19 Şubat 2017 Pazar
LORTOP / 8. BÖLÜM
78
Sekiz sonsuzluğu işaret eder, ona saygı duyalım ve bir girizgahla selamlayalım... Topal Halit bir gün şöyle demişti, saygı kavramı korkuyu temel alan bir amaçla devinebilir.
Sanrılar içindeyim ama, ruhsal ve kültürel yapısı belirlenen, soyut yaşam birikimlerinin tümü bir çipe aktarılan insan, tepki vermeye, konuşmaya ve düşünce alış verişini sağlamaya yönelik tüm tavır ve söylemlerini sürdürebilecektir. Fiziksel ölümsüzlükten önce elektronik ölümsüzlüğe kavuşacağız biz...
Biz üçüncü dünya ülkelerine özgü safsatalarla büyüyoruz, toprakta her saniye, dişil olana karşı şiddet var mottosu, kaynak egemenler, ultra ajanslar, ökaryot basın, simbiyozun, bana bak, Kayalık dağlarının işgalcileri ve yaşlı Avrupa her salise insan öldürmüyor mu, batı, yaşlı Avrupa, uygarlığın anası, omurgası, forse edeni, yıl iki bin, yıl bin olsaydı Abbasi veya Emeviler'den söz edecektik, Arjantinli yakınıyor ülkesinden, ah Arjantin'den Borges çıktı, şu Avromika'dan bukalemun gözlü yankesen Sartre ve afyon taciri, lepravist Bukowski çıktı... İyi düşün Gabriela, gerçeği kutsal kaseye öykünen, minicik göğüslerin biliyor, ama söylersen kozmikomik, jajaja!..
Arjantin'de kadın insandır. Avromika'da karamela... Sen celladına bağımlı bir ceylan olmakla, zincirlerinle oyna tatlım, özgürlüğün kalesi barbarian şarapla, Viking vandalı İsveç kasabası, dünya vur-kır ticaretinde, kan iksiri sıralamasında play offtan hiç düşmüyor, ah İsveççiği, Havva cenneti sanıyorsun değil mi, o minicik lotusun, o incilerin sana küs, onlar senin incinmeyi öğrenmeni istiyor!..
Bu resim iyi Gabriela, daha çok düşünmelisin ama, tüketim-boşaltım endüstrisine omuz vermemeliydi sanat, tütün kaçakçısı Magritte, pipoyu yaptı, Duchamp, satışlar artsın diye, klozeti sanat ilan etti, boya satışları yayılsın diye Picasso renk skalasını buldu, güneşin kızları diyende var, çılgınlarda resim endüstrisinde, trencilik oynasın diye, Dali sınırları yok etti, bunları hoş görmeyen Malevich boş çerçeveyi astı duvara, ama o da tuval satışlarını patlattı, sanat tüketim ekonomisinin kalp jönü, sermaye kışkırtıcılığına ön ayak, onu bırak, her insan sanatçı çağımızda, Picasso bir resim spekülatörü, Dali tüccar, Sartre ise dolandırıcıdır gerçekte, Alfred'in parasını kaparak, heykelini reddeden bir Şarlotan, sanat çağımızda anonimdir, sanatçılar ise estetiğin borsa sınıfı, sanat eşittir para diyebiliyorsak, lütfen düşün, paranın ateş aldığı ve sonu uçuruma varmayan ne var... Sanat bugün sömürünün genelevi, sanatçıda kırıtan bir fahişe, o çağımızda bulaşıcı bir veba işlevi görüyor, aracı kurum, komisyoncu tellal, kahrından ölebilirsin, Sur'da, Palmiye'de antikaları yağmaladı demokratörler, sanat çağımızın yıldızlı gaitası artık, sende katılabilirsin şenliğe... Neyse, en iyisi sen, yeni bir anlam aramalısın!..
Ölümsüzler hep aynıdır, hiç değişmezler, değişmek ölümlü olmak demektir, ölümsüzlük sıkıcı ve anlamsızdır, yaşam ölçütlerinin dışında bir şey inan... Yaşamak için onu özlemekte gerekir, unutarak... Haz almak içinse yaşamak, ölümsüzlüğe kavuştuğumuzda, ölü sayacaklar bizleri, öyleyse yaşamalı, değişkelerin tadına bakmalı ve hedonist olmalıyız ve zamanı gelince ayrılmalıyız mavi yuvardan, sürgit olan şey anlamsızdır, anlam bir parametre, değer kavramsalı... Ölümsüzlük, ölümün belki doğrudan kendisidir, sonsuza dek var olanın, sonsuza dek yok olandan farkı ne olabilir... Öyleyse çekip gidebilmeliyiz, o zaman yaşamış olacağız inan ki, ağlama ama, negatif estetikle süslüyorsun duygularını...
Salamis çayı yudumlarsak daha iyi düşünürdük ha, doğadaki yılan nasıl bir trene dönüştüyse, gökdelenlere sarılan yılankavi canavarlarda silaha dönüşecek, bir gün gerçek olacak, enigma canlanacak, yılanlar uçacak, canavarlar kentlere saldıracak, içinden binlerce komandater çıkacak ve her şeyi yerle bir edecekler, günün birinde, bütün düşler gerçek olacak, ikisi arasında nöron ve aksonlarla bağlarımız var, ama bütün düşler gerçeklere dönüştüğünde kıyamet kopacak, Mesih ve Mehdi çarpışacak güzelim... Bir kitap dünyayı değiştirebilir mi diyorsun sen, ama biliyorsun ki dünyayla kitaplarda değişir, Gabriela özür dileme, özür gene yapabilirim demektir, elektronik çağ, bilincin linç edildiği çağ, estetiğin olmadığı bir sanat, bildik yaşamın kendisi değil mi, tüysüz, türsüz bir hayvan, dirimsiz, kendimizi haklı görmek gibi bir eğilim taşıyoruz biz, yoksa yaşayamayız, kursağımıza giren her şeyi eritebilmeliyiz, özümseyebilmeliyiz, oysa belli bir kalıp ve bir düşünceye sahip olmanın yolu skolastizme çıkıyor, düşünce sürekli değişen bir şey, düşünce sonsuz, değişkelerle yol alıyor, bir sihir o, yaşamı belirleyen edimler ve eylemdir, öyle değil mi Gabriela, bizim yalvaçlarımız kelebek ve tavus karşısında komik kalıyor, tanrımız kendini var edebildiğine göre, o da bir yaratık sayılır. Ayrıcalığı ölümsüz olmasıdır diyorsan, tamda o nedenle yoktur demeliyiz, insan ölümsüzlüğe kavuştuğunda, tanrı valesi mi olacaktır...
Gabriela, çok güzelsin tatlım, minicik göğsün, o kutsal kasen, ayağın sürçsün de haçımın üzerine kapansın isterdim, onlar pozitronik beyin ve Donovan'ın yanına geldiklerinde, herkeslerin sevmediği bir işte çalıştığını biliyorlar, tanrının bir tutsaklık sisteminin peşinde koştuğundan kuşkuluyum ben, adına kapkaçizm desek de bir sorun var işte, bir sorun...
Evet biliyorum, Habip İstanbul'a okumaya gitti, büyük babasının adını verdiler ona, Pera Palas'tan kimsesizler mezarlığına giden yolda düştü, toprağı için ölmeye fırsat bulamadı ki... Habip döndüğünde çok değişmişti, el sıkarken, Beşparmak dağları gibi ayrılırdı parmakları, kolu geriliyor ve acımasızca sıkıyor, kibar çevrelerin işi, coşkulu, konuşması da değişmiş, sözcükleri yutmaksızın sonuna dek heceliyor, aslı gibi, köylüler İslambul ağzı bulaşmış ona diyor, küçümseyerek, gurbete gidenlerin ağız değiştirmesinden hoşlanmıyorlar, çokça kibar konuşursa 'Pirinçliyor' diyorlar, sözcükleri tek tek, taneler gibi konuşuyor, ulamıyor demek bu, ironik bir anlamı var, nedyon değil, ne yapıyorsun gibi...
Habip köye geldi mi, bilen bilmeyen, tanıyan tanımayan ayaklanıyor, Batista'dan haberler var sanki, o şehir görmüş, okumuş, mürekkep yalamış, ayaklı kütüphane ya da ajans rehberi gibi, dikkat ettim onun söylediği tartışmasız doğru ya da gerçekmiş gibi görülüyor, halam dolandırıcı olabilir gayri dedi, köylüleri hanutlama, kandırma efsanesinin altında yatan bu gerçek mi acaba, biraz öyle gibi ama dolandıranın dolandırılacağı çağlar hep yakındır!..
Sonraları başkaları da gitti kente, Emirlerin Orhan, Hadımların Özcan, Çobanaldatan Niyazi, Atmacalardan Hüseyin, bu şamakonların çoğu köye dönmedi, iş güç tuttular, arada bir yolları düşse de, artık eski göz alıcı halleri kalmadı, olan biten kanıksandı, çoğu yaşlandı da, köyde yavaş yavaş boşaldı zaten, çokları şehirde barınamamış, köye dönmüş safsatasının altında kalarak, bir köşede saklandı, gelmedi, oysa çok zor bu işler, direksiyonsuz arabayla nereye gidilir, uçuruma, para yok, iş yok, çevre yok, tanıdık yok, ileriyi göremezsin, pirinçlemek yetmiyor kısacası!..
Araya uzun yıllar girdi, geçenler benimde başımdan geçti, açık konuşmak gerekirse, kiminin ayağı kesildi, kimi kaza geçirdi, kimi evinden atıldı, kimi boşandı, kimi tek göz odada ölü bulundu, inanmayacaksınız ama, gidenlerin hiç biri tutunamadı, kalanlarda öldü gitti, peki sonuç ne, sonuç şu, köksüz, fason yaşamların sürüp gittiği bir yerde, başarı ve denge, bu ikisinin kök salabileceği, kişilerin yazgısına bırakılmadığı ortamlarda oluyor, yaşama konsantre olmak, tutunabilmekle geçiyor ömürleri, olta sallıyorsun Haliç suyuna, paralanmış ayakkabı takılıyor oltana, kaybolan pabucun nerelerde geçmiş!..
Onun için başarı öyküleri, yüz kuşaktır aynı taş evlerde, şato gibi demir mazgallı pencerelerde, Ortaçağdan beri ayakta duran hanelerde görülüyor, bizim insanımızın yer değiştirmekle çürüyor ömrü, Ece Ayhan kaç ev değiştirmiş yaşamında, şiiri zehir zemberek, bizden adam olmaz söylencesi, gerçek bir soyutlama, güvenilir değildir ama, bir uyarı diyelim onunkisi...
Aynı dizeyi hep söylerim ben, tırmanarak o yarı bildik yolları, köye dönenler olsa da, kimilerinin ağzında dişleri yoktu, kimileri bastonlu, kimileri de saklayamadığı bir üzünçle kahkaha atmaya çalışıyordu, bireyleri harcayan toplumların olağanüstü bir özelliği var, şarkılarla, alaylarla kimselerden geri kalmadıklarını, kendilerini göklere çıkarmayı, o kadar iyi biliyorlar, o kadar delicesine coşuyorlar ki... Çingeneye beylik vermişler önce babasını harcamış, kime beylik verilmişse, toprağını o harcamış önce!..
Onlar çoluk çocuğa karıştılar ve evlatları onlardan da geri kaldılar, neden, tabansız, desteksiz, temelsiz, öylesine hamleler, yiğidim aslanım laflarıyla güzellemeler, nerelere tos vuruyor yaşayanlar bilir, ölen ve hiçlenenlerin sayısı, okur yazar, titr almış insanların sayısını kaça katladı, burada bütün mezarların başına sütunlar dikseniz, kimsesizler mezarlığıdır adı sonuçta ve bu cendereden çıkmak için insanlar ve toplum, birbiriyle boğuşuyor hala...
Boşuna!..
Köyden yetmiş yıl çıkmadan yaşayan Eşe vardı, yaşlı kadın, bence köyün en mutlu, en başarılı insanı odur, dengeli bir yaşam sürdü hiç olmazsa, üretti, katkıda bulundu, düşüncelerini olabildiğince dile getirdi, konuştu, konuşamamak psikosomatik sayrılıklara yol açar, şu nüfusun yarısından çoğu konuşamıyor ki, kışın sobasını yaktı Eşe, yazın yeldirmesini açtı, sonrada çekip gitti, neresi kötü... Olanaklar alanını tüketti, kaç kişi başarabiliyor yaşamında, başarı bence bu olmalı, savrulmak, organlarını yitirmek, bir Don Kişot gibi anlam arayışlarına okyanuslara dalayım derken, afaziyle karşılaşmak, yaşamakla zerre kadar ilgisi olmayan şeyler... Toplum insanını harcıyor, dahası birey, toplumsal yapıyı değiştirmek için, tek bir tuğlayı çekse, duvar başına çöküyor ve at, tırıs, rahvan, dörtnal koşup gidiyor.
Düşlerde!...
Tanrının adaleti önce kendine olmalı ki, bu işleri düzeltebilsin, yoksa yeryüzüne saldığı karıncalar, neden birbirlerinin üzerine çıkıyorlar, uçsuz bucaksız topraklarda, hiç anlamış değilim...
Eşe'nin Yunus'u, Yusuf'u, cenneti, cehennemi, Havvası, Mevlası ve tüm dünyası köydeydi, evet belki Ankara deseniz onlara, Beşparmak dağının ardına bakarlar, Almanya deseniz İzmir'den gidiliyormuş gibi, Çökelez'e dönerler yüzünü ama, ancak yerleşik toplumda başarı sağlanırmış gibi geliyor bana, yaşamı oradan oraya sürüklenen insanlardan, yemin billah sayısız şair olur, yanık türküler, tekinleme ya da öykünmeler, hadi birlikte göz yaşı dökelim artık, selamlar alıp verelim artık, paramız yoksa da içelim artık...
Peki, Edison gibi yumurtaya kim basacak, köylü, köyünden ayrılmayanlar, ama öyle bir düzen kurulmuş ki, tuğlayı çekenin başına yıkılıyor duvar dedim, yumurtaya basanı tavuk yapar, acımadan boğazlar bunlar bil ki, Abdülkadir de gitti, gidiş o gidiş, bir daha haber alınmadı ki...
Öyle insanlar var ki köyde, gözleri öyle derin bakar, elleri öyle nasırlı, sanki Nebi Nuh'u, sanki Kutlu Han'ı görmüş gibi şaşırırsın, o zamanlar ne Ankara var ne Almanya, Voyvoda Abdurrahman'ın kendisi Dede Korkut'tu, Pisagor da diyebilirsin, adam doğuştan derin, bilgi açlığı içinde ve coşkuyla, hevesle dolu, bu insanlara yazık değil mi, mızraklı ilmihal, mülkiyetin kırbaç izleri ya da dere boyu kavakların içinde sıkışıp gitmeleri...
Voyvoda Abdurrahman bilit doluydu, ermişti, şimdi sormak gerekir, Ankara ne ki, Almanya ne ki onun yanında, yapılacak şey olanaklar alanını tüketmesi ve duvarın üstüne çökmemesiydi, şimdi duvar daha sağlam değil mi, ama o ölüp gitti...
79
Meşhur'la Kabaç'taki narlığa gidiyoruz. O benden biraz büyük, kardeşimle yaşıt. Yan yana gidiyoruz. Narlığa varınca narlardan, bir yığın koparıyoruz, arkalacı yayıyor, narları öğceliyoruz, bir bir, tane tane ayırıp yığın yapıyoruz, kubbeleşiyor yığın, sonra tuzlayıp elimizle karıyor ve yemeye başlıyoruz, mayhoş ama öyle tatlı ki, bir iş yaparak yemenin içmenin tadı da var tabi, sofra kurmak gibi, sonra aramıza Hüseyin'de katılıyor, küçük kardeşi ve oradan, Karacıkların bağlarına, uçurumun kıyısına gidiyoruz. Teyzemin badem ağaçlarına götürüyorum onları, onların narı varsa, teyzemin de bademi var!..
Ağaca çıkıp dallardan badem koparıyor, aşağıya atıyoruz, Meşhur ağaçta kalırken, ben ağaçtan atlıyor, yerde badem topluyorum, arada oraya atma şuraya at diyorum, uçuruma düşenleri alamıyorum, bazen dallara çarpanlar olmadık yere düşmekte ısrar ediyorlar, sanki canları var kaçıyorlar!..
O ara, yukarılara bakıp, Meşhur'la neşe içinde bağrışırken, dalların arasından gezinişini gözlüyorum, şalvarı ateş renginde, alacalar içinde yanıp sönüyor, güneş ışıkları değdikçe, gizil düşüncelere dalıyorum, acaba Meşhur'un aldırmazlığının, her şeyi görüp seziyor olmasıyla bir bağı var mıdır, onun bağırışlarıyla uyanıyorum, ilahi kebirden bir bölüm dinlermiş gibi, sanki yüz yıl süren bir düşten uyanmış gibiyim, zaman nasılda göreceli, yaprakların arasında şalvarın salınışı, uçuşmalar, akran oluşumuz, sevgimiz, komşuluğumuz umursamaz kılıyordur belki de onu, gözlerinin yeşil alevi öyle demiyor ama, unutuyorum kendimi onun salınışında, şu dünyada baştan çıkacak yalnızca ben mi varım, Meşhur'un düşüncelerini düşlüyorumdur nasıl olsa ama düş kurduğumu biliyorum...
Ağacın dibinde topladığımız bademleri kırıyor, kaygısızca yiyoruz. Teyzemin bademleri ne de olsa, bu uçurumun başına gelseler de ne diyecekler ki... Ama ertesi gün kahvede, Esrik Mustafa, teyzemin kocalığı diyor ki, yahu haylazın bademleri toplamasına bir şey demiyorum, ama oturup birde dibinde yemiyorlar mı, işte o zaman çıldırıyorum, bu nasıl bir saymazlık!.. Hiç konuşmadan dinliyorum, izliyorum ve bir kuşkuyu arar gibi gözlerime baktığını biliyorum, yine de kesin, emin olsa yaptığımızdan ilenmezdi diye düşünüyorum.
İnsan bu meçhul!..
Teyzem kadar toleranslı, anlayışlı olamaz bu adam, sonuçta eloğlu, sıhri hısım, kan bağından yakın değil ne yazık ki... Ama aradan bunca yıl geçti, o gün gerçekte bademleri benim topladığımı söyleyemedim, teyzem anlayabilir ama eşi anlamayabilir. Bu dünyadan gitmiş artık, bir daha görüşme olanağı bulursam söyleyeceğim. Cennete girişime, kıl payı farkla mal olacağını bilsem de, söyleyebilirim işte, o gün bademleri biz topladık Esrik Mustafa!..
Görüşüm değişmezse ama!..
