnen
Mısırlıların ensesine basarak Nil Irmağında boğuşları gibi. Hidrojellerin
doğaları gereği etkili bir biçimde toksik metal iyonlarını sulu ortamlardan
uzaklaştırmalarına karşın, kül ve partikülün, feodal lordlu toplumlar için,
İngilizceye en yakın Hollanda ve Almanya kıyılarında konuşulan üç Frizye dili
içinde tehlike çanları çalıyordur.
Nietzche Sifilis hastasıyken genç bir
eros kapısını çalar, elinde iris çiçekleri, Sahaf'ın keçisi yanındadır, Venüs
kalyonu gibi, Perseus, kötü niyetli kral Polydectes tarafından Gorgonlardan biri
olan yılan saçlı Medusa’nın başını kesmekle... Bu hiçte kolay bir iş değil,
Medusa’nın görünüşü o kadar korkunçtur ki ona bakanlar anında taşa dönüşür. Bunu
bilen Perseus tanrılardan yardım ister, Athena ona görünmez olmasını sağlayan
bir kask verir ve Medusa’nın yalnızca gölgesine bakması için uyarır. Haberci
Merkür’de ona kanatlı ayakkabılarını ve sihirli kılıcını. Perseus, Medusa’yı
uykusunda yakalar ve kılıcıyla başını... Görevi bitip geri dönen Perseus,
prenses Andromeda'nın çığlıklarını duyar. Deniz canavarı prensesi bağlamıştır ve
yemeye hazırlanır, etini koparır. Prenses çantasından Medusa’nın başını çıkarır
ona bakan deniz canavarı anında taşa dönüşür. Perseus prensesi kurtarır, Perseus
ve Andromeda birbirine aşık. Kahraman Perseus’un başını kestiği Medusa hala
gökyüzünden bize göz kırpar durur... Davut, Fırat yakınındaki Hamat’ta Tsoba
kralı Hadarezar’ı yenilgiye uğrattığında bin cenk arabası ve yedi yüz atlıyı
tutsak etmişti ve yürümesinler diye ayaklarını kırdırmıştı. Harun Reşit oğlunun
düğününde yağmur gibi inciler serpmiş tüm davetlilere birer misk topu dağıtmıştı
ki armağanlar ayrıdır. Doğada eriyen plastik üretecek bitkiler vardı, maymunlar
düşünmeyi düşünebilselerdi değişebilirlerdi, parçacıklara kütle kazandırdığı
söylenen Higgs bozonunun peşindeydik her yerde, yukarıda burada, çok söylerdi
evet, en çok dikkatimi çeken şey kapının mandalına tüneyen kuğu. ‘Quo vadıs,
domine?’ Nereye gidiyorsunuz, efendimiz?.. Keçi penisini andıran bir tepenin
üzerindeki, ufak mavicil bir yıldız. Osmanlı Ahılkelek kalesini alınca savaşı
kazandığını sanır. Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını sananlar gibi
sanır. Et neden pişirilir ki mikrobu ölsün diye mi, iki kere iki, gene iki...
anlaktaki bir işlemle, mezar zambağı, iris kokladım, sanki ölümün kokusunu içime
çektim, peder gider öteye, bir galaksi saniyede sultanım ve românım...
Redif;
Tarabia, sağaltan demekmiş, öyle deme bir gün işe yarayabilir, Byron'un
Donjuan'ında 'söyleyebileceğim tek şey varsayımı var say' diye bir satır vardır,
sanalite bir durum, yağmuru haber veren ayın çevresinde ki kırmızı halkadır,
Spinoza, taş taş, kaplansa kaplan olmak ister der. Borges yaşı yarım yüzyılken,
bir arkadaşı ona, bugün Arjantinli yazarlar almanağında, tıpkı senin adında,
aynen senin yaşında biriyle karşılaştım diye gülümsemiş, Arjantinli'nin yazın
heveslisi bayanların kitaplarına yazdığı övgü dolu önsöze, tartuelada 'ölüm
öpücüğü' denirmiş. Seni yitiriyor olmak, seni sevmiş olmanın sürekli acısını
çekmekten, seninle yaşlanmanın, ölüme gidiyor olmanın utancıyla yaşamaktan
yeğdir sevgilimmiş. Aslanın vücudu yediği hayvanlardan mürekkepmiş, ama Valery
demiş. Her gün bir önceki güne göre, usumu daha iyi kullandığı mı düşünüyorum,
öyleyse bugüne değin usumu iyi kullanamamışım demekmiş! Ravel için konserde bir
izleyici, deli demiş, Ravel işte beni anlayan tek adam deyip düşüp bayılmış.
"Surların üzerinden ilerleyen Akhalar'a bir kez daha baktım. Akhilleus
birliklerinin başında güney kapısına doğru ilerliyordu. Güneş batıyor, ay
karanlıkların içinden bronzdan bir tanrı gibi yükseliyordu. Kuzeyden
ordularıyla, Büyük Romulus'la, Dürrenmatt geliyordu. Gerçek o denli değerlidir
ki yalanların koruması altında olması gerekirmiş! Voyvoda Drakula kentin
ortasına altın dolu kase bıraktı ama korkudan kimse çalamadı. A.Reyes
yazdıklarımızı sonsuza dek düzeltmemek için yayınlarız demiş. Dydk be kardeşim,
söylemene gerek yk. Sonra önünde sonunda değil, eninde sonundadır. En, yatayı,
uzamı, son; dikeyi, zamanı imler ve sözüt zamanda ve uzamda anlamını içeren bir
tümlüğü barındırmak için dillenip, deyilenir dedi,
demiş.
VIII
Geçenlerde ikide bir ölmüşlerden kalan bir monologdan söz
eden arkadaşımın evine gittim. Monoloğu sizlere, öykünmenin öyküsüymüş, aktarmak
isterim. Truman'ın haberi var, Rabialar da iyi bilir.
"Somut (duyularla
algılanabilen, konkre), gözle görülüp, elle tutulan, varlığı / gerçekliği
üzerinde (artık) tartışma götürmeyen, eğretilemeye (metafora),
varsayıp-yoksamaya bu anlamda olanak tanımayan bir bütünsellik ve bizler için
tartışmasız olarak nitelendirilebilecek bir belirginliği içeren, nesneler,
olgular için ileri sürebildiğimiz bir kavram ve anlamsallıktır. Bundan ötürü
tinsel şeyler üzerine somutlama, felsefi anlamda belki olasıdır ama yaşama
ilişkin böyle bir tasım ya da us yürütmede (olasılıkla pratik yararsızlık ve bir
değişke yaratmayacağı görüsüyle) bulunamayız... Soyut bir somutlama olamaz diye
düşünebiliriz belki ama; somut bir soyutlama göreceliliği nedeniyle olanaklıdır
diyebiliriz (dediklerimize de çokça bel bağlamadan). Somut, som kökçüğünden
geliyor, salt anlamına yakın bir parçacık, arı, saf anlamlarına da yakın. Bu
dolayımla da somut, salt kendisi, artık başka bir nen barındırmayan, katışıksız
gibi anlamlara da bürünebilir.
Konuyu sürdürecek olursak, soyut (duyularla
algılanamayan, abstre), nasıl bir şey... İlk bakışta, göreceli, algıladığımız
gibi açımını çağrıştırıyorsa da, gerçekte o da somut gibi; bir arılık
barındırıyor, tümel-kök, soydan geliyor, insan soyu değil, çıplaklık, üstündeki
örtüleri at gibi, az birazda yüceltici / yücelimsi bir çağrışımla, emir kipini
andırıyor. Nedir ki soyut olan, saltıklık içeren bir bileşen olması gerektiğine
karşın, anlaksal işlemde birden göreceli, düşündüğünüzce, nasıl algılıyorsanız
gibi yürütmelere alan bırakan bir gerçelliği de kapsıyor, çünkü ve ayrıca sözün
kapsantısı, kesenkes yüklendiği anlam bütününe bağlılık gösteriyor, söz
yükleyici(si)nin tutsağıdır.
Rönesans ardılı, İspanyol ozan Gongora,
modernizmin kurucusu sayılırken imgeleri; somuttan soyuta geçişi sağladığı,
yalnız anlaktaki bezeklere indirgediği, olup bitenin salt tinsel kapsamda
algılanacağı, yersel yaşamda bir karşılığının aranmayacağına ilişkin bir yaratı
(yazınsal) eşiğine getirdiği için; estet olanı bu yönüyle de yeni bir algılar
kapısına-gelişime açtığı için, sanata yönelik bir yenibiçi'm (postmodern) ve
kuşatımdan dolayı kendisine; bu niteleme öngörülüp bağışlanmış
olabilir.
Borges 'in konumuza ilişkin bu ikicilliğe karşın (somut-soyut)
'Averroes'in Arayışı' (İbn-i Rüşt) adlı öyküsünde; açınlayıcı, ilginç
diyalogları var, örnekçe şu; öykünün bir yerinde, anlak yıkıcı, anakronik
esinler veren aşağıda sunacağımız bir eşleyiş görülüyor.
"Farah'ın evinde
konuşma döndü dolaştı, valinin bulunmaz erdemlerinden kardeşi emirin erdemlerine
dayandı, sonra bahçede, güllerden söz edildi. Güllere bir kerecik olsun bakmayan
Ebülkasım, Endülüs'ün kır evlerini süsleyen şu güller gibi gül olmayacağına
yemin etti. Farah kendini övgüye kaptıracaklardan değildi; İbni Katiba'nın
Hindistan bahçelerinde yetişen ölümsüz bir gül türünün kusursuz bir örneğinden,
kan-kırmızı taçyapraklarında "Tanrı'dan başka yoktur tapacak ve Muhammed
Tanrı'nın Elçisi'dir" harfleri okunan bir gülden söz ettiğine değindi.
Ebülkasım'ın o gülü gördüğünden kuşku duymadığını da ekledi sözlerine.
Ebülkasım, onu kaygıyla süzdü. Evet dese, çevresindekiler, hem de haklı olarak,
düzenbazların en tezcanlısı, en gönüllüsü sayacaklardı onu; hayır dese, kâfir
olacaktı. Uzun uzun daldıktan sonra Tanrı'nın bütün gizlerin anahtarını elinde
tuttuğunu, yeryüzünde O'nun Kitabına geçmemiş bir tek bahar ve güz ürünü
bulunmadığını söyledi. Bu sözcükler Kur'an'ın birinci bölümünde yer almaktadır;
çevreden bir hoşnutluk mırıltısı yükseldi. Sergilediği tartışma hünerinden başı
dönen Ebülkasım, tam Tanrı'nın yaratılarında eksiksiz ve us erdirilmez olduğunu
ileri sürecekti ki Averreos, sorunsalı günümüzde de süren Hume'un gelecekteki
tanıtlarını öngörerek dedi ki: "Bilge İbni Katiba'nın ya da hattatların
yanılgısını kabul etmek, bana yeryüzünde inanç-sözcüsü güllerin bulunduğunu
benimsemekten daha az güç geliyor." "Doğru, büyük, doğru sözler bunlar" dedi
Ebülkasım. "Gezginin biri" diye anımsadı şair Abdülmelik, "yeşil kuştan meyveler
veren bir ağaçtan söz ediyor (*). Ona inanmak hatlı güllere inanmaktan daha az
zorlayıcı geliyor bana hakçası." "Kuşkuların rengi bu tansığa ışık tutuyor
zaten," dedi Averroes, "Hem meyvalarla kuşlar, doğal dünyanın parçalarıdırlar,
oysa yazı, bir sanattır. Yapraklardan kuşlara varmak, güllerden harflere
varmaktan kolaydır elbet."
'Meyvesi yeşil kuş olan ağaçlar' (Vaka-i
Vakvakiye'yi anıştırıyor, ne ki cehennemde yetişen ve meyveleri insan başından,
adına da Vakvak denilir bir ağaç varmış) veya 'Tanrıdan başka yoktur tapacak'
sözütüne ilişkin parçadaki konuşum, gül, yazgı, zorumsu ve caydırıcı gibi
inanlarla sürüyor ve dönüşüyorken, burada demek istenilen şu ki diyor (öyküde)
Ebül Kasım; yeşil kuşa inanmak, tanrıdan başka yoktur tapacak, iminden
(gülyaprağında belirmesinden) daha kolay, daha insansı ve kabule yönelik; çünkü
somut diyor. Doğrudur ve inandırıcı olanda budur ilk bakışta, çünkü somut olan
ağacın, gene somut olan yeşil kuştan meyveler vermesi, bir soyutlama olan
yazının, bir gülün taç yapraklarında belirmesinden çok daha yaşama yönelik
(yaşamsal) olabilirmiş gibi geliyor usyoran insanoğlu (Kabil'e) için!.. Durul
biçimde düşünmeye çalışırsak, ağacın, yeşil kuştan meyveler vermesi, doğanın bir
tansığı ya da olutu gibi algılanacağı için öylesine ve olanaklıymış gibi
gözüküyor ama; bir gülün taç yapraklarında, bir insan bulut'u olan yazının;
tümüyle imgesel bir şeyin belirmesi, doğrucası olanaksız geliyor insana...
Ne ki gerçeklikte ikinci deyinin olanaklı olduğu savlanabilir, çünkü somut
olan seçenek barındırmayacağı için üzerinde durulması güçlükler, zor(un)luklar
içerir. Soyut olan seçenekler ve vaatler bütünüdür, sonsuz bir çölde ya da
denizde yüzer gibisinizdir, bu bakımdan soyut; olmayana ergi gibi, olmayana
varmış gözüyle bakmaktan başka bir açın değildir, biz yer insanlarının
gözünde...
Bu sorunsalı irdelemeye çalışalım... Bir illüzyonistin eğdiği
kaşık için bilim, eğilen kaşık değil, anlağımızdır diyor. Ama konumuzun
ikilemine gelecek olursak öyle görünüyorsa da ve gariptir; meyvesi yeşil kuştan
olan ağaçların, somut bir düzlemde gerçekleşmesi; yapraklarında 'Tanrıdan başka
yoktur tapacak' gibi bir hattın görüldüğü gül türünden kanımca daha
olanaksızdır. Çünkü soyutlama göreceli olduğu için ve salt tinsel algılamaya
yönelik olduğundan, biz tanrıdan başka yoktur tapacak imgesini anlağımızda
pekala canlandırabiliriz ve bu durumu bir sav olarak öylelikle ileri
sürebiliriz. Nedenine gelince, burada artık sorun bizlere diyesim, algılayıcı
objeye kalmaktadır, algılayıcının sırf kendisine bırakılmaktadır savlanan,
dilerseniz öğesiyle hareket edi(li)yoruzdur, istenildiğinde bunu o gülde
gördüğümüzü de ileri sürebileceğizdir. Ötesi şu ki bir soyutlamayla karşı
karşıyayız, görenler görmeyenlerin ola ki gönül gözüne sahip olmadığını, dahası
konumuz dışı bir meselle; günahkâr olduklarını bile söyleyebilecektir, bu tür
tansıkların benzer yönelimler içinde oluşabildiğini de düşünebiliriz. İnsanoğlu
bir inancanın (gerçekte bir soyutlamanın), iyi veya kötü, doğru ya da yanlış bir
gerçekliğin peşinden -içtenlikle- sürüklenebiliyor. Yıllar öncesinden anımsanan,
Guyana'da Halkın Tapınağı inananları topluca özkıyımda bulunuyor, Hindu gruplar
inanılmaz gelen şeylere katlanabiliyor, hatta kıyametin (songün) kopacağına
ilişkin öngörüsü, sanrısal bir kuşatıma dönüşen kitleler bir an önce öbür
dünyaya ya da beklentilerine kavuşmak için ölümü ya da başkaca bir sonluğu göze
alabiliyorlar, çünkü ortada salt bir soyutlama var ve artık bu dilersen
kabullenebilirsin mottosuyla hareket eden (esemeyi çökerten) bir savsöze
dönüşebiliyor.
Ama bakın meyvesi yeşil kuş olan ağaç, soyutlamaya izin
vermiyor çünkü somut; ötekiyse varsayım, yeşil kuş üzerinde sav geliştirmek
neredeyse olanaksız, burada anlağımızın eğilmesi oldukça güç... Ama tanrıdan
başka yoktur tapacak yazısında eğriyi, elif diye savlamamız, algılamamız bir
olanak içerebiliyor ve bu durumda inanca yerini değiştirerek o alana kayıyor,
böyle bir sunu tansıması var. Dolayısıyla her soyutlama, seçenek dolu (sonsuz)
açılımlar alanı yaratabiliyor, kitleler böyle bir algının peşine düşebiliyor,
görecelilik ne denli artarsa, o denli inandırmak olası, dahası kanıksamaya
yönelik olanaklar elde edebiliyorsunuz. Salt inanmaya dayalı, benzer türden
yaklaşımlar böyledir; algılanım inanırsan var boyutunda, kabul buyurmanız
yeterli, değişmezliğin pi sayısı gibi, vargılar ancak onun kılavuzluğunda
olanaklı, pi sayısı; bir kabul, bir vargel açımının dayanağı sayılıyor
artık.
Soyutlama bundan dolayı tehlikeli bir alan, yüzyılımızda inanca
yönelik gelişmelerin baştacı edilip, modernizmin gelişimine ortak olacağı
olasılığına inanmayanlar için şunu söyleyebiliriz, inanç bir soyutlama alanı,
acunda her tür gelişim, her tür gerçellik elde edilse de, insanlar bir
bağlanımın ya da benzeri her türden, soyutlama ağırlıklı bir algı biçiminin
peşinden şaşırtıcı biçimde koşabileceklerdir. Çünkü soyutlama sonsuz bir alan ve
göreceli olan herşeye bitimsiz olanaklar tanıyor. Gerekçe salt bu değil veya
bununla sınırlı değil ama, görgül durum bu özünü kapsadıkça, buna olanak tanıyan
gelişmeler de sürgit olabiliyor / olabilecektir.
Başkaca düşünmeye
çalışırsak; somut bir vaatte bulunmak soyut bir vaatte bulunmaktan her zaman
daha zor. Senin için ölürüm demek (imgelemde soyutlamaya yönelik bir tümceye
dönüştüğünü biliyoruz), senin için bir dilim ekmek alırım demekten daha kolay.
Ölürüm demek varsayımın sularında kulaç atmak. Oysa bir ekmek alırım demenin
işlevi; sonsuz uzayda yer değiştirmeye yönelik, devasa bir edim. Ama bizler,
ölürüm demek yerine, bir ekmek alan aşığımız için yapacağın bu muydu diye
küçümseyebiliyoruz. Üstelik insan hep ölürüm diyeni seçiyor / onu seviyor ve
onun için gözyaşı döküyor. Çünkü kanmaya, öyle görmeye, varsaymaya olan
eğilimimiz bir tarafa, kuramsalda olsa, büyük bir vaadi, küçük bir gerçelliğe
karşı öndelik tanıyacak masalsı bir tinsellik barındırıyoruz içimizde,
özlemimiz; düşlenmez, ulaşılmaz (olanaksız) olandan yana...
Söylemesi güç
ama, gerçek dışı / diyesim yalan bile olsa; ekmek alan sevilmeli oysa, çünkü o
sizin için (evrende) varoluşsal bir adım atıyor, değişke (değişkenlik)sağlayan
(sağlayıcı) bir edime; bir eyleme başvuruyor. Ölürüm diyen dumanlı bir vaatte
bulunuyor ve ama hep dumanlı vaade kapılacak bir yatkınlığı benimsiyoruz Havva
çocukları olarak, belki bu tanrısal bir yaklaşım bizler için, ama aynı zamanda
tuhaf bir paradoks da (bir ayrılık içereni olarak sevgimizi de tartışılır
kılacaktır böylelikle) olanaksızlıktan başka bir şey barındırmıyor ve yanılsama
amaçlı, ondan öte bir şey değil.
Somut alanda her şeyi ileri
süremiyorsunuz, ama soyutta, tanrı var ile, tanrı yok demek arasında bir ayrım
salt gönüllerde ve algılama seçeneğinin önermeler bütününde neye bağlı
kaldığınıza ilişkin bir açından öte bir şey değil artık. Soyutlamada, tanrı
varsa nerede gibisinden bir yaklaşımı ısrarla somuta indirgediğinizde (Borges,
bunun bir soyutlama olduğu gerekçesiyle somuta indirgenemez olması gerektiğini
söylüyor) uzlaşım dışına sürüklenecek ve belki de bir yol ayrımı songörü'süyle
(önermesiyle) başbaşa kalacaksınızdır. Oysa meyvesi yeşil kuş olan ağaç,
somutlamadan öteye geçmediği için, inandırıcılık noktasında olanaklar alanını
geniş tutamıyor ve ayrımlar kesin sınırlara dayanıyor, bu bakımdan gerçellik
üzerine düşlenim alanı geniş barınaklar sunamadığı için, ola ki inağa veya
tabuya dönüşecek bir soyutlama, onun üzerinden yürüyemeyecektir. Ötekiyse salt
bir soyutlamadır, tinseldir ve ister istemez seçeneklere de kapısı sonuna dek
açık olacaktır. Oysa meyvesi yeşil kuş olan ağacı Hindistan'da göremediğiniz de
gerçeklik yerini anında bir kuşkuya bırakacak, yürüyüş güzergâhı bozunup
dağılacaktır. Soyutlama dile getirmeye çalıştığımız gibi geniş bir görecelilik
olanağı sunuyor.
Şöyle bağlayalım sözümüzü, (çağımız sanalite, başka bir
deyişle varsayımı varsayma çağı) meyvesi 'yeşil kuş' olan ağaçlar var ne yazık
ki... Çünkü düşünceye dalma ya da ruhanilik, çürüme veya bayağılık olağan gidişi
ve esemeyi öylesine etkiliyor ki, insanın da maddi değil gerçekte tinsel bir
yaratık olduğunu ve var ile yok'un aynı şey olduğunu ve varlığın yok olmak,
yokluğunda var olmayı arzulamaktan başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz artık.
Sonsuz değişim ve dönüşümdür her şey samanyolunda (evrende), biz de minicik bir
kuşkanat, küçücük bir göz kırpmadan başka bir şey değiliz. Olumlu ya da olumsuz
sonuçları bir yana, dogmatizm (yanılsama güdüsü, soyut kabullenim) ve vandalizm
de (yoketme güdüsü, özyıkıcılık) mayamızın içinde var ve ayrılmaz bir
parçamızdır ne yazık ki...
Son sözümüz şudur ki; soyutlamalardan uzak durun
diyemiyoruz, soyutlamalara bağlanmayı sürdüreceğiz diyebiliyoruz ve birgün tanrı
yanıbaşımıza gelse bile, salt inançlara ya da benzer olgulara dayalı
zamansallık, etkinliğini yeni varsayımlar, yeni başkalaşımlar biçiminde
sürdürecektir. Buradan ulaşılabilecek başka bir olum ve gerçellikse; bir söylem
ve kavramsallık olarak sevginin, barışın, yazın'ın ve 'şiirselliğin' de bir gün
yeryüzünden silineceğini düşünenlerin, bir yanılsama içinde olduğunu, sakınımsız
ve neredeyse bir kesinleme olarak (diyalektik / eytişimsel bir aşkınlıkla),
ileri sürebiliriz. Çünkü onlar da soyut...
(*) Hindistan'da uzun kuyruklu
yeşil papağan kolonisinin ağaçlarda çığlıklar atarak cıvıldaşması, dallara
tutunarak sağa-sola, yukarıya-aşağıya sarkmaları bu eğretilemenin söylenceye
dönüşmesine yol açmış.
IX
"Narkissos öldüğünde, zevk pınarı bir tatlı
su havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştü; Oreas'lar pınara şarkılar söyleyip
teselli etmek için ağlayarak ormandan çıkıp geldiler. Pınar'ın bir tatlı su
havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştüğünü görünce, yeşil saç örgülerini
çözüp pınara seslendiler, "Narkissos için böyle yas tutmana şaşırmadık, çünkü o
çok güzeldi," dediler. "Narkissos güzel miydi?" dedi pınar. "Bunu senden iyi kim
bilebilir?" diye cevap verdi Oreas'lar. "Bizim yanımızdan geçip giderdi hep, ama
seni yalnız bırakmazdı, toprağa uzanıp sana bakar, senin sularının aynasında
kendi güzelliğinin aksini seyrederdi." Pınar şöyle cevap verdi: "Ama ben
Narkissos'u, toprağa uzanıp bana baktığı zaman, onun gözlerinin aynasında hep
kendi güzelliğimin aksini gördüğüm için severdim."
Şunu da söyle Wilde
Oscar teyze, hangi kral Akitonyalı Eleanor’la evlendi? Henry II, Arabistan
çiçeği, Horgörü, Bedevilerin, İblis Vapuru dediği develerimizin üzerine, diril
gece indi ve gölgeler gölgelere girdi, avunç, büyüleyici kırlar, yorgun çiçekler
bürümüş. Diğer mimari ilginçlikte alınlıkta yer alan üç küçük kapının ilahi bir
olay için varlığı. Bu kapılar yılda bir kez kutlanan İsiteria Bayramı’nda
“Epiphanie” olarak adlandırılan ve “tanrının kendini göstermesi, varlığını
kanıtlaması” olarak yorumlanan olayın sembolik olarak yinelenmesi amaç. Magnesia
Artemis gece tanrıçasıydı. Dolunaylarda Artemis Tapınağı’nın tam karşısına,
alınlık, orta kapı ve Artemis heykeli ile bir doğru oluşturacak biçimde ve belli
bir açıyla. Bu dolunaylarda altın kaplama heykel, ay ışığı ile aniden
aydınlanarak, kendisini tapınağın dışında bekleyenlere gösteriyor, bu olayda
izleyenler açısından gerçek bir ‘Epiphanie’ olarak algılanıyordu. Erivan’da
yoksullar kültürle doyabilirmiş...
Bekir’in babası Ebu Kuhafe, annesi Ümmü’l
Hayr Selma binti Sahr’dır. Dölleyerek çiçek açımlarını uçuruyordu arı, Saturnus
çağındaki yaşlılar. Uranus’un oğlu gibi görkem, yaşam ve ölüm sağrağını sundu
ona, ay İris yayı gibi yükseldi başımız üzerinde, İris’in sessiz yayı
(gökkuşağıydı). Anahtar deliğinden giren bir Arap atı, suları, vadileri doyuran
Türk ırmağı, kana kılıç suyu der ama Gorgonlar diye bir şeyden söz ediyor.
Sekizinci Yüzyılda Tang Hanedanı döneminde cırcır böceği olarak yaşamış bir
Japondan söz ediyor ve onyedinci yüzyılda Çin’de yaşayıp ruhu otuz ayrı isme
bölünen Şitao’dan sözediyordu. Şitao’nun Portekiz’deki reenkarnasyonu da Pessoa.
Talut ve iman edenler ırmağı geçti ama Calut askerlerine karşı koyacak güç
kalmadı. Triangulum yıldız, güneş kızdönümüne girdi. İnsan, Kant’ın yaklaşımı
uyarınca, öz istencinin nedenselliğini sadece özgürlük idesinde aramalıdır,
çünkü özgürlük duyular dünyasının belli nedenselliklerinden bağımsız. Bu yüzden
özgürlük idesi ile özerklik kavramı ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlı.