80
Çökelez dağı kambur balina gibidir. Gerçekte köylünün ne deniz görmüşlüğü, ne balık yemişliği vardır, düşlerde bile, ben ırmakları denizlerden taşan su kolları sanırdım sakalım ağarana dek, ne zaman ki gördüm onları, tansıdım, her şeyi anladım, karada biriken suların denizlere döküleceğini tasımlayamadım, madem ki tanrı yarattı her şeyi, sanırdım ki, deniz denen su leğenlerinden açılan kanallarla ovalar sulanıyor, belki hala öyledir, ne bileyim ben, dünya yuvarlak demek için beş milyar yıl beklemedik mi biz, yanılmışız diyebilmek için belki beş milyar daha bekleyeceğiz, çünkü dünya yuvarlak değilr, belli bir aralıktan bakınca yuvarlak, küremsi de diyebiliriz, hayır dikdörtgen prizma da olabilir, devindiğinde güneş gene batacak, ay gene doğacak, sıkışmış bir madde, bir yumrudur bu olsa olsa, dünya biçimsiz bir yumru, geoit, yersel tür, yuvarlak diye kestirebiliriz ama iki kere iki dört der gibi, bu ne alfabetik bilit derse bir druit hak veririm, çünkü ay orak biçiminde gökte kimi zaman, gerçekte yuvarlak mı, mikroloskopla bak, amorf bir yapısı var, Einstein gel, rölativite nasıl olur gör mü diyeceğiz, dünya bugün için yuvarlak, kavram teknolojik gereksinirliğini yitirdiğinde, anlakta konumlanışı, biçimsel yapılanımını aştığında, dünya yuvarlaktır diyen, bilgi softası biri sayılacak!.. Çağdışı dememe gerek var mı... Demek istediğim şu, koşulların bilgisi geçerlidir bizim için, bilinmezlik, yetinmezlik karşısında, tanrılar icat ettik biz...
Kitaplarda gördüğüm balinaların Çökelez'e ne kadar benzediğini hemen anlamıştım, dağda bir tek ağaç yok, baştan sona gri ve lekelerle bezeli bir arazi, hani tohumlar uçuşur, her yer çiçek ve böcek olurdu, binyıllardır bu bayırda çiçek açmıyor, tanrı ne isterse o oluyor demek ki!..
Şakayı seviyorum, gerçeği anlatmanın bezdirici yolu, sol kulağı, sağ elle tutmanın humoru, güneşin tepelerdeki konumu, gölgelerin bu yalçın düzlükte, biçim değiştirmesine yol açıyor ve dağ beneklerle doluyor, bu çorak ve ölü sessizlik etkileyicidir ama ağustos sıcağında, dağın yalnızlığı sis sis sis sis diye gelip geçen güneşin öğle üzeri penumbralinde, öyle üzünç vericidir ki, bu olağanüstü dünyanın, bu yapayalnız toprağın üstünde ne arıyoruz biz diye gözlerimizi ıslatabiliriz... Saura'nın bir filminde tıpkı Çökelez'e benzer, eş değer bir görüntü yayan bir dağ var, paralel dünyalar.
La Caza!..
Dağın tepesindeki kar kuyusunu ve çivit yeşili renginde ki mezarı hep merak etmişimdir, kırk yıldır içimde uhde, bir kere giriştim, arkadaşım tam dağa çıkma çizgisinde, yılan var diye aşağıya koştu, o gün her şey bitti, başka bir gün gene geldik dağın başına, hava karardı, kısacası dağın doruğunu göremeden yaşayacağım, omuzlara alıp orayı gösteren olmayacak tabi... Tanrıyı icat eden, alın yazısı için yaratmış zaten!..
Mezarın taşlarla bir ören yerine çevrilmesi, onu kutsal bellememize de yol açabilirdi ama oraya ulaşmak zor, ufukta bir çizgi o, bir gün kar kuyusundan kar getirmek... İnsan tuhaf özlemlerle yaşıyor. Gidebilseydim özlemlerim azalacak, son güne biraz daha yaklaşacaktım, özlemlerimiz bizi yaşatan!.. Yine de Çökelez'e bir gün çıkacak kar kuyusundan kar getirecek ve mezar hakkında bilinmeyen bilgiler vereceğim. Çökelez'in çoraklığı benim içimdeki üzüncün kaynağı, tüysüz dağ ama, ovanın tarlalarla dolu, erinç veren yatakları, yaşam coşkusu, ürperti verirdi bana, bu ikilemi sevemedim ki bir türlü...
Çökelez'in kimsesizliği Don Kişot ruhu aşılardı bana, Baklan ovasının rüzgarda salınan, yatışan tarlalarıysa Demeter'i kutsamama neden olurdu, coşkuyla... Ovanın tanrısı, Çökelez'in üstü başı perişan yenik şeytanıymış nedense!..
81
Emirlerin Cafer ile Hasillilerin Cafer adaştır!.. İkisi Kırkdere'ye güreşmeye gidiyorlar, o bildik çayıra, yıllardır yenişemez, hep berabere kalırlar ama bizler aynı gerilim, aynı heyecan, aynı ürpertiyi niçin taşırız bilemem, çünkü kıyasıya güreşiyorlar, gözümle gördüm. Ordular iki cengaveri seçerek karşılaşırlar ve kaybeden ordu, yenik sayılır savaşta, ama bunlar sürgit berabere, ilginç!..
Ortada bir ganimet yok diye mi böyle oluyor, sanmam, kavga ve kargaşa, talan nevrozundan çıkıyor, paylaşım savaşları!.. Caferler için köylüler gene güreşe tutuşmuş onlar diye dedikodu ederdi. İki Cafer son derece yavaş birbirlerini sürgit kollayarak güreşirlerdi. Bir Borges öyküsü bile sözcüklerle bu gerilimi sağlayamaz, onların, bu son derece temkinli, yenik düşerim korkusu, bütün izleyenlerin yüreklerine işlerdi, beklentiler o kadar uzun sürerdi ki, hiç bir şey yapmadıkları halde, hepimiz titrerdik, bizim avlu içinin yiğidi, Hasilli Cafer'in şu yol ağzındaki mahallesine yenilecek miydi, o zaman ötekilerin yüzüne nasıl bakacaktık, aradan yıllar geçti, iki Cafer de o kadar bilinçliydi ki bu gerçeği biliyor ve oyuna tüm gerilimi veriyor ama son hamleyi yapmaktan ikisi de yekinip, çekiniyordu.
İsabey'de, bilimsel tavırlar vardı inanın.
İkisinin arasındaki bu çekişme bu doğrusal çelişme, heyecanı eksiltmiyordu, Adalı Halil'le, Koca Yusuf güreşiyor gibiydi, ağır, birbirini ölçen, biteviye kollayan, kahredici bir denkliğin, bir türlü çözülemediği sonsuz bir oyun, bizlerin bu güreşi sonsuza dek bir heyecan ve hatta korku içinde izlememize neden olurdu. Çocukların gözünde bu iki cesur ve civandan insanın biri yenerse, olacakları düşleme korkusu, sonucunu göze alamam dürtüsünü getiriyordu. Yıllarca güreştiler ve yıllarca yenişemediler. Çok önemliydi bu, çünkü insanın dilerse yenilmeyebileceği duygusunu bize aşıladılar. Sağolsunlar. Bu dünyevi bir alegori veya metafor biliyorum ama bir şey var ki bu güreşte, çok değerli...
İsabey bilimsel bir dünyaydı dedim, çünkü şu düşünce oluştu bizde güreşten dolayı, yenmek ve yenilmek, gerilimle bekleyerek, sonsuza dek sürebilecek bir durumun, yani bir salınım, bir devinim, bir oluşumun sonlanması, yaşamsal bir zorunluluk belki ama, biz bir güreşin yıllarca bitmeyişine ve gerilimin sürüp gitmesine tanık olduk. İsabey burası, varsın bütün dünyada güreşler bitsin, amaçlar, sonuçlar belirlensin, katakulli bilinsin. İsabey bilimsel bir anlayışın yuvasıydı, o sonsuzluk ve süreğenliğin, bir ilkenin öncülü bir köy, belirsizlik ilkesi iki eşit kuvvette barınır, gözlenebilir, yenilme diye bir kavram yok, belirsizlik ilkesi evet, belki yine dünyevidir ama bitmez tükenmez bir umut demek bu, varlığın süreğenliğinde, yenilgi kavramının önemsizliğini nasılda anlatırlardı bize, yaşam uzun ve aslolan mücadele, sonsuz bir anlam yüklenir ve yaşamın bitip tükenmez bir emek, sürgit bir çaba, dikkat ve kuvvet dağılımı olduğunu, bunun korkunç bir hazza ve ürpertiye dönüşerek, yaşamın uçsuz bucaksız biçimde tadına varılabileceğini, dahası yaşamın ancak böyle yaşanabileceğini, iki antik çağ filozofu gibi sunarlardı bize, dayanıklılık, öz veri ve sonsuz bir arzuyla, sürüp giden bir düşünsel birliğin harikası, bir tansığıydı yaşam, anlatamıyor olabilirim, direnç ve yengi, yenilgi duygusuna aldırmadan kendini, enerjisini ve organik ve tinsel yapısını ortaya koyarak karşılamak yaşamı, işte yaşamak buydu ve hazda ancak bu olabilirdi, az şey mi, kavrayabilmek bile korkunçtu sanırım, sporda bu, sanatta bu, hayatta bu işte...
Hayır, umut başlı başına bir dünya ve çabanın parıldayışının adıdır, sonucu asla kestiremeyiz, hiç bir şeye değişemem İsabey'i, değişmem, çünkü bitmeyen bir sportif maceranın, bitenden daha ders verici, eğitici, düşündürücü, geliştirici, beyinsel yapıyı, çekip çeviren, düş işlerine sanki sonsuz bir enerji yükleyerek, çalıştıran, güneş gibi parıldayan, sembolik, simgesel, görsel bir panoramik manzara, iki yarı tanrıyla ölümlülere sunulan, eşsiz bir göksel forum!..
Gerçek bir insani karşılaşma ve yaşamda tanrısal düşünceler nedir, onlar kazandırdı bize, güreş hiç bitmediği halde... Nerede yaşandı böyle bir şey, olanaksız neredeyse, tasımlamaya çalışalım bütün açılarını, us ve düş çağırıcılarını!..
Dilim tutuşuyor ve bir anlatılamazlık içinde kıvranıyor, yanıyorum. Sonsuzluğun, estet ve güzelliğin bir çabayla, hazla yaşamın kendisinde olduğunun, oabileceğinin işlevine tanık olduk ve öylesine yoğun bir düşünce katmanlarıyla yüklenerek İsabey'den dünyaya salındık biz. Evrenin gizi sanki fısıldandı bize, ama onu dışa vurmak için yaşasaydık, bu bağışlanmışlığın hiç bir değeri kalmazdı, çünkü yaşamı anlıyorduk artık biz ve onu unutabiliriz...
82
Köyün ortasından çay geçer, her çay sözü ağzımızdan çıktığında, aynı çay değildir artık, her bakımdan, Çökelez'den doğru gelir, köyü ortayından ikiye ayırır, ovaya doğru şırıldar gider. Bu çayın kıyısına boylu boyunca uzanır, durgun bir çukurluktan kana kana içeriz, yıllarca yaptık bu işi, çayın karşısı öte mahalleler, bu tarafı bizim. Demirler mahallesi. Ortada köprü var, atların arabaların geçtiği, ağaçtan ve üstü toprakla örtülü, sağlam belki yüzyıldır ve hala duruyor. Kıyısında Derepınar, ünü şanı dillere destan, işte köprünün karşı mahallesine giderken iki tarafında bağlar var, hemen yukarıda evler. Sağda Çökelez'in uzaklarda yattığı yerde ki bağların yukarısında, tek bir ağaç var, başka ağaç olmadığı için kolaylıkla seçiliyor, siyah bir çıtlık ağacı, kendi bitek, yamaçta tek başına, köyden Habipler, İbrahimler, İrfanlar gibi uzaklaşıp, okumak için şehirlere yol aldığımda, düşlerimde uçuyor, kanatlarım varmış gibi, hep o ağaca konuyorum inanın, konmaya yaklaşırken düşün bittiği oluyordur belki de, bir zorluk içindeyim ama, bir korku ve eza yok, sakin ve güçlük içindeyim, düşlerimde bir kuş gibi uçtum yıllarca, o siyah yalnız ağacın dallarına ulaşmak için, yıllar ve yıllar boyunca neden gördüm bu düşü anlamış değilim, söylenmesi varlığından daha gerçekmiş geliyor insana, gördüm ama, bir kuş gibi neden o ağaca konmaya çalıştım, bir gün köye gittim, o ağacın gerçek mi olduğunu, yoksa bir sanrı mı olduğunu anlamak için baktım ona, vardı evet ama, çevresinde başka ağaçlar da vardı, o biraz tuhaf ve uzuncaydı, yine de sıradan ama... Bu düşlerin gizini anlamadan geçip gideceğim. Çok ilginç bir düş değildir belki ama neden böyle...
Soruyorum çünkü çocukluk aşkım Gönül'ün susa yolunda, önünde üç servi olan evlerine kavuşmak için otuz yıl aynı düşü gördüm ben, sonraları belki umudumu yitirdiğim, belki düşlerimi yazılara döktüğüm için mi, çokça şaşırmaya başladığım için mi bilmem, o düşü görmez oldum. Düşlerin metafizik yollarını öğreneceğiz bir gün, olağanüstü olamazlar, içgüdüsel ve gizli, tutkulu özlemlere ilişkin gurbet sayrılıkları, kavuşulmaz anomaliler... Aşkın kutsallığına yol açan insanlık halleri, belki bir avunuş ırmakları...
83
Araplar tepesi, köyün aşağısında ama, orada bir tepecik var, tepeciklerle iniyor aşağıya köy, orada bir mezarlık, Lortop'la öyle dolaşırız ki, bizim evimiz, ikimizin de, çiçekler, böcekler, ağaçlar, kuşlar, atalardan beylerin, sümbüli ecelerin, gelip geçmiş mutlan dolu uyuyuşları, artık her şeyi anlamış oluşları, bizlere bakarken bizi kollayışları, ardımızdan sevgiyle uzanışları, bazen nereden geldiğini bilemediğimiz bir esinle okşayışları, ne mutluluk verici bu tepe, dünyanın en güzel çiçekleri, onlar kadar renkli, ilginç böcekleri, belki tatlı bir korkunun, ürpertinin, bizi mezarlığın kapısında, örenlerin yanında bekleyişi, kaplumbağalar, yusufçuklar, uç uçlar, güneş rengi kelebekler, kızıl güller, susallar, mor kanatlı böcekler ve Havva'nın sonsuza dek gizlenen yılanları hoşça kalın, çıktık işte, oh bu ruhlar aleminin güzelliği sarhoş ediyor insanı, alışılmış zorluklara, işkencelere, vefasızlığa, haksızlığa, anlayışsızlığa, yoksulluğa, yoksunluğa geri dönmek... Her şeyden iyi burası, nasıl anlatayım ki, neden sözü uzatayım ki....
Ölüler arasındaki tuhaf gezinti, mezar taşlarındaki yazılar, öyküler, kıssalar, romanlar, özdeyişler, kısa ama tatlı inleyişler, özlem dolu bekleyişler, ah ne tatlı bir yaşam bu, ne güzel bir ömür sürüyor bu mezarlığın tininde, içinde, görüngüsünde, bekleyişinde uyuyanlar, o sonsuz, uçsuz bucaksız bekleyişinde...
Mezar taşlarındaki yazılar, onların canlandığı mottolardır, anılardır, o kimdi, nasıldı, nasıl bakardı yaşama, bir düşünce özü verir size ki şaşar kalırsınız...
Ölüler o yazılarda canlanır, bir insan olur, hayal olmaktan çıkar, kavranır bir beden olur, tam tekmil bir organ olur.
D; 1923, Ö, ... Cumhur oğlu Reşit, sonsuzca yaşamış, o kısacık yazılar bir varlığın, bir kimliğin ipuçlarını verir bize, kimdi, neydi, nasıl yaşardı, nasıl anlardı, bilgi verirlerdi bize... Dan dan dan, kıvılcımlar sıçratan bir dünyaydı ki, bir demircinin dünyasında, dayanılmaz güzellikte masallardı onlar...
84
Gülsüm, hepimizin en küçüğüydü, paytak yürür, peltek konuşurdu, Fâti, Fâti diye yanıma gelir basamaklara oturup, bir dedikoduya dalardık ki evlere şenlik!.. Aşa çiçeklere su vermiş, Eşe eşikten geçmiş, Osman kuyuya düşmüş, Ümmü gelin gitmiş, ova yeşermiş!.. Yanaklarından öpmezdim onu, çocukları koklayarak sevmeyi ondan öğrendim, yalnızca koklamak, sonsuzca derinlerden gelen bir kokuyu içine çekmek, tanrının kokusudur belki de...
Sarmaş dolaş olmak o kokuyla ve insanlığımızı kutsamak...
Saçlarına dolanmış bir fesleğen yaprağı, annesinin ördüğü zülüflerde kalan bir kefre dalı, onu kutsanmış minicik bir cinperi yapardı, bir yavrucak, cin dediğim onun düşsel görünümüydü, sarışın ve solgun, peri dediğim, tatlı, minik, pembe yanakları, öpmeye kıyamazsınız... Küçücük terlikleriyle şip şip diye indiği merdivenlerden yola koyulur, boyundan büyük köpekler oncağızı koklar durur, koyunlar keçiler, bu bahar yavrusu, bu minicik tavusu, nasıl bir şey ki diye, büyüsüne aldanır, entarisini kapmaya çalışır, yenini gevelemeye koyulurdu. Eni sonu korkuya kapılacak bir Gülsümcük vardı tabi, masumiyeti tanrı tarafından donatılmış bu melekçik, minicik çığlıklarla donar kalır, göz yaşlarına boğulmak üzereyken, bütün avlu kahkahalara boğulur, yükselen şen gürültü, koyunların keçilerin dağılmasıyla, köpeklerin hoplayıp zıplamasıyla son bulurdu...
'Bellum omnium contra omnes' değildi bizimki, 'Herkesin, herkesle barış içinde olmasıydı'
Ah herkesin herkesle savaş içinde olması da mı var! Tanrım, ne olursun, tanrı neye yarar!..
85
Acunun bitimsiz boşluğundan yayılan zarif kederler, kurt delikleri, kara delikler, kemiriyor köyün efendilerini, ahali başını öne eğiyor, nereden geliyor bu keder yığınları, bu üzünçler, görünmez elem denizleri, nereden sarıyor dört bir yanımızı, neşe, sevinç, mutluluk bir anlıkken, neden keder kalıcı, boyun eğici bir canlı gibi, neden bağlıyız ona, ses çıkaramıyoruz, baş kaldırmıyoruz ve usulca sessiz sürüler gibi ardından gidip duruyoruz onun...
Sonbahar geliyor...
Hafif bir yel köyün tüm kapılarını geziyor, bütün haneleri tek tek yokluyor, cevizler, ayvalar neden bu mevsimde olgunlaşmak üzereler, dayanıklılık testini mi geçiyor tanrılarının, kışa kalmaz bu dedikleri şeyler ne... Gökte bulutlar görünüyor, bir soylu kadın salınarak gidiyor, tüylü bir şapkacık, bir pamuk dekolte gibi süzülüyorlar... Bazen güneş batmak üzere, bir damla yağmur düşüyor ellerime...
Sesler, kapı arkalarında, düşen yapraklar altında, alçak gönüllü bir serzeniş, gizli, gizemli bir güven ve beklenenin gerçekleşmesiyle beliren tatlı bir ürperti gibi... Ama duyguların neden bilinmez, önü alınmaz, üzünçlü bir hali var.
Koyunlar aşırı sıcaktan birbirine sokulmuş gibi, ceviz ağacının gölgesine sığınmıyorlar. Eşek bütün yaz, kır marulu ve bağ filizleriyle semirdiğinden sakin ve mutlu, çocuklar yazın neşe dolu yorgunluğunu atmaya hazırlanıyorlar. Köyün delisi artık hareketsiz, bekliyor öylece ve bakınıyor sağa sola... Yaşlılar elde edilmiş ürünün, üretken çoğulluğun sağlamasını yaparak mırıldanıyorlar, işlerin sonuna gelindi ve yavaşlığın saltanatı, ele geçirmiş erki de, almış başını gidiyor...
Sonra neferneler, cevizler ve ayvalar, onlarda ortalıktan çekildiğinde, evlere dönülecek bütünüyle, ovada sesler kalmayacak, dökülen yapraklardan başka, bağlarda gülüşmeler, kahkahalar olmayacak, her şey unutulacak ve ovayı baştan başa süzen kara gözler, yaklaşan kara bulutlar ve havanın kara esintisiyle, kışın yaklaştığı duyumsanacak ve herkesler dip odalara çekilecek, kelterlerin süslediği bacalar, bir karagözün aşkı uğruna yitip gitmiş, fesli bacalardan çıkan dumanların, köyde tek yaşam işareti sayılacağı o günlerin geçmesi beklenecek, tarlaların, bağların, sonsuz gümrah olanın beklentisiyle, bereketiyle, ovaların gövermesi, yeşile çalması beklenecek, tanrının düşlerinden de yeşil zamanların gelmesi beklenecek yine...
86
Derede, ikindi güneşi eşliğinde, at üstünde bir adam gidiyor. Öyle yavaş gidiyor ki, güneşin servilerde oynayışı, yaprakların arasından süzülüşü, çırpınışı, süzmelerin yer değiştirişi, atlıya, başı önüne düşmüş bir Zapata ya da Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin gibi, yenilmişlerden bir ölü havası veriyor, gölgelerin arasından süzülüşü, insanı keder dolu bir yalnızlık duygusuna sürüklüyor...
Atlı, belki kederli ya da umutsuz bile değildir, ama onu izlerken tuhaf duygulanımlarla, engin bir yalnızlığın içinde, ışık parçaları gibi bir halenin içinde geziniyor ve birden düşerek, neden bilmem, artık onu düşünüyorum. Lortop'da sanki anlamış gibi, bana bakıyor sürekli, bir şeyler var diyor içinden... Arka ayakları üzerine oturmuş, kuyruğunu hiç oynatmadan, o yana bakıyor şimdi... Atlı derenin içinden, kutsal bir sessizlikte, biraz sonra, sonsuz bir labirentte, bir dolambaçta kaybolacakmış gibi hüzünlü, yitip giderken, birden ortaya çıkarak, yamaçtaki keçi yoluna sapıyor ve hınçla düzlüğe çıkıyor, şimdi güneş ışığı ve tüm gözler üzerinde, altın bir şövalye gibi ilerliyor ve ilerde, tümüyle gölgelerin içinde kalmış bir koruluğa girerek, uyuşturan renkler ve kurşuni lekelerle dolu, tuhaf bir hiçliğin içinde solarak, eriyip gidiyor... Sanki böyle bir şey, hiç yaşanmamış gibi...
87
Bildiğim, köyden dört otobüs geldi geçti, Kapısların Austin, antika görünümlü, kaplumbağa biçemli, soluk mavi renkli, pencere hizası sarı çizgili, sağlıklı görünür bir arabaydı, arızasız gelir giderdi ve kaprisi de vardı bu yüzden, saatinde kalkar, erken saatte dönerdi, fazla yük almaz, sanki yalnız insanları taşırdı, biraz sessizdi ve yolculuk boyunca konuşulmazdı pek, ama velakin parası olmayanı indirirdi, köylü adabınca bu disiplin pek hoş değildi tabi, aslında yaptığı işgüzarlıkları önleme eğilimi taşıyan, devrim niteliğinde şeylerdi ama, zor olmayan ne var şu dünyada, hele değişiklikse, alışkanlıkların dışına çıkmak, belki geçmişi unutmak ve birde şu var, devrimsel yaklaşımın temeli yoksa ne yapabilirsin ki, gerçekleşmez ki böyle bir şey, sözün kısası Kapısların Austin'i bende sevmezdim, okuyan bir çocuk ya da bir işçi parasını alamamış, bulamamış, indiriyorsun, ama aksi halde alışkanlığa dönüşebilir ha... İki gözüm iki çeşme dünyalılar, yaşamak zor!...
İkincisi Arap Süleyman'ın Chevrolet'di, valla arkaya kaç, para toplanırken yer değiştir veya alenen yok de, Arap Süleyman güler geçerdi, bu yüzden yolcuları değişmezdi, Köstek Memet ücretsiz ve koltuk numarası belliydi, onun yanında para verenler ikinci sınıf!..
Ama yarı deli gibiydi Arap Süleyman, demirin aslında su olduğunda inat ederdi, nasıl düşünüyorsa, paralar, bozulmasın aralar lafını icat eden odur, dünyada bir kişiye kötü baktığını görmedim onun, kavga ettiğini de görmedim, cennetlik resmen. Karısı Sıdıka'ydı, oda iyi kalpli, bakkal işletirdi, kızı Hayriye, ablalarımla okudu, varlıklı birinin kızıymış gibi söz edildiğini anımsarım, meşhur bir kızdı, ne oldu dersiniz, köyün fakirden bir delikanlısına vardı, ama Hayriye'nin aşığı, talibini düğünde vurdu, öldü eşi olacak kişi. Tanırım tanrım onu, iyi niyetli biriydi, küçük bir delikanlı olan, küçük kardeşiyle evlendirdiler Hayriye'yi, matematik denklemi gibi, bütün dünyada olan şeyler, ama köyün Hamlet'i sanki bu tür oyunlarda gizliydi, Hamlet dediğim 'Oyunlarla Yaşayanlar' entrikalar denizi, saltanatın azizliği diyeyim... Yaşamın giriftliği doğrusu... Carmenvari varyeteler demek acımasızlık olurdu ama bütün dünya bu tür öykülere, aşkın destansı hallerine bayılıyor, şaşılacak şey, zamanın kutsadığı us bize acı ve sevinç duygularının içinde, ölüme aldırmazlık da kazandırmış, aynı şeylerden sıkça söz ediyor olabiliriz, hoş görmek gerekir, bütün dünyada bu tür kahramanların adı neden Hayriye'dir!..
Arap Süleyman gerçekten araba benzerdi, kalın dudaklı, yüzü gülen, esmer bir adam, arabası UFİ, ucuz fakat iyiydi, yolda bozulur, altı saatte düzelmez ite kaka gelirdi köye, önünden bir demir levye sokarlar öle çalışırdı, sanki yarı tekno, yarı organik, vallahi meşe dalıyla çalıştırdık motoru diyeni de gördüm ben, levyeyi unutmuşlar demişti, yalanı yutulur insanlar vardır, ama işte motor yarım günde çalışırdı zaten, belki bizim düş gücümüzü ölçmeye kalkışmıştır güzel yalancı, kimse yakınmazdı Arap Süleyman'dan, feraceli bir despot nasıl görmediysem, yüzü gülen bir zalim, bir haccac da görmedim ben...
Arabada, tavuklar, horozlar, yorganlar, kasalar herkes ona binerdi, Austin gibi uzak ve soğuk değildi o, sıcacıktı, evini onunla taşıyan, nişanını arabada yapan, tepesinde yola çıkan herkes vardı, Hindistani bir bayram demekti onun varlığı, ama gerçekte Cumhuriyetimizin aynası gibiydi, şarkılar ve türkülerle geçen alaylar ve ay ışığında tuvaleti soran koca koca insanlar!..
Üçüncü araba, çabuk geldi geçti, anlattım, Hacıumarların Austin diye anımsıyorum, Dodge, Magirus, hatta Volvo filanda olabilir, kısa süre çalıştı, bizim mahallenin arabasıydı, yukarı en tepeye kadar çıktığı için, bizler ona binmeye çalışırdık, var olduğu sürece, sattılar sanırım onu, araba çoğalınca kazanç azaldı köyde ve sonradan girişenler, eskiler kadar dayanamadılar rekabete herhalde...
Son araba, en sağlam ve en güzeliydi, Bussing, gösterişli bir araba, Buick olabilir mi acaba, karşı mahalleden, dereçay köyü ikiye ayırır, karşı mahalle biraz yabani sayılırdı, belki bizde onlara yabani geliyormuşuzdur, aramızda minicik bir ırmak var ve töhmet kaçınılmaz, tanrı bizi öyle yaratmış!...
Ama bizi haklı çıkardı karşı mahalle, bir gece yarısı arabayı yakmışlar, sabah simsiyah bir ceset gibiydi, başka dünyalardan gelen, büyük olay, gören gözler görmez olur böyle şeyleri, bizim taraf yakmış olamaz, çünkü karşı mahalleden şehre giden pek az... Araba aylarca simsiyah bir hayalet gibi, iki şerefiyeli görkemli caminin yanında bekleyip durdu, cami... Geleneklerin ve statükonun amansız tapınağı... Otobüs, geleceğin ve bilinmeyenin anıtsal burcu, göksel muştu, beyinsel kule... Gerçekte birbirine o kadar yakın ki bu iki varlık, cami gökleri hedefliyor, tanrıya yakın olun, eşrefi mahlukatız, otobüs de onun yerelden yükselen bir postülası, hayır, kanıtlanmış hipotezi, amacı aynı yani, yarın uzay otomobiline dönüşecek ve caminin amaçladığı, gökselliğe yakışmalıyız diye buyurduğu ayetlerin alameti farikası olacak ve bizi başka dünyalara taşıyacak, niçin olmasın, komik değil Venüs'ün havası iyi gelecek bir yaşlıya hizmet etmek kusur mu sizce, böyle düşünün, yarın neler olacağı belli midir ki, ama teoremde bu ikisi birbirinin azılı düşmanı olabiliyor, anlamadım, anlayamayacağım, anlayamayacaklar, söylemesi bu ikisinin düşmanlığından daha güç halbuki...
Bu iki töz içimde çatıştı durdu, gerçek veya değilse de... Sanırım gelenekçi ve tutucu bildiğimiz karşı mahalle, bu asortik hamleye dayanamadı ve acımasız bir darbeyle karşılık verdi, ben köyden ayrılana kadar, o siyah hayalet, caminin yanında, uzaktan bir discovery ölüsü, bir uzay mekiği canlısı gibi sırıttı durdu, korkunç bir dram olduğunu seziyordum arabanın ölümünün... Diyelim ki bir husumet ve kıskançlık yaptı bu işi, fark etmez ki, kültür ve beğenilerimiz, göksel yargı ve pratiklerimiz belirliyor bizi!..
Bir gecede yakmışlardı onu, mazot dökmüşler ve saç teli kadar kibrit... Belki hala Anadolu'da benzer öyküler yaşanıyordur, ona hiç binmedim ben, çekinirdik karşı köyden, karşı mahalleden, onu çekemeyenler, kıskananlar, bir gece dediğim gibi yaktılar sanıyorum, siyah demirden bir iskelet, vahşi bir pars ölüsü gibi kapkara, öylece durdu aylarca, ama ilkel olan yalnız köylüler değildir, ilkellik o kadar yaygın ki dünyada, hep taklit ediyor bazıları ve gerçeği bir yanılsama gibi benimsiyorlar, bizler kuyruğa giriyoruz genellikle, öne geçemiyoruz, ya uçuruma gidiyorsalar, hatta aydınımız, ayanlarımızda motamot bizim, bunun yansıması mezralara, yaylalara dek ulaşıyor olamaz mı, değil mi, öyleyse suç kimin, suç kimin...
88
Folklorik renklerle bezeli, rengarenk, kınalı keklik gibi tahta kaşığını çaldım teyzemin, uyumuşum ama, altı teyzemden birinin kızı Şadiye'nin sırtında eve geldiğimi anımsıyorum, bizde sekiz kardeşiz, köyler varsıl yerlerdir... Şadiye sırtında hırsız taşıdı o gece!.. Bidayette suçtur bu, yardım yataklık etmiş denir!.. Ertesi gün sürtme taşında, buğday öğceleme işi vardı, bulgurluk sağlanacak, teyzem kaşıktan söz açınca, biri kulağına fısıldayıp gerçeği söyledi sanırım, teyzemin üzüntüsü hafiflemek şöyle dursun gülümsedi, beni sevip okşadı o gece, güzellik uğruna yapılan bir hırsızlığa şaşırmıştır belki de, hiç bir işlevi olmayan bir sülünü çalmak nasıl bir şey. Selçuki kaşığa göz koymam hoşuna gitmiştir belki, teyzem erken ayrıldı bu dünyadan, bir şiir adamıştım kendisine, kitabı köye, evine kadar götürmüştüm ki, o çoktan gitti dediler, hiç birine gönül borcumu ödeyemedim bu gezegendekilerin, kimin kapısını çalsam gönül borcumu ödemek için, olmadı, hele biri var ki Esma Abla, önümüzdeki yıl gel görüşürüz demişti, çok neşeli, ömründe kimseyi kırmamış biri, kışı geçti ama çayda boğuldu, yaza doğru duydum ki, o da hoşça kalın demiş...
Tanrı sevenleri korurmuş!..
Ertesi gün avlu içindeki çocuklarla sarı ot toplayıp -yaban havucu-, dığanda kaynattık, yumurtalar kıpkırmızı, boyalı kuşlar gibi çıktı, bizim mücevherimiz budur işte, herkes evine boyalı kuşunu götürdü tabi. Horozlar avlu içinde dolaşır birer düş gibi, püsküllü, sarılı kırmızılı, yeşilli, mavili dolanıyor. Tanrım, ne güzel, ne büyülü bir canlı bu horozlar. Kimse onların büyüleyici renklerinden ve parıldar, ateş saçan tüylerinden, yanıp sönen, kuyruk saçaklarından söz etmiyor. Ötücü ve atılganlar belki ama, kuyruğun iki yanından sarkan o olağanüstü tüyler, düşlerden öte benekler, nasılda kavuruyor gözleri, yanıp yansıyor ve nasıl da göz alıyor yarabbim, kerim olanın kelamı mı yazılı orada acep... Evrenin gizi...
Avlu içindeki horoz tanrısal güzellikte tüyleriyle eşeleniyor, sonra uzun uzun ötüyor, ak, sarı, kırmızı, yeşil, mavi benekler, rengarenk tüylerle, ucu pembe ibikli tavukçukları çağırıyor ve bir şövalye gibi önlerinde, avluda, taşlıkta, eşiklerde dolaşıyor, ama hiç bir horoz diğerini, hiç bir tavuk kardeşini yok etmiyor dememe gerek var mı...
Avludan sola dönünce demirci ocağı görünürdü, uçurumun kıyısında bir evcik, kapısı açık, Çökelez yanına yirmi adım gider gitmez varılırdı oraya, biri sarı, biri kızıl iki dut ağacı var yolun altında, ak ve kara!.. Toprak yoldan aşağıya iniyorum, dutların hemen yanında, sanki kapısız gibi duran demirci ocağı orada...
Anmıştık, köyün bütün kürekleri, çapaları, dingilleri, sabanları, tekerlekleri, orada yeni bir yaşama dönüyor. İçerisi karanlık, demir ve kömür tozu birbirine karışmış, örsler, kocaman çekiçler, balyozlar, sıçrayan kıvılcımlar iç içe, acayip bir dünya, bir tür şiir inanın, mekanik ama, aletlerin kıvrımları, leylak kıvrımı gibi dokumalar, bakır teller, çiviler, vidaların güller gibi dolambaçları, o kadar göz alıcı ki, bir şiire benziyorlar, hiç biri öylesine değil, hepsi düşünülmüş, tasarlanmış, büyüleyici şeyler. Tanrıyı görmüyoruz ama aramızda dolaşıyor olmasın ama her şeye karıştığında varlığı belli olabilir!..
Ortada görkemli büklümleriyle, son derece kalın deriden yapılmış davlumbaz gibi körük, başına buyruk değil, iki gözlü ve dev gibi ama uysal, o olmasa ateş olmaz, ateş olmasa hiç bir şey onarılmaz, o yoksa, ocak neden olsun ki...
Körüğü, birini tutup öbürüne yaklaşarak çekiyorum ve soluk borusuna hava veriyorum, küçük küçük üflüyorum... Gülümsüyor babam, hiç bir zaman yüzünü asmadı o uzun yaşamında, bir demirci ustası... Soy adımız oradan...
Yarı karanlık demirci ocağından kalan tek imge bu, körük ve kıvılcımlar... Ateş gibi kızaran, demire vurulan, çekiç ve balyoz sesleri, tam kırk yıllık anılar... Altmışlı yılların başı, şimdi yıl iki bin, babamın ayrıldığı yıl, sabah koltuğunda uyumuş... Öbür dünyada gene demir dövüyor mudur, en iyi bildiği iş bu, köylülerin çok duasını almıştı, bir gün sesini yükselttiklerini görmedim... Ömrümde de görmedim, okumayı bizim kitaplardan öğrenmiş, kandil ışığında çok gördüm okurken tarihi, meraklı bir Homeros, adı da Ömer'di...
Ben gerçekte kaşık çaldım diye başlamıştım söze, ama kendime kızmıyorum, hepsi gülmüşlerdi... Sanat aşkının küçük bir hırsızlık vakasından kaynaklanabileceği kuşkusunu taşıyorum ben, çalmak birini görmezden gelmektir, kaşık yerini buldu ama, o güzelim büyülü renkleriyle büyüleyen kaşık, bir sihir, içilmesi deva verir bir iksir gibiydi, anımsadıkça beni kışkırtır, hep bir Anka kuşunun peşimden koştum ben, bir kaknus, bir tavus gibi, cennetsi bir düşün peşinden, yaşamım baştan sona düştü benim...
Hiç yaşamadım ben!..
14 Şubat 2017 Salı
LORTOP / 7. BÖLÜM
67
Derepınar çok ünlüdür. Şanı Baklan ovasının tüm beyliklerinde, köylüklerinde bilinir. Suyu demir gibidir. İçenin çenesi kısılıp, kilitlenir. Dişleri şakırdayıp, zangırdamaya başlar. Ağzı baştan aşağı buz tutar, öylesine soğuktur. Kurnasına uzanıp tutacak olsanız, eliniz kaynaşır, kurtaramaz, kurnanın parçası haline gelir, mitolojik bir yaratığa dönüşür, görseliniz bir tuhaf olur, değişirsiniz. Bir testiyi uzun süre çeşmeye tutacak olsanız, testi çatlar, içine buz dolar ve kızlar ağlayarak evlerine dönerler. Testi çok değerlidir. Derepınar'ın ahırında yağız atlar sulanır, nice vahşi, yahşi hayvan suyu orada tanır. Öyle uzun yakınıp, su içer ki hayvanlar, atlar, inekler, bakılışı güzel buzağılar, koçlar, koyunlar, ağırsak öküzler, yakıtmaya gelenler dayanamaz, aynı onlar gibi eğilir, kana kana su içerler. Su o kadar soğuktur ki, küçücük hayvanların taş kesilerek, kulaktan kulağa, donup kaldığı efsaneleri yayılır. Hayvanlar gene de içmeye dayanamaz, her seferinde ahırın suyu yarıya kadar kesilir. İçinde ki yosunlu taşlar, ayakları kendinden büyük kurbağalar, mini minnacık yengeçler, suyun yüzüne çıkar. Lortop'la bir düşünce alır bizi o zaman, bu yengeç, bu hayvanlar, buraya nereden gelir, yoktan var olamayacağına göre, patlıcan kılından da üremeyecektir, bu tanrının işidir belki de, suyu yaratan, onun canlısını da üretip dağıtabilir. Küçücük bir dünyada, köyün çevresini saran dağlar kadar olan bir dünyada, bu böyledir.