Özerklik kavramı ise usçu varlıkların eylemlerinin temelini oluşturan etiğin
genel ilkesi ile bağlantılıdır. Kant, ulamsal bir buyrum nasıl olanaklıdır?
Sorumu bağlamında özerklik (otonomi) ve bağımlılık (heteronomi) kavramlarını
açımlar ve şu saptamaları yapar. Usçu varlık, kavrayış dünyasına girer, onun
kavrayış dünyasına girmesini sağlayan nedenler bütünü ya da nedensellik
‘istenç’dir. Etiyopya ile Hindistan’ı hep birbirine karıştırdık, hayır
Habeşistan'ı. Xeroderma Pigmentosum sayrılığından derbeder yani güneş ışığına
çıkınca deride derin yaralar oluşur. Hindueli ve Srinagar, helezonik bir
gizlemle, halk sözcüleri, uzayın yüzde doksan dokuzunu kapsayan karanlık bölge.
‘Emir erlerinin tarihi bu güne kadar neden yazılmamıştır anlayamam’.
Yazılmış olsaydı, Toledo kuşatması sırasında açlıktan gözü dönen Almavira
dükünün, emir eri Fernando’yu açlıktan nasıl hapur hupur yediğini öğrenmiş
olurduk. Dük hazretleri, anılarında, emir erinin yumuşak, körpe etinin tavuk
etiyle, beyaz eşek eti arasında bir tadı olduğunu anlatır. 1890’lı yıllar,
Avrupa, Strauss ve Schönberg’in yeni ritm ve ses renkleriyle tanışıyordu. Zola
gerçekçilik akımını, Dostoyevski Slav demonizmini, Rimbaud lirik söz sanatının
ince örneklerini göstermiş. Nietzche felsefede devrim yarattı. Klasik, süslü
mimarlık, yerini işlevsel biçeme bırakmak üzere. O dönem yazın sanatının
eleştirmenleri, her türlü yeniliği, bir kargaşalık, bir gerileme olarak algılar.
Araya girme ama tarih boyunca böyledir bu. Bir sanatçının ün salması için, orta
kuşak tarafından denenmiş olması gerekir. Bugüne benzeyen keskin, hiyerarşik bir
ilişki var. Öte yanda gençler, Gerhart Hauptmann otuzunda Alman sahnelerinde söz
sahibi olmuş. Rilke yirmi üç yaşındaydı ve arkalarından başkalarını da
sürüklemiş. Kaşla göz arasında ‘Genç Viyana’ grubu ortaya çıkmış. Ancak
Hofmannsthal, tam bir fenomen olarak, o kuşağın güçlü tutkularını dile
getirmekle kalmamış, on altı yaşında bir genç için büyük bir yazın olgunluğuna
ulaşmıştı. Bu sanat hayatında süregelen usta-çırak ilişkisinin o kasvetli, uzun
yolculuğuna tuhaf bir karşı yanıttır Hofmannsthal’in yaratımı. Loris takma
adıyla gönderdiği şiirler, dergi editörleri tarafından usta bir ozanın yeni bir
üslubu olsa gerek diye düşünülmüş ama, karşılarına, sıska, soluk benizli, ince
sesli, bir erkek çocuğu çıkmış.
Şimdi de tiranımız Sulla girdi içeri,
kızı sultan onun sultasında yaşar, çok gecikti ama, bölük pörçük konuşmaya
dalmışız, absurt Camus yüzünden, adama hoşgeldin diyen bile olmadı, uyku
sersemiydi, bin yıl uyumuş gibi, boşuna okumadınız diyor, çünkü; belki bu bölüm
iyidir, belki bu bölüm, belki bu, belki, belki, belki dedi... Dikkat edin bunlar
yalnızca vaat ederler! ve sabır taşını çatlatırlar. Ve bakın; "kara tavukların
kırları bırakıp kentlerde yuva yapmaları, yüzyılımızın en önemli olayı gibi
gelmiyor mu size, etobur hayvanlar caddelerde uyumakta, cinayetler sokaklarda
geziyor, ırmaklarda ölü balıklar yüzüyor, sular can çekişiyor, kozmik yıkımlar,
tufan yağmurları, altınsı, aldatıcı, sapsarı sisler ve sürüyle, uğultularla
gelen bulutlar yollarımızı kesiyor..." İlk vaazlar dönemindeyse; Yahudi halklara
yönelik, songün tehdidi olmasaydı, Hıristiyanlık ayakta kalamazdı... İsa, Sodom
ve Gomore'deki sefih yaşamın, songün fobilerini çoğaltan dinsel yıkımlarla
süslenen korkulardan dolayı, ahalinin, Hıristiyanlığa geçişini hızlandıran uygun
koşullarından yararlanmıştır. Bir yandan da, songün gelmediği sürece, zamanın
düşündüğümüz gibi bizlere cimrice dağıtılmadığı görüşüne de alışırız Pavlus
Efendi... Ölürüz ve Tanrı yaşamına ulaşırız.
Ama inanın ki, Ata'yı at üstünde
Voltaire okurken görmüşler Damascus yollarında, Midyat ayna demekmiş ama
insanlık Dandanekan'sız yaşam düşünemiyor hâlâ, pardon, dikkat edin zaman
olmasaydı tanrı da olmazdı ve Napolyon uzun görünmek için ayaklarını uzatarak
oturur, yaverlerini de uzun boylulardan seçermiş kurnaz. İnsanın yetmiş yıl
yaşadığını düşünelim (diyesim şu an yaşayanların tümünü tek bir insan ve yetmiş
yıllık ömür dilimi var diye düşünelim), on kişi, yedi yüz yıl, yüz kişi, yedi
bin, bin kişi, yetmiş bin, on bin kişi, yedi yüz bin, yüz bin kişi yedi milyon
yıl yapar, insanın iki yüz bin yıldır var olduğu söyleniyor, gelip geçenler bir
kolezyumu bile dolduramamışlar henüz, yorum sizin... Canım semazenim, tuğlu
paşam zaman tek boyutlu olduğu için geriye dönemeyiz, zamanın oku geleceği
gösterir. Temel parçacıklar dışında her şey yaşlanır. Bir biçim eskidiğin de
parçacıklar özgür kalır ve kendilerini yeni bir serüvene hazırlar. Parçacık
zaman dışı olup, bu nedenle büyüleyicidir, sonsuzdur ve gözlemlenebilir
maddedir, ne ki 'gerçeksilik' bu düzeyde ulaşılmazlığını korur. Temel maddenin
-parçacığın- oluşturduğu cisim, zaman içinde tek bir yöne taşınır, geleceğe, ama
öz madde, parçacık bu durumdan etkilenmez. Zaman da oluşmuş madde de; geriye
dönmez, döndürülemez, tersinemezdir. İleride, büyük babalarımızla,
çocuklarımızın, çocuklarının, çocuklarını tanıma olanağı bulacağız. Biz varsak
ölüm yok, ölüm varsa biz yokuz bayım yani Epiktetos demiş yeni mi duydum yallah
şimdi yani yoksa, aaaaa!.. Bilincine varamadığımız, zaman içinde konumumuzu
değiştiren devinimlerin tümüne zaman deriz. Bitimlenmez, dev bir palimpsest
üzerinde yaşıyoruz kısacası, ayrıca çağımızı yargılayamayız, aynı anda hem
yargıç, hem tanık olunamaz yücebey filân bıktım ...
Ablacığım, sonra
Cioran geldi şunu dedi, bunlar hiç yorulmaz, flaneur, aylak dandiler, kaplumbağa
yürüyüşlü, görüşlü, boşgezerler, işe yaramaz şeyler kısacası... 'Bu sabah
banyodayken, radyodan (tv'den nefret ediyormuş) bir gökbilimcinin yüz
milyonlarca güneşten sözettiğini duydum. Traş olmayı hemen bıraktım. Artık traş
olmak neye yarardı?..' Eh, Demirci Umar'da (Ömer) sonsuzluk cesaretimizi
kökünden yok edebilir dedi. Oh oh oh... Çin'e yürüyerek gitmek isterim, aya
uçarak, Attar meğer selam yollamış, göz ve güneş aynı kökten gelir, söyleyin
onlara, ama ışığın çevresini sonsuza dek bir karanlık sarmalar, peki sonsuz olan
ne!.. Çok biliyorsun Vlad! Gölgenin olağanüstü esnekliğine, Krişna, yani
karanlığa sonsuza dek bağlıyız. Güneşin atomu, gözün atomuna ışığın diliyle
seslenir. Attar artarda selam yolluyor! Lenk Halit geldi, şimdi şu an, Van
Kulu'dur kendisi, dünyanın fethi bitince, evrenin merkezi olmaktan ancak
kurtulmuştur dedi. D, güldük buna. Heraklit, sakallı büst geldi şimdi, girip
çıkmış daha önce, ama belki konuşmamışmış, aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz dedi
ama Buda, güzel bir şey ekledi, yıkanan da aynı kişi değildir, bin kez söyle
yine boşuna kardeşim, Buda ağlıyor, ne sıkıcı bir durum. Bir Orta Çağ
köylüsüyle, Sümbülzâde Vehbi geçti. Tanrı dünyayı yaratmaması gerektiğini bir
anlasaydı. Ölümün ölümüyüzdür belki de. Zaman rüzgâr gibidir, oynayan dalları,
kalkan tozları görürsünüz, Aynaroz kadılarını, siber peygamberlerini, ama işte
onu; rüzgârı göremezsiniz. Vahiy bir öfke değil, bir beklenti kitabıdır sonuçta.
Sonra bir gün grafikerime, bilgisayarla eski bir vazo yapmasını ve sanal
projektörle aydınlatmasını istedim. Sonra onu İsa'dan önce, üç bin yılında
yapılmış bir Sümer vazosuna dönüştürmesini söyledim. Grafikçi bana vazo denizde
mi karada mı bulunmuş olsun dedi, soru hoşuma gitti, vazoya bakarken, sıradan
uzamdan çıkmış, boyut değiştirmiştik, uzam sanaldı, zamansa gerçek... Zamanı
bilincimiz yarattı dedim ama duymadı. Mahâbhârata'da şöyle bir öykü vardır, usta
ve çırağı kırda yürüyorlardır, bir ağacın altına gelip otururlar, hava sıcaktır.
Usta, orada bir kuyu görüyorum, bana biraz su getirebilr misin der. Çırak kuyuya
varır, bir genç kızla karşılaşır, konuşmaya başlarlar, aralarında bir sıcaklık
doğar, çırak kızın testisini taşımayı önerir, köye kadar giderler, kız onu
ailesine tanıtır, evlenirler, çocukları olur, kızın anne ve babası ölür,
saçlarına aklar düşer derken, delikanlı günün birinde su getirmek için gittiğini
anımsar, köyü terk eder ve aceleyle bir çanak su alıp ağacın altında bekleyen
ustasına götürür. Ustası; neyse der, beni bekleteceksin sandım! Çünkü her şey
genç kızla bakıştıkları anda olup bitmiştir. Odaya Selçuklu veziri Süleyman
Pervane girer, ölüyordur, çocuğuna der ki gel sana yaşamda mutlu olmanın sırrını
söyleyeyim, çocuk gelir, Pervane, şimdi de git, söylesem de nasıl olsa
anlamayacaksın der ve ölür...
Kim geldi ki!.. gelir gelmez, kuyruklu yıldız
iki başlı inektir dedi, erguvansa İsa ağacı, insan öleceğini bilen hayvandır,
belki evrende; bir can ya da tek bir mineraldir, son dediğimiz de; sonsuzluğun
bir parçasıdır. Son insan işidir halacığım, doğada son diye bir şey yoktur.
Biliyor musunuz Napolyon, Louisiana'yı satmasaydı Amerika'nın dili Fransızca
olacaktı. Söyleyen Danton mu, değil!.. Uygarlık tarihi, sonsuzca bilginin yok
olduğu, birbirine açılan sonsuz sayıda uçurumlardır. Ama şimdiye değin kimse
yeni solfej kuralları önermiş değil, telefonda Wyoming'den gelen sesle,
mastürbasyon yapanlar var. Yunan ve Romalılar da, gerçekle kurguyu
karıştırdılar, ırmaklarda, çağlayanlarda su perileri, orman cinleri
görüyorlardı. Orta Çağ insanları ormanın kuytularında, kırların ıssızlığında,
tek boynuzlarla (Unicorn) karşılaşıyorlardı, düşsellik sanal dünyalar yaratır ve
gerçeğe sanal, sanal olana gerçekmiş gibi davranılır, Ornitorenk kuş mu,
ensestlik, tanrının bir kaprisi olabilir mi, Voltaire son derece hoşgörülü
biridir ama servetini köle ticaretine yatırmıştı. Pampalar, tundralar, taygalar,
sığır gözlü ay, bir cismin hızı ölçülmüşse, durduğu nokta belirlenemez, durduğu
nokta belirlenmişse hızı ölçülemez, ıvır zıvır anlatırsan böyle olur, cansızdan,
canlıya, oradan da, düşünen (belleği olan) maddeye geçmişiz eşyA hatunum..
Düşünceyi kullanmayı Tutmosis zamanından beri biliyorduk dedi Tutmosis, şimdi
girdi içeri! Ama bilgi de cehaleti getirir yani... Aa doğru değil, buna
katlanamam işte! İyi de Anday'dan gelen telgrafa göre, insanoğlu usu
aşabilmeliymiş, yoksa sonunda, usta bir dogmaya dönüşebilirmiş...
Barba
Vasili paltosuna girdi uyudu kaç kere uyudu, yer mantosunda! Pelion dağı, Fars
dünyası, Meotis gölü (Azak denizi), rüya tanrıçası Serapis, Vitzliputzli
(Meksika tanrısı) Talokan’da, Hint Kerala’sında... Şiir umarsız Penolope’dir.
Emanuel von Froben; Büyük Seçmen Prens Friedrich Wilhelm’in ahır yöneticisi.
1675’te Fehrbellin savaşında kendi atını prensin atıyla değiştirerek efendisinin
yaşamını kurtarmış ancak kendisi yaşamını yitirmiştir. Her yerde her şeyde aynı
şeyler oluyor. Lizbon’a Lizboa diyorlar. Vasco de Gama’nın Mekke’den dönen
Hintli hacı dolu bir gemiyi içindekilerle birlikte yaktığından söz ediliyor. 17.
Yüzyılda bir rahip, denizin yuttuğu yüzlerce Portekizliyi kastederek, ‘Tanrı
Portekizlilere küçük bir ülke verdi ama, dünyayı da onlara mezar etti' demiş.
Portekiz’in en meşhur ozanlarından Sa de Miranda’da ‘bir kimyon kokusu için
halkını yitiren krallık’ diyor ülkesi için. Keltler, Fenikeliler, Vandallar,
Kartacalılar, Romalılar, Yunanlılar, Gotlar, Moritanyalılar, hepsi gelip geçmiş
o sahillerden. İber yarımadasında beş yüzyıl kalan Müslümanlar balkonda o kadar
eğlenememişler, Portekiz’in ilk kralı Alfonso Henriques’in İngiliz, Fransız,
Alman ve Flaman haçlı birliklerinin desteğiyle Lizbon’un tepesindeki kaleye
bayrağını çekince, çekilip gitmek zorunda kalmışlar... İkinci Dünya Savaşında,
Hitler’in Alman general Rommel’i zehirlettiği söyleniyor, Portekiz’deki ormanlık
ve yeşillik Cabo da Roca’da, yüz kırk metre yükseklikteki bir kaya üzerine
çıktığınızda, hava açıksa Newyork’un bile görülebildiği biliniyor. Portekiz’de
yerli halkın kökü İberyalı’dır. Selahattin’in iskeletleri, ardıçların
tepelerinde ölüyor, ötüyor av borularının boğuk sesi. El Greco ya da Toledo’nun
gizi. Kara evren. Bulut allahsı dumanlar, Isfahan ki dünyanın yarısı, Buhara mı
yasaklı kent. Olanaklarım arttıkça, arzularım yavaşlıyor, bitmez tükenmez bir
can sıkıntısı... Buraya kadar gelebildin mi!.. Eeeh! salt şu şiiri anlayasınız
diye yaptı görümcem bu ka(la)balığı!.. Bu kadar zahmete değer mi? Sizi incitmek
istemez ki, suflörüne, baldızgönülle, cehennem kolay kazanılmıyor diyor!..
"Bir bıçak saplı durur göğsünde, / Hangi su tasına uzansan boş; / Hangi
pencereye koşarsan koş / Aynı siyah güneş gökyüzünde. / Aynı siyah güneş, aynı
siyah, / Aynı susayış, aynı koşuş, aynı... / Of... hep aynı şey, aynı şey, aynı
şey, / Aynı, aynı, aynı, aynı, aynı... "
Ölüs bir dostun.
*
HİÇ
‘Bakın işte bu Sezar / Nötrinomun akışında su /
Alçaklığın boşluğunda Jüpiter / Kimononun içinde bir kuğu / Geliyor kırmızı at
Borjiya / Po ovası kalçası Bükreş bu / Duasını saçıyor bir Efes / Fanus Jiyal
içindedir durduğu / İşte şu gördüğün bir müon / Satürn tutmuş saçın döllüyor /
Düşlerinde orakl bir nöron / Dişler iken kıyametin koptuğu’
Sözcük,
hiçlikten yapılmış, dal boşlukta asılı duruyor, kanat var kuşu yok, uçuş var,
kanadı yok, yörünge, çıplak odağı imgelerden soyunmuş, ışık, bin bir surat ama
yansıtamıyor görünür olanı. Kuzenim Valente bir güz sabahı böyle söylemişti.
Gylippos’un uşağı da ona üstü kapalı sözlerle kiremitlerin altında daha bir çok
baykuşun yatmış olabileceğini bildirmişti. Lakonialılar gibi az konuşurdu
Valente, az konuşana Lakonik derler bilirsiniz. Euripides’in, Telephos adlı
tragedyasındaki ‘Kurnaz olan yalnızca Odysseus değildir.’ dizesine bayılırdı o.
Bu tragedya kayıptır ama, Valente bu dizeden Homeros’a da öykünülebileceği gibi
bir umar çıkarırdı kendine. Valente değilse de Vanina’nın evlenmek istememesinin
nedeni ise Sulla’nın yönetimden vazgeçme nedeninin aynıydı: Romalıları
küçümsemek. Sulla elini gözlerine siper yaparak, katırıyla, tam Appia yolu
ayrımında, güneşin koronasına bakıp; ‘Napoli prensi hayvanların özel deyimle
mobilyadan sayılamayacağını söylerdi ama düşes, hayvanların mobilyadan sayılması
gerektiğini kanıtladı ve ileride başka bir karar verilinceye dek bunları
kullanması kararlaştırıldı’ dedi. Bu karar şehirde yarasanın uçuşu gibi hafif
bir gürültüye neden olmuşsa da, uygulamada hiç bir değişikliğe yol açmamıştır.
İnsanlık tarihi sözde çok zaman alıp, uygulamada hiç bir yarar sağlamamış
oyalanmalarla doludur. Vanina siyah sever demek olan melankolik deyimine karşı
‘faust’u, ‘neşeli’ sözcüğünü severdi. Dalgın Valente ise yine aynı sabah;
fosforlu gaz çuvallarının üzerinde, bir drahmi, ‘avuç içi kadar’ Dorian Gray’de,
ise su seneğinden iki çalgı var demişti bana... Miyaav!..
II
Ne,
nedir?.. Yaban bir güneşte parıldayan İyon gemileri midir, Panoramik Pan ya da
Peri Perikles midir, Eflâk neresidir?. ‘Bayraklar durup dururken tahta
saplarından ateş aldı ve güçlükle söndürüldü, üç karga yavrularını yolun üstüne
getirip yedi, artan parçaları da yuvalarına geri götürdü. Tapınağın birinde
fareler altın armağanları kemirdi, hizmetliler kapanla bir dişi sıçan tuttular,
bu da hemen kapanın içinde beş yavru doğuruverdi, ama bunlardan üçünü yedi.
Hepsinden önemlisi duru ve bulutsuz bir günde bir trompet sesi çınladı uzun
süre, acı acı öttü, bu ses o kadar şiddetliydi ki herkesin usu başından uçarak,
kartalın karşısında umarsız kalan tarla faresi gibi, büzülüp
kalmıştı.’
Nesnel bak kanser hücresinin güzel olduğunu kabul edeceksin,
sürünerek geziyorsun kırmızı granüllü Mars toprağı üzerinde, genişleyip
patlarken narin sporlar, taç yaprakları gibi ağlıyorsun. Her cenin erbezlerinden
sinyal gelince üretilen erkek hormonuna batırılmazsa dişi olurdu, çocuğum yok
diye üzülme, sırf bunun için Aziz Augustine, ‘Dışkı ve sidiğin arasından doğduk’
diyerek (bu olayı ve) kendini küçümser (ve) Apolenyen bir kültür yaratmaya
çalışırdı. Ama gök çalkandı, erimiş bakıra döndü, kitap gibi dürüldü, dağlar
yürüdü, eriyip toz oldu, atılmış yün gibi ak oldu. Güneş dürülüp toplandı,
yıldızlar toz olup döküldüler. Atina’nın ilâhları ve sofistler ağlıyordu. İşte
ki bunun için Sulpicius hançerli 3 bin kişi besler ve her şeye hazır bir genç
atlılar topluluğunu çevresinde bulundururdu. Kente acısın, Sulla ile anlaşsın
diye yalvarmaya gelen toyunları ve Bule üyelerini okla vurdurarak başından
savmıştı. Gene de ölümden kaçamadı geceleyin boynunu ve yüz kaslarını parçalayan
hançeri tutmak isterken avuçlarının da dilim dilim olduğunu gördük, böğrünü ve
karnını da kuru bir ağaç dalıyla oyup, deşmişlerdi. Titus, Sulla’yı severdi.
Onun bir karısı vardı, her Frigya öğlesinde, her İyon ikindisinde, çorbayı ölü
bir erkek eliyle karıştırırım derdi. Saçlarından asılan Apşalom nasıl Davut’un
oğlu olup Joab öldürdüyse, bu kadında bir öldürmendi.
Tanrının ruhu suların
üzerinde hareket ediyordu der Tevrat ama, gene de bir ölüler kitabıdır. Nasıl
III. Auguste, (I696-I763 Polonya ve Saxe elektörüydü) kendini ölümsüz sanıyor ve
Yedi yıl savaşlarında Saxe’ı ve onu kaybediyorsak, ölüm yürek atışlarında saklı
olup, alnımızın şakında yazılıdır. Ölüm törenleri, boynuzlu yılanın
boynuzlarıyla işlenmiş Sardeis taşıyla bezeli koşumlar, yollarda parlak bir
maddeden yapılmış pek süslü arabalarla doludur. Bu arabaları, Endülüs’ün,
Tetuan’ın ve Mequinez’in güzel atlarını geride bırakan iri kırmızı koyunlar
çeker. Sarmat kralları (Avrupa) Transilvanyalı prensler, Kıbrıs kızanları ve
Urfa okulu kapanınca Kuzistan’ın Cundişapur’una sığınan Nesturiler bile içinde
yolculuk eder. Ölüm sofralarında, özlem bitiren, ülkü yatıştıran, Lombardiya
kekliği, Sisam üzümü, Girit geyiği, Ephesos tandırı ve mersin balığı yumurtası
bile vardır (gerçekten menü budur). Korfulu keşişler, Cizvit eczacıları,
İspanyol çeteler, Peru’dan getirilen ötücü kuşlar, İsa’dan yüzyıl önce Suevlerin
reisi olan Ariovis’te, insan kemiğinden yapılmış flüt eşliğinde konukluk
ederler. Sarı şallı, durgun görünüşlü Tunuslular ve bu dünyalı herkes, Chopen’in
üzgünlükleri eşliğinde Ben-i Ahmer’in Guadalkivir’i gibi sessizce kederlenir ve
gözyaşı dökerler. Bizler ölüyüz. Cennet ve cehennem dünyadır. Dünyadan gidenlere
çılgınca gözyaşı döküşümüz, kahrolası bir ölü olduğumuzu anımsadığımız ve
anladığımız için ölümümüze ve gidenin artık: ‘Gerçel anlamda yaşayacak oluşuna’
duyulan bir imreniş ve bir çıldırtı hummasıdır...
Övgüler sana gecenin ruhu,
övgüler sana karanlığın tini
Ravendi’nin ölümü 9I0, İhvanü’s Safa toz oldu
gitti... Mööö!
III
Herşena kalesindeki mezarlarından aşağılardaki
kenti izleyen krallar, güneş tutulunca Küsuf tapınmasına durdu ve sakin biçimde
Gustav Holst’un Gezegenler Suiti’ni dinlediler. Semiz Ukrayna beygiri besleyip,
Litvanya köpeğine binerek yaşlı doğan ve çocuk olarak ölenlerin yurduna varmak
için yola çıktıklarında; güneş ışığının demeti içinde titreyip duran kelebek,
çölde oturup her şeyi bilen kendisi de dünyayla yaşıt Sfenks, iri yayvan
yaprakların üzerinde yüzerek her zaman kelebeklerle savaşan Yecüc Mecücler,
altın tüylerle kaplı, buz hakanının ülkesiyle karşılaştılar. Durgun yaz
havalarında papazın bahçesindeki bostan kuyusunun başında, yığılı ekinlere buğu
getirir diye, inek ahırında bile yatamadan kışı geçirdiler. Tolgasının üzerinde
kanatlı bir aslan kabartması olan defne yüzüklü vandalla karşılaştıklarındaysa,
hanın köşesinde yanık kilden yeşil küpler dizili ve ortadaki vazoda mor haşhaş
çiçekleri vardı. Sayısız küflü ekmek yiyerek, fincanlarla acı su içiyor; göz
bebekleri, deliğinden kızıl bir kor gibi parlıyordu. Kaçarken çalılar dikenler
çarpıyor, ısırganlar dağlıyor, deve dikenleri baldırlarına batıyor ve amber
gözleriyle, devasa kenelere benzeyen jelatinden tankerlere binerek, yıldız
yurtlarının içinde, tragedya diyesim teke şarkıları söyleye, söyleye yol
alıyorlardı. Kurrig kurrig!..
IV
Yemen valisi Ebrehe, San’a kentinde
yaptırdığı kiliseye, Kinane kabilesinden bir Arap’ın yaptığı hakaretin öcünü
almak için 570’de (peygamberin doğum yılı) Mekke’ye bir sefer düzenledi. Köpek
yıldızının büyük çocuğu, insanın ölümlü bir bedenden başka yitirecek nesi var ki
diye kendine kıydı. Lübnan dağındaki kule gibi düzgün burnuyla, Arap denizindeki
incileri saklayan mercan, Seylan tarçını dudaklar... Diyesim: “la consolation
des arts” -sanatın avutması- bütün bunlar.
Sadık, Belzora’dayken Merih dinini
araştırdı, Sadık’a batan güneşin denize dalmadığını bildiklerini söylediler.