Ben bunları düşünürken... 'Seliiim, Selim / Bu eller kimin, / Bu gözler kimin!..' diye bana bakardı Lortop...
Şu dünyada sorular, yanıtlardan daha ilginçtir.
68
Akrep sıcakta, bağların içinde, kuru tozlu toprağın altında, pusuda durur, uyuşuk, zehirli ve ender biçimiyle ürkütücüdür. Dehşet verici... Binde bir olsa da çıplak ayakla dolaşan çocukların pembe tabanına çengelini batırır. Korsan iğnesi. Kaplumbağa yeşilliklerde, ot kümelerinin arasında kaygısızca gezer. Bir çocuk yaklaştığında durur, her canlıda durur, ellerini ayağını, gözlerini içeri çeker, baş ucundaki gölge yitip gidinceye dek kıpırdamaz. Tavşanlar pek görünmez, kırlarda, dağlarda tek tük saklanırlar, çokça gizlenir durur kır tavşanı, dağ tavşanı...
Çocukluğum boyunca tek bir tavşan gördüm ben. Uyuduğu yeşilliğin çukurundan, güpürtülerle, gümbürtülerle, eşsiz ezgiler ve alaylarla, Antonius'un lejyonerleri gibi geçecek olsanız, birden önünüzden fırlar ve düzgün doğrusal, göz yitimi boyunca koşar da koşar, kıvrıldığı ilk sapaktan da ime time karışır. Tilkiye asla hiç bir zaman yaklaşılmaz, Tilkiye - Türkiye asla yaklaşılmaz, tilkinin yaşadığı kovuğun yakınlarında, tüyler bulunur. Bazen binde bir, arada kovuğun ağzında çalı, palamut dalı, tütün yaprağı yakılırsa da -çünkü tilki üzümlerin düşmanıdır köylü indinde-, tilki ininden çıkmaz ya da belki ayak seslerinden gümbürtülerden dolayı çok önceleri terk etmiştir orayı, kulak tilki kulağı.
Tilki çok uzaklardan bir gölge, bir hayalet gibi gösterir kendini, tilkiye bak! Gördüysen ne mutlu sana, görmediysen hani nerede, tilkinin peşine düşmedikçe, bu dünyada herkes kendi işindedir ama, kanın, belanın geliyorum demeyeceği de bilinir, yakınlarda bir iki kanat sesinin gökyüzüne karışmasına veya öğlenin ördün de çalılara sürtünen bir uzun kuyruğun çıtırtısına, tıslamasına yol açar.
Tilkinin efsunu efsanesidir., Çakal ise geceleri ulumasından bellidir. Çakal yaşamaz, yamaçlarda sesi dolaşır yalnızca. Baykuş insanın ömründe bir kez görünür, çıtlık dalında bir totemin, kötücül gözleriyle ikona gibi durur. Senin yazgını okur, büyü yapar ve yok olur. Bir kere gördüm baykuşu, insanların imgelemleri aynıdır, korkmuştum açıkçası...
Dik kulakları, geniş tüylü başı, bir sfenks gibiydi, çocuğum, nerden biliyorum, inanın tarih kitaplarından ola ki haberdar köylüler dese ki, sfenks şudur budur, insanın, tüm insanların gözünde benzer şeyler canlanır, üç aşağı beş yukarı oradan biliyorum.
Baykuş evet yazgıyı okur. Çocuk... Çocukluksa bir vardır bir yoktur, şu dünyada... Yaşar bir çocukluk lafı ama çocuk insanın kendisidir. Büyür sonunda kimseler bilmez, çocuk yok olur, yoktur. Ne kalır ki geride...
69
Dereye, kadife çiçeklerinin sevdasına, iğdelerin yerleri süpüren kokusuna, Gülsüm'ün fesleğenine, ilk eriklerin çiçek açışına, biberlerin kısacık dallarına, fidelerin, patlıcan yavrularının aralarına, pırasanın dallarına, uzun kırbaçlı dallarına yapraklarına, iri, sarı kabak çiçeklerinin boyunlara dolanışına gidiyoruz Lortop'la...
Su akıyor. Tanrının tahtındayız biz. Beyaz bir buluttan damlayan çiğdemleri dilimizle tadıyoruz. Alıçlar, orman üzümü, böğürtlenler, dutlar dökülüyor dünyamıza, ağzımız açık, gözü aç, gönlü aç bir put, minicik bir mabut gibiyiz ikimiz, gölge olsun sayvanlar!..
Esen rüzgar, iğde çiçeklerinin yaydığı kokuyu tüm ruhlara, tüm dünyaya üflüyor, soluyor derken Lortop, köpeğim, ağlamaya inlemeye, inciler dökmeye başlıyor.
Soru işareti yılında...
Can alıcı betimlerle ağlıyor Lortop, kıvranıyor, ayaklarını uzatıp, çekiyor, dönüyor, sırtını yaslıyor toprağa ve sonra birden dikilip dört ayağıyla, uzaklara bakıyor, neyi bekliyor bu hayvan, neyi arıyor...
Bende çiğ damlaları akıtıyorum artık ona uyarak, üzünçle...
İris çiçeği -susallar-, sütleğenler bize bakıp boynunu büküyorlar haliyle, ağlaşıyoruz sessizce, hırsız bir balıkçı, yoksul bir göz boyacı değiliz ki biz... Neden geldik, neden gidiyoruz mu demek istiyor acaba şu dağlar, şu çiçekler, şu böcekler ve Lortop...
Canım köpeğim, arkadaşım, yoldaşım, candaşım...
'Yıkık evlerden gelen bir çocuk mu bu / Gözpınarlarından akan bir balık şeker taşır koynunda / Ne yazık herkes balıkçı hırsız bilmekte onu / Ejderha diye söylenir, bir düşün kollarında / Bir gölgenin karanlığında, öldüğünü biliyor...'
70
Kim söyledi şimdi anımsamıyorum, insan yineler durur, farklı sandıklarımızda bir yinelemedir üstelik, güneşin doğması bir yineleme olduğuna göre, şaşırmamak gerekir, bir yineleme sürüp gidiyorsa, olasılığın kuvvetlenmesi demekmiş matematikte, yüz kere doğan güneş, bir kere doğandan, daha bir kesinlikle doğarmış ertesi gün, alışkanlık ya da gelenek gibi diyelim, ama diyor bu matematiğin bir sanı olduğunu gösterir diyor konuşan, çünkü diyor bir ölümlü binlerce kez güneşe tanık olur ve artık, yarın daha bir kesinlemeyle güneşin doğması beklenirken aniden ölür ve ekliyor, olasılık en kuvvetli olduğu bir zamanda kendisini yadsır!.. Matematik varsayımdır.
Başa döneyim, hiç olmazsa boş yere, yeni bir şey ileri sürdüm sanısıyla yinelemeye düşmemek için okuyun derdi o, ama nerede okudum anımsamıyorum şimdi, iyi ki unuttum, o da bir yineleme olacaktı çünkü, unutmak bir çözüm değildir ama yinelemeye...
Diyor ki o, düşüncelerinizi daha önce yazmış olabilirler, doğrucası bir yinelemeye düşmemek için, okumak gerekir, dünya bakış açılarının bereketiyle kaynayan bir kazan olduğuna göre -kazanın çevresinde dönüp durmadır bu, içine girmekten ziyade- doğru söylemiş adam. Çünkü şey diyecektim: Para bugün çırılçıplak dolaşan bir Havva'dan daha müstehcendir. Neden?.. Çünkü bilinir ki, tüm günahlarımızın tanrısı paradır.
Bir sansür mü düşünüyorsunuz, öyleyse görüldüğü yerde, parayı sansürlemelisiniz önce... Ne ki gerçekte sansür, dünyamızın henüz barbarlıktan kurtulamadığını gösterir. Afrika'nın içlerinde, ormanların kuytusunda yaşayan kabileler çırılçıplak dolaşır, hepsi Adem baba, Havva anadır, orada ne kadın bir meta, ne erkek barbarian bir babadır, otoritenin adı, yaşam kavramsalıdır ve ortakçıl bir paylaşımla herkesin sorumluluğundadır, teknolojik üstünlük bir mavra sayılmasaydı, gökten gelen, tanımlanamaz cisimler, uygarlık diye Afrika kabilelerini ziyaret edeceklerdi inanın diyordu sözlerini sürdürerek...
Köylüler doktorlara para yerine tavuk filan vermeyi önerirler, sözünü duymuştum bir keresinde, her değer, para yerine geçer bu yaşamda, takas, trampa, alış veriş derler bu işe, para işleri kolaylaştırır ama, çünkü tavuk değişimi zorlaştırır öncelikle, doktorun tavuğu vardır belki, ama para ona, diğer her şeyi alma olanağı veriyor, para bunun için bir sihirdir.
Ama dünya gariptir, şuna şaşıyorum ben, esti birden bana doğru bu düşünce, Stefan Zweig oldukça varsıl bir aileden geliyormuş, güçlü ve son derece varlıklı bu adam, bir artı değer bankatörü, hümanist, çevreci ve barış perisiymiş dünyasında, pek çok yapıtlar vermiş, ama bir tür elitist sonuçta bu, tüm zadeganlar her tür erkin tepesinde değiller mi, peki dünya neden değişmezde, erk el değiştirir yalnızca, işte düşünüyorum ki, karşı koymakta bir çeşit işbirliğidir sözü artık doğru gibi geliyor bana, Zweig kederinden canına kıymış diyorlar, kederden eleştiri çıkarmak güç ve utanılasıdır, istemez kimse ama, hazır sayfaların arasında saklanmışken söyleyeyim, kendime söyleyeyim üstelik önce... Kurgular, dünyamızın sürüp gitmesine yarar bir ninnidir, kutuplar ortada birleşmek için; veronalın tetiği olmayabilir belki ama resmi tarihin var ve düzenlemeler hepimizin iyiliği içindir!..
Zweig için çok insaflı ve insani bir yaklaşımda bulunamıyorum ben, önce karısının ateş etmesini istiyor, tersini duyan var mı 'İntihar'ın romanlarında, farmakolojik bir tavırla bile olsa son yolculuğu, davet bile göz hapsidir bu dünyada, canına kıymak için ha ve öyle de oluyor, birinin ortadan kalkmasını öncelemek, ermişçe bir dilenti olsa bile; inanç dolu bir çağrı, yaşamın Rus ruletinde, ne kadar göksel bir davranış olur, yaşamın, yaşama arzusunun kutsallığında, bir düşünceden dolayı, kendini yok edecek denli bir inanca saplanmışsan, dürüst olmak gerekirse, öncelikle kendin özveride bulunmalısın ve bir başkasından hiç bir şey ummamalısın, adını bile anmamalısın, bilinir ki, kararlar ve önermeler, erkin gösterileridir ne yazık ki bu dünyada, hele o anda, son andaysa, kesinlikle, artık bir yararı yoksa da; karısı bir zorlama ya da uzun süren bir birlikteliğin, karşı çıkmayı olanaksız hale getirmesinden -bunun nedenlerini ve zorbaca yanlarını, önermesiz duyumlarını hepimiz biliriz-, kendine ateş etmiş olabilir diye düşünüyorum ben, 'zehirbilim'le bile olsa da... Ve daha kötüsü ardından, Zweig'ın kendine aynı şeyi yapabileceğini görmeden yitip gitti bu dünyadan, birinin ölümünü yoklamak onursuzluk sayılmaz mı o anda, o anda bile boşlukta dönüp duran dünyamızda, -benzeri bir edim için bile olsa- ona göre Zweig ölmedi bilin ki, bu olgu bana hakçası, erdemlice gelmiyor, bizim gözümüzde ikisi de yok oldu evet, ama karısının gözünde söylemesi güç ama bir ikircik, bir kuşkuyla ayrıldılar bu dünyadan, birbirinin tıpatıp eşdeğeri bir düşünce yoktur ki bu dünyada.
Onlar bizim gözümüzde kahraman olabilirler, ikisi arasında son anda bir kırılma da yaşanmış olabilir, -ölülerin bildiğini kim bilebilir; kim bilebilmiş ki-, bu da dürüstlüğün göreceli olduğuna bir örnek, gerçek aranıyorsa, Zweig öncelikle gerçekleştirmeliydi eylemini ve sonra düşüncesi aynı noktadaysa, ömür sürdükleri eşine de salık vermeli, dilemeliydi, hayır kendi adına ne düşündüğünü söylemeliydi yalnızca, onu etkilememeliydi insanlığın sayfalarında. Ölümün önerildiği yer, düşüncenin yadsındığı yer olmalıdır, düşünce saltıklıkla yaşamsaldır ve ölüm mikro sonsuzluk -içine kapanan bir sonluluk- olmakla, hiç bir düşünce barındıramaz, öyleyse karısının ölümünü önermekle onun düşüncesini yadsıyan özne, dolayımla -veya aynı düş yapısının insanı olmakla- kendi düşüncesini de yadsımıştır gerçeklikte. Hiç bir şey söylenemiyorsa, şunu bilin ki, tersinir bile olsa, iki kişinin öldüğü yerde, ne bir tekil irade ne de bir özkıyımdan söz edilemez... Öncelikle karısından, bu kişisel -oto- kararını uygulamayı beklemesi, agnostik gerçek, gölgenin anayurdunda kalsa bile, evrensel skalada hiçte uygun bir hümanitenin kapısını açamaz ve bir ölüm söz konusu olduğunda tersi de insani olamaz, öyleyse Zweig karısını buna zorlamakla, öncül olmak ya da geriden koşmakla, führerin milyonlarca insanı ölüme götürmesinin bir parodisini gerçekleştirmiştir, tanrı indinde sayının önemi yoktur, bir kategoridir, eylemin varlığı yeterlidir ve ikisi de anlamdaş günahlar işlemekle... Tanrının gözünde, Zweig=Führerdir.
Özkıyım tek kişiliktir, birden çok kişinin öldüğü yerde, toplumsal bir davranış vardır ve edimin öznesi bu katliamın ne yazık ki içindedir, dahası söylemesi yakıcı, dillerimizi tutuşturuyor olsa da, belki de bir katildir... Bu trajedinin görüngüleriyle dolu dünyamız, savaşlar çağlar boyunca sürüyor, barış çağlar boyunca dile getiriliyor, arada Aristolar, İskenderler, Fatihler, Napolyonlar ve Zweigler geçiyor, kimseyi karalamak değil amacımız ama biz bir düşünceyiz, kadük olmaktan kurtulamayan bir düşünce ve daha acımasız olanı da bir yinelemeyiz biz ne yazık ki... Çünkü bunu söylemiştim...
Sanat dediğimiz şey de bir ejderhadır zaten, kolay ulaşılır bir şey izlenimi verse de, vermese de, olsa da, olmasa da... Birileri Avrupa denen şehirde ölüyor diye, önce uzaklaşıp, sonrasında yas tutarak, başka bir kıtada ya da ayda, ölümün kaderini elinde tutmak isteyecekse, bunu önceden düşünmeli ve aynı sonucu, ötekilerle bir arada yapabilmeliydi demek bile utanç verici artık bu noktada. Çünkü insanın insanla ölümü öyle kaçınılasıdır ki, orada asla bir düşünceden söz edilemez. Zweig bu cinneti insanlık için, bizim için yaptı, bize ders verdi diyelim, bakış açılarının cehennetinde, führer için ne diyelim, içini açıp bakalım ha... Ne diyecek, ne söyleyecek, acı ya da acımasızca gelebilir belki ama, evet belki de; içinden Zweig çıktı ha, olsa olsa!.. Bunu ayrıştırmak benim ruhumu paralıyor, bizi yazgımızın baş tacı yapıyor ve kaderim hayatın ve ölümün baskılarında, bana doğru eğilirken, benim tanrıcığım hepimizi ölüm severlikle suçluyor. Emin değiliz, değilim!..
Zweig bir insanı ölüme sürüklemekle, sürek avından kaçtığını söylediği öznesinin kimliğine bürünmüştür, paralel dünyalarda, makro ve mikro bir türdeşliğin kurbanı olmakla, diğeri gibi bir hiçliğin içine yuvarlanmıştır ve göksel terazide eşdeğerinden hiç bir ayrıcalık taşımamakta ve yazık ki celladıyla aynı kefede yer almaktadır. Ama işte soru bu... Acımasızlık ve körgörü kavramlarda kendini gösteremez, o saltıklıkla eylemlerdedir. Tarih ve deneyimlerimiz, bunu biliyor. Bir ruhun olmadığı her şey ölüdür bu dünyada, Zweig'de, führerde... Ve kanılar, sanılar ve ölümler, yaşanmış bir seviden hiç bir zaman değerli değildir...
Zweig kendi öz iradesiyle ölüme gitseydi Petropolis'de veya dünyanın her hangi bir yerinde, elveda bile demeseydi Lotte'ye, romantize etmeseydik bir yanılsamayı ve görmezlikten gelmeseydik bir yadsımayı, Kleist'in yaptığıyla süslemesiydik davranışını, belki biraz anlayabilirdik onu ölümün kaçınılmazlığında; ama zamanın darmadağın ettiği perişan ruhlarımız, dile getiremese de yeryüzünün labirentlerinde, günahlarımızın çekiciliği ve çekincelerinde; Tanrı O'na diyecek ki şimdi, siz ikinizde aynı kişisiniz ve führeri işaret edecek ona; Günahların yol açtığı bir elvedayı, başkasını ortak ederek, nasıl başarabildiniz!..