Ölülerin ağızlarına pembe inci koyan Zigangular (Japonlar) gibi soluk kırmızı
incili sofradaki Keldani ant içerek Tanrı Teutas ve meşe yaprağından başka
konuşmaya değer konu olmadığını söyledi. Tidor ve Delhi baharatları gibi koku
yayan saçları vardı...
İşte diyorum, asmalı kahveden bir insan gelip geçiyor,
ne değeri biliniyor, ne bir vahiy iniyor, ne dünyanın haberi var, ne bir yaprak
kımıldıyor. Yaklaşırsanız çok çekingen, sanki her şeyi sessizlikle
yönlendirebilen bir yalvaç, suskunlukla yaşamış bu ahali. Kendilerini
sessizliğin tadına bırakmışlar. Tembel krallar gibi başını çevirse, ötüşen
kuşlarla, kırları görüp afallayacak! Vraak!..
V
Anadolu’nun limanları,
körfezleri, iklimi, sınırları, ayazmaları, kiliseleri, panayırları, mandıraları,
kantaronları (kentauros) fesleğenleri, lahanaları, Yunancadır. Arabistan
geyiğinin yüreğindeki panzehir taşı vebayı iyi ederdi, ay taşı, ay ışığında
büyüyüp küçülür, meloceus hırsızları bulur, üçgenin iç açıları toplamı yatay bir
düzlemi işaret eder. Şeytan taşı cinleri püskürtür, akik öfke yatıştırır, yakut
uyku getirir, zebercet ayın rengini soldurur... Vaktiyle çölün ortasında
unutulmuş bir kum tanesi yazgısından yakınırdı, yıllar sonra elmas olmuş, şimdi
Hint hükümdarının tacını süslüyor. Şşşt!
VI
Herkesin bildiği ve büyük
Zind kitabında yazıldığı gibi insan ayrılmak için birleşir. Kirpiklerin
büyücüsüyle Memphis’e gittiler, büyük hekim Hermes, ‘Sol göz yaralarını
iyileştirmek olanaksızdır’ derdi. Bantu dillerinden biriyle konuşuyordu. Sur
kumaşı kırmızısı gibi soyu tükenen kaplan, sonsuz evrenin hiç bir yerinde,
sonsuz zamanın hiç bir anında, bir daha var olamayacağı için son bir kez içini
çeker, yıldızlara bakar ve sahranın ortasındaki granitten ceylanı düşlerdi.
Çekiç başlı köpek balığı durdu, Anka kuşu avlamayı yasaklayan bir Zerdüşt’e
bakarak, tavşanlar toynak ayaklı olup, sineklerin kondukları eti çürüttüğü,
iyilik için fırsat çıkar mı, kötülük içinse her an çıkar, bir suçsuzu
cezalandıracağına, bir suçluyu salıver diyerek bana baktı. Horeb çölünde bir
Tuareg demişti ki, Aşkı güzelleştiren onun yitirilişidir. Irmağın sisi gibi
uçuk, sabahın ayağı gibi soluk, ak gecenin kanadı gibi sönümlüdür aşk. Kız
makaraya mavi bir ipek sarıyor, sarı kedisi de ayaklarının dibinde yatıyordu,
yüzü melek yüzü gibiydi. Avcının tuzağına düşmüş bir faun gibi inliyordu. Ağaç
şeytanlarının keçi çobanlarına lavtalarıyla büyülü ezgiler çalışı gibi
ağlıyordu. Bu ara (şimdi) yaban eşeklerine binmiş üç Arap peydah oldu, havadan
uça uça bir kadın geldi, akbaba iskeleti uçar mı uçar, Afganlıların kurban
ettiği kara buzağı gibi. Rus prensi Finlandiya’dan altı Ren geyiğinin çektiği
bir kızakla gelmişti. Kızak kocaman bir altın kuğu biçimindeydi, kanatlarının
arasında da prensesin kendisi vardı. Uzaklarda, kar sarayında otururdu, kara
haşhaş çiçeği, Adonis’in çehresi, Hadrian’ın, Bithnyalı kölesinin sıcak
dudakları gibi alışkanlık yaratırdı.
Annenin kutsal gölgesi altında yaşama
karşı duyulan eziklik gibi, kente dokuz kapıdan girilirdi, her kapıda dağdan
bedeviler indikçe kişneyen tunçtan bir at vardı. Kulelerde eli yaylı okçular
durur, gün doğarken okuyla bir gonga vurur, gün batarken de boynuzdan bir boru
çalardı. Solgun çehresiyle bir Çerkez bana bakıp gülüyor. Saray yolunda yaşlıca
olan, bir kez daha bana bakıp korkunç korkunç gülümsedi, dehlizin ortasında
Hakan ağza alınmayacak bir söz söyledi, tunç bir kapı ardına kadar açıldı,
gözleri kamaşmasın diye elleriyle gözlerini kapadı, bir sirke küpünün yanında
bir çocuk gördü, ayakları Havva kızlarının ayaklarından daha güzeldi (bir
kardeşi vardı), genç bir bahadır palayı üstüme indirdi, çelik içimden vızz diye
geçti ama bana bir şey yapmadı. Hakan silahlıktan bir mızrak çekip üstüme attı,
daha havadayken kapıp iki parça ettim, beni okla vurmaya kalkıştı, ellerimi
kaldırdım, ok havada yarı yolda kalakaldı, sonra Nubyeli bu utanılası olayı
başka bir yerde söyler diye beyaz deri kemerinden bir hançer çıkarıp boynunu
vurdu, adam ezilmiş yılan gibi kıvrandı, dudaklarından kızıl bir köpük geldi.
Melek yani Haberci demek olan İncil tam ortamıza indi. Aşk böyle bir şey miydi…
Kukurikuu!..
VII
Dinyeper ırmağının oralarda uzam yitince zamanında
yittiği bir kuyu vardır, gökbilim / astroloji Batlamyus devrinin bilimsel dini
idi, Stanpoli zehrinde yaşıyorum diyen ve üzerine Dakka tülleri ile Şam
ipeklisinden fistan giyerek şan dersleri alıp Kalyoncu Kulluk sokakta yürüyen
güneş apsisler hattından geçerken aya en yakın ve uzak olan bu noktalarda,
göklere yükselen bu kutsal süngüler şehrengizi İstanbul diye haykıran su
sülükleri vardı. Arabistan geyiğinin yüreğindeki minicik ak taş vebayı iyi eder,
gökyüzünün kaygan salyası uzaklarda yüzerken, yıllarca kendi kabuğunda kozasını
örerdi. Patrona Halil hamamının ilerisi Süleymaniye dedi. Kutsal gölgenin hafif
Kafkaesk, birazda melankolisi altında başlayıp, içsel akışlarla süren roman
sonunda bir hiçlikle karşı karşıya bırakıyor sizi, annenin kutsal gölgesi
altında yaşama karşı duyulan ezikliğin dile getirildiği trajik roman, ana
rahmine dönüş özlemi gibi, ‘Bekle anneciğim geliyorum’ demek istercesine,
‘Yakında, anne, yakında’ sözleriyle bitiyor. Ölmüş annenin ardından, ölüme
duyulan özlem tam bir karayoru, yaşama karşı yaşamı hiçe sayan bir iç çığlık
olarak alçakgönüllü bir aforizma. Bekle geliyorum anne! Ölüm sen bir hiçsin!
Çünkü yaşam bir hiç! Hiçliği hiçlikle yanıtlayan bir betik. 145 sayfa ve bir
hiç. Bu muydu diyeceksiniz? Yaşamın hayhuyu ve denetsiz akışı içinde, zamanın
sizi yaşadığı yaşama karşı gerçek anlamda hiçlik duygusu uyandırıp, bunu gerçek
anlamda algılamamıza yol açabilecek bir betik bulsaydım ‘Kutsal Kitap’ gibi ona
sarılırdım. Çünkü görmek için anlamak gerekir. Çünkü gerçek anlamda bir hiçlik
duygusunu kavrayabiliyor ya da yaşayabiliyor, algılayabiliyor olsaydık, yaşam
böyle olmazdı... Tarihte ölümün yüceltilmesinden çok daha başka bir şey olurdu.
Guguuk!
VIII
Sürülerini mağaradan mağaraya sürüp, küçük buzağılarını
omuzlarında taşıyan deniz ahalisini Girit karidesiyle besleyerek, yıldız
denizinden gelip, kanatlarından buzlar sarkan balinalarla çoğaltır, gemilerin
omurgalarında dünyayı dolaşan şeytan minarelerini, uçurumların dibinde yaşayan
kapkara uzun kollarını açıp istedikleri zaman geceyi getiren mürekkep
balıklarının yelkeni ipekten, güneş gözü taşından oyma kalyonlardan, arp çalarak
deniz canavarlarını uyutan denizcilerden, kaypak domuz balığının sırtında
dünyayı dolaşan çocuklardan, kıvrık dişli deniz aslanları, uzun yeleli deniz
küheylanları, keyifleri yerinde keçi ayaklı şen faunlar, kızıl altından
lirleriyle deniz kızları, öyle ki yaban baldıranı yiyenler, kara kurbağa etinden
çorba içenler, mavi bir kuş yuvasından çığlıkla kalkıp kum dalgaları üzerinde
taklalarla dönüp dururken, iki benekli kuş karşılıklı ortaya çıkıp göğüs göğüse
vuruşarak ıslık çaldı, önüne çıkan kara bir köpeği söğüt dalıyla kovaladı,
keçinin boynuzu üzerine yemin etti, çiğ kömürde mine çiçeği yakıp dumanının
dolambaçlarını göz süzerek içine çekti, sarı kükürt tüylü garip bir kuş öttü,
aşağıda deniz gümüş bir kalkan gibi uzanıyordu, koyda balık kayıklarının gölgesi
kıpırdıyordu, aşağıda, gece yarısı yarasalar gibi uçarak cadılar geldi, bir kuş
kanadını değdirip suyu güldürdü, yüzü erguvan ağacının çiçeği gibi kül kesildi,
sesi kısık ve bir flüt sesi gibiydi, bir mağaradan üç çakal çıkıp arkalarından
dehledi. Tatarların ülkesinden ayı sevenler ülkesine geçtik, ulu göğün altında
aya uluyan mağaraların pullu ejderleri uyuyordu, ağaçların kovuklarından ve
hendeklerden geçerken Yecüc Mecücler ok atıyordu, geceleyin yaban adamları davul
çalıyordu. Rahibe, bana tanrıyı göster yoksa seni öldürürüm diye bağırıp elini
yakaladım, birden eli kupkuru kesildi, üstünde sıvama tavus gözü işli sırmalı
bir giysi vardı, zıplayınca kırmızı pabuçlarının tabanı göründü, derken dörtnala
koşan bir atın nal sesleriyle çınladı ortalık, ama ortalıkta at görünmüyordu,
insanların vücudun gölgesi dediği şey tinin gövdesidir dedi. Köylerde oturanlar
kuyuları zehirleyip dağ tepelerine kaçtılar. Magadealarla, ölülerini ağaç
tepelerine gömen tanrıları güneşten korkup karanlıkta hüküm süren Aurantelerle,
attan hızlı koşan at bacaklı Sibanlarla dövüştük. Bir taşın altından boynuzlu
bir kara yılan çıkarıp kendimi sokturdum, bir şey olmadığını görünce korktular.
Geceleyin İllel’e geldik, ay akrep burcuna girmiş ve ortalıkta, bulanık sıkıcı
bir hava geziyordu artık. Haavv!
IX
Tekne kazıntısı olmam sıfatıyla
hep hor görülmüşsem de büyüdüğüm de kır serdarı olarak herkesin imrendiği bir
yaşam sürmüşümdür. Ama kırklı yaşlarda hizmetten azat edilince, sıkıntıdan balık
beslemeye başladım, iki küçük balık, iki ayrı kavanoz içinde, aylarca iyi
baktım, öylece yaşadılar, bir gün kavanozlarındaki suda bol oksijen olsun diye
onları kurnanın altına tuttum, basınçla dalgalanıp aşağı yukarı çıkıyorlardı,
hoşlanacaklarını sandım. Sabaha ikisi de sersemleyip yorgunluktan öldüler.
Kulakçıklarından kan sızıyordu. Sonra anımsadım, katil balinalar, küçük
balıkları, ringa sürülerini, bir araya toplayıp kuyruklarıyla denizi döverek
onları önce sersemletiyor sonrada yem yapıyorlardı. Benim kurnalardan
kavanozlara basınçlı su sıkmam, balinanın oyununa yani aynı sonuca yol açmıştı.
Sonuç olarak: Ben bir katil balinayım... Tüit tüit!
X
‘Nuh efsanesi
bir tahta kurdunun bakış açısından anlatılacak olursa ortaya nasıl bir yorum
çıkar.’ Bir deniz canavarı, dalgıcın Şah Firuz’a getirdiği inciye aşıkmış,
hırsızı öldürmüş, inciyi yitirdiği içinde yedi ay yasını tutmuş. Hunlar kuyuda
tuzağa düşürdükleri zaman, şah, inciyi fırlatıp atmış. Bu öyküyü Prokopius
anlatır. (Prokopius’un yaşadığı gezegenle ve halkla arasında sudan bir gölge
duvarı varmış, bir tür perdeymiş, duman parabollerinin içinde kuş ve kuşku
içinde yaşarmış, karşı elektron yüklenerek ağırlığı sıfıra indirilmiş tayy-i
mekânlarda görünürmüş, hasılı öyle ya da böyle -söylentiye göre- bu Bizanslı
epeyce bir hikmet sahibiymiş ) İmparator Anastasius bulana 500 kental altın
vereceğini bildirmişse de inci bir daha bulunamamış. Lehistan kralı Sobieski’nin
hükümdar yatağı, üzerine tellerle, firuzelerle Kuran’dan ayetler işlenmiş, İzmir
ipeklisindendi. Bu yatak Viyana önlerinde Türklerden alınmıştı, daha doğrusu
elektron yuvası gibi Osmanlıdan çalınmıştı! Cibinlik kubbesinin titreyen
yıldızlarının altında eskiden Muhammet’in sancağı dururmuş. Hayfa müslinleri,
Dakka tülleriyle dokunmuş aralıkları varmış. Rodos kamışları, Knidos sazları
gibi ince uzun leventlere çok yakışırmış. Tiberius’un çevresinde cüceler,
tavuslar övünerek gezinirler, sirenler zil çalar, patikalardan havalanan, ipek
siyahı kuşlar-gürültücü kuzgun sürüleri havayı çınlatırken, tepelerin kavalcısı
kolcunun kırbaç atmasına öykünür ve; sabırlı altın el, ‘Çıt yok koskoca ovada /
Yapayalnız üzümler tütünler’ dermiş.
Nalları gümüşten atları vardıysa da,
VI. Charles’e bir cüzzamlı deli olacağını söylemişti, öylede oldu, aşk, ölüm,
delilik, resimleri bulunan Arap kartları gösterilince yatışıyordu. Güneş Kova
burcundayken, Kova çağında, Kosova sorunu vardı. Güneş tutulumuna, Vietnam’da
kurbağa, Paraguay’da jaguar, İskandinavya’da bir çift kurtun neden olduğuna
inanılır. Yahudiye kralı Hirodes zamanında Abiya takımından kahin Zekeriya’nın
karısı Elizabet, Harun kızlarındandı. Dionizos, hayır Lysandros çocukları aşık
kemikleriyle, büyükleri de antlarla aldatmalı derdi. Ey Lysandros, gürültülü
Hoplites’ten ve arkadan gelen toprağın oğlu kırmızı yılandan uzak durun buyurur.
Kyros’un öldüğü Kunaksa savaşında. Yenilgiyi kışlağından kaçan sarı kanatlı bir
ejderha ulaştırmıştı, çatılmış kalkanların sükünet dolu adasına, denizi
turkuazdır. Çınıltısından su perileri kulaklarını balmumuyla tıkarlar. Ama bu
garip gezegende dolaşırken, bir kum çölü gibi görünüyordu ortalık, gündüz bitip
güneş batınca da gecenin denizlerine dönüyor çöl, birden okyanus olup ortalık
balıkla doluyordu, en yakın yıldız (Tarık) görünür görünmez yine çöle dönüyor ve
güneş batınca yine deniz çıkıyordu ortaya, orada bir yeraltı kemerinin
gölgesinde suları sürenlerin türküsünü dinlemiştik… Şarkı, bu topraklarda herkes
savaştı ve öldü, ölenlerin Allahları ve topraklarından başka ortak hiç bir
yanları yoktu diyordu. Şarkıcının üzerinde balina kemiğinden bir etek, altında
da çelik bir korse vardı. Zamanın modasıydı ve canlıya da benzemiyordu ama
hareket edip ses çıkarabiliyordu. ‘Ejderha / (alabalıkla çiftleşmiş / fil
doğuruyor). Bu bir şiirdi. Sanki bebek ağlaması gibi. Ikra!
Ikraaa!..
XI
Işık saçsın ve inan olsun ki, Larende ve Gördes gibi
avlaklarda, sekbanlar, samsuncu ve zağarcılarla birlikte cem’an 17000 kişi ava
çıkardık. Padişahımız, ‘Kadın doğurur, erkek öldürür.’ der ve hiç bir zaman dişi
faun avlamazdı. Bir gün Tavşanlı korusunda dolaşırken, yaban leylakları
üzerinde, sanki fil kulağı, sanki lahana yaprağı cesametinde mor bir kelebek
yakaladık, kelebeğin atmaca güvesi kanatlarında, Hering yanılsamasına benzer,
baykuş gözü gibi iki göz vardı, öylesine ürkünçtü ki kelebeğe Elenlerin kinci,
hırçın ve fesat tanrıça, uğru ve uğursuz kraliçe, kıskanç Hera’nın adını verdik.
Av esnasında öyle açılırdık ki, kimi zaman Midilli önlerine bile düştüğümüzün
ayrımına varmaz, açıkta balinalarla, deniz kırlangıçlarının sevişmesine tanık
olur, sekban başı coşkuya kapılıp, gayetle ve gayretle havaya güvercinler,
tavuslar, tellim sülünler salar yer gök tören şenliğine döner, bin bir renkle
bezenir, hava kanatlar ve kuyrukların feykleri, dönüş ve taklalarıyla bir
hareket ve renk cümbüşüne, coşkulu, usa sığmaz konfetilerle dolu bir irem
bahçesine dönerdi. Avlaklarda neler bulunmazdı ki, çiftleşen erkeğini yiyen,
serçe avlar örümcekler, kurbanını zehirleyen topuz (gürz) gibi böcekler, el
büyüklüğünde, kuş kanatlı kelebekler, hayaleti andıran yusufcuk, ölü taklidi
yapan çekirgeler, sayısız balıkçıllar, keşiş kuşları, kaşıkçılar...
Padişah,
denize kaşalot gölü, lagünlere, dalyanlara, levrek yurdu derdi. Ava eski
Bizans’tan ve sisler ülkesi Trabizes’ten, Pontus’dan kimi reaya ve keşişlerinde
katıldığı olurdu. Konaklar terk edilip yaylaklara çıkıldığı zaman, yollarda kimi
haseki ağası, dalkavuk veya cin fikirli maskaralar padişaha hoş görünmek için,
pislikte oturur Eyüp’ten kıssalar, Sezar ordularının yolunu değiştiren
Kaledonyalılarla ilgili gülünçlük ve tuhaflıklarla dolu anekdotlar, bin bir gece
öyküleri anlatır, Homeros’dan ağıtlar, kör ozan Tamiris’ten (tilmizi) orfeler,
epopeler okunurdu. Lundenburgh’dan, Romeburgh’a kimi atla, kimi kalyonla, kimi
yayan yapıldak giden ve yolculuğu Tsargorad’da biten bir gezginin başından
geçenler ve Apeninli Dante’den dizeler, ölüler ülkesi Ellis ovasına gittiğini
savlayıp padişaha us dışı ‘Gehenna Öyküleri’ anlatan hünerli bir prens, düşünde
kovaladığı tavşana havlayan tazıya ilişkin av masalları, sandal ağacıyla ırmağı
geçip Atahualpalıların yanına varan, Akheron’da inançsızların ölüleri su yüzüne
vurdu deyip dilbazlığıyla ilgi çeken bir serüvenci, avlanmaya giden erkekler ne
avlayacaklarını mana duvarına yumuşak bir taşla çiziyor ve resmi çizilen hayvan
taşın içinden (canlanarak) çıkıp hepsine saldırıyordu diyen bir fabl ustası ve
güneyden gelme bir dengbej hepsi hepsi vardı doğrusu av sırasında...
Cehennemde yalnız Sarpens ve Lacerda adlı gök cisimleri parlıyordu derler
ama burada da Erendiz ve Sekendizler parlardı hep. Adı söylenmemiş Yusuf ve onun
kuyusu kadar derin bakar zebaninin bekçilik yaptığı ormanlarda avlanırdık. O ve
bütün alem güzeldi doğrusu. Saksonyalı askerler Dankirk’e çıkarken bellerine
kadar suya gömülmüşlerdi, şimdi cesetleri de öyleymiş. Bizde atlarla yarı
belimize kadar bataklıklara girer, sazlıklarda kaybolur, sazan göllerinde gün
ikindiye vurduğu zaman uzun gölgelerimizle dağlara vuran heyulalar olurduk.
Deliktaşlı Ruhsati, Hayali, Kul Mehmet, Bağdatlı Ruhi, pişmanlık ve hata dolu
yaşamından dolayı Hatayi mahlasını seçen Şah İsmail’de bizimle olur, neşe verip,
şenlikli varsağılar, methiyeler, av kasideleri okur, patırtılar arasında kahkaha
çiçekleri gibi açılıp saçılıp-bağırıp çağırarak, gürlenir, mutlanla dolardık.
Bir de Knidos’ta evinin damından yıllar boyu Kanopos yıldızını gözetleyen
Eudoxos vardı avcı kullar arasında. Kraliçe Elizabeth’in Sultan III: Mehmet’e
armağan olarak sunduğu orgu, I699, 25 eylülünden beri çalan bir ticani vardı,
gökte Fomalhaut’la, Güney Balığı’nın oralarda bir yerde oturur bize seslenirdi.
Yalnız avlanmakla kalmaz, şifalı otlar, acımıklar, aylandız, şerbetçi otu,
karamuk ve yemlikler toplayan kimi hekim ve meczuplarda bize katılırdı. Uzak
eyaletlerden bir sayrı, ender bulunur ve yalnızca Gediz’de yetişir terafik otunu
yiyerek akıl baliğ olmuştu, gene bergamot otu yiyen bir sametin dili çözülmüş,
lavanta koklayıp, önermeyle sedir ağacının dibinde sabahlayan av katarından bir
mefluç da şifa bulmuş, hatta ağır aksak yürür değil koşar olmuştu. Bu adam öyle
ki 17 yıl boyunca atla gezdirilmiş ve ama iyileşince ömründe bir daha binit
üzerine çıkmadığı söylenmişti. Apolyont gölünün oralarda Afrika’dan gelme tropik
çiçeklerle dolu bir Habeş bahçesi vardı, kimi dermansızların eczasıyla,
sarilerin sağaltımı buradan temin edilirdi. Avda hepsi işlentili 4000 havlu,
1100 yorgan, 800 çadır, 600 güğüm ve daha sayısız zerzevat katırların sırtında
bizlerle yolculuk ederdi. Sonra bulut gibi sinsi yaklaşır Hilal-i Ahmer’e benzer
bir cisim gökte belirdiğinde av ancak biter ve cem yolcu yurtluğuna dönerdi.
Semipalatinsk, Astrahan, Novaya Zemlya’da acayip ışıklarla dolu nükleid
zindanlardan hayırsız haberler gelip ahval düzelinceye dek; avın ikizi için dahi
4 yıl beklendiği olurdu. Avlara ışık ve ark dokunağı gibi atılan oklar öyle
parlardı ki; ah, ah, diller nasıl anlatır...
Ama her şey ve her şey, o
padişahlar, o avcılar, avlaklar, o yaratıklar, halayıklar hepsi bir gün geldi,
yok oldu gitti ve her şey, her şey bitti. Her bir şey sisler arasında eriyip
tükendi... Ölenler için, o incecik bedenler zamanla bir siluete, o sıska
siluetler, bir hayalete, o zarif hayaletse, gökyüzünü kaplayan bulutlara
karışıp, silinip yok olmakta derler… Platon’un ruhu, Afrodit’in bedeni, sonsuza
dek Hellas’ın güzel gözlerine çekildi, baykuşla, cırcır böceği, kertenkele ve
fare yedi dostlarım. Uyuuuu!..
XII
Zaman var, ölüm de var
dedi. Kuzguni ve güneş başlı yılan, kapılara üç kez vuran ve eşiklere gölge
düşüren zamandır... Ve zaman, sırtlan tüyü mezarlarda sessiz gülüş, sönmüş kor,
kör kar ve ‘son iç çekiş köyüdür’ artık . İşte o köyden bir şarkı; söyleyen Agi
Mishol, Macarlı!..
‘Esirgeyen, bağışlayan, tanrının
adıyladır...’
...
‘Hepimiz buradayız- / Yeryüzündeki sıcak ve canlı
herkes, / soğuk olanlar şimdiden / yerin karnının altına / saklanmışlar- /
mutluluk avcıları, acının kaçakları, / kaprisli melekler kristal bir an
bağışlamış onlara, / bizi birden şaşırtan bir okşayış- / birbirine sarılmalar, /
kucaklaşmalar, / aşkın aşka akışı.
Ve birbirimize bakıyoruz, / her yüz tek ve
benzersiz, / birbirimize dokunuyoruz / parmakların şaşkınlığı ve bilgeliğiyle; /
yelkenleri indiren gülümseyişlerimizle / düzgün ve barışçı / dişlerimizi /
gösteriyoruz birbirimize / heyecanlı, sıcak, / çekingen dokunuşlarımızla /
(çünkü başka türlüsü her zaman dayanılır gibi / olmayan / ve karşındakinin
gözlerinin aynasında / yanıtı pek belli olmayan bir bilmecedir).
Ve sevgi- /
evrende esen o sıcak soluk / eritiyor gergin tenimizi, / çekip çıkarıyor
derinlere gömülü göz yaşlarımızı- / bir şey seyrediyor içimizdeki bir yarıktan,
/ orada her zaman gören / bir şey / acıyor bizim insan oluşumuza, / acıyor
uçmayı özleyen / zavallı kürek kemiklerimize.’
...
Hayıııırrr!..
*
KESİRKREP
Yüz yıl önce Lübnanlı İsevi kendini
Suriyeli görmeye, Suriyeli Mekke'de kral bulmaya, kutsal toprak Yahudisi
Filistinliyim demeye hazırdı. Büyükbabam Botros'ta bir Osmanlıydı. Tren,
karanlık tarafından yolu kesilmiş gibi durdu. İşte o anda Turfanlı bir Türk
buhar oldu. Ortaparmak, tanrıparmağından kayar ve onun avuçla birleştiği
yere-tümseğe hızla çarpar, parmağı şaklatırken çıkan ses, o anda çıkar. Kuzenim
Köknar'la, Persî atlara bindim, Agra'da Babür İmparatorluğuna gittim. Mekanik
tarım yapılıyordu. Yirmi üç bin yılında, Ejderha'dan Tuban yıldızını geçtim.