71 Çuvalların, hararların içinden yereve girdiğimde, onların içinde, saman, arpa ve küspe olduğunu görüyorum. Tahta kırıkları, demir parçalarının arasından yandaki odacığa giriyorum, ara bölmeye, kümesin arka kapısı burada, follukta, yumurtalıkta beş adet yumurta var, dördünü alıyorum, biri hep bırakılır ki, tavuklar yerini bilsin, bu ikindi üzeri tavukların hepsi dışarda, meşhur tavuk karanlığında evlerine dönecekler, bir piliç vardı ama yumurtlama düşüncesinde sanırım, beni görünce dışarı çıktı doğallıkla, doğanın yasaları onlarla insanlar arasında bir barış imzalamış değil ki henüz, kaçmasın piliç, elimde yumurtalar sevinçten gözlerim parlıyor, ellerim canlanıyor, çünkü bu tür her seremonide gözleri parlar, ellerine kan yürür insanın, yumurta bir tür hazinedir köylü için, bir değer ölçüsü, bir besin cevheri... Yumurtaları ceplerime koyuyorum, Attis çiçeği, bulmuş, İsra demiş gibi, ama geriye dönerek buğday yığınlarının içine gömdüğüm, bostan güzelini arıyorum, küçük kırlangıç, onun sarı, kırmızı, yaprak rengi beneklerle, bindallı gibi bir renkseli içindeki hali ve o derin, baygın kokusunu içime çekmek istiyorum... Ama ona kırlangıç değil, cırlangıç diyorlar, gerçekte budur adı, kırlangıç da öyle, cır cır diye hep birlikte sesler çıkarır, ötüşürler, bostan güzeli de, sıkıştırınca patlar ve cır diye bir ses çıkarır, bu ad verilmesinin nedeni budur. Olgunlaşınca yumuşak bir cildi vardır ve sıkınca köküne yakın koparma yerinden cır diye ses çıkarır bostan güzeli. Özelliği budur adının. Onun renkleri arı kuşu gibidir ama, kırlangıcın siyah beyaz soyluluğundan uzaktır. Sarı, kırmızı, beyaz, yeşilsi, kuru yaprak rengiyle harmanlanmış minicik bir küre, kokulu, renk aşkıyla dolu bir dünya... O, arı kuşu ve gök kuşağı, renk konusunda, dünyalarda eşsiz, biriciktir. Buğdayların arasında bostan güzelini bulduğumda, zümrüt Anka görmüş gibi bir heyecanla, elime alıyorum onu, o ne renkler, o ne koku yarabbim... Tanrının sonraki yıllarında, bu dünyada böyle renkler, böyle güzellikler kaldı mı ki... Bir gün aşağı yoldan köye, içinde bir düğün kafilesiyle bir araba geldi, Acem atıyla değil motoruyla, çok ötelerde bir kağnı yokuşu çıkıyordu, bir at kişneyerek şaha kalkmıştı, üç kız saz sepetlerinde kirazlar, önümüzden geçmişti, bir bulut süzülüyordu gökte, Tukan yıldızı yukarıdaydı, ovada, buğdayların içinde rüzgar soluyordu, koruluğun ardında, görünmeyen bir ırmak çağıldıyordu, değirmende insanlar vardı, kuşlar ötüşüyordu derede, bir büyü, bir buğu gibi çiçeklerin kokusu sarıyordu dünyayı, örenlerde bir kertenkele güneşleniyor, bir yılan yokuşu tırmanıyordu, karşı mahallede yürüyen bir kalabalık vardı ve bacalarda kıvılcımlar çakıyor, dumanlar tütüyordu... Başımı önüme eğdim ve sonra yine baktım olan bitene, bir yinelemeydi belki de ama, tanrının düşlerine hayran olmamak elde değildi, bir düş ancak bu kadar ilginç, şaşılası ve us kıran, dimağlara durgunluk verici olabilirdi, boşlukta ya da hiçlikte, bir şeyler yaratılsın istemek ve bir canlılık ve bir neşeyi düşlemek, ancak bu kadar olağanüstü olabilirdi, onun için dedim kendime, bu denli olağanüstü bir düşün, kusurları da olmalı, insani bir yanı da olmalı ki, onu kavramak olanağı bulabilelim, birbirimizi anlayamamak veya yok etmeye çalışmak gibi, bir tansığı yadsıyan, şaşılası işlere, güçlere soyunmak... Tanrı biliyor ve gülümsüyor ki, bu olağanüstü düşü kıskanan birileri var evrende ve onlar yaşamı, sağından solundan çekiştirip duruyorlar, yıkılabilir mi, yok olabilir mi diye, çünkü kıskanıyorlar ve sonsuzlukta gizlenmişler, bir türlü tanrının yaptıklarını başaramıyor, edimlerine kavuşamıyorlar... Sonra şöyle düşündüm yine de, dünya hakkında hiç bir kesinleme beslemiyorum, bakış açıları var yalnızca, bütün kesinlemelerden uzağım, düşmanım dostumdan daha yakındır bana, yakın çünkü onu tanırım, kendini saklamaz, ama dostumdan hep kuşkulanırım, kuşkulanmak zorundayım... 72 Demir parçalarının arasından yandaki odacığa giriyorum demiştim, biz köyün demircisiydik, körüğün bir ucunu tutup, öbür ucuna yaklaşıp, diğerini tutarak kısacık aralıklarla körük çektiğimi anımsıyorum, gülerek, örsün üzerinde çakan kıvılcımları, tepeden sızan gün ışığını ve köylülerin bu işlere yardımcı olmak için can attıklarını... Çevrede demir yığınlarını, balta, kürek, kırık sabanlar, yabalar ve boynuzları kırık dirgenlerin ağladığını biliyorum... Elektronik bir dünyadır bu, bakır teller, ateş çıkarır örsler, çekiçler, kıvılcımlar saçan balyoz ve mengeneler... Bir gün opossuma benzer bir hayvan görmüştük orada, köyün yaşama yabansı ve teknolojik, morfolojik bir kubbesiydi orası, doğaldır, sonraları yıkıldı gitti, çünkü zaman değişmiş ve traktörler, bodos makineleri, biçer döverlerin sesi yeni tanrıların gelişi gibi, Nazca çizgileri gibi hükmetmişti ovaya, kuyular kapanmış, kanallar açılmış ve çığlıklar kesilmişti birdenbire... Çin ansiklopedisi ve gül rengi bulutlar gibi... 73 Ovadaki bağlarda, üzümler olgunlaşmak üzere... Kadın parmağı, ak üzüm, rezaki, kara üzüm, mor üzüm, deli bağ üzümü ki en hoşudur, tavşan böbreği, özütten yoksun sarı üzüm... Elmalardan kurtlar sarkıyor, beyaz, ipliksileriyle örümcek gibi sarkıyorlar, gezinirken başımıza, gözümüze çarparlar ve içgüdüsel bir korkuyla kaçışırız bütün çocuklar, küçük çığlıklar eşliğinde... Oysa küçücük şeyler... Eşeğin üzerinde, semerine binerek, köyün bakkalına gönderiyorlar beni, epey uzak, hızlansın diye çılbırını kasıp, asılınca yan tarafa düşüyorum, semerden sarkan urgana takılan ayağımla, semerden sarkıyor, baş aşağı gidiyorum, o kadar küçüğüm ki, boyum yere değmiyor ama taşları görüyorum, kara sakallı, yaşlı komşumuz yetişerek kurtardı beni, yarı ölümcül oyundan... Geriye dönüyorum, bağlara... Başarısız işim için gülüyorlar yalnızca, bir yerde okumuştum, keşke ağır sözler etselerdi diye bu haller için, çünkü gülmek, hiç değer vermemek, o kişiyi söz etmeye bile değmeyecek kadar, hafife alır olmak için sergilenir bir edimmiş!.. Köhünlere yaslanarak dinleniyorum, gerginliği üzerimden atmak için, çaresizim... 74 Lortop'un genlerindeki şiddet duygusu yok edilmiş sanki... Ne kimseyi ısırır, ne birine saldırır, ne havlar. Küçüklüğünden ve güçsüzlüğünden mi bilemiyorum!.. Köyden uzaklaştığımızda, gene de benim güvencemdir o, minik, karacıl bir hayalet sizi izliyorsa, yararlıdır bilin ki... Onunla güz döngüsünde, bağlarda dolaşıyorum. Yaprağını dökmeye başlamış ağaçlar, Tek bir ayvanın çıplak daldaki sarı meyvesini zıplayıp koparıyorum. Toplarken uğur olsun diye bırakmışlar buncağızı... Bağlar, yapraklarının tümünü dökmüş, çubukları Medusa'nın başı gibi, sağa sola uzanıyor, kızıl, sarı, aslan pençesi gibi yapraklar yerlerde geziniyor. Her esintide bağlardan, elma, armut ve ayvalardan, 'Bademlerden say beni' der gibi dökülen yapraklar... Bağlar, bir uçtan bir uca uzanan, toprağın ahtapotları gibi yayılıyor. bir köstebek toprağın üzerine çıksa, bir kaplumbağa başını uzatsa, bir kuş uçsa sevineceğiz ama, ölü doğa suskun ve baharı bekliyor artık... Yalnızca sessizlik var ve esen yelin hafif melodisinde, gene de dünya dönüp duruyor... Ama gerçekte şu dünyada, neler olup bittiğini kimse bilmiyor ve bilmeyecek de, sonbahar her şeyin içine kapandığı, tüm canlıların soyunup dökünerek, sessiz ve ıssız bir dünyaya göçtüğü, yalnız bir rüzgarın, yalnız ve işitilmez bir rüzgarın, doğanın tek tanrısı gibi göründüğü, bir zaman demek... Zamanlardan bir zaman ama kışın evlerin arka odalarında her şey unutulacak ne yazık ki... 75 Aşağı bağın üzümleri yaban ellere yollanır. Yukarı bağın üzümleriyse yalnız bize kalır, bizim içindir. Sekiz kardeş, anne, baba ve Lortop için!.. Tavuklar, inek ve eşeğimizde var hanede!.. Ben bütün kış, cevizli kuru üzüm cebimde okula giderim, köyün anayasası!.. Lortop hiç yoktan kuru üzüm yer, şeker tanrısını üzmemek için, inek bayılır, gözleri akıtmalı eşeğimiz, ak dişleriyle üzümü kutsar. Yukarı bağlarda üzümler toplanmış ve yaş üzümler tavanlara asılmış kışı bekliyor. Kara üzüm kurutulmuş, bir bölümü hayvanlara yem olsun diye çuvallara konmuş, bazıları işlemeli torbalarda... Bağ çırılçıplak artık, ama çocukluk işte, en tatlı oyunda bu, üzümlerin toplandığı ıssız bağlarda sepetlere, unutulmuş çitlimler, güneş yanığı neferneleri doldurmak... Büyüklerin parıldayan gözleri önünde, çocuk başlarının can verir gibi okşanması demek. Meşhur'la neferneleri toplama yarışı yapıyoruz, buldum diye bağırınca, Lortop nedense oraya doğru koşuyor, ben buldum diye bağırırsam, bana doğru koşuyor, iki arada bir derede, bir o yana, bir bu yana, sanki o da yarışıyor. 76 Kandili yere koyuyor ve yanına uzanıyorum... Ali topu at. At at tut. Uyu uyu yat. Yat yat uyu. B balon, O okul. P para. Uyuyup kalıyorum. Sabah önlüğümü giyiyor, gıslaved naylonlarımla, okulun yoluna düşüyorum. Müzeyyen öğretmen çok sevecen, iyi yürekli, çocukları kucağına alıp seviyor. Aşkın böylesi de var... Onu öyle seviyorum ki, affeden, sempati dolu, sıcacık. Öğle sonrası evin yolunu tutuyorum. Çantam küçük, çıt çıtlı, anımsıyorum. İçinde kitaplar, harfler uyuyor şimdilik. Tam avluya dönüp eve gelecekken Lortop önüme fırlıyor, üstüme başıma atlıyor. Beraberce eve geliyoruz. Ona bir şeyler veriyorum. Ama o gene de benimle oynamak istiyor. Taş basamaklarda, yanına oturuyorum çaresiz. Birden sakinleşiyor. Oda oturuyor arka ayakları üzerine... Dere tarafına, oralardaki nokta gibi hareketliliğe bakıyor, beraberce sürüp giden yaşamı gözlüyoruz, bir alışkanlık bir kez daha canlanıyor, sözleşmeyi yeniliyoruz... 77 Kışın katırların iki yanında kar çuvalı ve içinde göl balıkları olan sazanlarla, köye gelen, ırmak köylüleri var. Ama onlardan başka, yokuşu tırmanarak gelen bir abdal ve boynunda tasmasıyla yanında bütün sözlerinden anlarmış gibi hareketler yapan küçük bir ayıda var. Ah iki kişiler, birinin elinde tef var, diğeri ayıcığın burnuna takılı halkanın zinciri ellerinde, maniler söylüyor ve ayıcık ayakta, içgüdüsel hareketlerle izleyicileri güldürüyor. Çok sonraları, ayının canı acıdığı için bu hareketleri yaptığını düşünüyorum. Çoluk çocuk bütün sokakları dolaşıyoruz. İki esmer adam elindeki tefi dolaştırarak para topluyor. Bir süre sonra merakımız bitince peşini bırakıyoruz. Başka mahalleler, başka avlu içlerinde, çocuklar onu bekliyor. Lortop öyle mutlu ki, çünkü ne boynunda bir halka var, ne de onu oynamaya zorlayan biri, ne de bir zincir var onu çekip çekiştiren... Puslu manzaralar işte, Kel Tahir köyün beyaz, kolalı gömlek giyen tek adamıydı. Kirpikleri kelebek, ibrik kulaklı, tanrı belki de bir çamur deliğindedir diyen salavatlı bir tip, Köyde çok olur böyleleri... Ütülü pantolon, ceket ve takım elbise anlayışını köye o getirmiştir. Çoluk çocuk sahibi ve emeğiyle, alın teriyle çalışarak geçimini sağlamasına karşın, ruhunda narsist, yaşama tutkun, güzellik ve estetiğe düşkün olması, onun bu alışkanlıklarının nedeni olabilir. Palaların Hallibirahim'de Kel Tahir gibi fötrlüdür, temiz giyimli ama karısının, büyük babasından süregelen gazi maaşıyla yapmıştır bu afiyi... Cakası malül maaşının görünmez şaşasından ileri gelir. Biraz meccani parasıdır bu köylü gözünde... Köyde bu tür bir gelir, insanın kendisini beyzade sanmasına yetebilir. Böyle bir para, köylükte öyle çok büyük bir gelirdir ki, geçimini, yiyecek giyeceğini doğadan üretip, sağlayabilen köylüye, birde gamsız tasasız, uğraşsız, karşılıksız ödeme yaparsanız, bir derebeyi yaratmış olursunuz anında, çünkü onların sınırlı dünyasında para, düşlerinin sınırlarını da aşmıştır artık... Pala Hallibirahim gökten inen parayla derebeylik yaptı, ama Kel Tahir tümüyle içgüdüsel bir aşkla beylik tasladı, kendi ussal yörünge, yönergeleriyle... Gerçekte ikisi de beyefendi ve birer centilmendi, çünkü kalp kırmadılar, kavgaya tutuşmadılar. Köylüler birbirine aşırı saygı ve sevgi besler. Kimse kışkırtıcı bir dedikoduya gönül bağlamaz, çünkü herkes birbirinin yakını, kan bağı akrabadır, sıhri hısımlıkta koyarlar bunun üstüne, değme gitsin, herkes kardeştir ve kardeşten de ötedir artık... Bunca yıl sonra, onların giyim kuşam aşkı beni sevindiriyor, onlar yaşama sevincini körükleyen iki örnek insandılar, ender görülür tutumları, kimseler bilmese de, öyledir ki çocukluğumun estetik duygusuna, sanat aşkına, yaşama tutkusuna ilk kıvılcımı atmış olabilir, bir insanın oluşumunun izleri, geçmişte ki bir köpekçiğin bakışlarında bile gizlenmiş olabilir, dostluk, sevgi, kır gezintileri, o kişiyi biçimlendirmiştir de, sezinlememiş bile olabiliriz. Onlar iki yüce insandı, çünkü yaşamın sınırlarını genişleten, düşleri çoğaltandılar. Aşağıbağda küçük bir mısır tarlası var. Mısırlar olgun ama nedense bizim mısırlar küçüktü, Ümmetlerin Hatçesi, bizim tarla komşumuzdu ve oradan iri mısırlar alıp gelirdik, ütüyoruz onları ve o kadar güzel kokar ki ütülmüş mısır, bu içgüdüsel baygınlık, arzu ve hayranlık nasıl oluşur bilinmez insanın bedeninde... Ateşin bir parçasıyla, örenlerdeki eşek arısı yuvasının ağzındaki kuru otları tutuşturuyoruz. Tarladan uzaklara, bağların ta öbür uçlarına kaçışıyoruz, sarı kırmızı eşek arıları sokarsa öldürücü olabilirmiş... Sonra sıra karpuzlara geliyor, Esirik Süleyman'ın karpuzları rakipsizdir, keseklerin sürüm izlerinin arasından ite kaka getiriyoruz karpuzu, o kadar ağır, gök, erip olgunlaşmamış... Acımasızız, yeniden getiriyoruz başka birini, olgun ve kıpkırmızı... Karpuz çok çabuk bitiyor, artıkları toprağın kanını, toprağa gömüyoruz, çalıntı olduğu belli olmamalı, ama akrabayız nasılsa, bu bir centilmenlik anlaşması, ne yaparsan yap ama, göze görünme, ne de olsa bir yanlışın üzerinde yükseliyor doğrunuz!.. Akşam oluyor, çay yanındaki söğüt ağaçlarından, dilli düdükler, borazanlar yapıyor babacığım, yarı tanrım, Demirci Umar, onları çalarak, şarkılarla, bir izci gibi, gizli bir çocuk hevesiyle dönüyoruz bağlara... Eşeğin sırtında köye dönüyoruz akşam alacasında, ama iniyorum sağrısından, yürümek daha güzel. Köy girişinde Tımbır Fatma, Alafakıllardan ıspanak getirmiş, köylülere köylü malı satıyor. Sarı Hanomag köyün efsanevi güçteki tek traktörü, Kıranardı yoluna kıvrılıyor, görkemli homurtularla, önünde bir kule gibi yükselen egzoz borusundan, öyle kara dumanlar yükseliyor ki, ortada ateş yok, çalı çırpı yok, tutuşturan bir şey yok, peki bu nasıl bir sihir, tanrı bilir mi diyeceğiz şimdi, tüm köyün sevgilisi, bir çocuk ama matematik bilgini Mustafa Ayhan, bir gün traktörün altında kalıp, ilk kaza yaşanacaksa, ölüm kemik bir kahkaha gibi sallayacaksa sarı mendilini, traktörün büyüsü kanıksanır olur artık, o ölümcül bir varlıktır gerçekte ve soruların yanıtı da anlamsızlaşır... Sonra Hacıumarlar da traktörden nasibini alır, arkadaki pulluğun yüksekten ani inişiyle sıkışarak can verir babaları, traktörün arkasında, çok çalışkandı, çok malı mülkü vardı, bu kadar atılmanın sonucu, hataya yol açar, varsıllığın bir anlamı kalmaz işte derdi köylüler. Olan lafı güzeller!.. Günler geçiyor, yaşam hızlanıyor ve zaman tükeniyor... Çocuklar okumak için köyleri terk ediyor. Yaşlılar çekip gidiyor, sonsuz ve anlamsız yalnızlığa... Köy kendini yavaşça tarih sahnesinden siliyor.
Ama dünya gariptir, şuna şaşıyorum ben, esti birden bana doğru bu düşünce, Stefan Zweig oldukça varsıl bir aileden geliyormuş, güçlü ve son derece varlıklı bu adam, bir artı değer bankatörü, hümanist, çevreci ve barış perisiymiş dünyasında, pek çok yapıtlar vermiş, ama bir tür elitist sonuçta bu, tüm zadeganlar her tür erkin tepesinde değiller mi, peki dünya neden değişmezde, erk el değiştirir yalnızca, işte düşünüyorum ki, karşı koymakta bir çeşit işbirliğidir sözü artık doğru gibi geliyor bana, Zweig kederinden canına kıymış diyorlar, kederden eleştiri çıkarmak güç ve utanılasıdır, istemez kimse ama, hazır sayfaların arasında saklanmışken söyleyeyim, kendime söyleyeyim üstelik önce... Kurgular, dünyamızın sürüp gitmesine yarar bir ninnidir, kutuplar ortada birleşmek için; veronalın tetiği olmayabilir belki ama resmi tarihin var ve düzenlemeler hepimizin iyiliği içindir!..
Zweig için çok insaflı ve insani bir yaklaşımda bulunamıyorum ben, önce karısının ateş etmesini istiyor, tersini duyan var mı 'İntihar'ın romanlarında, farmakolojik bir tavırla bile olsa son yolculuğu, davet bile göz hapsidir bu dünyada, canına kıymak için ha ve öyle de oluyor, birinin ortadan kalkmasını öncelemek, ermişçe bir dilenti olsa bile; inanç dolu bir çağrı, yaşamın Rus ruletinde, ne kadar göksel bir davranış olur, yaşamın, yaşama arzusunun kutsallığında, bir düşünceden dolayı, kendini yok edecek denli bir inanca saplanmışsan, dürüst olmak gerekirse, öncelikle kendin özveride bulunmalısın ve bir başkasından hiç bir şey ummamalısın, adını bile anmamalısın, bilinir ki, kararlar ve önermeler, erkin gösterileridir ne yazık ki bu dünyada, hele o anda, son andaysa, kesinlikle, artık bir yararı yoksa da; karısı bir zorlama ya da uzun süren bir birlikteliğin, karşı çıkmayı olanaksız hale getirmesinden -bunun nedenlerini ve zorbaca yanlarını, önermesiz duyumlarını hepimiz biliriz-, kendine ateş etmiş olabilir diye düşünüyorum ben, 'zehirbilim'le bile olsa da... Ve daha kötüsü ardından, Zweig'ın kendine aynı şeyi yapabileceğini görmeden yitip gitti bu dünyadan, birinin ölümünü yoklamak onursuzluk sayılmaz mı o anda, o anda bile boşlukta dönüp duran dünyamızda, -benzeri bir edim için bile olsa- ona göre Zweig ölmedi bilin ki, bu olgu bana hakçası, erdemlice gelmiyor, bizim gözümüzde ikisi de yok oldu evet, ama karısının gözünde söylemesi güç ama bir ikircik, bir kuşkuyla ayrıldılar bu dünyadan, birbirinin tıpatıp eşdeğeri bir düşünce yoktur ki bu dünyada.
Onlar bizim gözümüzde kahraman olabilirler, ikisi arasında son anda bir kırılma da yaşanmış olabilir, -ölülerin bildiğini kim bilebilir; kim bilebilmiş ki-, bu da dürüstlüğün göreceli olduğuna bir örnek, gerçek aranıyorsa, Zweig öncelikle gerçekleştirmeliydi eylemini ve sonra düşüncesi aynı noktadaysa, ömür sürdükleri eşine de salık vermeli, dilemeliydi, hayır kendi adına ne düşündüğünü söylemeliydi yalnızca, onu etkilememeliydi insanlığın sayfalarında. Ölümün önerildiği yer, düşüncenin yadsındığı yer olmalıdır, düşünce saltıklıkla yaşamsaldır ve ölüm mikro sonsuzluk -içine kapanan bir sonluluk- olmakla, hiç bir düşünce barındıramaz, öyleyse karısının ölümünü önermekle onun düşüncesini yadsıyan özne, dolayımla -veya aynı düş yapısının insanı olmakla- kendi düşüncesini de yadsımıştır gerçeklikte. Hiç bir şey söylenemiyorsa, şunu bilin ki, tersinir bile olsa, iki kişinin öldüğü yerde, ne bir tekil irade ne de bir özkıyımdan söz edilemez... Öncelikle karısından, bu kişisel -oto- kararını uygulamayı beklemesi, agnostik gerçek, gölgenin anayurdunda kalsa bile, evrensel skalada hiçte uygun bir hümanitenin kapısını açamaz ve bir ölüm söz konusu olduğunda tersi de insani olamaz, öyleyse Zweig karısını buna zorlamakla, öncül olmak ya da geriden koşmakla, führerin milyonlarca insanı ölüme götürmesinin bir parodisini gerçekleştirmiştir, tanrı indinde sayının önemi yoktur, bir kategoridir, eylemin varlığı yeterlidir ve ikisi de anlamdaş günahlar işlemekle... Tanrının gözünde, Zweig=Führerdir.
Özkıyım tek kişiliktir, birden çok kişinin öldüğü yerde, toplumsal bir davranış vardır ve edimin öznesi bu katliamın ne yazık ki içindedir, dahası söylemesi yakıcı, dillerimizi tutuşturuyor olsa da, belki de bir katildir... Bu trajedinin görüngüleriyle dolu dünyamız, savaşlar çağlar boyunca sürüyor, barış çağlar boyunca dile getiriliyor, arada Aristolar, İskenderler, Fatihler, Napolyonlar ve Zweigler geçiyor, kimseyi karalamak değil amacımız ama biz bir düşünceyiz, kadük olmaktan kurtulamayan bir düşünce ve daha acımasız olanı da bir yinelemeyiz biz ne yazık ki... Çünkü bunu söylemiştim...
Sanat dediğimiz şey de bir ejderhadır zaten, kolay ulaşılır bir şey izlenimi verse de, vermese de, olsa da, olmasa da... Birileri Avrupa denen şehirde ölüyor diye, önce uzaklaşıp, sonrasında yas tutarak, başka bir kıtada ya da ayda, ölümün kaderini elinde tutmak isteyecekse, bunu önceden düşünmeli ve aynı sonucu, ötekilerle bir arada yapabilmeliydi demek bile utanç verici artık bu noktada. Çünkü insanın insanla ölümü öyle kaçınılasıdır ki, orada asla bir düşünceden söz edilemez. Zweig bu cinneti insanlık için, bizim için yaptı, bize ders verdi diyelim, bakış açılarının cehennetinde, führer için ne diyelim, içini açıp bakalım ha... Ne diyecek, ne söyleyecek, acı ya da acımasızca gelebilir belki ama, evet belki de; içinden Zweig çıktı ha, olsa olsa!.. Bunu ayrıştırmak benim ruhumu paralıyor, bizi yazgımızın baş tacı yapıyor ve kaderim hayatın ve ölümün baskılarında, bana doğru eğilirken, benim tanrıcığım hepimizi ölüm severlikle suçluyor. Emin değiliz, değilim!..
Zweig bir insanı ölüme sürüklemekle, sürek avından kaçtığını söylediği öznesinin kimliğine bürünmüştür, paralel dünyalarda, makro ve mikro bir türdeşliğin kurbanı olmakla, diğeri gibi bir hiçliğin içine yuvarlanmıştır ve göksel terazide eşdeğerinden hiç bir ayrıcalık taşımamakta ve yazık ki celladıyla aynı kefede yer almaktadır. Ama işte soru bu... Acımasızlık ve körgörü kavramlarda kendini gösteremez, o saltıklıkla eylemlerdedir. Tarih ve deneyimlerimiz, bunu biliyor. Bir ruhun olmadığı her şey ölüdür bu dünyada, Zweig'de, führerde... Ve kanılar, sanılar ve ölümler, yaşanmış bir seviden hiç bir zaman değerli değildir...
Zweig kendi öz iradesiyle ölüme gitseydi Petropolis'de veya dünyanın her hangi bir yerinde, elveda bile demeseydi Lotte'ye, romantize etmeseydik bir yanılsamayı ve görmezlikten gelmeseydik bir yadsımayı, Kleist'in yaptığıyla süslemesiydik davranışını, belki biraz anlayabilirdik onu ölümün kaçınılmazlığında; ama zamanın darmadağın ettiği perişan ruhlarımız, dile getiremese de yeryüzünün labirentlerinde, günahlarımızın çekiciliği ve çekincelerinde; Tanrı O'na diyecek ki şimdi, siz ikinizde aynı kişisiniz ve führeri işaret edecek ona; Günahların yol açtığı bir elvedayı, başkasını ortak ederek, nasıl başarabildiniz!..
71 Çuvalların, hararların içinden yereve girdiğimde, onların içinde, saman, arpa ve küspe olduğunu görüyorum. Tahta kırıkları, demir parçalarının arasından yandaki odacığa giriyorum, ara bölmeye, kümesin arka kapısı burada, follukta, yumurtalıkta beş adet yumurta var, dördünü alıyorum, biri hep bırakılır ki, tavuklar yerini bilsin, bu ikindi üzeri tavukların hepsi dışarda, meşhur tavuk karanlığında evlerine dönecekler, bir piliç vardı ama yumurtlama düşüncesinde sanırım, beni görünce dışarı çıktı doğallıkla, doğanın yasaları onlarla insanlar arasında bir barış imzalamış değil ki henüz, kaçmasın piliç, elimde yumurtalar sevinçten gözlerim parlıyor, ellerim canlanıyor, çünkü bu tür her seremonide gözleri parlar, ellerine kan yürür insanın, yumurta bir tür hazinedir köylü için, bir değer ölçüsü, bir besin cevheri... Yumurtaları ceplerime koyuyorum, Attis çiçeği, bulmuş, İsra demiş gibi, ama geriye dönerek buğday yığınlarının içine gömdüğüm, bostan güzelini arıyorum, küçük kırlangıç, onun sarı, kırmızı, yaprak rengi beneklerle, bindallı gibi bir renkseli içindeki hali ve o derin, baygın kokusunu içime çekmek istiyorum... Ama ona kırlangıç değil, cırlangıç diyorlar, gerçekte budur adı, kırlangıç da öyle, cır cır diye hep birlikte sesler çıkarır, ötüşürler, bostan güzeli de, sıkıştırınca patlar ve cır diye bir ses çıkarır, bu ad verilmesinin nedeni budur. Olgunlaşınca yumuşak bir cildi vardır ve sıkınca köküne yakın koparma yerinden cır diye ses çıkarır bostan güzeli. Özelliği budur adının. Onun renkleri arı kuşu gibidir ama, kırlangıcın siyah beyaz soyluluğundan uzaktır. Sarı, kırmızı, beyaz, yeşilsi, kuru yaprak rengiyle harmanlanmış minicik bir küre, kokulu, renk aşkıyla dolu bir dünya... O, arı kuşu ve gök kuşağı, renk konusunda, dünyalarda eşsiz, biriciktir. Buğdayların arasında bostan güzelini bulduğumda, zümrüt Anka görmüş gibi bir heyecanla, elime alıyorum onu, o ne renkler, o ne koku yarabbim... Tanrının sonraki yıllarında, bu dünyada böyle renkler, böyle güzellikler kaldı mı ki... Bir gün aşağı yoldan köye, içinde bir düğün kafilesiyle bir araba geldi, Acem atıyla değil motoruyla, çok ötelerde bir kağnı yokuşu çıkıyordu, bir at kişneyerek şaha kalkmıştı, üç kız saz sepetlerinde kirazlar, önümüzden geçmişti, bir bulut süzülüyordu gökte, Tukan yıldızı yukarıdaydı, ovada, buğdayların içinde rüzgar soluyordu, koruluğun ardında, görünmeyen bir ırmak çağıldıyordu, değirmende insanlar vardı, kuşlar ötüşüyordu derede, bir büyü, bir buğu gibi çiçeklerin kokusu sarıyordu dünyayı, örenlerde bir kertenkele güneşleniyor, bir yılan yokuşu tırmanıyordu, karşı mahallede yürüyen bir kalabalık vardı ve bacalarda kıvılcımlar çakıyor, dumanlar tütüyordu... Başımı önüme eğdim ve sonra yine baktım olan bitene, bir yinelemeydi belki de ama, tanrının düşlerine hayran olmamak elde değildi, bir düş ancak bu kadar ilginç, şaşılası ve us kıran, dimağlara durgunluk verici olabilirdi, boşlukta ya da hiçlikte, bir şeyler yaratılsın istemek ve bir canlılık ve bir neşeyi düşlemek, ancak bu kadar olağanüstü olabilirdi, onun için dedim kendime, bu denli olağanüstü bir düşün, kusurları da olmalı, insani bir yanı da olmalı ki, onu kavramak olanağı bulabilelim, birbirimizi anlayamamak veya yok etmeye çalışmak gibi, bir tansığı yadsıyan, şaşılası işlere, güçlere soyunmak... Tanrı biliyor ve gülümsüyor ki, bu olağanüstü düşü kıskanan birileri var evrende ve onlar yaşamı, sağından solundan çekiştirip duruyorlar, yıkılabilir mi, yok olabilir mi diye, çünkü kıskanıyorlar ve sonsuzlukta gizlenmişler, bir türlü tanrının yaptıklarını başaramıyor, edimlerine kavuşamıyorlar... Sonra şöyle düşündüm yine de, dünya hakkında hiç bir kesinleme beslemiyorum, bakış açıları var yalnızca, bütün kesinlemelerden uzağım, düşmanım dostumdan daha yakındır bana, yakın çünkü onu tanırım, kendini saklamaz, ama dostumdan hep kuşkulanırım, kuşkulanmak zorundayım... 72 Demir parçalarının arasından yandaki odacığa giriyorum demiştim, biz köyün demircisiydik, körüğün bir ucunu tutup, öbür ucuna yaklaşıp, diğerini tutarak kısacık aralıklarla körük çektiğimi anımsıyorum, gülerek, örsün üzerinde çakan kıvılcımları, tepeden sızan gün ışığını ve köylülerin bu işlere yardımcı olmak için can attıklarını... Çevrede demir yığınlarını, balta, kürek, kırık sabanlar, yabalar ve boynuzları kırık dirgenlerin ağladığını biliyorum... Elektronik bir dünyadır bu, bakır teller, ateş çıkarır örsler, çekiçler, kıvılcımlar saçan balyoz ve mengeneler... Bir gün opossuma benzer bir hayvan görmüştük orada, köyün yaşama yabansı ve teknolojik, morfolojik bir kubbesiydi orası, doğaldır, sonraları yıkıldı gitti, çünkü zaman değişmiş ve traktörler, bodos makineleri, biçer döverlerin sesi yeni tanrıların gelişi gibi, Nazca çizgileri gibi hükmetmişti ovaya, kuyular kapanmış, kanallar açılmış ve çığlıklar kesilmişti birdenbire... Çin ansiklopedisi ve gül rengi bulutlar gibi... 73 Ovadaki bağlarda, üzümler olgunlaşmak üzere... Kadın parmağı, ak üzüm, rezaki, kara üzüm, mor üzüm, deli bağ üzümü ki en hoşudur, tavşan böbreği, özütten yoksun sarı üzüm... Elmalardan kurtlar sarkıyor, beyaz, ipliksileriyle örümcek gibi sarkıyorlar, gezinirken başımıza, gözümüze çarparlar ve içgüdüsel bir korkuyla kaçışırız bütün çocuklar, küçük çığlıklar eşliğinde... Oysa küçücük şeyler... Eşeğin üzerinde, semerine binerek, köyün bakkalına gönderiyorlar beni, epey uzak, hızlansın diye çılbırını kasıp, asılınca yan tarafa düşüyorum, semerden sarkan urgana takılan ayağımla, semerden sarkıyor, baş aşağı gidiyorum, o kadar küçüğüm ki, boyum yere değmiyor ama taşları görüyorum, kara sakallı, yaşlı komşumuz yetişerek kurtardı beni, yarı ölümcül oyundan... Geriye dönüyorum, bağlara... Başarısız işim için gülüyorlar yalnızca, bir yerde okumuştum, keşke ağır sözler etselerdi diye bu haller için, çünkü gülmek, hiç değer vermemek, o kişiyi söz etmeye bile değmeyecek kadar, hafife alır olmak için sergilenir bir edimmiş!.. Köhünlere yaslanarak dinleniyorum, gerginliği üzerimden atmak için, çaresizim... 74 Lortop'un genlerindeki şiddet duygusu yok edilmiş sanki... Ne kimseyi ısırır, ne birine saldırır, ne havlar. Küçüklüğünden ve güçsüzlüğünden mi bilemiyorum!.. Köyden uzaklaştığımızda, gene de benim güvencemdir o, minik, karacıl bir hayalet sizi izliyorsa, yararlıdır bilin ki... Onunla güz döngüsünde, bağlarda dolaşıyorum. Yaprağını dökmeye başlamış ağaçlar, Tek bir ayvanın çıplak daldaki sarı meyvesini zıplayıp koparıyorum. Toplarken uğur olsun diye bırakmışlar buncağızı... Bağlar, yapraklarının tümünü dökmüş, çubukları Medusa'nın başı gibi, sağa sola uzanıyor, kızıl, sarı, aslan pençesi gibi yapraklar yerlerde geziniyor. Her esintide bağlardan, elma, armut ve ayvalardan, 'Bademlerden say beni' der gibi dökülen yapraklar... Bağlar, bir uçtan bir uca uzanan, toprağın ahtapotları gibi yayılıyor. bir köstebek toprağın üzerine çıksa, bir kaplumbağa başını uzatsa, bir kuş uçsa sevineceğiz ama, ölü doğa suskun ve baharı bekliyor artık... Yalnızca sessizlik var ve esen yelin hafif melodisinde, gene de dünya dönüp duruyor... Ama gerçekte şu dünyada, neler olup bittiğini kimse bilmiyor ve bilmeyecek de, sonbahar her şeyin içine kapandığı, tüm canlıların soyunup dökünerek, sessiz ve ıssız bir dünyaya göçtüğü, yalnız bir rüzgarın, yalnız ve işitilmez bir rüzgarın, doğanın tek tanrısı gibi göründüğü, bir zaman demek... Zamanlardan bir zaman ama kışın evlerin arka odalarında her şey unutulacak ne yazık ki... 75 Aşağı bağın üzümleri yaban ellere yollanır. Yukarı bağın üzümleriyse yalnız bize kalır, bizim içindir. Sekiz kardeş, anne, baba ve Lortop için!.. Tavuklar, inek ve eşeğimizde var hanede!.. Ben bütün kış, cevizli kuru üzüm cebimde okula giderim, köyün anayasası!.. Lortop hiç yoktan kuru üzüm yer, şeker tanrısını üzmemek için, inek bayılır, gözleri akıtmalı eşeğimiz, ak dişleriyle üzümü kutsar. Yukarı bağlarda üzümler toplanmış ve yaş üzümler tavanlara asılmış kışı bekliyor. Kara üzüm kurutulmuş, bir bölümü hayvanlara yem olsun diye çuvallara konmuş, bazıları işlemeli torbalarda... Bağ çırılçıplak artık, ama çocukluk işte, en tatlı oyunda bu, üzümlerin toplandığı ıssız bağlarda sepetlere, unutulmuş çitlimler, güneş yanığı neferneleri doldurmak... Büyüklerin parıldayan gözleri önünde, çocuk başlarının can verir gibi okşanması demek. Meşhur'la neferneleri toplama yarışı yapıyoruz, buldum diye bağırınca, Lortop nedense oraya doğru koşuyor, ben buldum diye bağırırsam, bana doğru koşuyor, iki arada bir derede, bir o yana, bir bu yana, sanki o da yarışıyor. 