Yıldız çapulcusu idik, troykayla gidiyorduk, yanımdaki Hannoverliye, sürücü bir
an dönüp “Çok benziyorsunuz, kardeş misiniz?” dedi; “Hangimiz, ötekine daha çok
benziyor?” dedim, güldü. Yüzü Venüs çarığıydı. Afrika'da yaşamış parazitin
Londra'da, Fleming'in penisilini buluşuna, Sarayburnu çamlarında öten böceğin,
Selim'in, Nigâr yerine Suzidilâra'yı keşfine, inanın yardımı olmuştu.
Hâkem, gökyüzünün koyu mavi bir testiden süzüldüğünü ileri sürdü. Cam
binaların doruğu saç biçimindeydi, elleri bağlı ışıkların içinde periler ve çöl
sıcağında krizantem koklayan bedeviler vardı; gotik tavanlı bir odada kadril
dansı yapıyorlardı. Onları işlevlerinin başında gördüm; yolculuktan bitkin
dönerler ve ölümlerine yol açan basamaksız bir merdivenden söz ederler. Evren,
bağışlanmış soylu rafları, giz yüklü ciltleri, uçsuz bucaksız bölmeleri ve
oturgan kütüphaneciye sunduğu tuvaletleriyle ancak bir tanrının elinden çıkmış
olabilir. Arı kaplanları, tanrının tüyleri ve post açı böyle buyurdu demek.
Meğer La Regence Kahvesi'ndeki Voltaire, Louvre'da oturan Prusya kralı
Frederik'le uşaklar sayesinde satranç oynarmış! Ve onlar biyoenerjilerinin
sömürülmesi için küvözlerde büyüyen hayvansal bitkilerdi. Biz matrikste
yaşıyoruz, simülasyon programımızı yapan siberzekâ kim ve nerede! Et ve metalin
sembiyozu, oluşan sosyal entropi, her şey ve herkes sahte. İnsanmakina ve
makinainsan hibridleri, çiftliklerde Habil üreticiliği yapıyor ve düşler tanrısı
Morpheus'a taparcasına tapıyor.
Gezegende kopyasının kopyası insanlar
yaşıyor. İsa, kırmızı taş üzerinde. Ayın bölünerek Mekke'deki evlere pay
edildiğini ve sonra toplanarak kendi evine girdiğini gören, bunu kime
anlatıyor... Ki onlar, peygamber asasını gönderen Habeş Necâşisi gibi nükleer
silahlara tapıyordur. Ve inanın ki, öteki tanrıların arkasına gizlenen, sonsuz
ve maskesiz tanrıyı o anda gördüm. Kanatlı arabasıyla göğe yükselen, Keykâvus
gibi alımlıydı. Yıl 1795, Eli Whitney, Amerikan İç Savaşı'nın çıkmasına neden
olacak çırçır makinasını buldu. Ve o güldü, kızdı, güneş kuşuyla, Venüs atlasını
ve betimlenen manzarayı görsünler diye çamurdan doğanı ortaya sürdü. Yaratılansa
anda onu düşledi ve manzarayı pay etti... Gözünde İngiliz peyzajı, Malaya
gemisine şimdi bindi Vahdettin. Uskurluyla, maltızlar arasında Malta'ya gittim.
Telomerinin uzunluğu kadar konuşacaksın azizim; İ o a, a o i, sanki soğuk
şiirsin... Ama Godot'yu Beklerken, Lord Dunsany'nin, The Glittering Gate adlı
oyunundan esinlenmedir. Bu oyunda, kapısında cennetin çeyizlenmesini bekleyen
iki serseri vardır. Beckett, soluk alıp vermekle biten, üç saniyelik bir oyun
daha yazmıştır.
Hayvanlar, ahırın tavanındaki mavi delikten süzülen,
solgun, sünük ışıltıda gözlerini kırpıştıran, ağızları sıkıldıkça samanları
dişleyen ve uykularında samanyolunu düşleyen umursuz canlılardır! Horasan
tazısıyla, Pers diyarından gelmiş bir satraba pars saldırdı diyorlar, satrap onu
yakalamış ve beslemiş. Vaka siyah güller kenti Halfeti'deymiş, Eftalit Birliği
olayı görmeye gelmiş, kehribardaki amnion sıvısında, Ankol sığırıyla çelikten
yağmur, silisyum karıyla argon buzulu, sodyum fırtınasıyla nitrojen bulutları
varmış... Katullus çeşmesinde, kanıyla abdeste duran Haydar ve kozmosta, uzak
bir yıldızda, kaplanlar, kunduzlar birbirine kükrer, şakalaşırlarmış. Führer
girmiş araya, Japonya'daki altın madenlerini ele geçirmek için savaşmayız,
Japonya'daki altın madenlerini ele geçirdi desinler diye savaşırız, demiş.
İstanbulluların zürafaya deve-leopar dediği, Busbecg'in anılarında geçermiş.
Atasal örneklemle, burçak demetlerinde, eski Avrupanın bengi özeği Roma
parıldar. Demek ki, kırlangıç otları, mineşşeytanirracim, postmodern kinizm de
var... Suyu kırıştıran gemiler ve tecim tanrıları, bir İranlının hançerlediği
Hölderlin'le, Hitit yayı ve Karluklar bir arada, Hint kökenli ticaret tanrısı,
servetengiz katır Mullo'ya giderler, Afrika kökenli doğurgan tanrıça Tule, bitki
tohumlarını taşıyan örümcek olarak kervana katılır, Mısır tanrıçası ve çocuk
doğuranlara yardım eden kurbağa Heket gelir, Kıpti tanrıça Bat, bereketi
simgeleyen bir inek ki bolca süt verir. Şu dağa bak; hiç kıpırdıyor mu
sevgilim... Uyumlu keman sonoritesi, yaratıcı arpejler, okları ve yaylarıyla pek
bir anlama bürünmeyen tüylü postlardan oluşan bir dünyadır bu Marilyn!..
Hera'nın sütü gibi aydınlık ova. Mandaların çektiği bir kağnı, Cebrail sularında
gölgeler, Ars Archanum Archanorum Omnium derler. Genç kadın kendini çıplak kolla
manastıra almayan rahibe, “Ne o yoksa tanrı kendi yarattığı kolları beğenmez mi
oldu?” diye söylenmeler, ırmağın süzülüşüyle, utangaç söğütlerin altında, Emevi
elması yerler. Çavdar mahmuzu, Delaware ırmağı, kısrak gözü bakışlar, Tatar
ceylanı gibi, kanbuğusunun içinde ışıldayan köpük, kopmuş el. Dandenong
yolundaki feci kazada iki ölü, bir bayanın kuyruğu kopmuş, bir de kolu. Kanguru
ve balinaların anılardaki yolu... Uzaydan dünya üzerine bir kitap sarkıtılsa,
kopan çığlık, hepimizin çığlığıdır derdim. Kulağı lir tellerinde oyalanan
benekli kedim. Çöl dikeniyle ağlaşan, Keats'in bülbülünde atıyor kalbim.
Sen gölgelerin üzerinden atlayamazsın ama, şair ölümün üzerinden atlar,
sen bilinçsiz olunacak yerde bilinçli; bilinçli olunacak yerde bilinçsiz
olansın. Sen her şey gibi eni sonu estete dayanansın, sen bakışını ölümden
alansın, sen us dışına kayıp, anlamadığından heyecan duyansın. Sen yaşamla
başedemeyen, kolayca okuduğunu kolayca yazamayan, güzellikteki töz gibi
gerçeklikten kaçansın. Tanrı amacını şiirde bulur, sen sonsuzlukla yoğrulan ve
yeryüzünün varlığını ölerek kanıtlayansın, sen Atina'da böcekler gibi yaşayıp,
hiçlikte yok olansın. Sen şairlerin Roma'sındansın. Sen demiurgossun. Soyutu
somut, somutu soyut yapansın. Ne kadar yaklaşırsan o kadar yakansın sen. Şiir,
şeriat ve arş aynı kökten, ey Karpatlar şahini, geçmişler boyu arlanıp
utanmadan, anlamlara anlam katansın sen. Ey kaos, bir an için dur; sonsuz+1
gerçek midir, ki gerçektir ve ağzımız diş evidir; öyleyse sonsuz yoktur! Sen,
Tschuang-Tsu'nun içinde uçtuğu bir bahçe, bizzat kendisinin olduğu sarı ve
hareketli bir üçgen görüp görmediğini asla öğrenemeden, öylece ölmeyi seçip,
öylece de sönüp gideceksin sen!..
Askerlerinin ayaklarını Hint
Okyanusu'nda yıkamak istedi İskender. Komşum, Hırsız Saksağan Uvertürü'nü
dinler, ağaçlarla alay eder ve sıkça parmaklarını sayar tanrım, Eltâk kapısından
gir, Abuzer tahta semerli bir devenin üstünde, Yesrib'e varmadan yolda ölmese;
bergamodi mor, galibarda sarımsıdır... Atamız Ksenephon, yağmur atmacasıyla,
kedi ve Montherland'ın Pasiphae'sindeki üç kişi, hep birlikte şöyle söyler:
Düşünce ve ahlakın olmazlığı hayvanları, bitkileri ve suları bizden daha soylu
kılmıyor mu... Ve aşırı içtenliğin küçültücü alçaklığı, duyumsanır yapaylığın
tiksindiriciliği gerçek midir... Gerçek; nesneyle, us arasındaki uyum mu,
Keyhüsrev'in, Babil'de ki Kunaksa savaşında büyük kardeşi Ardeşir II'ye
yenilmesiyle çocukları ortada kalır mı... Vladivostok, Neptün'e bağlı köy
müdür... Beethoven'in çekiçli piyano sonatında, dizanteri yeşiliyle...
Basübadelmevt; ey bakılışı güzel, gerisini sen söyle!.. Notaların do, re, mi
gibi adlarla önerilmesini öne süren ilk kişi onuncu yüzyılda yaşamış bir
Milanolu keşiş olan Guido d'Arrezo'ydu. Bu adları da bir ilâhinin her bir
satırının ilk hecesinden almış. "UT queant laxis, REsonare fibris, MIra
gestorum, FAmuli tuorum, SOLve poluti, LAbii reatum, Soncte Iohannes. UT yerine
bugün kullanılan DO, sonradan Giovanni Bononcini tarafından eklenmiş. Gereksiz
Bilgiler Ansiklopedisi'nden derlenmiş. Elektral kompleksler, Londra kışa Rus
manzaralarıyla giriyor, insan yaşamak istediği şey için ölür, cennette saf
güzellikten başka bir şey olmadığı için insan güzellik kavramını
algılayamayacağını bilir!.. Ney, nayistan kamışlık demek... Cahiliye döneminin
Muallaka şairlerinden biri olan Kaab bin Zuheyr, Allah resulünün affına mazhar
olup onu övdüğü "Banet Suad" kasidesini okuduğunda, peygamber bürdesini çıkarıp
Kaab'a vermiş. Aliye Berger'in Giritli olan annesi ölü kelebekleri perdelere
dikermiş. İsa'nın babasının, gökyüzünü temizlesinler diye gönderdiği kuyruklu
yıldızlara, insanlar Havari Süpürgesi dermiş. Budha buyurur ki, geçmiş ve
gelecek yoktur, sonsuz bir şimdiki zaman var. "Bütün günahlar kusurlar senin
diyorsun / Bunca kandan, gözyaşından alınmıyorsun / İnsanı sen yaratmadın mı ey
güzel tanrım / Eh o zaman benim kadar, sen de kusurlusun." Umberto Eco, üç tür
bellek var diyor, biri organik bellek ki bu et ve kandan oluşur, insan beynidir.
İkincisi mineral bellek olup, eski çağlardan beri kil ve taş tabletler ile
günümüzde elektronik belleği taşıyan silikon bu sınıfa girer. Üçüncüsü de
bitkisel bellektir, bu da bir zamanlar papirüste görülürdü, şimdiyse kâğıtta
saklanır. Gümüş Selçuk parasının üstündeki aslan anırır, hortlaksı ağaç kökleri,
İskender annesinin mektubunu sessizce okur, askerler dehşete kapılır, okuma o
zamanlar sesli yapılır. Korku ve şaşkınlıkları bundan.
Diderot'nun
karısının depresyonu atlatması kitap okuduğundan. Kaç kere söylenirse de belki
umar var. İstanbul "eis ten poli" den geliyor, şehir içi, iç şehir demek. Samuel
Clemens, Mark Twain'miş, Farsça sam (ateş) ve enderun (içinde) sözcüklerindendir
semender. Uyak olsun, İskender babasının düşünü gerçekleştiren demekmiş! Kuşşara
kralı Anitta'nın laneti "Şehri geceleyin yaptığım saldırı ile aldım. Yerine
yaban otu ektim. Benden sonra her kim kral olur ve Hattuş'u yeniden bayındır
ederse gökyüzünün, fırtına tanrısının laneti üzerinde olsun." Barış mı; bir
manolya şarkı söyler kendi kendine... Ağla, ağla Selene. Bir gözlemci
karadeliğin yuttuğu bir tonluk kütlenin kurşun levhalardan mı, kuş tüylerinden
mi, yoksa bir uzay aracından mı olduğunu bilemez. Öklidyen yol integrali,
Cervantes, Don Kişot'u İnebahtı dönüşü Dalmaçya kıyılarındaki Curzola Adası'nda
yazdı. Abd Yeğuş El Harşi, atlı şairlerdendi, at üstünde öldü. Şiirlerde yalın
gerçeğin, mistifize edilerek anlakta sorgu pencerelerine dönüşmesi,
soyutlamaların ipek örtüler ve gizemle ruhanileşerek, bireyin arayışı, mutsuzluk
ve umutsuzluğun; uyumsuzluğa varan kapsantılara bürünmesi; sinik bir imge
anlayışından dolayı yadırganan, anlam ötesi diye nitelenebilecek yapıtlar,
şiirselliği düşüncenin buğulu yerlemlerinde ararken, anlamsızlığa, hiçlemeye
varmalar, öyküleme öremli, düzyazınsal betimler, monolog ve diyaloglar...
Zamanımızın umutsuzluğuna en iyi tanıklık eden şiiridir diye yazılması, bütün
aydın insanlar için bir uyarı sayılmalı, kalabalıkların ölgünleşmesi ve yergisel
bir erdişiliğin acı alaylara konu olması da metafizik şairler için dramatik bir
lirizm gibi kabul görmelidir... Hapsikord, piyanonun atası imiş, mış, muş.
Siirt, Bingöl. "Aqui, se queda la clara / la enteranable transparencia / de tu
querida presencia / Comandante Che Guevara..." Sartre olmak Sartre olmayanları
okumaktan geçermiş. Denizben hep aynı şarkıyı söyler, Hektor Kültigin. Su teresi
yiyin. Diri cesetler. Mardin Madrid arası kırmızı geveze, Bitinya kralı, Belh
emiri, mavi dağ kedisi gibi, naif bir soyutluk var evde. Elektrik yükü taşımayan
nötron, cinsiyet değiştirerek, pozitif elektrik yüklü protona, küçük bir bölümü
de bir elektrona ve bir elektron antinötrinosuna dönüşüyorlar. Mukata'da toprağa
verildi Arafat. Fakat, Mısır soyundan, yağmacı Sostrat ordusu erlerinin
burunları öyle uzundu ki, suya ağızlarından önce burunları değerdi, ölüm tanrısı
Menat ve eşleri kavga edenin ayırıcı sözleri amcam Musa, babam Aaron diyen
güvenilir unvanlı Zobat'tı. Gözleri görmeyen karanlığı bilemez der. Avernus
(kuşsuz) çıldıran bir elma ağacı, Schoppenhauer; sahip olduklarımız bizi mutlu
etmeyebilir, ama sahip olamadıklarımız kuşkusuz bizi mutsuz eder. Ahh,
gözyaşlarından bir akvaryumun kapağını süslediği, bitki örtülerinden derlenmiş
yaprakların sayfalarını oluşturduğu, inek dışkısı, kan, bir dürbün fotoğrafı ve
insan derisinin ayrıntılarını içerdiği kalınca bir corpus geleceğin romanı
olabilir mi, aşkolsun Kato, gene söyle...
Yokluk o denli büyük bir yer
kaplıyor ki, varlık belki de, ondan kalan bir artık, belki de bir birikinti...
Elektronik çöp. Asıl yokluk araştırılmalıydı. Zaman kavramı olmadığında, insan
insanın tanrısıydı. Helikon dağında oturur Aedon, oğlu Itys'i öldürdü, Zeus onu
bir bülbüle çevirdi ve sonrada Itys Itys diye acı acı ötmeye koyuldu. Bir fizik
kuramı matematiksel güzelliğe sahip olmalıydı, Paul Dirac amcanız mı, maskenin
maskesini çıkaramazsın Chesterton, Sirakuzalı çoban Bourbon'lara kahya durdu!..
Venüs geçişi, derler ki baldıran zehiri hazırlanırken Sokrates flütle, yeni bir
ezginin notalarına çalışıyormuş. Lethe ırmağının suyundan içenler yeryüzündeki
yaşamlarını unuturlarmış. Leda çok eski totemik bir kuğu, Myrmidon karınca,
Arkadia ayı, diyesim kutsal hayvan adlarıydı. Theogonoia, Tanrıların Yaratılışı,
Erga kai Hemaria, İşler ve Günler, Hesiodos... Bak şiirin adı İkinci Ders; "Üst
kattaki kadın dövülüyor. / Tıp Fakültesi'nin sınıfları / bir bir boşalırken /
onun çığlıkları sokağı dolduruyor. / Öğrenciler Rathmines'teki, Ronelagh'daki
evlerine, yurtlarına dönüyorlar. / Ortalık süt liman / bir tek / hiç bir anatomi
dersinin akıl erdiremeyeceği / o çığlık dışında." Leland Bardwell, İrlanda!
Sanma ki, periler de cahildir. Yaşam; annenizin vulvasından çıkıp, tanrının
vulvasına girdiğimizdir. Merdivenli sütundaki perimsi yüzlü heykelin yılda bir
kez çığlık attığı ve yeryüzü kuşlarının çevresinde dolandığı, Tekfur
sarayındaki, tunç ifrit heykelinde ateş saçtığı, kıvılcımdan tutabilen kişinin
de genç kaldığı belleğimizdir. Zeyrek'teki Hazreti Yahya kilisesindeki mağaradan
her kış "koncoloz" denilen cadıların çıkıp arabalarına binerek şehri kolaçan
ettiği de söylenir. Onun tabletik ve levanten bir ruhla gözleri kamaştıran şiiri
yabanıllıkta uçarının şiirine belki benzeyebilir.
Psampetik, insanın
belleğini tembelleştireceği düşüncesiyle yazının derhal yasaklanmasını buyurdu.
Firavundu. Neogotik yaklaşımlar, dekoratif kolonlar caminin içinde fiktif bir
strüktür imgesi yaratmakta, diyagonal köşe lentolarının eğrisel konsol
öğelerinin desteğini de görebilirsiniz havada!.. Susa'yı ateşe veren Kserkses'de
geçip giden zamanı bu kadar gizemli kılan şey der ve ekler, yeryüzünün
çatılarına çıkıp bakışlarını Persepolis'e çevirirsen, güneşi bekleyen ufkumuzu
görebilirsin. Geçmişi görmekte olanak dahilindedir. O zaman uzam içinde uç bir
noktaya doğru uzaklaşıldığında, orada Büyük Basra'nın ötesinde öncenin öncesini
ya da sonranın sonrasını görmek hiç de zor olmaz. Standart model teorisi
dünyayı, kuark, gluon ve lepton olarak tanımlanan yapıtaşlarından oluşan
hareketli bir yapı olarak tanımlıyor. Kuarklar sadece ikili ya da üçlü gruplar
halinde bulunuyor ve bünyelerinde gizemli renkler taşıyor. Gluonlar ise proton
ve nötron gibi parçacıkların içinde hüküm sürüyorlar. Hepsi bir araya
geldiğinde, nedense aşırı çekingen bir yapı sergiliyor, insanın onu gözlediğini
fark edince yapısını değiştiriyor; düşünüp konuşuyor sanki mübarekler. Uzayda
dün'ün saklı olduğu bir kovuk barınıyorsa eğer, insanoğlu sonsuzdan vazgeçerek
bunun peşine düşmeyecek mi... Batıdakiler dün'ün ipini koparmış bir uçurtma gibi
gezinmesini izlerken, Doğu'nun gezgin ruhlu bilgeleri bu ipe daha sıkı sarılmış
gibi görünüyor. Hayal hududunda Moğol ülkesi, Silvia'nın ikizleri, bebeklerin
nereden geldiğini soran çocuğumu Munch sergisine götürdüm, Karasuk kültürü,
çelik dikenler ve Bullet galaktik kümesi rüyamda üstüme doğru geliyor!.. Ölmüş
kadında "labia büyümesi", erkekte "angel lust" görülebiliyor. Otuzu aşkın
uydusuyla Satürn'ün çevresinde minyatür bir güneş sistemi var gibidir... Ve ey
anılar, subay ölüsü yiyen erguvan renkli kuşlar, yıldızların örümceği, ışık
ısıya dönüşür, ısı ışığa dönüşmez, vaiz Salamo tam da bunu söyler. Bir güneş
altındaki, soyut bir algılama organıyım sanki, belirsiz bir korku, bilgiye
bulanmışlık, metafiziğin duruluğu ve koyuluğu, sevdiğimin sürgün gecelerine
benzeyen saçları, antilobu utandıran, söğütleri gücendiren kalçaları, ay ışığını
andıran göğüsleri, yaşam ölümsüzlük için, çokça yoksul demek sevgilim, üzülme;
zamanın yönünün geçmişe ya da geleceğe doğru aktığı, aynı şey... Aydan bakarsak
gökyüzünde gördüğün bir dünyadır, gündoğumuna, gün batımına, her iki şafağa da
gönülden bağlıyızdır. Gün batımımız, uzaklardakinin şafağı... Ey meymenetsiz
söyler, düstursuz Maymonides, ilk çocuğumu melekler aldı, küskünlüğüm bundan ve
ey ölmüş ozan...
(Sevgilim, törelerimiz aldatmaların boyunduruğundaki
prangalarımız, rüzgâr söylemediği, kuş sazlıktan görmeyip kulak vermediği
sürece, bu öyküyü sana kim anlatacak? Meşeliklerin arasından geçer, boruları
çalıp beklerler, bir karatavuğun sesi çınlamaktadır, birden derisinin benekli
olduğu söylenen Kharon çıkar karşılarına, insansı yelesiyle bembeyazdır, meşe
yaprakları da bize benzeyen yerini örtmektedir. Atinalı devlet görevlisi
küreklere asılır, yelken direklerinden, beyaz köpüklere atladıklarında,
Argonotlar uzaklaşmıştır. Ve karanlığın mucidi olan gözkapakları ağırlaşır, yine
de şafak sökerken gün ışığına engel olamayıp uyanırlar. Ovidius'a göre sirenler
kızıl tüyleri olan kadın yüzlü kuşlar!.. Rodoslu Apollonios'a göre vücutlarının
yarısı kadın yarısı kuş birer aydırlar, ama bütün nesneler, gemiler, dünya,
yıldızlar tanrının bir (sanat) yapıtı olduğu için yapaydırlar. 13. yüzyılda bir
denizkızı, bir su bendi boyunca Haarlem'e gelmiş, kimse onun ne olduğunu
anlamamış ve ona yün eğirmesi öğretilmiş, içgüdüsel olarakta, haça tapmıştır.16.
yüzyılda yaşamış bir tarihçi yün eğirebildiği için balık, suda yaşayabildiği
için de kadın olamayacağını söylemiş onun... İyi ki gökkuşağından geldiğini
yazmamış! Biz onmaz bir maddeden oluşan, yitik bir tanrısallığın, günahkâr ve
kabına sığmayan bir doğaçlamasıymışız...)
"Ve sen uyanıklığa değil,
önceki bir düşe uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmallıdır, o da bir
başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar sürer, sonsuz da denizlerden damlayan ve
dünyayı keşmekeşle, sayrılığa doyuracak olan kumlardır. Geriye dönerken izlemen
gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin. Salt
tanrı kalacak geriye, toz olan yalnızca gövdelerimizdir... Ey süsüne adandığım
ışıltı, anılardaki dost, ey gökte erinç içinde olanlar, ey boşluklarda salınan,
ey karanlıklarda koşuşan, yokluklarda kavuşanlar... İnananlara vaad edilmiş
olanı gören sensin!.. Ey yazgıyı yok eden derviş, sonsuzca sürecek füru... Sen
ki küllerinden doğdun, gene doğarsın, gene doğacaksın!.. Ölüm-yaşam, ikisi bir
ya Hayyam. Birinden diğerine geçmek... Ve Sen O'sun! Hayy-ı Lâyemut. Ölmeyene,
ant olsun!..''
*
HAV(V)A
Kelâmın ve zamanın, düşünsel eskizlerle
yeryüzünü yarattığı çağlarda, dizdarlar ve Allahüekber dağları vardı...
Edimlerimiz unutulanın anımsanmasıdır. Günlerce Once meydanında seni bekler, İsa
yıldızı ve badem dalı baharların, kırmızı manolyaların avuntusuyla yaşardık.
Sonra ilk göz görür, ilk el tutardı. Onlar, hipokampüs ve amigdale, neşe ve
etkinlikle yaratılanı, ilkinsi olanı sevdiler… Üç varsa, iki geçerliydi! Ve
öngörülerle kesinleme oluşturamaz ama kesinlemelerle öngörüler yaratabilirdik.
Zapata, reform için Diaz’a başvurduğunda aldığı yanıt sen kimsin olmuştu, erk el
değiştirdiğinde, Zapata’nın köylülere ilk yanıtı, sen kimsin oldu… Karanlık
ışığın gizil yüzüdür, cetveller ve pergellerle oyulmuş mağaralarda yaşıyoruz.
Fellini siklameni, Paolo menekşesi ve meleğim şeytan söylemi, lazer ışınlarıyla
yanan kuşlar ve parçalanan uçak imgesi, anlağımızı darmadağın
ediyor.
Güneşin dudağını yılan soktu ve Neptün aşkıyla tanrının sırtını
sıvazlayan melek söz kuşunu gene çağırdı ve turuncu töresine gem vururken çiçek
gene açıldı… Tavus kuyruğundan yayılan kıvılcımlar, aşkın kinetiği, kanon ve
metron, Urartu ve Tuşba, Menua su kanalı, Hendra ve Sars virüsü Toscana
ovalarına yayılıyordu. Türeyimsel kuşun bıraktığı nişasta paresi, yağışın
etkisiyle oluşan iletkenlik, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nı paralize ediyor.
İnsanlar aynalarda kardeşini gördüğünü sanıyor ve kendisini onun adıyla anıyor.
Lokal sideral zamana kıstırılmışız... Dostlar, Mevlana’ya giderken yolumu
kaybettim, ilk karşıma çıkan kişiye oraya nasıl gidebilirim dedim, şuradan
giderek, yüzünü ona dön, o sana gelecektir dedi. Şiir gibi aşkta tanımsızdı. Ve
çok sonra bir Moritanya magistresi bildim; suda dalmıyorsam, biri beni seviyor
demektir. Ve Kırmızı ve Siyah Stendhal’dir. Kaotiğin şatafatı, ölü toprağı, para
ve parti ve tröstlerin buyruğunda ölüp gideceğiz. Hepimiz birer gölgeyiz
teyzeciğim, öteki gölgelerin düşlerini kopyalayan. Luristan yöresine gidişimiz,
normalist tavırlar ve mekanistik gerçeklerin esiriyiz. Yürekten öpmeler nedir
ki...
Yaşam o denli soyutlaşacak, iletişim o denli gelişecek ki, bugünün
fantastik ya da fütürist dediğimiz şiiri, geleceğin toplumcu gerçekçi şiiri
sayılacak. Ve şiir gerçekte; sonsuzluğa yakarıdır, bunun içindir ki, biz ona
yaklaştıkça o bizden uzaklaşır. Bristol takviminde buğz edilen burçlar, zarif
bir bıkkınlıkla makyaj yapan kadın, eril yorgunluklar, ölümü öldürdüğümüz gün,
gergedan yumurtası, Partenon’un ağırbaşlı çizgilerine zarar veren otlar, duyaç
ve algıç. Ve boğaların geçit törenini aydınlatan bu güneş, zamanında Girit
sokaklarında boğaları küfre buladıkları için ölüme mahkum olan insanların geçit
törenini de gördü!..
Öldü ve kadınlar mezarlığına gömüldü. Çünkü dedi
Rab; Siz onu yaşarken ayırmıştınız!.. Avrobesk şiirlerimiz, Leyla’nın Eva
olduğu, batı/nî ağlatılara döndü, seksen şiiri seksek şiiri oldu vesselam ya da
filan feşmekan. Peçeli devrimci Marcos’a neden yüzünü sakladığını sorduğumda
devrim başarıya ulaştığında önderini mitleştirip, tanrısallaştırıyorlar ve
toplum hemen eski kast sistemine dönerek; gene ölü atı kırbaçlıyor, bu işi
başardığımda ben gene eskisi gibi marangozluk, ayakkabı tamirciliği veya fırın
işçiliği yapmaya devam edeceğim ama devrimin kalıcı olmasını istiyorum artık
demişti…Yanıtı yeterli miydi bilemem ama… Adı ve yüzü olmayan bir devrimciydi
o... Bir gün dağlarda benim burada ne işim var diye bir pişmanlık duyduğunda,
kayan bir yıldızın gökyüzünde bıraktığı incecik izi görmüş ve işte o zaman
aydınlandım, bildiler ki; yeryüzünde küçücük bir iz bırakmak için buradayım
dediği söylenmiştir. Kayan bir yıldızın gökyüzünde bıraktığı iz gibi, yaşamda
bir iz bırakmak mottosu işte… Rodrigo’nun gitar konçertosu, bir bardak çay, bir
de…
(ama işte neredeyse akraba çıkacağız! Okulun hangisi, okurken
herhalde işe girmeyi düşündün, seni anlayabiliyorum... Sen de yalnız yaşadığın
için anlayabiliyorsundur, şimdi pişmanlıkların bir yararı yok, yaşam asla
yinelenip, kopyalanmayan bir şey, yaşanıyor ve geçiyor, sanatçı ruhlu insanlar,
iç hesaplaşmaları ve alınganlıkları sürekli yaşayabiliyor, güçlü ve çatışkan bir
dilin var, ekinin gizlendiği... Yaşam günlük hayhuyun dışında gerçekte çok
güzel, günlük sıkıntılara yenilirsek, hele senin yaşında... Senin tepkini bile
veremeyen niceleri var, şiir gibi, yaşamın son estetine ulaşmak için yola
çıkmış, kendini en güzel biçimde çoğaltmak için mutluluklar, derinlikler,
anlamlar üretmek üzere varoluşunla -tatlı, hırçın ve yer yer acımasız bir
kavgaya girmişsin- deyimi hoş gör ama ayrıcalıklı olduğunu bil, yaşama senin
kazandıracaklarının ayrıksı ve eşsiz yanlarını görmeleri ve onları sunabilmek
adına, bütün bunların olabileceğini düşün, yoksa sen bu düşüncelere
kapılmasaydın…Sanatın ruhsal şiddetlerle sarmalanmış koridorlarında koşabilmek,
kendisini sükun ve sükut denizlerinin huzur dolu akışına terk etmeye benzemez…
Bütün bunların bir serüvenin parçası olduğunu düşünerek, güçlü olmalısın! Yoksa
sıradanlığın kollarında munis bir hayat sürmek ve öylesine yaşayıp gitmek ne
kolay, sen bunu ister miydin, sen tam böyle olacaksın ki, sen olasın ve bizler
ona içten içe bir hayranlık duyarken, kendi anlamsızlığımızın içinde her bir
şeyi tüketip giderken, o özgün, kendi başına bambaşka şeylerin ve yaşanmamış,
söylenmemişlerin peşinde koşan ve bir demir kelebek olan sana özencimizi bir kez
bile dışa vuramadan, hiçliğin içinde savrulup gideceğiz. Biliyor musun, yol bu
nedenle ikiye ayrılıyor, senin kanına seçtiğin yolun ateşi düşmüş, artık
kurtulamazsın, ateş yakıcıdır ve bu tür insanlar ne yazık ki, ancak küllerinden
doğuyor…)
.
Kendisini müjdeleyen parapsikolojik şiir, parasosyolojik,
paraastrolojik…Uyku satıcılarına bakarak; ’Ren çağında leoparlar esnerdi, iman
çıkarıcıları, ölmüşler için uyku uyuğuyla birlikte, bir gün uzayın
derinliklerine savrulup gideceğiz dedi’. Kulaklarımız kurtların akrabası
olduğumuzu söyler. Yağmur meleklerin yedi renkli kuşağı için ağlar. Sadaka
bekleyenin avucuna ilk parayı kendisi koyar ve yenilenler yazık ki cellat
parasını da öder. Ateşin açlığını ve susuzluğunu gördüm, yürekli kişi kaplanın
kuyruğuna basan değil, av için o ölümcül anı bekleyen kişidir der. Çatıdaki
balık, denizin dibindeki kartaldan daha iyi görür. Göz ısırmaz, tırnak çiğnemez,
diş görmez, taç giyense sokağı süpüremez, Hangi kültür barbarlıktan kök salmaz
ki, Kumran İncili bağıt yoksa, zinada yoktur diyor. Yılangillerden maymunun,
sırt tüyleri başına doğru, insanınki ayaklarına doğru uzar. Taupe-grillon adlı
kökböcek (bir kürek darbesiyle!) ikiye bölündüğünde üst tarafı alt tarafını
yemeye başlar. Göçleri sırasında Amerikan güvercini öylesine kalabalıktır ki
ortalığı karanlık basar. Güneş karardığında, başıboş dağ hayvanları tehlike
saçar. Zaman sürekli kendini öldürmektedir. Ölümsüz Venüs’ün yalnızca ağzı bile
modacılara karşı utku kazanmaya yeterlidir. Atlas ve Tullia ve Tarencia
kızlarımın adıydı. Cugnot’nun buharlı otomobil tasarımı vardı ve yıl 1769’du,
acaba Osmanlı nasıldı o sıralar. Öngörüler elimizdeki bilgilere göre yapılır,
bilim ise elimizdeki bilgilerin yanlışlanıp, geçersiz kılınmasıyla ilerler.
Diyor ki, tehlikelidir öngörüler. Geçenlerde bir bahçıvan yanına bir yardımcı
almış, sonrası bir gün ben gidiyorum, şu çiçeklerle bu ağacı budar mısın demiş,
döndüğünde yardımcısı nasıl buldun budama tarzımı, en çokta ağaca özenip,
bezendim işimi yaparken diye sormuş, bahçıvan yanıt olarak iyi güzelde, ‘Ağaç
nerede’ demiş!.. Başka bir meselde, dünyanın en iyisi olmak isteyen şaire, yaşlı
ustası, o zaman şimdiye dek yazılmış tüm şiirleri okumalısın demiş. Şair günün
birinde okuduğunu ve belleğinin şiirlerle dolduğunu söylemiş. Usta, şimdiyse tüm
okuduklarını unutmalı ve artık yazmaya da başlamalısın diye
eklemiş…
Kardeşlerim, bizler; ağırsı ton, çaçaron, metalik su, bu
çiftlikte Gogol var mı, Çiçero’n, geçmiş ve gelecek, şimdi ve dün; bi/linç, kan
ve hakan sorgusuyla; Marangoz’un, Eski’mo’nun, Şintoizm’in
izindeyiz!..
Ve sonsuzca kaotiğiz.
Gautama!
Biz kimiz, biz
kimiz, biz kimiz?..
*
P'LANET
"ne zaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi
ölümsüz kılar."
ki, a = b diyordu, yarıdiri = yarıölü, akdelik,
karadelik, tersinir zaman boyunca, bir kurt deliği çıkışında, soluk gölgenin
ışığında, kuark boşluğu kucaklıyor, geceyi yutan Satürn, sular kıpırdarken,
yürüyen poliplerin ağrıyışında, ılık uzayın yarı ölü kuş krallığında, b eşittir
a; yarıölü = yarı diri diyordu,
?.., orada fotonlar rüzgârıydık,
Tesla'nın tinine tütsüler yakılırdı, değirmenin terazisi elektron yontusu, buz
dağları plankton geçidinde, bulutların hızı düşündürüyor, kasırga kırmızıydı
pazar yerinde, gözyaşları süt olurdu Roksalan'ın, Bizans'lı atlı saçlarını
onarırdı, Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz, karanlığın peçesi dağıtırdı
beyaz eti, uyanırdık, Arakne, çırpınır, çırpınır, çırpınırdı,
(a = b
diyordu, yarı ölü = yarı diri, iki a = iki b diyordu, diri =
ölü)
bakarken sonsuz boşluğa bir lombozdan, Tutmosis'in atı, imgeler
vadisi ve ruhların varlıkları, ışıklar içinde hareket ediyor, arkamdan başını
kaldırıp bakan yol ve sinir lifleri, gökleri gümbürtüyle dürüyor, büyük beyaz
taht ortaya çıkıyor ve ateş çukurlarına doğru savrulurken, Şam’da atının
üzerinde Voltaire okuyan biri, Dunkirk’te yolunu kaybeden, Mesih'i yazan Haendel
ve Sistine’yi süsleyen Angelo’yla, durduraksız ağlıyordu,
Şamuha kentinin
İştar'ı geldi, kerkenez sesi, kelebeğin melekle kardeşliği, dumanlar püskürten
demir at ve kekremsi güneş nedir dedi, bir kümbetle yolu kesilen incir, Persi
iskelet, hac kafilesi, defne dalındaki tarla kuşu ne ise, zamanın kapakları,
katedralin dış narteksi, kart yaban pazıları, Dirac radyoları, Dulkarim
çorapları, çekinik zamanımsılık, yeşil sis de odur dedi, yer kanatlısı, bitki
kedileri, mutlak sıfır çukurları ve görünmezlik pelerini hak verdi,
çok
eski zamanlarda orta Amerika’da karaya oturan savaşçı bir Yunan denizcisi,
volkanik gazları binlerce yıl soluyarak uyudu ve kendisine binlerce yıl, Maya
tanrısı Quetzal olarak tapıldı, o belki de Odysseus’du, kentin eteklerinde duru
bir pınar vardı, alışkanlıkla suyundan içti, kıyıya tırmanırken dikenli bir ot
elini çizdi, yoğun kan damlasının o eşsiz biçimlenişini gözledi, bir kez daha
ölümlüyüm işte dedi, Einstein görecelik yasasını sınıyor, Picasso onu anlıyor ve
modern çağın kübizmini yaratıyordu, Sümer ovaları, yontma taş devrinin
çakılları, İskender’in fetihleri, tahılların filizleri, tüm insanlığı sevmenin
olanaksızlığı ve Tolstoy’un acısıyla, gümüş altarlar, kabaran yeleler, tolgalar,
göğün sunakları sorularla soru soruyordu,
Farmakon, Zeus’un oğlu geldi,
ıssızlık tanrısıyla, uluyan kuşlar, ölü kumru yontuları kucağında, Marsî gözler,
çürümüş pelte, bağ bozumu ve garip bir topuk sesiyle odaya girdi, iki derviş bir
posta, iki hükümdar bir cihana sığmaz dedi, Karnak yazıtlarında geçen, Pers
körfezi boyunca yürüyen, gök süvarileri, rengarenk arı gülleri, ayı otu, on
parmaklı atavistler, polifonik duyuş, teatrikal davranış karşı çıktılar, Çin
bulutu desenli kaftanlar, yelpaze sorguçlu börkler, kürk astarlı el yazma, yeşil
sancak, av köpeklerini eğiten samsoncular, kaptanlar, serpuşlar ikiye
ayrıldılar, Butan'a gidip Gangkhar Puensum dağına tırmanıp, Gautama’nın bir
yolcusuna Ararat’ı soranlar, Suriyeli Yunanlıyla bir oldular,
sese
benzeyen bir adam geldi, gökyüzüne ağ atıyorsun balık tutmak için, düş
görüyorsun, gök yıldızdan geçilmiyor, ağ cennetin üzerine düşüyor, cennet
yaratıklarıyla dolu, yıldız ışık saçıyor, onları ağdan çıkarıp denize
bırakıyorsun, dalıp gidiyorlar, melekleri kurtaramıyorsun, göğe kanat
çırpıyorlar derken, kavgaya tutuştular,
belinden aşağısı körümsü
pusların içindeyken belirdi insanoğlu, Sümer'den, İberik'e, oradan Washington’a
sıçradı, evinde sakin bir hayvan veya cins bir karanlık tanrısıydı, çayır
köpekleri gibi dikkat kesildi, adam kızgınlığını belli edercesine vızıldadı,
Tutmosis'in güneş sandalı var, göğe çıkabiliyoruz, Petrus onu bir çok kereler
sakin bir ışıkla yıkanırken gördü, müzikle uyandı, Judas'ın erguvani kibirle
süslü kalabalıklarına benzedi, demokratör oldu, Isfahan ki dünyanın yarısıydı,
gece canavarı bir tomar el yazmayı gözümün önünde yedi, Kabbala’nın ana kitabı
Zohar da yazıyor bu, Zarzuela şarkıları, 17. yüzyılda biri, tanrılar, insanların
yakalayamadığı gölgeleridir dedi, Haçaturyan süitleri, Tau nötrinosu var,
çığlığın dölüyüz, sülün kanı içen güneşi yılan sokardı, Kalküta kralı Zamorin
onu yakarsa, urbanlar cariyesi göğsünden geçer, kumrular sızlanır, Niniv çölünde
yakalanıp kafese koyulan aslan, batılı değil Mekke'liyim diyen adam ve
terzilerin söküntüleri üzerinde yoğunlaşanlar filan derken
ayrıldılar,
diyorum ki, Kabiller'in ikizi de, Etrüskler'in ikizi de
birbirini öldürdü, Ninovalı bir Hıristiyan’ım desem, bir asıltı, dudaksıl
kırmızısı Jalemin, Fransızlar öpüşmeyi bilmezdi, Araplar hep peygamber bekler,
Kafkasyalılar ölümün zevkinden anlamaz, ayrıca kitabı beğenmedim, okudun mu
dedi, hayır dedim, okumadan nasıl karar verebilirsin deyince, beğenseydim okumuş
olurdum ve bu bir paradokstur diye geçiştirdim, Avrupalılar uslarının ermediği
şeyler için şiir yazarmış, Sokrates’e arkadaşı, filanca gezdi dolaştı ama hala
mutsuzmuş deyince, kendini de götürmüştür demişti, yineledim, Hipokrat mı, yok
Sulla ilgimi çeker, Tatar Duvarı, Çin Seddi değil miydi ve Romulus'un ikizi,
atıp tutuyor sanki, ay tozu vereyim sana, iki yaşayışlıları öğreteyim diye
konular açtım,
gene daldılar, abazanlık tasladılar, a'yı öğrendiler, rant
dediler, gözyaşıyla çamur kardılar, ikiz kuleler diktiler, çimenleri çiğnediler,
çimentoyu buldular, deniz börülcesi yediler, rap, rap yürüdüler, arıları
aşıladılar, yıldızları indirdiler, ayı içtiler, dişleri güldü, dilleri,
sözcükleri, lokmaları, altını ve fabrikaları, kumruları ve adem elmasını yuttu,
horonlar çektiler, hotozunu düzelttiler, horoz ibiğini bildiler, horoz
fasulyesini tanıdılar, homurdandılar, Horasan’dan geldiler, horozbina
yakaladılar, pulluk, madalyon ve yara sargılarıydılar, aydan orak, altın bastonu
haç yaptılar, bal peteğini, arı dalağını gördüler, Süheyl'den bir ceylan
indirdiler, bu çok iyi dedim, henüz inceliği bilmiyor ama ruhunun derinlerinde
bunu seçmeyi sağlayan ölümsüz bilgiye sahiptiler, ne acayip yer be Şanghay
dediler, çalı kargası beslediler, güneşin dudaklarını yılana benzettiler, Pervin
derler sema öküzüydüler, bir göl geçti duvarın üstünden, bir güneş su içti
tenekelerden şarkısını söylediler, neon ışığında ölüyor mehtap nakaratıyla, su
nilüferi ve Sümer'de bir çiçek büyüttüler, kokusu Pluton'dan çıkıyordular,
Urartu'da bir kuş tuttular, tüyünü Merkür’de buldum dediler, Yakup Lübnan'da bir
bahçede yaşıyordu, Kadisiye'den kör bir dilenci geliyor, çok zaman önce insanlar
tarafından çok sevildiği için çarmıha gerilen bir adamın yaşadığını söylediler,
bitkilerin yasaları, eğer kış bahar yüreğimdedir deseydi ona kim inanırdı diye
ağladılar,
bir defasında bir sisle doldurdum avucumu, sonra elimi açtım
ki sis bir kurtçuk olmuş, kapattım yine açtığımda, bu kez küçük bir serçe
duruyordu, sonra yine kapattım, açtığımda bir adam vardı elimin içinde, yüzü
kederle yükseklere bakıyor ve yine kapattım avucumu, açtığımda yine bir sis
vardı artık ve kulağıma uzaklardan tatlı bir müziğin esintisi geliyordu, önümden
zaman geçiyordu, Edrikni ya Ali dedim bilmem kaçıncı, gezegenler arası iyonlar
ve deniz kargaları kucağıma doluştu, bir söğüt dalı için bundan daha iyi bir
ayet mi istiyorsunuz dedim, duymadı bile ve kuyruk sallayanın gözlerinde geçip
giden ırmakların akışını, hayalini, süzülüşünü, süsünü, sihrini, sisler içindeki
halini gördüler, insan dillerindeki her bir sözcük evrenin tümünü imleyen bir
önermedir dedim, bir torso bak, işte Elen’den kalma, beyaz cüceler, deniz
kelebekleri, sönmüş yıldız tozları onların yılan derisi gibi doluştuğu gaz
kılıfları, bu tür ölü yıldızlar sakar mekedirler, istediğin kadar karanlık
vereyim, geçen geceyi durduramazsın, tanrı da bir mastardır, çöl gemileridir,
mek maklı makinalar, dumanı tüten soğuk demir, üç başlı köpek derken,
ortalama insan ömrü yetmiş yıl ise yedi bin yılda yüz insan öldü
dirildi, yetmiş bin yılda bin insan, insanlık tarihi dört bin yılsa, zamanda
geçmişe gidebilseydik ölüp dirilen yetmiş insanı geriye doğru izleyerek tanrıyla
karşılaşabilirdik ama eğer bu bir döngüyse yetmiş kuşak sonra içimizden birisi
tanrıyla karşılaşacak demektir, Hannover kralı söylemiş bunu, mürle ovdum
avuçlarını, bütün dünya bir labirentken kendine niçin bir labirent yaptırdın
ölüm seni görmektedir, sen ölümü görmektesin, kuru otların arasında tufandan
kalmış bir flüt fosili işte, ışığı soğuk madde içine hapsetmeyi başardın ve
artık sen de bir tanrısın, Edom topraklarından gelip Panteon da uyuyup kalan
kralın rüyasısın, bir uzay iskeleti var, kar yağıyor, bindiğimiz atın karnını
yarıp içine giriyoruz, ısınmak için, gülerek öldüreniz biz, yaşıyoruz işte,
demir kitabız, emeğen, yuvak, kirsi, türem ve ilkincil, işte Samuel peygamber
geldi, sözü ikiye böldü,
"ruhunuzun bağlarını çözün / o benim can
yoldaşım / ve sizler benim ruhumun sevgililerisiniz / hiç bir ev kalbimi sizin
gibi koruyamazdı / düşmanlar yabancıları denizimize sürükledi / onlara hizmet
edenler ağlatılacak / işte kurtlara göğsümüzü açıyoruz / ve canavarın önünde
titremeyeceğiz / ruhumu sizler ve ulusum için feda ediyorum / zor zamanlarda
kanın değeri de ucuzluyor / bize saldırıldığında asla diz çöküp boyun
eğmeyeceğiz / hatta düşmanımıza saygıyla davranacağız"
,tanrının flütü
için bir Hint kamışı olayım, yaşamamız için atın ölmesi gerekti, ilahi yargının
gücü, hafif bir rüzgar eser, bir çift kiraz çiçeği süzülür, Sezar bülbülü öter,
Tensör denklemleri gelişir, dua kitabıyla kaplan avına çıkar, savaşacağız, gaz
devleri solunur, yaban arısı ve sis dörtgeni, kır eğlencelerinin rokokosu,
Karluklar, soğuk ve sıvı metan suları, suların babası, panta rei, Herat ve Tus,
bal peteği, altıgen, latifunda toprakları, Karabalgasun, Analepsis ki, şimdiyi
geçmişle karıştırma, Metalepsis ki, geçmişi şimdiyle karıştırma, arpejli
akortlar, soğurma, Enceladus’daki kaplan çizgileri, ana kol, derisi ve iç
organları, yeşil fluoresan parlayan domuzlarla, kol kolayız,
Bovarizm,
kendini kahramanın yerine koymadır, dedi, İlion savaşının türküsü, Kolozsvar,
senin bedenine aşığım Yahya, o ayın yüreğinden beyaz, tırpancıların hiç
biçmediği bir zambak tarlası gibi beyaz, Judea'nın karlarından beyaz, yürüyoruz
ölüme, viyola ve çello, Frankfurt radyo kulesi, Mata Hari ve şafağın gözü, Münih
elektörü, Sivas'ta devlet kuran tuyuğ şairi Kadı Burhanettin, gözümdü Han
Berkuk, sıska kurbağa çıktı taşa şarkısı, Sagarmatha, çiçekler ölümlü ve güzel,
altın kalıcı ve sıkıcıdır, bir tartışma çıktı, erkekler yaşlanmış spermler,
fizikçiler atomlar hakkında düşünen atomlar, kedicik babasıdır, güneşin
içlerinden yüzüne doğru gelip serinleyen kim, Mercador atlası, Tih çölündeki
demir gömlekli, Avlonya'da Yakzan'ın babası, gizembazlar, cehennemdeki Saud
dağı, siyer ve megâzi, Ebü'l- Abbas İbni Abdülmuttalib radiyal-lahu anhümâdan
nakledildiğine göre, Yunanlı şair Perikles Yannopulos atını Salamis denizine
sürüp intihar etti, sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir, 18.