76 Kandili yere koyuyor ve yanına uzanıyorum... Ali topu at. At at tut. Uyu uyu yat. Yat yat uyu. B balon, O okul. P para. Uyuyup kalıyorum. Sabah önlüğümü giyiyor, gıslaved naylonlarımla, okulun yoluna düşüyorum. Müzeyyen öğretmen çok sevecen, iyi yürekli, çocukları kucağına alıp seviyor. Aşkın böylesi de var... Onu öyle seviyorum ki, affeden, sempati dolu, sıcacık. Öğle sonrası evin yolunu tutuyorum. Çantam küçük, çıt çıtlı, anımsıyorum. İçinde kitaplar, harfler uyuyor şimdilik. Tam avluya dönüp eve gelecekken Lortop önüme fırlıyor, üstüme başıma atlıyor. Beraberce eve geliyoruz. Ona bir şeyler veriyorum. Ama o gene de benimle oynamak istiyor. Taş basamaklarda, yanına oturuyorum çaresiz. Birden sakinleşiyor. Oda oturuyor arka ayakları üzerine... Dere tarafına, oralardaki nokta gibi hareketliliğe bakıyor, beraberce sürüp giden yaşamı gözlüyoruz, bir alışkanlık bir kez daha canlanıyor, sözleşmeyi yeniliyoruz... 77 Kışın katırların iki yanında kar çuvalı ve içinde göl balıkları olan sazanlarla, köye gelen, ırmak köylüleri var. Ama onlardan başka, yokuşu tırmanarak gelen bir abdal ve boynunda tasmasıyla yanında bütün sözlerinden anlarmış gibi hareketler yapan küçük bir ayıda var. Ah iki kişiler, birinin elinde tef var, diğeri ayıcığın burnuna takılı halkanın zinciri ellerinde, maniler söylüyor ve ayıcık ayakta, içgüdüsel hareketlerle izleyicileri güldürüyor. Çok sonraları, ayının canı acıdığı için bu hareketleri yaptığını düşünüyorum. Çoluk çocuk bütün sokakları dolaşıyoruz. İki esmer adam elindeki tefi dolaştırarak para topluyor. Bir süre sonra merakımız bitince peşini bırakıyoruz. Başka mahalleler, başka avlu içlerinde, çocuklar onu bekliyor. Lortop öyle mutlu ki, çünkü ne boynunda bir halka var, ne de onu oynamaya zorlayan biri, ne de bir zincir var onu çekip çekiştiren... Puslu manzaralar işte, Kel Tahir köyün beyaz, kolalı gömlek giyen tek adamıydı. Kirpikleri kelebek, ibrik kulaklı, tanrı belki de bir çamur deliğindedir diyen salavatlı bir tip, Köyde çok olur böyleleri... Ütülü pantolon, ceket ve takım elbise anlayışını köye o getirmiştir. Çoluk çocuk sahibi ve emeğiyle, alın teriyle çalışarak geçimini sağlamasına karşın, ruhunda narsist, yaşama tutkun, güzellik ve estetiğe düşkün olması, onun bu alışkanlıklarının nedeni olabilir. Palaların Hallibirahim'de Kel Tahir gibi fötrlüdür, temiz giyimli ama karısının, büyük babasından süregelen gazi maaşıyla yapmıştır bu afiyi... Cakası malül maaşının görünmez şaşasından ileri gelir. Biraz meccani parasıdır bu köylü gözünde... Köyde bu tür bir gelir, insanın kendisini beyzade sanmasına yetebilir. Böyle bir para, köylükte öyle çok büyük bir gelirdir ki, geçimini, yiyecek giyeceğini doğadan üretip, sağlayabilen köylüye, birde gamsız tasasız, uğraşsız, karşılıksız ödeme yaparsanız, bir derebeyi yaratmış olursunuz anında, çünkü onların sınırlı dünyasında para, düşlerinin sınırlarını da aşmıştır artık... Pala Hallibirahim gökten inen parayla derebeylik yaptı, ama Kel Tahir tümüyle içgüdüsel bir aşkla beylik tasladı, kendi ussal yörünge, yönergeleriyle... Gerçekte ikisi de beyefendi ve birer centilmendi, çünkü kalp kırmadılar, kavgaya tutuşmadılar. Köylüler birbirine aşırı saygı ve sevgi besler. Kimse kışkırtıcı bir dedikoduya gönül bağlamaz, çünkü herkes birbirinin yakını, kan bağı akrabadır, sıhri hısımlıkta koyarlar bunun üstüne, değme gitsin, herkes kardeştir ve kardeşten de ötedir artık... Bunca yıl sonra, onların giyim kuşam aşkı beni sevindiriyor, onlar yaşama sevincini körükleyen iki örnek insandılar, ender görülür tutumları, kimseler bilmese de, öyledir ki çocukluğumun estetik duygusuna, sanat aşkına, yaşama tutkusuna ilk kıvılcımı atmış olabilir, bir insanın oluşumunun izleri, geçmişte ki bir köpekçiğin bakışlarında bile gizlenmiş olabilir, dostluk, sevgi, kır gezintileri, o kişiyi biçimlendirmiştir de, sezinlememiş bile olabiliriz. Onlar iki yüce insandı, çünkü yaşamın sınırlarını genişleten, düşleri çoğaltandılar. Aşağıbağda küçük bir mısır tarlası var. Mısırlar olgun ama nedense bizim mısırlar küçüktü, Ümmetlerin Hatçesi, bizim tarla komşumuzdu ve oradan iri mısırlar alıp gelirdik, ütüyoruz onları ve o kadar güzel kokar ki ütülmüş mısır, bu içgüdüsel baygınlık, arzu ve hayranlık nasıl oluşur bilinmez insanın bedeninde... Ateşin bir parçasıyla, örenlerdeki eşek arısı yuvasının ağzındaki kuru otları tutuşturuyoruz. Tarladan uzaklara, bağların ta öbür uçlarına kaçışıyoruz, sarı kırmızı eşek arıları sokarsa öldürücü olabilirmiş... Sonra sıra karpuzlara geliyor, Esirik Süleyman'ın karpuzları rakipsizdir, keseklerin sürüm izlerinin arasından ite kaka getiriyoruz karpuzu, o kadar ağır, gök, erip olgunlaşmamış... Acımasızız, yeniden getiriyoruz başka birini, olgun ve kıpkırmızı... Karpuz çok çabuk bitiyor, artıkları toprağın kanını, toprağa gömüyoruz, çalıntı olduğu belli olmamalı, ama akrabayız nasılsa, bu bir centilmenlik anlaşması, ne yaparsan yap ama, göze görünme, ne de olsa bir yanlışın üzerinde yükseliyor doğrunuz!.. Akşam oluyor, çay yanındaki söğüt ağaçlarından, dilli düdükler, borazanlar yapıyor babacığım, yarı tanrım, Demirci Umar, onları çalarak, şarkılarla, bir izci gibi, gizli bir çocuk hevesiyle dönüyoruz bağlara... Eşeğin sırtında köye dönüyoruz akşam alacasında, ama iniyorum sağrısından, yürümek daha güzel. Köy girişinde Tımbır Fatma, Alafakıllardan ıspanak getirmiş, köylülere köylü malı satıyor. Sarı Hanomag köyün efsanevi güçteki tek traktörü, Kıranardı yoluna kıvrılıyor, görkemli homurtularla, önünde bir kule gibi yükselen egzoz borusundan, öyle kara dumanlar yükseliyor ki, ortada ateş yok, çalı çırpı yok, tutuşturan bir şey yok, peki bu nasıl bir sihir, tanrı bilir mi diyeceğiz şimdi, tüm köyün sevgilisi, bir çocuk ama matematik bilgini Mustafa Ayhan, bir gün traktörün altında kalıp, ilk kaza yaşanacaksa, ölüm kemik bir kahkaha gibi sallayacaksa sarı mendilini, traktörün büyüsü kanıksanır olur artık, o ölümcül bir varlıktır gerçekte ve soruların yanıtı da anlamsızlaşır... Sonra Hacıumarlar da traktörden nasibini alır, arkadaki pulluğun yüksekten ani inişiyle sıkışarak can verir babaları, traktörün arkasında, çok çalışkandı, çok malı mülkü vardı, bu kadar atılmanın sonucu, hataya yol açar, varsıllığın bir anlamı kalmaz işte derdi köylüler. Olan lafı güzeller!.. Günler geçiyor, yaşam hızlanıyor ve zaman tükeniyor... Çocuklar okumak için köyleri terk ediyor. Yaşlılar çekip gidiyor, sonsuz ve anlamsız yalnızlığa... Köy kendini yavaşça tarih sahnesinden siliyor.
8 Şubat 2017 Çarşamba
LORTOP / 6. BÖLÜM
56
Düşlerden daha güzel bir şey varsa, o da keten çiçeğinin mavisidir. Çıtkırıldım, mini minnacık, bebek gözü gibi, buğulu, bulutsu, sisli, yürek biçimli, narin bir çiçekçik.
Akşam olunca, duru, sonsuz gökte, sarı, kırmızı, pembemsi, karancıl benekler belirir belirmez, keten tarlaları, düşsel bir düzlüğe, sonra karanlığa, bir bilinmezliğe gömülür. İşte o zaman, garip, anlaşılmaz, nereden geldiği belli olmayan, bir ses gelir derinden. O zaman Lortop koşmaya, kendisiyle oynamaya, dört ayağı birden havalarda uçmaya başlar.
Bir sesi, bir görüntüye, bir görüntüyü, bir cisme dönüştürmek istercesine... Ama bütün gece dinmez, sürer ses, bellisiz bir dünyadan gelircesine, bilinmeyen, bir ıslık gibi...
Çiss, çiss, çiss, çiss, çiss!..
57
Hacıumarların Austin'le gazeteler geldi işte... Gözdeleri, Milliyet, Cumhuriyet, Akşam... Austin, biçimli burnu, eski, soluk mavi karoserini pencerelerden ayıran, sarı çizgili, eski mi eski ama sevimli ve emek bitkini bir araba, otobüs... Çocuklar için ele geçmez, tanrısal bir oyuncak, bir tansık...
İşte gazeteleri okutmak için aranan çocuk geldi ve kayalıkların üzerinde, tahta taburelerin, kırık sandalyelerin kahvesinde, uygun bir yere geçti. Çetin Altan'ı, İlhan Selçuk'u, İlhami Soysal'ı okuyacaklar az sonra... Altmışlı yılların sonuna dek sürdü bu okumalar, ama Austin bir gün, köyün yokuşundan çıkarken, kahvenin önünde, yolun başından aşağıya kaymaya başladı, yağmurun ve karın çamur deryasıyla Ademleşen bir Kasım ayıydı, el frenini çekmeyi unutmuşlar gibi laflar duydum, tek neden bu değildi elbette, yol kaygan, arabanın tekerlekleri eski ve otobüs ağlayıp, inleyerek badanaj yapıyordu sürekli...
Eğimli yolda, doğallıkla aşağıya kayıyordu araba, aşağısı da başka bir yola, orası da mezarlığa açılıyordu, hızla kayıyordu araba, kayalardan olacakları izliyorduk, arka tekerleklere, mısır koçanı, çalı tutamı, takoz, çarpık çurpuk nesneler, kırık kasalar, iri taşlar koyuyorlarsa da, bana mısın demiyordu araba, çok iyi anımsıyorum o günü, çocukluk yaşlarında sayılırım ama garez dolu düşüncelerimi açıklayayım, köylülerin palyatif, kolaycı çözümlere tapma alışkanlıklarına, her zaman doğal ve işlerine karşı, büyük bir yatkınlıkla yürürlüğe koyduğu kurnazlıklarına, için için düşmanlık besler ve bir gün gelecek nasıl olsa olanlar olacak diye, büyük bir felaket yaşamalarını beklerdim köylülerden... İçgüdüsel bir saflık, güvensizlikti bunun adı ve hepimiz havada duruyorduk sanki, akan damlar, kırık merdivenler, birbirine yaslanan evler, gözü topal, ayağı körlerin, yaşam dolu cenneti...
İnsanlar düşüncelerinde, hiç bir zaman ilkellik göstermezler, pratikte ve eylemdedir bütün handikap, kullandıkları araç ve yöntemler ilkelleştirir onları, yani herkes gibi onlarda, uzaysıl düşler, düşünceler üretebilirler, hatta kuran ve gerçekleştirenlerden daha çılgıncada olabilir düşleri ama gerçekleri, eylemleri ve pratikleri ilkeldir, gülünesidir, bunun gizi nedir bilemezdim, toplumsal bir umursamazlık ve yaygın bir yetersizlik ve engelli koşuların, uzaklardan denetleniyor oluşu mu, hepsi varsayımı var saymak ne yazık ki, hepsi gerçek ve hepsi us dışı birer kategori ve sonsuz uykuların gelişi... Keder ve göz yaşının yükselişi...
Köylüler, sürgit saçma sapan sonuçlarla karşılaşırlar. Çünkü eylem düşleri beslemedikçe, düşler gemi azıya almadıkça değil, öylede olsa, bir at gibi dört nala koştursa da, sonuçlar daima elem vericidir. Toplumsal bir yaygınlıkla yürürlüktedir bu anlayış. Bir toplum, bireylerinin değil, bireyleri, o toplumun kurbanıdırlar her zaman. Kısır ve güdük birer komikçi dükkanı konumunda kalan her eylem, düşler uçsuz bucaksızda olsa, gülünç birer sonla karşılaşırlar her zaman, kökü olmayan bir çiçek, elde ne kadar görkemli bir demet olursa olsun, kuruyup solar, orkide ya da krizantem, düşlerin geçmişi olacak, eylemin geçmişi, bir kere yeni başlayan bir şey, yüzyılları bulabilir kök salabilmesi için, siz siz olun, geçmişinizi yadsımayın, sil baştana kalkışmayın!.. 'Konuuzun...'
Düş kurmak kolaydır ve bireysel bir deneyimdir ama eylem toplumsaldır ve hiç bir birey tek başına düşlerini gerçekleştiremez, görünmez mekanizmalar, labirentsi varyantlar, toplumsal varyasyonlar bir düşün gerçekleşip, gerçekleşmeyeceğine karar vericidirler. Bunun için bir toplumun fertleri suçlanamaz, toplum tümüyle gerileyen bir yapıysa, aydınından, şu toprağı işleyenine, mühendisinden, ticari envanterine, amelesinden, lümpen proleterine kadar... Geri bir emsalite gösterir. Kimse kendini ayrı tutmamalıdır bu kanlı vodvilden...
O gün köylülerin bu kolaycılığı ile arabanın içinde kalan, bir umar arayıcılarının başına, bir felaket geleceğini bekledim inanın, ötekilerde öyle düşünüyordu eminim, insan kendini bilebilir, bizi gösterecek ayna ve bir farsın o gün gerçekleşeceğini düşündüm. Dram ya da komedya kapıdaydı...
Az sonra, çamurda kayarak, hızla aşağıya, çığlıklar arasında, yolun altına kadar uçan araba, düşleri bile geride bırakıp, yaylanarak, yatmaya kalkışıp, doğrularak, bir cambaz gibi uçup, toparlanarak, sonunda mezarlığın yükseltisine yaslanıp, kaba toprağa saplandı ve hiç bir şey olmamışçasına durdu, olayın korkunçluğu yalnızca benim gözlerimden akıp giden görüntüydü sanki, öyle gibi oldu artık hiç bir şey olmamıştı...
Araba daha önce nasıl duruyorsa, yan tarafına bile yatmadan durmuştu, herkesle birlikte, araba da kurtulmuştu. Bir tansık, görülmedik bir akrobasi beklentisinin gerçekleşmemesi, öyle şaşırtıcıydı ki, beklentilerin orijinalitesi, bu denli bir kumarın, sağ salim ve kazasız belasız sonuçlanmasının us dışılığı karşısında, daha olağan ve sıradan bir şeymiş gibi algılandı artık, bir şey olmaması, olabilecek şeyler karşısında düşlenebilecek son şeydi ve tanrının eli kudretini gösterince, yaşanan asıl şaşkınlık işte buydu... Nasıl kurtulur arabanın içindekiler ve araba nasıl ayakta durur!.. Bazen olacakların kesinliği karşısında, beklentilerin düşüğünün de düşüğünün gerçekleşmesi, büyü ve kerametin tanımı için gerekli olabiliyor ve insanlar iki arada bir derede kalıyor!... İnsan ve yaşamın tuhaflığının sınırları ölçülemez!..
O gün, bir şey olmaması gerçekten şaşırtıcıydı, nasıl olurdu ki bu, araba resmen uçtu ve kimseye bir şey olmadı, kolaycı çözümün tanrıları, patlak lastiğe çaput dolduranların yanındaydı hep, ne yazık ki... İlkelliği de çeşitli armağanlar, onurlar ve taltifler bekliyor bu göksel yaşamda, ilerlemek ne kadar kutsalsa, yerinde saymanında, tanrısal ve kabullenilir yanları var ne yazık ki!..
O gün yaşanan olay, gazete okumalarının, haberlerin ve heyecan veren düşünce yazılarının önüne geçmişti. Austin mezarlığa uçtu, biri ağır, üç yaralı var. Gazete haberi verseydi, bilin ki böyle süslenirdi, çünkü insanoğlu, beklenenin altında kalan her şeyi yadsımaya programlanmış bir yaratık, ağaçtan düşen sakat kalmalı, araba çarpan felç olmalı, yoksuldan para çalan yakalanmalı, kuyuya düşen boğulmalı ve koşan zamanında varmalı, aksi bir sonuç kabul görmüyor ve gönülleri fethetmediği gibi, kalpleri de sevindirmiyor!.. Algılar zamana ve mekana sıkı sıkıya bağımlı böylelikle...
Hacıumar'ın, arabasının arkasından koştuğunu da söylemeliyim, dünyada böyle bir olay yaşanmış mıdır acaba, bir tren düşünün, raydan çıkıyor ve işletmeci, sanki onu, sağa sola, yarlara, uçurumlara kaçmasın gibisinden, tutabilirmiş gibide peşinden koşuyor, koşturuyor. Genlerine işlemiş bu alışkanlık, çünkü dizginleri eline geçirseydi at ehlileşecekti, eşeğin çılbırını yakalasa asılıp durdurabilecek eşeği, ama treni ya da arabayı bu imgelerle kurtarmaya çalışmak... Niçin olmasın, araba bir at değil mi sonuçta, öyleyse ardından koşmak zorunlu ve Hacıumar haklı ne yazık ki...
İnsan sonsuza dek yaşasa bile, zincirlerinden hiç bir zaman kurtulamayacak bir canlı, et ve kemiğin otantikliğinde, geleneklerinin mühürlenmiş gölgesinde yaşayan bir tür yaratık ne yazık ki... Ayda muskasını öptü bu hayvancık...
Hacıumar'ın büyüleyici yanı, arabaya canlı bir varlıkmış gibi davranmasıydı kanımca ve öyledir de, Hacıumar'ın arabaya dur, dur, dur diye bağırdığı bile vakidir, ne ki bu bile şaşırtıcı olamazdı derebeylerin geleneğinde, yaşamda ve bilgi dolaşımında, çünkü onlar hayvanlarla, bitkilerle iç içeler, onlara göre araba bile söz dinler, çünkü yaşamları çok büyük oranlarda, doğanın büyüsüyle sürüp gidiyor, bademler çiçek açıyor, kiraz meyve veriyor, arıyı severse sokmayacağını düşlüyor, köpeğe ekmek verirse ısırmayacağını, atın gemlerini kastığında duracağını biliyor ve işlerin geceye kalmamasına inanıyor ve gün ışığının romatizmalarına iyi geleceğini sanıyor. Öyledir ama...