yüzyılda Serendipli Üç Şehzade masalından yola çıkarak türetilmiş bir sözcüğü
var İngilizce'nin: Serendipity, aranmayan, değerli hoş bir şeyin birden insanın
karşısına çıkıvermesi anlamına geliyormuş, dil böyle bir şey işte, Meryem'in
hamileyken dayandığı hurma dalı, kızma teyze, kızma teyze hep söylerim ben
böyle, atomik soykırım, modernlik eleştirinin yaygınlaşması, aşırı dikkat
dikkatsizlik, resim ve roman tüketici ürünleridir, Octavio Paz, pedantry,
bilgiçlik, şiir ele avuca sığmaz heterodoksi, Temuçin, Keskinkılıç, Portugal'dan
içimi gebe bırakan kahredici bir küre yaklaşıyor, Timarchi, şana ve şerefe
yönelik yönetim, Ferrara Tevratı, Kutai krallığı, Güvalyar kalesi, Gücerat, şiir
bir yaprağın ağaçtan düşmesi denli doğal gelecekse, hiç gelmesin daha iyi, John
Keats, Avnullah korveti, Nosce teipsum, kendini tanı, konuşarak
gidiyorlar,
karşı cephede şunlar konuşuluyordur, Roma'da yapıtını okuyan
yazarı dinlerken dinleyici canı sıkılınca kalkıp gidemezmiş, oh kurtulduk, kendi
şiirlerini yiyen Ugolin, Tantrik metinler, Borges denize yazdığı bir şiirden
ötürü şairini kutlamış ama, şair ölmeden bir görebilsem şu denizi demiş,
laedriyim, laedrisin, laedri, laleliden geçilir, lalelimden geçilmez, Hind al
Hannud, peygamberin savunduğu tek tanrı düşüne karşı çıkıp, kadın tanrı, ölüm ve
hayatın anası kavramlarını yerleştirmeye çalışmış ve Bedir'de peygambere karşı
savaşmasına karşın yenilmişti, neler var Nergis, önünde bir kitap başını
yumruklayan bir öğrenci gören III. Philip bu genç deli değilse Don Kişot
okuyordur demiş, demiş evet yalancı tanığıyım, buyur, Abderalılar, yazın güneşte
sıkı giyinir, kışın karda çıplak dolaşırlarmış, Aristo söylüyor, gen varyantları
ve narkolepsi, Sibirya'daki Elgygytgyn gölü, meteor gölü, albızın dölü, Tambora
volkanının altındaki küçük krallık, Maldoror şiddetli ağrı demek, Novorossisk
limanı, flaneurlar, süvari çiçeği, Toledo sanatı, fay tanrıdır, katapult da
mancınık, partikül savuran buz jetleri, şimdi ne olacak, bunlardan, şimdi ne
olacak, Mussolini, Musul'dan gelir dedi, belki cennete gideceksindir, belki
cehenneme, ikisi de iyi bir şey, hiçliğe katlanamazsın, geçmişi özleyerek anne
baba, iki atanla kucaklaşacaksın değil mi, filan feşmekan, nefrit taşından
fincan, zamanın tozlu aynasında, nar çiçekli bir peri, pınarın başında karşıma
çıktı, erkek ve dişi gölgeler, güneş tanrı Ra'nın yüzünde gezinirken, gerilimin
kara büyüsü yüreğimi soğuruyor, ay ışığı birbirlerinin düşlerinde yaşayan
meleklerin dağ başlarında gezinen hafifletici gücünü trajik dengelerle sarsarken
makine uğultuları, baykuş ulumalarıyla küskün tanrıları çağırıyor, uçacağız
aşağı, kuşbakışı yaklaşık dört beygir gücünde metalık dörtgenlerle yeryüzünü
sarsarken kozmik atılımların geometrik biçimlerle yer değiştirdiğini görüyor,
ezoterik örgülerin görkül bekçiliğinde küçük bir hayal olup gidiyoruz, kendi
soluğunu tutarak ölümüne yol açan adam gibiyiz, yeşil tepelere değerek oynayan
öğle vakti, yağan kar ise bir başka biçime sokuyordu anıları, azurit, Mısır
mavisi, Astrahan'da, Moğolca nöker ve daruga, Molosmolossol köpeği, tanrının
yardımcısı fareler, su orgu, Vogul dili, Yıldırım'ın esir düştüğü Stella tepesi,
mürekkep balıkları ormanlarda dolaşıyordu, bir Acem ölüsü, bir pars
Klimanjora'da, eh sıktın ama, tahnitli Dolly, pire ve peri, tanrı yaşatır, zaman
öldürür, nötr acunun ilişkisizlik uydusu, karada yüzer, denizde koşar, kefre ve
ulular gelip salladılar sarı püskülü, aynalar ve çiftleşmeyi insan sayısını
artırdığı için tiksinç buluruz, Einstein, bir şey gerçekse kesin değildir,
kesinse gerçek değildir dermiş, Herakliya tiranı, neden iki gözlüyüz, saymasını
bilmediğimizden, Mekke'yi kuşatırsan Mekke'de seni kuşatır, Narkis'e bakarken
yer yarıldı ve kapkara atlar geldi derin yarıktan, Raflezya en büyük çiçek,
Koyun adaları deniz muharebesi, Godwana kıtası, doğru mu dersin, peygamber
devesi Kesva, Keşiş dağı ve Sfenks kedisi ve Yunnah'a gidilir, yüzeydeki
sanrılar sevince boğar, körümsü ışık yayar, ve ba,
Baba insanların ne
denli yoksul olduğunu görsün diye çocuğunu köye götürür, dönüşte çocuğuna neler
gördüğünü sorar, çocuk, bizim bir köpeğimiz var oysa köyün bütün köpekleri
onların, bizim bir havuzumuz var, onların uçsuz bucaksız dereleri, suları, bizim
kristal avizelerimiz var, onların yıldızları, biz karşı köşkün duvarını
görebiliyoruz onlar ufka kadar bakabiliyorlar der, doğu kuşa bakıp kanat
takıyor, batı kanatsız nasıl uçarım onu düşlüyor, forum harabelerinde kediler
dolaşıyor, altın binalarından yabani otlar fışkırıyor, imparator ve generallerin
konuştuğu sarayların saçaklarında sığırcık ve çaylaklar geziniyor,
öteki
tanrıların ardına gizlenmiş yüzü belirsiz tanrıyı gördüm, sol elin büzülme ve
yayılma olanaklarını geliştiren etütler, örnel olan durumlar, insanın kendi
gölgesinin peşinden koşmasına ilerleme derler hala dedim, arabamızı bir kaplan
sürüsüne bağlayıp Hindistan'a ava gidelim, Frigya kepiyle Londra sokaklarında
yürüyen William Blake, Mestizo lehçesi, kırmızı allahın yürüdüğü denizler,
ağaçların arasından doğan sarı, sessiz bir tanrı başı gibi bizi gözetleyen ay,
keşiş güldü, bir faunus gördü, tomurcuk açmış bir baldıran yiyordu, cadı bir
cesedin eliyle karıştırdığı torbadan bize de verdi ve kristalde ölümü gösterdi,
deniz dalgalanırdı ve derisiyle yüzmekte olan dev gibiydi, tanrıyı görmek
istedim, tanrı avlanıyor dedi, Nil mezarlarında yaşayan kanatlı bir aslanmış
oysa, Napolyon lalesi aldı giderken, bir sülünün kızıl renkte yanan göğsü vardı,
tanrının varlığından ya da yokluğundan söz edeni kederle dinlerim, tanrı var ama
gereksiz, tanrı yok ama gerekli derim, apelasyon ve enolojisini soralım
sağlaması için, imge dile düş gördürürse eğer, sende küçük bir tanrısın ama,
gülümser, şu dört şeyden konuşmayın, Ali, Osman, kader ve yıldızlar, dağ
yolundan iniyorum, ah işte bu bir menekşe, onu koparmak olmaz, ondan ayrılmak
olmaz, ah menekşe, seni unutmak olmaz, sonra keçi balığı geldi, titan arum yani
ceset çiçeği, üç bin yıl önce, Nil'in mavi çamuru üzerine Mısırlı bir çocuğun
evcil geyiğinin basmasıyla oluşup, güneşte kuruyan ayak izleri kadar
ölümsüzdüler, sıcaktan eriyen caddeler, dorukları hep karlı, Glitterntin
tepesinde havalar açıkken doğu yönüne bakıldığında Surprise körfezinin öte
yanında bulanık bir gökkuşağı görülür, bunun Rusya olduğu söylenirdi, lahana
kelebeği ve çinko arılar, Sabinler'in düğünü gibi şeylerin düşleri
içindeydiler,
Milton dedi ki, bir insanı öldüren tanrının betimini,
mantık sahibi bir yaratığı öldürür, bir sanat yapıtını yok edense, mantığın
kendisini yani tanrıyı öldürür, İsa'nın mesleği, Deştikebir'de geceledik,
Ardzıruni kralı Seneker’i gördük, Sargon gibi atının üzerinde duruyordu, üç
yıldır havada duran bir martıyla karşılaştık, direkçi Simon bu dedim, gülmekten
tümsek düze döndü, kaleden kaleye şahin uçurduk, savaşacaktık, ah ile vah ile
ömür geçer mi, Novalis'i gördük, şiir insanın doğal dinidir diyordu, siyah bir
aslanın terkisinde gidiyordu, Dişayil adında bir şeyh vardı, sadaka yoksul
gerektirir diyordu, bunalıma düştüm o an, Tevrat altın suyudur, kerem denizine
giriyorduk, Kazvinli dinsizin öyküsünü dinledik, fırsat bu deyip, içlerinden
biri, denize girip saklandı, ah, kaplan öpmüştü, açık havayı tavaf eden
plenerist bir ressamla karşılaştık, Hektor'un gölgesi düşüyordu defnelerin
arasına, Subarrular’dan geçtik, Lut ve Dolkes yemeklerinden yedik, Adem çubuğu
melekler evine konuk olduk, Ebu Hasan Harrakani geldi dediler, lemyezel, yani
sonsuz ve ebediymiş, zilzal suresi gibi, ne bilirsin sen dedi, karışık işler
peşindesin, Metaoğlu Yunus ve Hocentli Şemsi ailesi için ağlıyordu, Celal-i
Verkani'ye şeytan nedir dedim, Kıpti'yi öldürmektir demez mi, güneş, omuzu
üzerine düşmüştü, gölgesi yani, değil ışığı, Ebul'ala-i Maarri geldi, Eyyup
vücudundan düşen kurdu alır yerine koyardı, vücudunun bir tarafından bakılınca
öbür tarafı görünürdü, çöl erkeğinin ayağına bir Muğaylan dikeni saplanmıştı,
Bişr kan akıtmadan garipten aldı, Hz. Yusuf'u satın alan firavunun veziri
Fotifar'dı, Holifar vardı, İbrahim'in Babil kralı Nemrut tarafından kurulan bir
mancınıkla ateşe atıldığı ve büyük bir alanı kaplayan bu ateşin tanrı dilinden
gelen ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve selamet yeri ol, emrini duyunca, yerinde
gül ve gülistan olmuş ve bir gölün fışkırdığı söylenmişti, Taceddin Pervane zina
suçundan hüküm giymiş Sadettin Köpek'in iftirasıyla Angora şehrinde kuşağına
kadar toprağa gömülerek taşlanmak suretiyle feci şekilde öldürülmüştü, Sahte
Dimitri sokağı, Eros piramitleri olan göğüsler, elinin parmaklarını sayıp duran
ve ağaçlarla alay edenler, kalabalık Amritsar acıları diye bir şarkı
mırıldanıyordu, Mişnah ve Bikaner'i gezmiştik, Neşedabat sarayına gidiyorduk,
Tarabya, şifa verene geri döndük sonra, teyze, amca, hala, gelinim, kuzenim,
yeğenim, Tunus'un Halkulvad limanına geldik, Cezayir'in Cicelli'sine, ufak tefek
başkaldırmalar oldu, Kanuni, canlı hedeflere çakıltaşı fırlatan cakaluslar
döktürmüştü, gezegenin iç kısmında vızıldayarak dolaşan çok küçük karadelik
sürüleri vardı, Siyedela'yı zapttettiler, bu kadar t bir yanlışın işareti
demezler mi, 1559'da İngiltere ile İspanya arasında Kato Kenberegi anlaşması
yapıldı, Avlonya'da Modon limanı vardı, Mavrika sahrasında Aetiyüs'ü bekliyordu
Attila, Pencap racası Triloçanpal'ın Ramgana sahilinde yenildiği Gazneliyi
sordu, Kabil'in doğusunda Kafiristan var dedi, tarihtir bu, Sultan Berkyaruk,
Delhi sultanıymış, Büyük Domestik Kantakuzenos, kuantum alanlarının ürettiği
vakum oynaklığı, Babür, Kanhava'da Rana Senka'yı yendi, onuncu gezegen Xena'yı
gördük, nükleer enerji faresi ve bitkiler iffetini sordu, dağ hayvanının kaplan
renginde olduğunu gördük, gözleri karanlığa öyle alışmıştı ki, gece siyah taşlar
üzerindeki kara karıncaları seçiyordu, çölün ucunda siyah bir sanrı belirdi,
sanki yüzyıllar süren bir zaman sonra, onun bir atlı olduğunu anlayabildik,
küremsi leke bir zaman sonra, dağınık bir damlaya, sonra ikili bir halkaya,
sonra minyatüri bir atlıya ve sonra dev bir Arap atı ve cenbiyesi çift ağızlı
bir bedeviye dönüştü, dünürüm, neye dönüştü, neye dönüştü, Taiflerden bir
peygamber geldi dediler,
gökyüzünde henüz uçan bir pervane belirmemişti,
zeytinyağlı kandillerin yerini tutacak Edison gücü yoktu, avluya bağrışarak üç
kişi girdi, iki abdal ve biri yarı çıplak yaşlı bir kadın, tüm köy başlarına
toplandı, maniler, menkıbeler okuyor, holuzla para topluyorlardı, sonunda biri
üstünü başını paralayıp, tırnakla göğsünü parçaladı ve bir destan aktı ağzından,
çıplak vücudu kara pıhtılarla doldu, dağın ortasında bir ses duydum, başımı
kaldırdım, ben Cebrail'im sen de elçisin dedi, ne tarafa baksam onu görüyordum,
iki ayağını ufka koymuş duruyordu, hadımlar ve budunlar, çehreler ve simalar,
suratlar ve yüzler, ifrit ve iblis, hiçlikler içinde, Petersburg Finli'siyle
yaşadık, yüz tavşandan bir at, bin kuşkudan bir kanıt olmaz dedi İngiliz,
Bizon'un koca Babil kafası mıydı bizi şaşırtan deyip öldü, eceli gelmişler gibi
birbirimizi ezip dağılıyorduk, birden tanrı içeri girdi, şaşkın, baka kaldık,
bitti,
bitmedi, Güvey kandili gibi duruyordu, Baudelaire'i düşündüm ne
demişti, 'Semper eadem!' 'Hep aynı!..' Dranas gibi, zaman içinde, zamanı
yaşayan, zamanız, Balfur'un uzun Babil kafası mıydı bizi şaşırtan, yinelemeci,
Baba Mukaddem’misin reşidem, lahana kelebeği ve çinko arılar, düşünen harfler,
kendi ölümüne ağıt yakanlar, en iyi enstelasyon boş bir oda, Chenier başı
kesilirken içindekiler size gerekliydi demişti, Topal Halit diyemeden öldü,
selülöz tadında, 2b?n2b?=??? 'Olmak ya da olmamak işte bütün sorun bu’nun
şifresi, şiir mumdan sandallarla, alev okyanusunu geçmeye benzer ha, Hatice’nin
amcası Varaka, İtalya kralı Emmanuela, bir resim sergisinin açılışında,
yamaçlarında bir köyün uzandığı vadiye bakmış ve 'bu köyün nüfusu kaç' demiş,
dedikodu bu, Hugo evrenin bütün gürültülerini yansıtan almaç gibiyim der, bakın
işte buna dikkat edin, mastodontlar varmış, okur, okurun velinimetidir, o ne
derse doğrudur, elektronik koyun düşleyeceğiz, metal ciğerimiz olacak,
sıkıldığımızda ölecek öldüreceğiz, iki a = iki b diri = ölü, iki b= iki a, ölü =
diri, hep sıkılacağız demek ki, ne bekliyorsun, hiçbir şey, hiçbir şey, hiç, (2a
= 2b, diri = ölü.), biten bir şeyin üzünç vermeyeni yok gibi, kavga bitti,
savaşmayacağız, olmaz şimdi ne yapacağız, bekle, bitirme, zaman geçmiyor, karşı
koymak bir çeşit işbirliği sayılabilir, evet, haklısın, virgül işte,
*
SONNOS II
Dağın doruğunda uyuyordum. Yeşil suların içinde
yılan düşüyle. Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu. Stoacı bilge ‘harf
düşünüyor’ diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi için kimden aldıysan ona ver
buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki yüz, gizençle doyunuyordu ece. Tunç
başlıklı kör bir galeride, kargışlanıp duruyordu tümce!.. Başkalaşım içinde
kuzey bir nötron, artı yüklü protona dönüşüyor... Köpeksi durur, demir çayırda
çini akasya. Tin çiçeğine bakar tün çocuğu, şeytani ışık kül renk gözünde,
Megaralı sinik ‘Gökteki kartalın devindiği bu işte ilk tözden beri’ diye
haykırıyordu. ‘Arıyorum dudaklarının taşını, boşalıyor yalnızlık şarkısıyla
lepralı adam’.
Granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik
içinde giyiniyordu Selene!.. Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan
denizlerinde koşuyor, Diana, kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu...
Akıyordu bulutlardan nötrinolu yılgınlık. Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri
çiğniyor Hephaistos, basamaklı ada kıvranıyor. Koş Penelope koş diye bağırıyor
Hekate, örümceğin dudağından sarkıyor evren. Kunt mavilerle, sarı sara tüller
içinde, tüylerini savuruyor Menkalinen...
Abd Yeğuş el Harşi at üstünde
ölürken, Pers aşığı doğuşuyor Kerela’da. Samanyolu, ada evren, saltık tanrı
sarışıyor birbirine. Akrisios Danae’yi tunçla kapatıyor. Zeus altın
yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor... ‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak
tanrıdır!’ diye haykırıyor Perseus. Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars!..
Propan gazı soluyor ve ölüyoruz işte... ‘Aşk artık burada oturmuyor.’ Kuşaklar
boyu, döl suyu, kara dua ve hınç içinde, kesiyoruz Demokles’in kılıcını,
atarcalar arıyoruz karancıl gökte. Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar,
helikonlu şarkılarla... Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı;
Gölgelerin ağzında solurken uykuları; Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup, Dor
korularında artık!..
Orada fotonlar rüzgarıydık. Tesla’nın tinine
tütsüler yakılırdı. Değirmenin terazisi elektron yontusu. Buz dağları plankton
geçidinde. Bulutların hızı düşündürüyor. Kasırga kırmızıydı pazar yerinde. Göz
yaşları süt olurdu Roksalan’ın. Bizanslı atlı saçlarını onarırdı. Gorgon
paraşütüyle inerdi gizemli kaz. Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.
Uyanırdık!
Arakne,
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...
*
SON İÇ ÇEKİŞ
‘Tanrı yoktur ve bu açımın tanrısı da
Dirac’tır’
Olanları, olmuşu ve olacağı bilen benim.
Gıybeti, gaybı ve riyayı gören benim…
Metal yorgunu gezegende,
çimenler üzerinde, beyaz bir yelkenli gibi süzülüyordu salyangoz. Uzakta,
kırmızı gölgeler üzerinde; sonsuz çöl, çıldıran elma ağacı; ve suyu kırıştıran
el vardı.
Anılarımız, zümrüdankanın yüreğindeki kuştur.
Sonsuzlukta;
dünün saklı olduğu bir kovuk barınıyor.
Büyük göz ağdıkça silikonların
kıpırdaştığını görüyorum. Gözlendiğini anlayınca, yapı değiştiren gluonları
tanıdım. Gözlerine tanrılar yansımıştı.
Eğer bir sona doğru gidiyorsak,
sonsuzluğu geçmişte aramamız gerekmez mi dedim. Sözgelimi; Tanrının tanrısını…
Lesbos’ta son doğumu, okyanusların; zamanı yutan ağını, sabanla
sürülmüş Eti toprağını gördüm ben.
Ve birden o; yere doğru sarktı… Boyu
iki yay uzunluğu kadardı.
Mavi Venüs’ün damladığı sularda bir sessizlik
tanrısıydı gördüğüm.
Nekrofil hayvanın bizlere neden güldüğünü çözemiyorum.
Ama gecelerin ardındaki deltoit şeytanı görüyorum.
Onlar, Yakup’un
merdiveniyle iniyorlar
Aynada kendini tutabiliyorlar.
İşsizmin
yüzyıllar içindeki tek kuram olduğunu söyledim.
Ölüs atlas çiçeğini, kuru
incirler gibi kutsal otların arasından gelişlerini, gözyaşlarıyla Havva’ya
yükselişlerini ve koruluklardan, kalkan ve alınlığıyla, Styks’ın salınışını
görüyorum.
Hoşçakal Oregon diyen kalabalıkları, kovuğunda gizlenen taş
hayvanları, altın yeleleriyle aslanları ve iyi yıldızlar size diyen insanları
görüyorum.
Gülünç yücelikler içinde oyalanışlar, umarsızlık içinde yüzen
kogniteryalar, hadron çarpıştırıcıları ve yeni bir cins yaratılacak diyenler
var.
Maddeye nasıl davranıyorsanız, madde de size öyle davranıyor…
Rüyasında robot puma görenleri, ne Muvattali ne ben ve son soluğuyla;
kuzeyin kuzeyin de ne var diyenleri görüyorum. Ölü yıldızlar ve kentler,
buzevler ve piramitler, tortulaşmış, bembeyaz yüzüyle Sodom’dan gelenleri
görüyorum…
Uygarlık evcilleşme, modernizm köleleşme dedi. Medyen
tarafına yöneldik. Fermilab’ın tevatronu karşıladı bizi. Bozon ikizleri,
spekülleme tuhafçıkları, pek şirin tanrıcıklar, önsöyümler, annemin yuvağından
çıkıp, tanrının yuvağına giriyoruz söylemleri, varlayıcı ve işaretçilerdik.
Müzik tanrının düşüncesidir dedim. Bir melek ayağını denize sokabilir,
bol bol insan eti öpebilirdim dün. Kâbe’yi sel basınca, şavt çekip tavafını
yüzerek yapan Zübeyr gibi,
S boyunlu balıkçıllar gibi; sevişirken
gözlerimden kan gelir.
Bluzunu aç ve Hürmüz boğazından geçen sincabı gör
sevgilim.
İşretî gibi, Girit’de miydim, Minos’da mıydım bilmem; taklar
ve geçitlerden, fener alayı ve meşalelerden, Cundişabur’a indim. İki rekatta Teb
şehrine geçtim. Sardunya’ların, Korsika’ların, orkidelerin kokusunda, bir Sezar
tafrasında, esse est percibi, carpe diem sesleri arasında, yedi kapılı Teb’den,
üç tapir adımıyla Kaliningrad’a girdim.
Sütlerin kardeşliği ve
çırpınan güzellikler arasında içeri vardığımda, Kiros silindiri, Asoka
fermanları asılıydı duvarda… Tuba’nın dalları arasından uçurumlara bakıyordum,
onlar da bana bakıyordu. Sonsuzluğa açılan güllerden; ateş kuyrukları vardı…
Ve birden zamanın yüzünü gördüm orada, Merope bulutsusunu, Knidlileri
gördüm. Kızıl balıkçılı, Devlerin el kitabı, Şapur’un yasalarını gördüm.
Multan’dan trene binenleri, İsis’in kanı, sıcak buz içenleri, açılınca kapanmaz,
kapanınca açılmaz Titan kapısını gördüm.
Balçığın soluğa dönüştüğü
anı, varlık ve yokluğun ikiz kardeşi; ışığı ve karanlığı gördüm. Çin Seddi
bitince duvarcılar nereye gider diyenleri, olanaksız bir aşk için kır kedisinin
gözlemleri, cennetin yarısını görenleri ve yüzü belirsiz olanları gördüm.
Ve yıkıntılar arasında ilâhiyi söyleyen ve gölgeleri gizleyenler arasında;
uyumsuzdu karbon kuşağı, erişilmez prokyonlar, distopyalar, plâtin düşlerimiz,
kahredici; o bildik atomlar değil miyiz biz diyenleri gördüm. Orada
göremediğimi, orada; gördüğümü gördüm.
Ve ilk gülümseyişle, son iç
çekişi!..
*
KARGIŞ
Hepimiz, görünmeyen kulelere, ejderhalara, denizlere,
meleklere, çocuklara, ırmaklara, kulübelere, kadınlara, kuşlara, yıldızlara,
şeytanlara, erkeklere, bulutlara, kentlere ve tanrılara
düşmanız!..
*
KAYS
Düşler içinde, ufuktan gazaba
kapılmış aslana benzer çöl Arapları, toz duman içinde atlılar sökün etti. Bir
esire vardı aralarında; Hint Şahbanu'su gibiydi. Vahada, kuru ağaçların
yaprağını köklerinden ayırdım, silkeleyip, araladım. Bir sarnıç kapağı belirdi,
tunç çerçeveli, kaldırayım derken tozlaşıp, dağılıverdi. Çekinmeden aşağı indim,
bir kapı çıktı karşıma, çürük toprak ve kesif bir duman kokusu yayılmıştı. Çürümüş sular, bataklıklar, kırmızı
gözleriyle bakan ejderhalar vardı ama, kıpırdamıyorlardı. Uzaklarda, güzellikte
eşi benzeri olmayan bir sultan belirdi, yanıma gelerek, kolları ve ayakları
canavar gibi uzayan, bir ifritin kapatmasıyım dedi, zifaf gecesinde kaçırdı
beni, bu diyara getirdi. Dört bir yanımız çimenlik ve yeşildi.
Aşağıda, kıstakta bir çağlayan gördük, çırılçıplak
soyunduk ve yıkandık. Geceyi safirlerle süslü, kuş tüyü bir yatakta geçirdik.
İfritin esiresi, kurtar beni diye sanki gözlerimin içine bakıyordu. Ağlayarak,
kırmızı kanımı uçan halı gibi ayaklarının altına sereyim, gözümün siyah
kadifesini giysi diye vereyim, körpe yanaklarım dilinin amberi olsun, ipek
uyluklarım, kar fırtınalarından korusun, ey gece yolcusu, senin yerin göz
kapaklarımın, ok kirpiklerimin üzerindedir, yeter ki beni kurtar dedi. Ama
duvardaki sülüs yazıya dokununca, dev gibi ifrit yarıktan çıkıverdi. Sandallarım
ve baltamı aceleyle alayım derken, ikinizin aşkına meftun olayım, şol leyla ile
mecnunu ben de bulayım diyerek bizleri bağışladı. Gözlerle konuşarak, beni
anladı.
Sevinçten, birden kendimizi göklerde buluverdik,
rüzgârda süzülüyor, buluttan buluta savruluyorduk ki, yeryüzü altımızda, bir su
çanağı gibiydi. Bir tuz denizine vardık; Ay çıkanda, ninemin bağında güller
kızarır ve yokuşu elim belimde çıkarım diye hoyrat şarkılar söylüyordu biri,
ahşap bir ut coşkuyla tınlıyor, garip bir kalabalıkta eşlik ediyordu. Kuşlar
hallerinden mutlu, ötüşerek kanat çırpıyorlar, melekler tanrıya şükreder gibi
uçuşuyorlardı. Süt beyazı taylarda çayırda dolaşıyordu. Büyüleyici narinlikte,
minicik bir çocuk belirdi ortada, öyle güzeldi ki, sağ elim Kaasip'in gözyaşları
gibi kurusun diye haykıranı göremedim. Çevremizi nice bağlar alıyor ve altın
renkli üzüm salkımları soylu bir Arap prensesinin parmakları gibi parlıyordu.
Havadan, kır çiçekleriyle dolu mavi bir tepsi süzülerek
yaklaştı ve gümüşi bir aydınlıkla dört bir yanı sardı...
Düşlerin
dilinde, uyanmaz uykulara vardığımızı o zaman anlayabildim. Ve iki cihanın
mecnunu, ölümlülerden ölümlü Kays olduğumu
ancak bilebildim!..
*
EARTH
Sonsuz karmaşada, geçmişte kalan yılları ararken,
geleceği Sibirya’da buluyor, madenlerde göklerin mesihini kucaklıyorduk. Kuiper
kuşağının yörüngeleri geçit vermiyor, Vladivostok’ta yıldız konukları ve besin
zinciri kırılmaları, koşut acunların sarı göllerini kırbaçlayarak aşıyordu.
Dotcom balonu, gama ışını patlamaları ve Baktun 13’ü arayışımız sürüyor ve tüm
idelerimiz eşitler arasında eşitliktir ve karanlığın yaratıcısı
gözlerimizdir diye göz yaşı döküyordu Valerie!..
Kırmızı solgun
deniziyle, umudumuz Haumea’ye varıyor, ak delikler konveks şeyler, kara delikler
konkav süsleridir diyorduk. Castle Bravo için yas tutuyor, neyin var olacağını
bilmiyor, neyin var olması gerektiğini söyleyemiyorduk ve kurşuni koridorlarda
durmaksızın gülümsüyordu Bay Klein.
Mono gölü sanrıları ve ikonlarıyla
bize doğru koşuyor, Cumbre Vieja volkaniği ve ilk vikont Canterbury melekleri
öyle umarsız ve nepenthesler, ostrakodlar eşliğinde, hidroyitler sanki buz
prensesleri gibi süzülüyordu artık.
Einstein ve genel görelilik kuramına
ilişkin formülü bağdaştıramıyor, zaman nedir, uzay nedir, son ve başlangıç
nedir, bir türlü anlayamıyorduk. Toplam torkun sıfır olmadığı sürece, protein
demetleri mavi ışın yayamıyor, defneler beyi, yabani manolyalar ve gülleri
histeriyle koklayamıyordu.
Dört duvar arasında kalan ve yaşamı boyunca
dışarı çıkamayan bir homini, betiklerde görmediği, hiçbir yerde duymadığı ve
tümüyle öznel çıkarımlarla balıkların var olması gerektiğini söyleyebilseydi, ne
denli şaşırtıcı olur diyorduk.
Konjugasyon ve ötrofikasyon gecikiyor,
yaratılmışlar kahverengi cücelerde toplanıyor, deniz tavşanları, biyolitler,
tükenmiş soylar; Jiguan uzay üssü, parafin ve yapay uydular sönüp
gidiyordu.
Ve orada; belimizden ağır silahlarımızı çekip,
revolverlerimizin horozunu kaldırarak, o gün bu gündür deyip, neşeyle tanrıları
öldürüyorduk artık.
*
3. TEKİL KİŞİLİK
Ahi-evreni zehirleyen, o altınsı sarılık, kurt
deliklerinden sızıyor işte, orada güneşleniyor som varlık. Kaosun ejderi,
Falcon-Dragon kapsülünde, sonsuz yoklukların, yok varlıkları; fulleren molekülü
içmekte…
Orada, Ebul İzz, aksiyomatik kanıtlar ve elemanter sistemimizin
asal sayılarını elinden kaçırıyor!.. Utarit gezginleri, irrasyonalitelerle, Ulam
teoremlerine ağıyor ve püsküren kızıl korlar arasından Eyjafjallajokull diyor
ki; ‘Zamanın her anında, birbirinin zıttı iki yerde, birbirinin aynı iki şey
var!..’
Cebirsel topoloji haykırıyor, neye yarıyor bunlar, hipotezler,
tanıtlar ayakta duruyor!.. Civan perçemi sorularla çoğalıyor ve görüyorlar ki;
‘Yüzü yok Apeiron'un!..’
Nesturi astrolabı, Fields madalyasıyla
ödüllendiriliyor, Aeropeum betiği, som-kül rengini açıyor ve gözyaşlarını
tutamıyor Bleda!.. Poincare, İndex teoremi, Perelman beraberce bekliyorlar orada
ve gülümseyen ellerini öpüyor Duns Scottus, cinsiyetsiz yarı tanrının!..
Çağatay Hanı Tarmaşirin, Hz. Ali'nin bahçelerinde geziyor ve kanında
lenfoma yüzdüğünü söylüyor, güneşimiz Aziz Killer, dayanamıyor ve başlatıyor
altın çağı!..
Kovuğundan çıkarak diyor ki o; Yüce Yara'dan bana, şu
yaşlı Alfonso’ya sormuş olsaydı eğer; Verimlilik geni, kanatlarla gelir, Girit
tekerleği, akreditasyonlar, rekonstrüksüyonları, Mikail’e benzetirdim!..
Ölüs yüzüyle bağırıyor Mutasım ve çağlıyor birden; Ey pleurodiralar,
döner boyunlu kaplumbağalar! ‘Zamanın her anında, birbirinin zıttı iki yerde,
hiç esmeyen iki rüzgâr var!..’
Biliyor musun Morpheus, Milkomeda’da
umarsızlık içindeyiz ve soyumuz tehlikede…
Ve yazık ki işte, yıldız
adaylarının içinde ağlıyorlar;
Döner boyunlu kaplumbağalar!..
*
ANDROİDLER
‘Androidler, elektronik koyun sever
mi?..’
Evimizin ilerisinde yükselen engebeli arazide, sayısız apartman
var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden ayıran, yalnızca ortadan
geçen yol ve bir iki duvar. Bazı geceler, solgun ışıklar altında, o yakaya
bakarken buluyorum kendimi. En uzakta, tepede, diğer apartmanlardan oldukça
ayrıksı, gökdelen gibi sivrilmiş, sarı bir bina var. Arada pencerelerde solgun
gölgeler duruyor ve geceleyin, tek tük ışıkların yandığı dairelerde, hiç
tanımlayamadığım karaltılar dolaşıyor… Oranın, giderek şaşırtıcı bir görünüme
büründüğünü anladığımda, sanırım iş işten geçmişti!.. Boş yere hayıflanmışım,
geçen gün, haklılığım kanıtlandı.
Uykunun tutmadığı o gece, balkondan
durgun şafağı izlerken, birden gözlerim o binaya takıldı; bir hareketlilik
vardı!.. Neler oluyor derken, büyük babamdan kalma dürbünle, yapıyı gözetlemeye
başladım. Gecenin bu yarısında, belirsiz, ürkünç görüntüler ve sanki androide
benzer, yarı insan-yarı hayvan yaratıklar bina içinde koşuşturup duruyordu ve
elbette platinsi, metalik bir parıltı yayıyorlardı.
Donup kalmıştım,
şaşkınlığımdan zamanı unutmuşum, sonra ne olduysa, -bir an gözlerime inanamadım-
bir şey bana doğru koşarak, daha doğrusu dürbünün içinden; dalgalar halinde
yayılarak yaklaştı ve acayip bir çınlayışla; Ne yapıyorsun, diye bağırdı!.. Asıl
inanılmaz olan şey şu; biri kulaklarımdan sanki yırtarcasına asıldı!..
Ödüm
kopmuştu.
…
O günden sonra, boşluğun gölgelerden oluştuğuna ve meleklerin
bulutlarda dolaştığına inanır oldum. Duyduğuma göre, androidlerin gözleri kartal
gözü gibi uzaklara odaklanabiliyor ve izlendiklerini anlarlarsa, manyetik
biçimde hareket eden uzuvları, elleri, kolları sayesinde, dilediğini yanlarına
bile alabiliyorlarmış!.. Şaşırtıcı olansa, şimdilik bana yalnızca bağırmaları ve
uyarmış olmalarıymış!..
Aman tanrım, düş mü görüyorum ben!..
*
GOTİK
Anna Karantina, putperest bakışlarıyla; akraba akbaba
dedi!.. Duydum dedim. Helen tapınaklarının ötesinde, uçurumun ağzındaydık ve
ceset elimizle dokunabileceğimiz kadar yakındı. Ve kurtlar karnında yıldız
kümesi gibi parlıyordu!.. Gece karanlığında samanyolunu görüyor, Sirius göz
kırpıyor, ölüden metalik renkte, irinli sular akıyordu. Güvercin gurultuları
vardı ve eğrelti otlarının arasındaki kızıl sülünün, yanıp sönen göğsünü
seçebiliyorduk. Görkünç duygularla tepelere baktık...
Ağır rüzgâr yitik
bir ruh gibi inledi, başımıza tüy hafifliğinde bir şey sürtündü ve geçti. Belki
iki gün önce penceremizi yoklayan yeşil eldi o!.. İşte yaşlı porsuk ağacının
dallarına karakuş yine kondu, karanlıkta, yırtık-siyah bir pelerin gibi
kanatlarını açarak, çirkin sesiyle ötüp durdu!..
Cesetin üzerinde dalgalanan
otlarla uyuması; zamanı unutup, yaşamı bağışlıyor olması, belki de ölümün güzel
olabileceğini duyumsattı bize… Uzakta ki gölde, ay ışığında pulları parıldayan
balıklar vardı. Gecenin yarısında baykuş sesleri duyuluyor ve içlerinden biri,
gözalıcı, ürkünç gözlerle bana bakıyordu!.. Dağın altından sapkın tacirlerle,
bir Nubyeli köle, atlarıyla geçip gitti. Kaknus tüyünden sorguçlarıyla kara
dağlılar ve çağının barbarı Romalılar tepelerde otağ kurmuştu.
Aşağılarda bir vadiden geçiyorduk ve kuru bir ağaç çiçek açmıştı.
İçimizden biri ona dokundu ve birden eli kurudu. Presbiteryen ve Borgesyen bir
gecede ağular içiyorduk. Şangırdayan camlar ve raflardan düşen fincanlar
arasında sofrayı; tazı eti ve kaz ciğeri süslüyordu. Ve ta arka sıralarda nara
atan bir satrap, ilahilerle ecesini kurban ediyordu. Samaris kızları inleyerek
yas tutuyor, Sabinler gözlerini oyuyor ve vahşi parıltılarla, billurlar
saçıyorlardı…
Ceset kıpırdadı!.. Ağzından su tanrılarının izniyle, kara
bir pıhtı fışkırdı, onu bir kaseye dolduran Satürnlü coşkuyla içerken, barbar
dalgalarıyla bir ortaçağ denizi güldü. Deniz maviydi ve üzerinde kral yürüyordu,
son iç çekiş töreni yaklaşırken, uzun yeşil sakallarıyla Tritonlar, şeytan
minarelerini hınçla öttürüyorlardı. Şakayıklar kayalara tutunmuş, sülüneler
yürümüş, mercanlar ve balinalardan buzlar sarkıyor, azgın deniz; yüzgeçleri,
saçakları, köpüklü-mavi pençeleriyle, dev bir canavar gibi yaratıklarını
arıyordu. Kalyonların omurgasına istiridyeler, bin bir çeşit canlılar
yapışmıştı. Deniz atlarının yelesi dalgalanıyordu ve kısrak bacaklı Sibanlar
bizi kucaklıyordu. Çıldırmış ya da zehirli bir ot yemiştik sanırım…
Ceset
sırtını rüzgâra verip sağ tarafına döndü. Organları fırlıyor, yüreği çarpıyordu.
Bunu gören faunuslar ormanın içlerinden, vahşi naralarla geliyordu ki, kaçıştık.
En öndeki canavar bir elinde baldıran demeti tutuyor ve diğer eliyle bir
androidi sıkıyordu, androit eğilmiş onun iri butlarını kemiriyordu... Lükres
üzülme, havanda kurbağa döver, sulu sepken çorba yapar, ölü eliyle karıştırır,
sende içersin dedi. Bir cadı yaklaştı ve kocaman ayı bahçeye indirerek, ölümümü
gösterdi ve at kuyruğuyla, ağları çeken balıkçıya da acımasızca vurdu. Gagasında
çiçek sürgünleri, mor renkli bir kuş çığlık atarak yuvasına döndü, eşindi ve
yine birden göğe yükselerek, kum tepeleri üzerinde daireler çizdi. Bir yabani;
gece oraya git, gürgen ağacının altında dur ve siyah bir tazı sana doğru
koşarsa, ona söğüt dalıyla vur, baykuş konarsa eğilerek kaç ve kömürlerin
üzerinde bir mine çiçeği yak, duman kıvrımlarının arasından bak, beni göremez ve
önüne ejderha çıkacak olursa sayısız kere ulu dedi…
Geceleyin yarasalar
geldi ve pöf diye sesler çıkararak dallara kondular, koruya doğru koşarak
ıslıklar çaldım, gümüş koşumlu, küçücük bir İspanyol atı defnelerin arasından
gelerek durakladı ve bir adam eyerinin üstüne sıçradı, bana baktılar ve at
erguvan ağacının dallarından doğru uçtu gitti. Kukuletasıyla bir Moğol, kumların
üzerinde hayali bir Yunan heykeli gibi doğruldu ve gümüş harfli ayetlerini
meleklerin süslediği Furkan koltuğumun altında, Stratonike’ye vardım. Halk arı
oğulu gibi üstüme saldırdı, bir kuş kanadını değdirerek suyu güldürdü. Yaşlı
cadının, kral yakutuyla, Girit lalesi, kızıl engerekle, mine saplı kaması
sıçrayarak karşımda durdu... Bir adam yaklaştı, sesi flütü andırıyordu ve sanki
bir uçurumdan geliyordu. Ürktüm, Sabinler borularını öttürdükçe, küçük
denizkızları onlara yaklaşıyor ve kanlı dudaklarından hırsla öpüyorlardı.
Yedinci gün Tatarlar ülkesinde bir tepeye geldik, ceset yanımdaydı ve
uyuyordu. Öğleyin ufuktan irinli bir toz bulutu yükseldi, bunu gören leventler,
sipahiler ve gencecik cengâverler renkli yaylarını gererek, atları kamçılayıp,
dörtnala ilerlediler. Kadınlar çığlık çığlığa sağa sola kaçıştı, tahta
arabaların yanındaki, keçe perdelerin ardına saklandılar. Bulut üstlerine
gerildi, bir mağaradan üç çakal çıktı, burunlarını havaya dikerek çevreyi
kokladılar ve kıvrılarak kendi içlerine doğru gömülünce, güneş tüm kızıllığıyla
ortaya çıktı. İki sansarla, bir sırtlan bunu gördü. Ay yükseldi ve ateş yaktık.
Bir tüccar kafilesi ateşin çevresinde meseller anlatıyordu. Sırtladığı cesedi,
su deposunun yanında, ağaçlık tepenin ardındaki, bağ evine bıraktığını söyledi
biri. Domuzlar kazıklara bağlanmıştı. Tan ağarınca yola çıktık, tüyleri saman
renginde bir tek hörgüçlüye binmiştim, eli mızraklı bir ulak önümde yürüyordu.
Ayı lanetleyenlerin ülkesine vardık. Yarı kartal yarı aslan Grifonları, geniş
kalçalarıyla kutsal gergedanları, renk denizinin içinden fırlayan devasa
tavusları gördük.
Piramitten çıkıyordum ki ceset yanıma geldi. Çığ
düşmesin diye soluğumuzu tuttuk, gözümüze tül bağladık. Davul sesleri arasında,
ağaç kovuklarından oklar yağıyordu. Yılanların burçlarına varınca, pirinç
kaselerden süt dağıttık onlara, sallar üstünde ırmağı geçtik, Hydralar üstümüze
saldırdılar, aslanlarımız bile titriyordu. Kaplandan doğduğunu savlayan
Şunoklar, Bizans renginde Laktroitler, ölüleri ağaç tepelerine bırakan
Auranteler, timsahlara yeşil camdan küpeler veren Krimniler, köpek suratlı
Kharonlar, ayakları at ayağı olan ve attan hızlı Sibanlar’la çarpıştık, tam yüz
adamımızı boğazladılar ve gırtlaklarında kızıl zambaklar açtığını gördük. Kafile
bozuldu ve kaçmamız için beni çekiştirince, taşların altından boynuzlu bir yılan
çıkardım, beni ısırdı ve bir şey olmadığını görüp, delicesine hücum ettiler.
Zamanın beşinde İllel kentine geldik, hava bunaltıcıydı ve ay akrepten
çıkıyordu.
Ağaçlardan Hindistan cevizi topladık, coşkulu lağımlardan
içtik, nakışlı, dev çıyanlarla uykuya daldık. Tan ağardı, kent kapısını çaldık.
Kapı kara tunçtandı, deniz ejderi oyulmuştu kanatlarına, nöbetçiye Suriye
ülkesinden geldiğimizi söyledik. Bir kaçımızı kestiler ve öğleye dek bekleyin
dediler. İçeri alındık, akın akın insanlar bizi görmeye geliyordu, bir deniz
borazanıyla haber salındı. Zenciler desenli kumaş balyaları çözdüler, cesedi
kumaşa sardılar ve düşe sığmaz işkencelerle yardan aşağı attılar. Aşağıda
Tsor'un dev sürüngenleri vardı. Sidon'dan mavi duvar halıları, kehribar kupalar,
tuhaf çanaklar vardı. Kentin kadınları evlerin çatısından onlara bakıyordu.
Birinin yüzünü görünmez bir canavar süslüyordu, rahipler, soylular, sanatkârlar
ve köleler toplandı. Sari giysili Sihler arkalardan süzülüyor, siyah mermer
döşemenin üzerinde; tanrıların yaşadığı kızıl sarmaşıklar, güllerle dolu evler
arasından dev sansarlar yükseliyordu. Boğalarla, Anka kuşu kabartmaları vardı
duvarda, dilsiz güvercinler uçuyordu, içi kanla dolu havuzun önünden geçerken,
süngere benzeyen bir rahip yanımda durdu. Onu cesedin kendisi sanıyordum.
Sahanlığa varınca tanrıyı görmek istediğimi söyledim. Tanrı avlanıyor dediler.
Hangi ormanda onunla at koşturayım dedim. Eliyle yumuşak püsküllerini taradı.
Parçalanmış bir oğlan etiyle beslenen putu gördüm, tanrı bu mu dedim, bu dedi.
Kan dizlerine damlıyordu, bana tanrıyı göster, yoksa seni öldürürüm dedim.
Bağırarak yüreğime dokununca, birden canım çekildi. Yalvardım. Üfleyerek canımı
geri verdi. Tanrıyı göster diye fısıldadım, eliyle gözlerimi kapattı, kör oldum,
gene yalvardım, soluğu yel gibi geçti üstümden, tanrı bu dedim.
Gözümü
açtım ve bir ayna gösterdi, tanrı işte bu dedi. Piramittendi. Güneye döndüm.
Tapınakları geçip, yedi kapılı Teb'e doğru gidiyordum. Bedeviler ve dağlardan
inenleri görünce kişneyen Tekboynuz’lu duruyordu kapıda... Meleklere, Mekke'ye
üzerine gümüş harflerle Cebrail tarafından Kuran’ın işlendiği, yeşil peçeli
kente ulaşmam gerektiğini söyledim. İçeri aldılar, kelebekler yüzüme hücum etti.
Sokaklarda pars tırnağı, kolyeler, zümrüt küpe, halka satanlar ve afyon içenler
vardı. Harem ağaları azman gibiydi ve bedenleri yürürken dalgalanıyordu. Sarı
göz kapaklarının altından cesedi süzenler vardı. Kör bir imparator aslan postu
sedirde oturuyordu. Kolunda bir doğan duruyordu. Arkasında sarıklı bir zenci
vardı, bileğinde yılan dövmesiyle bizi gözetliyordu. Şehrazat işareti verince
zenci palasıyla saldırdı, kılıma bile zarar vermeden içimden geçti pala, dişleri
birbirine çarpmaya başladı, silah dolabından bir mızrak fırlattı, mızrağı iki
parçaya ayırdım, ardından bir ok attı, elimle havada yakaladım. Kral, bu utancı
birilerine anlatır korkusuyla, hançeriyle kölenin boğazının tadına baktı,
gözümün önünde bir solucan gibi kıvrandı köle, göğsünden yılanlar püskürdü, genç
kral sen doğudan gelen yalvaçsın dedi, sustum, parmağındaki küçük bir yüzük
karşılığında olanları unutacağımı söyledim. Anlaştık. Arpa ekmeği ve kişniş
tohumlarıyla dolu sofraya oturduk, tütsüler yükseliyor, kokudan çıldırıyorduk.
Samaris'den gelen rakkaseler önümde kıvranıyordu. Göğüs kafesinden
organları görünen bir makak sedirlere tünedi. Gözleri sürmeli, saçlarında
kanaryalar öten sakiler gelip geçti. Ulaşılmaz zevk vadisinde dolanıyorduk.
Açlığı ve vebayı tanıdık, kara bir yıldız peyda oldu. Tritonların borusu
ortalığı çınlattığında, diyakozlar gelip kralın tacını çıkardılar, sarı denize
doğru yürüdük. Ormanın cinleri yanıma geldi. Yaprak aralarından bakan, minik,
parlak gözlü yaratıklardı. Hep birlikte bölünüyor ve çoğalıyorduk. Bir ada
olduk, hepimiz mutluluk ve zevk içinde altın denize doğru yürüdük. Zamanın ölümü
başlayacak dediler, tanrıları neşeyle öldürüyorduk, kıvılcım gibi
dağılıyorlardı. Sonunda uyanmayı başardım. Bir mezarın içinde yapayalnızdım. Sağ
omuzum ağrıyordu, ceset gülerek koluma yapıştı, kucaklaştık, tanrı nerede diye
sordum, birden yok oldu. Çaresiz sırtımı döndüm ve uyudum.
*
GÖRECELİLİK
İnsan oğlu, kızı öyle güçlü, öyle modern çağlara ulaşmış
ki, erişilmez denilen yıldızlara varmış, us dışı bambaşka gezegenler görmüş ve
oradaki üstün, tanımlanamaz canlıları, düşe sığmaz yaratıkları yenilgiye
uğratarak, yurtluklarına el koyup, yeni kolhozlar, koloniler edinerek, gözde
madenleri işleyip, fotonsu, sanalitik hızlarda, ilkinsil ve de artık korkunç
güçlerle berkiyip, düşlerden aşkın, sonsuzluk ardılı ve tanrıların da ötesinde
bir yaşam biçimi geliştirmiş.
Böylelikle, kuşatarak ele geçirdikleri
yeni gezegenler ve kozmolojik yuvalarda, kolaylıkla çoğalabilen, yapıları arı
mineraller ve besin değeri yüksek jellerle dolu canlıları kurban ederek,
hedonizmlerine, sadizmlerine, yeni çeşniler, egzotik tadlar ekleyip, yüzyıllar
yılı, bıkıp usanmasız, ezgilerle, naralarla, alaylarla, ilâhi bedenlerinin
gereksinimlerini gidermeyi başarmışlar…
Sonra zamanlar geçmiş; yıldızlar
yollarını yinelemişler ve tadılmamış günahların eşliğinde, vahşet ve kanla süslü
altarlardaki gösterilerini, taklarla, defnelerle, taçlarla süsleyerek, geçip
giden çağlara ağıtlar yakmış, destanlar var etmiş ve geleneklerini sürdürüp,
törelerini koruyarak, yaşamlarında yeni maceralara, olumlara ve daha da ötelere,
hançerenin ta köklerine, evrenler dışı, sonsuzluğun da sonsuzluğuna yelken
açarak, zamanlar ötesi yolculuklarını sürdürüp gitmişler.
…
Ama birde
Himalayalar’ın gölgesinde yaşayan bir dağ keçisi varmış, doğumundan bu yana bin
bir renkli otlarla beslenir, çayırlarla dolu uçsuz bucaksızlığın, yeşil
denizlerinde yatar, karların, buzulların arıttığı kaynaklardan içer, geceleri
ateş böcekleriyle görklü gökyüzüne dalar, renkcil zambaklar, sümbüllerle süslü,
çıldırtıcı seslerle yüklü, yüceler yücesi yamaçlarda, kokusul, şol bayırlarda
dolanırmış.
Ayların yükseldiği ve baharın kaynaşıp, çiçeklerin oynaştığı
üreme döngülerinde mutlulukla çiftleşir, klânın yeni doğmuş, minicik üyeleriyle
gezinir, kayalardan seker, çiçeklerden böceklere, oradan ağaçlara, dallara,
elden ele, koldan kola, binbir çeşit kuşlara, dilin dönmediği varlıklara,
çınlayışlara dalarak, güneşin ve gecenin doğumlarında, bulutların ve yağmurun
gizeminde, sis ve pus, kırağı ve kar, ormanla rüzgâr ve göklerin masalsı
aylasının altında, hişt hiştler arasında, meleksi, düşten güzel yaratıklarla
yaşar gidermiş.
…
Gün gelmiş, bu yamaçlardan yamaca uçan dağ keçisi,
yeryüzü güzelliklerinin doyumuna ermiş, tanrısal bağışların sonuna varmış ve
kadife gibi yayılan, ışıltıyla dökülen ve kuzeyin kuğusunun, prenseslere
fısıldadığı masallar gibi dağılan karın altında, rüzgârın savurduğu tozanlar,
tüycükler ve uykulu bedenleri esriten gülücükler; inciler, gözalıcı
sürmeliklerle dolu, göz gözü görmez uğultu ve uçsuz bucaksız beyazlıklarda; us
oyunlarıyla süslü, iremlerin serpildiği, nice sevdaların boyun eğdiği,
yaratılmışların bilemeyeceği, düşlerine giremeyeceği, ölüm ve yaşam sarmalında
gizlerin döküldüğü, bitimsiz geçmişle, varılmasız geleceğin bağışlandığı, her
şey ve hiç bir şeyin birlikteliğinde, dile gelmez olanla, tin ve tün ötesinin
muştulandığı düşler arasında, pericil uykulara dalarak; ululuk ve bilinmezliğin
kollarına, piramidin ta yüreğine; sonsuzun ve unutuşun uyumuyla, hiçliğin o
herşeyden güzel, uçsuz bucaksız uçurumuna benliğini açarak yitip
gitmiş…
…
Şimdi, bitimsiz bir yolculukta, yeni yurtluklara ulaşan ve
evrenle; tanrısallığın da ötesine kavuşan bir insan mı olmalıydım, yoksa
Himalaya eteklerinde, göz alabildiğine uzanan karlar ve yıldızlarla dolu
gecelerde, çiçeklerin böceklerin arasında, güneşin altın renkli ışıltıları
içinde; soruların sorusuna kavuşarak, gizemlerin gizemine ererek mi
yaşamalıydım?..
*
LEDA
Değirmenleri geçip ırmak kıyısına vardığımızda, esen
rüzgârda eğreltiler yatışıyordu, birden kuşlar havalandı, sonra yukarıya doğru
tırmanmaya başladık. Çalılıkların arasından keçi yolunu izleyerek, öğle üzeri
düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda, sabah ki ölü kumrular
yüzünden hâlâ ağlıyor mudur...
Çayırda ne denli oyalandık bilmiyorum, güneş
battığında uyuyakalmışız, sonra çamlara yaslanarak karanlığın çökmesini
bekledik...
Uzaklardan ay yükseldi ve gölgeler insansı, tuhaf hayaletlere
dönüşünce; Leda yumurta biçemli yuvasından çıkarak, karanlığın içlerine doğru
süzüldü ve az sonrada üzerimizden kanatlarını açarak uçtu gitti. Ateş böcekleri
fısıldaşıyor ve gecenin çığlıkları garip iniltilere dönüşerek, korulardan,
sazlıklara, oradan da tüm ovaya yayılıyordu.
Durgun gölde, suların içinden
gürültüyle bir nympha yükseldi ve pırıltılı geceyi aydınlatınca, tanrılar
birbirine ‘Bakın, bakın ırmak perisi!’ diye bağrıştılar.
İao,
Oai!.
***
Leda, düşünde ince kumun üzerinde kederli ayak izleri ve
kayalıklarda can çekişen balık türleri görüyordu. Tüyleri mavi kuyruklu cadılar,
menadlarla sevişiyor ve boynuzlu satirin omuzunda kırlangıç cıvıltılarıyla dolu,
minik bir yıldız parlıyordu ve onun içinden başka yıldızcıklar fırlıyor,
havalarda uçuşup, saçlarda, gözlerde, dudaklarda süzülerek, sülüs harelerle
yitip gidiyordu…
(Cadı, bir Attika sevicisiydi ve kabul edelim ki şiirde bir
tanrıdır ve bizleri o yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve elektral saçıntıyla,
amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik bir aradaydı. Kurnaz
yalancılar, dinsel görümün duyarlı dokunaçları, inancılığın (fideizm)
yönlendirmesini hor görme, kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve müzik,
modern bir inak olan bilim, estetik çilecilik; ‘Yaşam parmaklarımızın arasındaki
kuma, saatlerde usumuzdan uçup giden dumana dönüşürler’ deyisi, jonglörler
sitesi, madrigal ve epik şiir parçaları vardı. Ve gecenin derin musikisi, deniz
dalgaları gibi silsilelerle, kulaktan kulağa yayılıyordu.
Arkadaşlarımızdan
Hypparkos, güzellik ve estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye
başıboşluk ve kuru bir hiçlik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel
kalıntının epifanyası (ortaya çıkışı), mitik geometri, uzak çağların gizil
güneşi polaris, kozmik eğretileme, modernlik ki eleştirinin yaygınlaşmasıdır,
ozansı kibir, atomik soykırım, öykü; tarih, şiirse tarihte bir kahramandır
deyisi ve suyu kurbağalar içer biçemindeki, Frengistan yakarısı, İran denizi,
tayfın diğer ucu, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın
gerçekleşeceği bir duyum vardır saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in
yüklüyken yaslandığı hurma dalı, sınıflı toplumların yazgısı ölmemek için
öldürmektir lafolojisi, peri Perikles, Yannopulos’un kısrağını Salamis denizine
sürüp canına kıyışı gibi sözler yineliyordu.
Peki dedim, radiyal-lahu
anhüma’mıydı kötülük yapmak isteyip de isterinden dönene tam bir sevap yazılması
ve şu ki, iyi bir şey düşünmekte gerçekten iyilik değil midir...
Basra
valisi, Minerva’nın baykuşu, şiir kendini unutmakla başlar deyişi, Babür
bahçesi, Meymüne ki annemiz, bir gün tefsir, bir gün siyer ve megazi, bir gün
güzyazın, bir başka gün Arapların meşhur savaşları Eyyamül-arap okuyuşumuzda mı,
bizlere bu kadar uzak olmalıydı, diye sürdürdüm!..
Ve Ladino diliyle mezmur
söyler, Ferrara Tevratı’nı elan hatmeder, Marranolar ülkesine gider,
Hindustani’yle ilgilenir ve Zanzibar’a varırdık ki her dil dilimiz, her belâgat
rehberimizdi!..)
***
Tan alacasında, sabaha yakın bir başka ırmak
perisinin çayırlardan doğru, sudan yükseldiğini görüverdik!.. Aman tanrım nasıl
bir büyü; Venüs işte bu!.. Saçları, filizlenen ışıltıda siyahîden sarıya,
gazelden erguvaniye dönüşürken, kirpiklerden süzülen damlalar, gözlerinin akında
ince çizgilerle, ışıltılara dönüşüyor ve sanki gözkapağı, inanılmaz hızlarda
kırpışarak elmas parıltılarıyla dolu, rengistani harelere yol açıyordu.
Saçları beline dek uzanıyor, zümrüt yosunların, kuru yaprakların ve altın
sarısı kumların sarıştığı aylalarla, sonsuzca bir güzellik yaratıyordu ki, işte
düşlerden de güzel ve onlar gibide büyüleyiciydi!..
Helios diye bağırınca
ışık yukarıda durdu ve onu geri çağırdı ve o geri döndü ve işte sevgisi de
böylesine güçlüydü...
Sağrıları ay gibiydi, karanlık gökte bir sunak, bir
tahtırevan gibi parlıyordu. Göğüsleri tepede, ay ışığıyla yıkanmış manolyalar,
beli incecik ve kışkırtılmış defnenin, uzak deniz sonelerini içinde taşıyor
gibiydi. Gözleri alevlerle yanıyor, duvağından minicik yalazlar, kıvılcımlar
saçarak ortalığı aydınlatıyordu.
Bronz çağının arabaları geçiyor, metalik
kişneyişler, naralarla atlar, uçurumlardan dörtnala uçarak gözden
uzaklaşıyorlardı. Mekke şerifiyle, Asur amirali, Cezayir dayısıyla, Brötanya
kontu hepsi oradaydı ve yukarıda Eltanin ki yeni güneşimiz; tanrısal, tüm
yakıcılığıyla, kristaller gibi parlayarak, göklerden doğru yükseliyordu...
Su perisi yanımıza yaklaşıyor, görkül, dev adımlarla bir bereket tanrıçasına
dönüşüyor, onun gölgesine sığınan yoksulları tek tek öpüyor ve saçları arasında,
vulvasının orasında burasında, koltuk altlarında yaşayan bambaşka acunlar ve
canlılar dünyasının olduğunu şaşarak görüyor, hatta omuzunun üzerinde nedensizce
kaçışan yüzlerce ceylan, sincap, gelincik ve balıklarla dolu yaratıklar
uçurumlardan kayar gibi, birer birer aşağıya düşüyor, biz de çayırların içinde,
menekşeler, sümbüller, laleler arasında onları arıyor ama bir şeycikler
bulamıyorduk…
…
Düşler içinde, düş görüyorduk!..
*
DOĞUŞ
Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi
tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde
gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu; aynaşık ve
bakışımsıl ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın
kayağanlığıyla özdeşler.
İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir
ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim
sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma,zamanın
dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl
çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök
dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide,
soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekte ki anılarımıza dönüşecek
terminlerle kolkola,yumuşak iniş yaparlar. Derişik ve kayağan bir irintide,
gezegenin leylâk büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının
kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan
sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur.
İnsan
doğmuştur...
*
TARİH
Metafizik bir sorguyla
tozun içinde, kafalar yuvarlanıyordu!.. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti
patrikler ve sufî kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin
tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki
bir zamanda; 'dokuz' diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak
'tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yine de senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman
göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor,
Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa, bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç
bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu.
Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen yarasalar, kör kelebeklerle, iki
ayaklıların sevişmelerine tanık oluyorlardı.
'Bakır arılar, çinko yılanlar
ve iblisin iğrenç kuşları'sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına
binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler, erklerin tek karşıtı,
gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü,
zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı!.. Epiktetos dehşetle önerince,
usuna düşen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularında ki -boynu
vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı.
Demir pabuçlu hayaletler
dolaşıyordu... Elen ruhlu stoacı, bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein
eşittir, Marx çarpı; Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih
gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle, ey kaplanlar; biz ak bulutlara kandık, ak
toynaklara inandık dediğimde, suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos,
canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla
birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde;
sessizliğin sesinde, yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan
uyandık!..
*
ARAF
(...Darius karılarını ve
çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı. Karanlık gökte Mars parıldadı!.. Kanatlı
bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya!..)
Düş içindeydik! Bir Moğol
şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı
güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için,
yavaşça yürüyorduk.
Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği
birkaç kişi daha katıldı aramıza... Güllerin başucunda; kırmızı ahşap uduyla kör
bir adam, suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam
dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu, mavi gözlü
cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra
Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir
sihirbaz, alkışlar alıyordu.
Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya
ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran
Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçeminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi
sayısız gırtlağın tadına bakmış, bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv
reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlas'ın yüküyle berkli,
Devâmend Emiri, Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu
dedik... Yâ dedi!.. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü.
Gökler
denizinde sallanıyorduk. 'Sahalin Toprakları' uzaklardan gözüktü.
Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi. Deniz
durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü
hünsalarla, ilâhi gövdesinin gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu.
İrem bağlarına yolu düşenin, rüyası buydu!..
*
DARP’IMESEL
Çok eski zamanlarda, Isfahan'da ya da
Semerkant'ta tacir idim. Mehdi'nin işini bozarak, oyun oynayacak dedikleri
Deccal'in
-imansız köpek!- nedendir bilinmez Delhi surları önünde, yakalanıp
öldürüldüğüne ilişkin söylentinin, ayyuka çıktığı bir zamandı.
Dendiğine
göre ceset yakılmaya çalışılmış ama tutuşmamış, parçalara ayrılmaya çalışılmış
ama bölünmemiş ve ancak bir Fergana atının kuyruğuna bağlanarak, kümbetleriyle
meşhur, serdar şehri Bikaner'e dek şehir şehir gezdirilmiş ve sonunda lime lime
dağılarak ancak atın kuyruğuna bağlı ip bulunabilmiş. Ve mevtada böylelikle
artık cinlere, hecinlere karışmış idi...
Bilirsiniz ki dostlarım, Hinoğlu
hin Hintliler için, Cin oğlu cin de Çinliler için söylenmiş idi. Arap tüccarlar
kervanlarla Çin'e, Hindistan’a gelir ve dönüşte akar ya da kâr getiren olayların
menşei sorulunca, mesleki sır dürtüsüyle Cinler (Çinliler) bilir ya da sırrı
şeytanın üzerine yıkmak için, Hin oğlu hin yapmıştır diyerek, bazı kurnazlıkları
ve sır ehli meşguliyetlerini bu kavimlerin üzerine atarak kurtulurlar idi. Hatta
içlerinden birinin, Hilkat çeşmesinden su içerek; 'Adem ki, Havva'yı doğurdu;
öyleyse o da bir dişiydi' dediği söylenmiştir.
Sonra bir zamanlar, nasıl
olduysa, yeşil Vermion dağının eteklerindeki Veriya'ya gelmiş idik. Yabani davar
güderek, Danca, Romence konuşan dağ köylüleriyle konuşur idik. Yol
kenarlarındaki bağlarda, üzüm salkımlarının, atların kaldırdığı tozlarla
olgunlaştığını ve surların ve şehirlerin bu toz bulutu içinde silinip, helak
olduklarını görür idik. Mehesti'ye aşık Hayyam'la da oralarda tanışmış idik. Bir
karavelaya binip Hürmüz'e geçmiş, arı dalağı tilaveti ve yeşil gözlü cariyenin
elinden, çöl hurması yiyerek avunmuş idik. Yont kuşunun ötüşü ve Şehrazat'ın
daussılaya bakan cumbasının üzerinde ötüşen kumruların, yürek yakan sızılarıyla
kavrulmuş idik…
Toprak sıçanı yiyenler, çıfıt çarşılarını gezenler ve
sokak içlerinde doğum yapıp, öğürüp böğürenler de var idi. Sanki Kabil Nod
ellerine gelmiş, Hanoh doğmuştu. Ve o hünsa, Neptün’de zambaklar koklar iken,
Merkür'de uyuyordum ipek sariyelerle diye şarkılar söyler idi...
Su
nilüferinin üzerinde Buda’yı gördüm. Kısa Pepen ve haberci tanrı Hermesciğim
diye boynuma sarılanlar var idi. Sığırın ve tahılın ruhu, güneş okyanusları,
kalem erbabı Nehemya ve tanrı Lahar’da yanımızda idi. Kemikten omurgalar bir
'Balzac Evreni' çiziyordu tepelerde, şol gülüşlerle sevişir
idik...
Azrailin gözleri ateş donunda idi. Kuşun büyülü şakıyışı ve
ozansı dilbazlığı tanrı kutsal ışıklara dönüştürüyor ve bu sesi ancak iyi
kalpliler duyabiliyor diyenleri görür idik.
...
Ey kul, unutuş ki
bağışlayıştır!.. O ki sana, ömür saatinde, saadetin ebedi, dillerin bereketli,
arz-ı hallerin de katre katre zişân olsun buyurur ve o ateş ormanları içinde,
erguvani yangınlar üzerinde oturur!..
Dönüşü olmayan yol yok!..
Ölüyor
ve hiçlikler içinde
Her şey oluyorsun.
Hayy-ı lâ yemut.
Ölmeyene and
olsun!..
*
DÜŞ / ÜŞ
Yaz günü, vantilatörün vızıltısından başka bir ses
yoktu. Kitap okuyordum. Cehennemi sıcak, yazılanlarla anlağımın sentezini bir
arada sunuyor, karmaşanın bezediği, helezonik bir boşlukta geziniyordum. Bir
gölge, garip salınımlarla yavaşça aktı ve bir şeyler söylemeye hazırlanır gibi
duraksayarak, beklemeye başladı!..
Okumayı bırakmayı düşündüğün an,
yapacağın ilk eylem üzerine (ki sonsuzdur) seçeneklerin ve sonuçlarının neler
olabileceğine ilişkin konuşabiliriz dedi!.. Belki de okuduğum metnin etkisiyle
-şaşırmamış gibi- buyurun dedim…
Ben olanları kısaca özetlemeye
çalışacağım;
Eğer dedi, biraz sonra biri odaya girer ve onunla konuşmaya
dalacak olursanız bu diyalog (konu, üçsüz değil otuzsuz bir buzağı akşamının
neferi de olsa ya da imanlı bir zalim mi yoksa inançsız bir masum mu cennete
gider sorusu ya da Songhay İmparatorluğu ya da on beş dakikalığına insan olan
bir kedi ya da Cugnot’nun buharlı otomobili ya da Kurman İncili ya da Luristanlı
gezginler veya uyku satıcıları veya iman çıkarıcıları ya da tüm kültürlerin
barbarlığı ya da sürekli kendini öldüren zaman ya da güneşi karartan sürüler ya
da Atlas’ın kadife boşluğu veya toplanan baç ya da aşarın kaçlığı veya atların
nazı ya da utangaçlığı olsa da…), sert bir tartışmayla sonlanacak ve us uçuran
görünüm, daha yeni sona eren bir sorunsaldan ötürü, öngöremediğin ve bu
çatışkıdan doğacak eyleminin de aniden yön değiştirmesiyle (şimdiki an ve ortaya
çıkan anlaşmazlıktan ötürü), gelecekte öngörülemez bir bozumla karşılaşmanıza
neden olacak ve sen de sırf bu nedenle yaşayacağın umutsuzlukların bellekte
kalan bir kesiminin, bugün omurga veren bu olaydan kök saldığını
bilemeyeceksin…
Bu sırada, tartışmanın ortasında, başlangıçta,
salondayken birinciyle birlikte bekleşen, öteki kişide odaya girer ve (insan
beyninin hazır bir biçimde gökten düşmediğini, en azından bir milyar yaşındaki
beynin, yaklaşık bir milyon yıl önce kendi varlığının bilincine varmaya
başladığını ve kararların evrimce çoktan alındığını ve bunların biyolojik birer
karar olduğunu veya İzrael gece yürüyen demek, Azrail’de gece gelen demektir ya
da Şehname’yi halk yargılasın veya Satan ya da çıban veya Fas diyarının kançak
çığıran şarkıcıları veya Zagrep, gelinim bir su ver dese de, demese de) bu
durum, diyalekti daha da kaotikleştirecek ve doğrultu, enstalasyonu bozarak,
konuşmanın momentumunu tümden değiştirecek olursa;
Ebeveyninden kurtulup
gelen bu yaşça küçük kişinin beklemediği bir ritüelin yinelemelerle sürecek
olduğu ve salt bu nedenle yine siyahsı benzer bir sonla karşılaşacağınız için,
fenomen kaçınılmaz bir öngörüden, istençsiz ve tatsız / tuzsuz, sası bir inağa
dönüşerek, bu kez başkaca ama sonul anlamda yine benzeri onarımsızlıklara yol
açarak, mutsuzluklarımın, gözle görülmez, duyumsanmaz oranlarda yükselip,
açınımın daha da bir ivme kazanarak olumsuzluklarla süreceğini ileri
sürdü.
Ayrıca biliyorsunuz ki küçük stüdyodaki üçüncü kişi sinir krizinin
eşiğinde; bu trio bozuk ses düzeyinde, kakofoniyi sürdürürken, ola ki onunla
temas etmek gereği duyduğunuzda, sonsuz bir ayrılığın başlayabileceğini de
içtenlikle söyleyebilirim.
Şimdi sözü
uzatmayayım!..
Gölge, kitabı kapatacak olduktan sonraki ilk eylemimden
doğacak sonuçlar üzerine; yine böylesine sıradan ve de başkaca yüzlerce olasılık
saydı, gardıroba uzanırsam, bilgisayarı açarsam, lavaboya gidersem, pencereden
bakacak olursam, koltukta düşlere dalacak veya telefon edersem… Hep ve hep kötü
sonuçlardan, küçük ya da büyük düzensizliklerden, eylem bozukluklarıyla
süregelecek, eğreti yapılanmalardan, sanki kargir bozumda, sert esneyimli, olası
yıkımlardan söz edip durdu.
Bu dedim o zaman, önceden
proğramlandığımızın göstergesi olmuyor mu ve bizi hiçleyen, kendimize ilişkin
bağımsız ve özgül gerçellikte bir şey üretip yaratamayacağımızın bir belirtkesi
değil mi ve bizi bekleyen sondan kaçamayacağımız içinde çok üzücü, neredeyse bir
boşunalık duygusu vermiş olmuyor mu, katışkı ya da katışım aramadan böyle bir
anlam çıkmıyor mu bundan dedim…
Oysa Heisenberg'i unutma, bir cismin
hızını ölçebildiğimizde durduğu yeri belirleyemeyiz, durduğu yeri -zamanı-
belirleyebilirsek hızını ölçemeyiz, sürekli bir belirsizlik içinde yaşarız. Bu
tür görülerin uzantısında, yontma taş devrindeki çakılları dürtükleyerek,
İskender'in fetihlerini, Sümer’deki tahılların filizini koparttığımızda,
Kolumbus'un keşfini ve Panama Kanalı'nın açılışının önlenebileceğini ya da
tersinir gelişmelerin dur duraksız yaşanabileceğini mi sanıyor ve savunuyorsun
sen, dahası her şeyin önceden bilinip, belirlenebileceğini...
Anlaşılır
olduğunu sanmıyorum ama yine de; ben dedi, yalnızca kötümser olasılıkları
aktarıyorum, insanın, insanlığın tarihi iyiliklere, sevinçlere, törelere yüz
vermez, ayrıca bunun bir yararı da olmaz ve işte salt şu diyalogdan ötürü,
başına gelebilecek kötücül şeylerden minimalist bir tarihin öznesi olarak belki
de ders almayı başarabilirsin, bizim için bu bir ‘umu’ dedi.
Sabaha kadar
konuştuysak da bir düşünce birliği oluşturamadık…
Onu öldürmeden önce,
belirsizlik kesinliktir, asıl olan budur, benim kim olduğumu neden ve nereden
geldiğimi biliyor musun, belki de sırf bu sonluğu yaratmak için buradayım ben,
belki de tasarlanmış olan bu sahne için yaşıyoruzdur diye ekledi.
(Kendini öldüren bir son ve bunu bilerek zamanı arşınlayan bir yaratık;
ilk kez görünüyor olmalı dedim... Son, kaçınılmazsa neden ürkütücü olsun ki
dedi. Belirsizlikte bir kesinliktir o zaman dedim. Kesinliğin aynen bir
belirsizlik sayılabileceği gibi).
Sonrası anlaşılmaz bir diyaloğa
dönüştü, hiçbir şey anlayamadığım, dahası anlatamadığım ortada diye serzenişte
bulundu. Evet, sanırım kötü bir yapıntı oluşturduk ama bu içinde bulunduğumuz
gerçelliği yine de değiştirmeyecek, baksana dedim; savına göre, momentum asla
bozulmuş olmayacak…
Ve gözümün önünde giderek soldu, titremler içinde
küçülerek, manyetik bir kovuğa girercesine, ürkütücü tan atımında; şimşeklerle
çarpışan tinsel bir akı, sönmeye yüz tutmuş bir kuzey yıldızı gibi tozlaşarak
eridi gitti.
Kendimi göremedim.
*
DÜŞMÜŞ OLANLAR
“Ve Yeremya dedi ki; aynı düşünceye
kapılanlar,
aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlardı.”
Tekvin.
VIII D
Demir ok, mavi ormanı delerek geçti ve karanlığın
ışığı tüm yeryüzünü örttü. Ölü gövdelerin, toprağın ve suların üzerini yıldız
tozu kapladı. Son lotus yürekleri dağlayan bir çığlıkla parçalanarak toprağa
gömüldü, yörüngenin kanatsız varlığı unutuş suyunun okyanuslarına daldı ve kan
bağıyla tomurcuklanan filizler, kim bilir kimin çalgısını bıraktığı kül
tapınaklarda gonga vurarak, yüzyıllar sonra, başlamakta olan güneş yıllarını
duyurdu ve böylece sonsuz karanlıkların ardından başlayan ilk tanı kutsamış
oldu.
Tanrının zambakları çılgın mavilere bürünmüş ve melek laleleri
yanardağ kırmızıları sürünmüş; balıklar kıvıl kıvıl dolanıyor, tüm canlılar dans
edip coşarak, tanrının bu ilk gününü selamlıyordu.
Saçları kızıl gezegen,
gözleri zümrütten bir tanrıça gülümsüyordu.
İrem bahçesinin sümbülleri
gibi siması vardı. Dudakları yanıp sönen aylalar içinde ve hilâl görünümlü kamer
gibiydi. Boynu Nefertitimsi, kolları mermerimsi, samanyolu rengindeydi.
Ayakları ceylanınki gibi yumuşak ama gemi almaz arzular ve coşkularla
dolu; rüzgârlarla uyumluydu. Bereket taşan, gümrah salkımlarla yüklü, uçsuz
bucaksız bağlar ve bal arılarının türküsünü çağıran bal kovanlarıyla
süslüydü.
Gözün gördüğü her şey soluyor ve çayırlarda yükselen buğu
ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış, otlar dağa taşa ardılmış,
Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalarla sarışmıştı. Kın kanatlılarla, bin
bir renkli kelebekler suların üzerinde titreşiyordu.
Gökte Süreyya
kandili parlıyor, kösnül yolculara mutluluk yolunu gösteriyordu. Uzun zamandır
özlemle yanan ruhlar uyku içindeydi. Tanrı kar ve kışı gönüllerin yüreğine
yağdırıyor ve tepede gözyaşı döküyordu ay. Bu elem yüklü acının türküsünü
duyanlar da vardı. Sonsuz iniltilerle balkıyan yamaçlarda, düşlerle bezeliydi
rüzgarlar.
Tanrının zamiri Haşepsut, deniz kelebekleri, suyun melekleri,
beyaz cüceler ve Hermion gaz kılıflarından kurtulan güneşler, gezegenimsi
bulutsular, eski zaman astronomları, küçük teleskoplar, uzak yıldızın
çevresindeki disk oluşumları, süt yolu, sönmüş yıldızlar...
"Bir profil /
Elen'den kalma / Son iç çekiş / ve bir bakış / dönüyor yeryüzüyle / can alıcı ve
içimize işleyen / soğuk yıldızdan / artakalan / o sonsuz bakış."
Dağ
keçisi mevsimi bitmiş güz gelmişti. Bulanık bir bataklığın süslediği balçıklı
göl, görkünç bir belletimle önümüzden akıyor, çürümüş cesetler ellerini
uzatıyor, biri kayığa çekmemiz için yalvarıyordu.
Sakın acıma, üç başlı
köpek uluyor dedim.
Gölgeler içinde Akheron geçiyor, dağ balı kaya
kovuklarından sarkmış, çayır lalesi, düşmanının kanı ile dumanı tüten soğuk
demire bulaşıyor, çevrede su çiğdemi, kuş tanrılar ve kaya korukları
salınıyordu.
Herkül aşkına diye bağırdım. Baba iki çocuğunu yitirdi, az
zaman sonrada öldü ve hemen ardından iki çocuğuna kavuşan bir baba olarak
anıldı. Tolgalı akbabalar saldırıyor, yaya ve atlılarla dolu Eleusis ovası
karışıyor ve Hromgla manastırı dev kapısıyla sırıtıyordu.
O denli tatlı
bir erinç içindeydiler ki… Roman yazmak için öyle kendinden geçmek gerekiyordu
ki, Dostoyevski'nin kapısını çalıp, Budala'nın kahramanlarından (Nekrasov) için
aşağıda bekliyor dediler; ‘Giyinip hemen geliyorum, biraz beklesin’
dedi!..
Uranus'ta kokladığım çiçekleri düşündüm o an.
Bir göl
geçti duvar üstünden
Güneş su içti tenekelerden
Cebrail kanadından at,
İsrafil tüyünden yelpaze, Pervin derler sema öküzü... Düşman kalbi gibi, zümrüde
bakan yılanın gözüne sürme çekip kör etti. Yemen sultanı Süheyl, çil keklik,
davudi sesli kuşlar ve şurada öten çalı kargası!.. Sülün kanı içen güneşin
dudağını yılan soktu, seher kuşu horozla, cennet kuşu melekler
ağladı
Tinnitus (kulak çınlaması) sayrısı oldum sevgisinden, Ermenistanın
Arguşani kralları, Armenian kralı Büyük Aşod, Kudüs'te yıkıntılar üzerinde
ağlayan yalvaç Yeremya, Alpaslan Ani yi almış, Kürt Hanedanı Benî Şeddâd'a
mensup Dıvin ve Gence emiri Ebulsevar'ın oğlu Fazl'a vermiş, Karanlıklar ülkesi
Lemurya, palladyum ve ksenon elementi, düşlerdeki gibi anımsanmaz gamzeler vardı
yüzünde, uçucu Pandas, yani titizlik tanrısı. Kısa Pepen ve Haberci tanrı
Merkürcüğe dedim ki;
Su nilüferinde bir Buda gördüm, güneş
arabalarına bindim, buzağının ve tahılın ruhuna erdim, sığırtmaç Habil geliyordu
uzaktan, sığır tanrısı Lahar'la beraber. Kabil Nod ülkesine geldi ve orada oğlu
Hanoh doğdu, tanrı oğulları insan kızıyla evlendi ve devler ve Nefilim oldu ve
işte Düşmüş Olanlar!.. ın öyküsü buydu...
Yeni tiranlar uyanıyor şafakta,
Napolyon uzun boylu görünmek için koltuktan ayaklarını uzattı. Karavelaya
biniyoruz deniz yolunda, Sargon kralı, terzi Hermes'le konuşuyor, zamanın
yağışını izliyorduk gökte... Bu bahçedeyim işte ve nasıl geldim bilmiyorum bu
bahçeye…
Hazar'dan su içen bir keçi indi yanıma, bitki yasalarının
işleyişini sordu, Lübnan dağları arasında, bir mezrada gömülüdür Nizam dedim.
Kış bahar yüreğimdedir diyor ama inanmıyorduk, çok sevildiği için ademoğlunun
çarmıha gerdiği bir adam geçti önümüzden, anlağın sınırını dinledik, çalı
kasırgaları esti kederinden.
Fiyodor'a, Raskolnikov aşağıda sizi bekliyor
dedim, gene inandı ve hemen giyinip geliyorum dedi. İstediğin kadar karanlık
vereyim, giden geceyi durduramazsın. Humbaracı Ahmet Paşa ve Uyvar kalesi
ağlıyor. Bir adam ışıltılı bir vitrinin önünde kravatlara bakıyordu, caddenin
tam karşısından bir adam gelerek, mağazanın vitrini önünde duran bu adama bütün
gücüyle saldırdı ve ağır yaraladı, adam kaldırıldığı hastanede uykusunda öldü ve
saldıran kişi olayın nedenini açıkladı 'Onu ben sandım'.
‘Songün’
yaklaşıyordu, çünkü kaplan dendikte onu peydahlayan kaplanlar, ona yem olan
geyiklerle, kumrular, o geyiğin beslendiği çimen, çimene analık eden toprak,
toprağı doğuran gökte denmiştir. Çünkü cins atlarının üzerinde giden yirmi avcı
ve önlerindeki yirmi av köpeğinin kovaladıkları bir tilki şöyle
dedi;
Kuşkusuz beni öldürecekler, ama yaptıkları ne denli aptalca, çünkü
ben yirmi tilkinin yalnızca bir adamı avlayıp parçalamak için, yirmi beygire
binerek, yanlarına da yirmi kurt alacak kadar ahmaklık edeceklerini sanmam ve
inanın böyle bir şeye, ölsem de inanmam!..
Tilki sözünde durdu ve ne
yazık ki dediği oldu!..