Arabada bu durumda, çüş dediğinde neden durmasın, durmaması da şaşırtmayacaktır ilginç olanı, atı her zaman söz dinlemiyor ki, ama duracaktır araba, durdu da zaten, mezarlığa yaslandı ve inanın sözünü dinledi sahibinin... Ve müjde, dilekleri de gerçekleşti aslında Hacı Umar'ın, ne ölen var ne yaralı, her şey masal ve her şey yazılı!.. Biz aksini bekledik evet ama Hacıumar onu bekleyemez, başına bir belanın gelmesini kim ister ki, onun için büyü, sihir, mut verici gerçek güzellik, olacak olanın, hiç olmamış gibi gerçekleşmesindedir doğallıkla ve öylede oldu...
Hacıumar, kayan arabanın arkasından koştu, kimse saçma bulmadı bu davranışını, ama düşünün ki daha hızla koşsaydı, yetişseydi ve eliyle itseydi bu tarafa arabayı, arabanın yatacağına ve o zaman içindekilerin, ölümle burun buruna geleceğini söyleyenlerde çıktı, yani koşmasının da bir sınırı ve yararı olmalı, yetişmesi işi bozabilirdi, oda ölçülü olmalı, bir dokuncaya, bir ifaya olanak vermeyen koşma ya da hiç koşmaması, köylünün psikolojisinde olmaması gereken bir şey inanın, ayıp ya da utanmazlık ve günaha giden bir yoldu belki de, hiç koşmazsan tabi ki ölen olur, sen ilgini göster, çabala, koş, gerisini tanrı bilecek, söyleyecek, uygulayıp gösterecektir nasıl olsa... Bu felsefenin, korkunç ve haklılıklar üreten bir mantığının olması, her şeyden şaşırtıcı gelirdi bana...
Her şey o kadar olağanüstü bir biçimde cereyan etmişti ki o gün, peşinden koşmasa araba belki de daha hızlanacak ve mezarlığı bile aşacaktı, ama koşması, eşyanın ruhsal momentumunu tetikledi ve araba hızını keserek, bir ortalamaya dönüştü ve tam tamına hiç bir belacıl sonuca varmaksızın durdu... Olayın gerisi sizin düşlerinize kalmış, ilkelliğin saltanatı işte böyle bir şey diyemem, iletişimin böyle olması çok doğaldır bu hallerde, görülüyor ki , bir olanaklar cehennetinde geliştirilmiş yöntem bunlar, dualar, yakarışlar, dur deyişler, çüş naraları, koşanların ruhsal bir yıldırımla arabayı yavaşlatması, elektromanyetik dünyaların, eşyaların, abanoz ve kehribarların aşkınlığında, nesnelerin, et ve kemiğin ruhsal yapısında, iletişime geçmek, tüm koşmacalar, çabalar ve tanrı aşkına dur diye bağırmalar kesinlikle yapılması gereken şeyler...
Hacıumar koştu, Kavasamat şaştı bu işe ve iş tanrının hikmetiyle, kazasız belasız yaşandı işte... Konu kapandı gitti. İşte bütün mesele bu!..
Köy o gün yaşanan olayların çokluğu, yerel fantezinin önem sırasında, evrenselin önüne geçtiği için, tavuk karanlığından, bilgi kirliliği ve ışığın isinden, ambar fareliği ve uçkur magazininden uzak kaldı, kendi içine gömüldü, akşamla beraber uyumadı yatağında, döşeğinde düş görmedi, kandillerin, fenerlerin pırıltısında, güne özgü dedikodular aldı yürüdü, köylüler bir felaketin eşiğinden dönmenin, bir şaşırtı yaşamanın, bir çarpınca uğramanın, düşünce ve eylemin karmaşası, azgınlaşan korku ve heyecanla günü geçirmenin, sıradan yaşamlarına mitoloji katmanın zevki ve coşkusuyla, yaşam dolu bir gün geçirdiler, yaşıyor olmanın mutluluğunu tatmak, herkese nasip olan bir şey değil, bunun ne Paraugay'ı var, ne Uruguay'ı, ne de Teksas ya da Kremlin'i... O gün sıra İsabey kasabasındaydı ve hep böyle olacak, sırayla tadına bakabileceğiz yaşamın!...
Neden, bugün şaşkınlığımız hala sürüyorsa ve bu denli belleğimizde canlanıyorsa her şey, olanların ve olacakların tümünün böyle gerçekleşeceği olgusu kaçınılmazlıkla doğrudur kanımca!.. Böyle gerçekleşmesi gereği ve inancı da son derece yerindedir, çünkü İsabey'de bir tanrı var ve görüyorsunuz ki her şeyi de o bilir!..
Mutlu bir gün geçirdi köylüler. Bir felaketi atlattılar, ama bir kaç kişi ölümcül bir sonuçla karşılaşsa bile, mutlu olabilirlerdi olanlardan ötürü, çünkü ölümde yaşamın gereklerinden biriydi, gerekçeler olaylardan önce gerçekleşiyor onlar için, olay ufku sonra beliriyor, asıl olan yaşamı yaşamanın zorluğu onlar için!.. O gün ne olursa olsun, onlar için makbuldü kısacası, olacaklardan önce sonuçları görüyor ve sonuçlar eylemlerden önce oluşuyordu onların bilinç evinde, ak beyninde, düş ve düşünce çemberinde...
Sonuçta, kış döngüsü, ilk kez şenlenmişti o gün köylüler adına, kovuklarından çıktılar ve bir tilki gibi hayatla oynaşıp, bağırıp çağırarak, sahnede rol aldılar ve yaşama bağlanmanın dayanılmaz hafifliğini, kuduzcul zevkini yaşadılar. Daracık bir ovanın çekip çevirdiği, dönüp duran dünyalarında...
Ertesi gün güneş açtı.
İnsanlar neşelenirse eğer, unuturlarsa her şeyi, bir olayın sonrası, iyi veya kötü, kesinlikle güneşte ayak uydurur sonuçlara, görünür ya da kaybolur, sürçü lisan ettikse af ola, her şey birbiri ardı sıradır!..
58
Sabahın alacasında, tan sökümünde, çıkardı evden. Ovalara, dağlara, yamaçlara, tepelere, bağlara, bahçelere salardı ruhunu. Yapraklara dokunur, çiğdemlerin, kır menekşelerinin, bağ güllerinin üzerindeki çiğ damlalarının, sökün etmiş kırağıların suyunu içer, kır tanrısı gibi bütün gün derelerde, korularda dolaşırdı. Arıların, dalların, yaprakların, rüzgarların uğultusu arasında, oğul veren çiçeklerin arasında, çalılıkların, gediklerin arkasında, tuhaf bir gölgeyi andırır, düşsel görüntüsü köylüleri ürkütür, gün olur onu taşlı tarla bayırında, öğle üzeri sütleğenler arasında, ikindileyin Menderes kıyısında, akşam köy altlarında, bağlarda bağdaş kurmuş otururken, ahlat ağacının gövdesine yaslanmış dururken, dalgın yürürken ve başka dünyaların bir tanrısı, ele avuca sığmaz bir Mehdisi gibi huşu içinde eğilirken görürlerdi...
Bağlarda tozlu çitlimlerin, buruk kokusunu ruhuyla kutsar, badem çiçeklerini dokunmaksızın koklar, yemliklerin, ebegümecilerin, semizliklerin yanına elini bile sürmeden uzanır, kuşlara şarkılar söyler ve inci gibi noktacıl gözleriyle, şaşkın bakan kuşlar, dur duraksız onu dinlerdi.
Dağlarda, yarlarda kekik kokusunu, kedi tırnaklarını, küstüm otlarını, pırnalları, çamları kucaklar, sarışıp, sevişir, kuşlukta ayrıldığı köye, gece yarılarında, yıldızların bastığı, serviler arasından ayın indiği, inlerin, inlemelerin yitip gittiği, ovaların, gölgeli suların içinde, tuhaf homurtularla, kokularla, üstü başı çiçeklere bulanmış, kasketi yan yatmış, pabucu yırtık, mintanı parçalanmış, sağında solunda börtü böcekler, elinde kolunda demetlerle haneylere girer.. Sabah olur olmazda gene düşerdi yollara, dağlara, bayırlara, sindele, batala, üyyüğe, ırlağanlıya...
Deliydi... Deli dolu, deli hulu, delimsirek biriydi. Adı; Emin, Havzeminlerin Emin!..
İnanmayacaksınız biliyorum, onun bir gün tıpkısıyla, şöyle bir tümce çıkmıştı dilleri tutuşturan ağzından. Çünkü deliler geçmişi ve geleceği gören varlıklardır derdi babam.
Oto şiddet bağımlısıdır insan, genlerinden akar kan, organize bir yapı değil, yel yepelek, yeknesak bir varlıktır o, ha lubunya, ha Lesboslu Sofiya fark etmez, şiddet endüstrisine bel bağlayan bir yaratıktır o, Omiya'da yaşasa, Roma'da da olsa, Hadis ve Hades'i karıştıran tek varlıktır...
Argotik kavramların tutsağı, organizmanın iflası, kitle psikozuna aşkla bağlı olması, bölük pörçük kılmış onu, bilgi kirliliği ve ambar fareleriyle baş etmek için geçer ömrü, Nuh'un çorbası ve dağın çekirgesi baş tacıdır... İzleyenler kutuplaşır, aktörler uzlaşır bu komplotik varlığın naturasında, Nietzsche'nin kesinlemeleri hiç bir işe yaramaz, evrenosta sürüp giden endüstriyel kaos, tanrıların el işi sayılır, yel türküleri ve esinlemeler eşliğinde, yazık ki yitip giden bir erdişiydi onlar, havada kuş, suda balık, toprakta karıncalar...
59
Köyün ortasından geçen çay, öylesine küçüktür ki, önünü biz çocuklar, çamur setiyle, şöyle bir iki karış kessek, taşması akşamı bulur... Ama bazen olur ki, kışın kapılarında, bir yıl yağan yağmurlar kadar, yağmur yağar ve sel öylesine köpürür, kil rengiyle, bulanık balçık rengiyle, öylesine akar ki, ortadaki taş köprünün üstünden geçerek, köprüyü görünmez kılabilir.
İşte o zaman, köyde bir söylence başlar, sel ineği götürmüş, bu hiç bir zaman, keçi, koyun, köpek olamaz. Çünkü inek köylü için kutsaldır, besin kaynağıdır, gelir kaynağıdır ve köydeki canlıların berekette en iyisi, en irisi...
Sel atı götürmüş olamaz, at dediğin nedir ki, binek hayvanı, kıtalar arası füze!.. Ama inek hayattır, evin direğidir, her şeydir o... İşte o zaman köylüler, umarsız biçimde yakarırlar, bitmez tükenmez bir kinle bağırır çağırırlar, Yeremya'nın faslında lanetlenen, kanalın kralları gibi inleyip, haykırırlar. Bedduaları göğü inletir, Pentatökte yer alır bir mesele dönüşür inek olayı... Rabbimizin altın bir buzağısı vardı, kendisinin saldığı sele kapıldı... Sel firavundur, inekse Apis. Ve firavun, Apis'i halkın elinden aldı, yerine kendini koydu. Ahali, bütün köylü çıldırır bu işe ama ellerinden de bir şey gelmezdi.
Çocuklar yamaçlardan köprüye, başı selde inip çıkan, boynuzdan tacıyla görünüp, kaybolan, bereket tanrıçası ineğe bakarlar. Ağlarlar, o kutsanmış, saygın, görkemli hayvanın, köprüyü bile sökerek alıp götüren seldeki güçsüzlüğüne ve tükenişine kahrederek, yazgıya tanık olmanın acısına gark olurlar ve olgunluğa eriştiklerinde, bilinç altlarında, en değerli, zümrütsü, altın taçlı, görkemli şeylerin bile, balçıksı bir bulanıklığın içinde sürüklenip, anlamsızca yok oluşlarını bildikleri için, hep bir anlam uğruna, bıkıp usanmadan, koşup, koşturarak, uçup parçalanarak, bir uğraş içinde, kan ter içinde yitip, ölüp giderler...
60
Zeyve'den, Hançalar'dan, Irlağanlı'dan, Bekilli'den, Karahallı'dan gelenler, gidenler ortalığı şenlendiriyor. Pekmez almaya geliyorlar. Buğday, arpa alanlar, keten, burçak yolanlar, neferne toplayanlar, zahire toptancıları, tahıl ölçekçileri, karşılığında paralar, senetler, basma, kumaş, beşibirlik alıp vermeler, tövbeleşmeler, daha sonra kızlar vardır, karşı köylere gelin gidenler, karşı köyden gelin gelenler. Pekmezler kaynatılır, üzümler kasalara yüklenerek, şenlikler şehrin yollarını tutar, yarenlik yapılır, gediklerin, kelterlerin başında, ödlekler korkutulur, şaşkınların ardından koşulur, panayırlar olur günler boyu...
Bağları öküz başından korkuluklar süsler, insan çatısından şeytan çubukları dikilir tarlalara, kurtlar, kuşlar, tilkiler, bağ bozumunu erkenden bozmasınlar, gün sonuna bizden önce varmasınlar diye...
Bağlarda Meşhur, Ayşe, Zübeyde, Esma, Cennet, Zeliha, Sultan, Sabahat, Fatıma, üzümleri kelterlere doldurdukları gibi, sırtladıkları gibi yukarıya, gümenin yanındaki kasalara uçurup bırakırlar. Bu zamanda meyveler azgınlaşır ve elmalar, armutlar yüklükleri boylar. Şenlik ateşinde pişenler yenir ve türküler söylenir günlerce, gecelerce...
'Cevizin yapağı dal arasında, güzeli severler bağ arasında...'
Sürüp gider uzun havalar...
'Yeşil ayna takındın mı beline, yarim kurban olam tatlı diline, uyma dedim uydun eller sözüne, gözü yaşlı yar, sen sefa geldin...'
61
Lortop'la yan yana kırları dolaşıyoruz, hızla koşturuyor bir kaplumbağaya doğru, onun hareketsizliğinden olacak merakını yeniyor ve peşini bırakıyor, sonra bir kelebek, bir arı, tavşan derken Lortop'a sayısız eğlence, oyun çıkıyor, bütün gün yanımda kuyruğunu sallayarak dolaşıyor, bir şey yediğini, bir şey içtiğini görmedim, doğanın verdiği mutluluk Lortop'a yetiyor mu acaba diye düşünüyorum, bense bin bir türlü meyvelerle oyalanıyorum, bağ yaprağı çiğniyorum, patlangaçlarla ürkütüyorum onu, iğdelerin arasından geçiyor, suyun kıyısından, parsambaların kokusunu içime çekerek uzaklaşırken, minik, cadı gibi bir fındık ağacıyla karşılaşıyoruz ve taze fındık veriyorum Lortop'a, onu da yemiyor ve yeşilliklerin arasında yitip gidiyor, ta ki birbirimizi kaybettiğimiz sanısı benliğimizden taşana dek, o zaman Lortop diye bağırıyorum Lortop ya da ıslık çalıyorum, o kim bilir nerelerden sanki kokumu almış, çağrıldığını duyarmış, beni anlarmış gibi, birden önümde beliriyor, saki yerin altından çıkıyor, göğüs kafesi inip kalkıyor, dili bir karış sarkıyor ve kuyruğu yerlerde sürünüyor, ona diyorum ki, yeraltı cinlerini mi kovaladın Lortop, neredesin, o siyah kadifemsi bir çemberin kuşattığı gözleriyle bana bakıyor ve elemle, derin bir soluk alıp vererek, sanırım şunu demek istiyor, iki ayağıyla belime, elime, kollarıma zıplıyor ve karşılıklı bağlılığımızı, sevgi dolu alışverişimizi duyumsarcasına, varlığımızı onaylıyor, karşılıklı, benim kararlılık, onun naz dolu, incelikli gösterileriyle...
62
Menderes ırmağının kıyısında dolanıyoruz Lortop'la, ırmak iki yamacın arasından, vadinin içlerindeki, yatağında akıyor, akıyordur ama öyle durgun ki, sanki hareketsiz ve içinde ölüp kalmış cinlere, perilere ulaşmak ister gibi, bayıltıcı sıcakta sinekler vızıldıyor ve az sonra, törenle atılmak istiyorlar ırmağın dünyasına, ölü doğanın, canla dolu ortasına...
Eğilip bakıyorum, durgunlukta o periler, cinler yayın balıklarıdır sanırım, öyle hareketsizler ki, bir taş alıp suya atıyorum ve hızla oradan buraya yüzüyorlar şimdi, suyun dibi güneşte altın gibi, kıyıdaki ağaçlar suyun dibine uzanmışlar, iki yaşarlıymış gibi bakışıyorlar...
Kurbağalar kıyıda suya dalmakta kararsızlar, biz yaklaşınca atlıyorlar ve durgunlukta yüzen şeyler hızla kaçışıyorlar. Güneş suyun içinde gibi, yalpalıyor, büyüyüp ufalıyor, yayvanlaşıp kayıyor ve parçalanarak ayrılıyor... Yeniden beliriyor az sonra, doğarmışçasına parıldıyor, Finike batıklarında, göz alıcı, altın bir balık gibi...
Suyun içindeki dünya, suyun dışındaki dünyayı biliyor mu acaba, suyun dışındaki dünya, suyun içindekini... Garip bir denklem gibi, iç içe gölgelerde, ışık yuvalarında, parlıyorlar birbirine nazire yaparcasına...
Tanrım, iki dünya var burada, ikisi de birbirine kayıtsız, ikisi de birbirinden habersiz ve ikisi de birbirini biliyor, ikisi de birbirini gölgelemiyor ve ikisi de birbirini tanıyor!..
Lortop benim gibi uzun uzun suya bakıyor. Irmağın altından kuşlar geçiyor, yukarıdan uçan göçmen kuş onlar. Uzun zaman oyalanıyoruz orada, ırmağın kıyısında, ta ki değirmenden dönenler yanımızdan geçip gidene dek ama bizi görünce beraberce köye dönmek için selam alıp veriyoruz, lafa tutuşuyorlar. Hiç unutmam hızla yanımızdan bir otomobil geçmişti, biri, genlerimizde buzağıya tapmanın izleri var, sıra arabada demişti...
Hem yürüyüp hem söyleşerek köye döndüğümüzde akşamı etmiştik.
Lortop'un bugünkü yaşantımızdan, merak dolu gezimizden mutlu olduğunu sezinliyorum, gözlemliyorum. Günün yorgunluğuyla uyuklarken, tek gözüyle bana bakıyor, duygularını belirtircesine, sanki teşekkür ediyor, şükranlarını sunuyor mırıltılarla, sonra başını ayaklarının arasına alıyor ve dalıp gidiyor yoldaşım...
Bunun adı, niçin bir aşk olmasın!...
63
Okulun önündeki havuza bakıyoruz. Küçücük renkli balıkları hayranlıkla izliyoruz. Kuş dillerine yaslanarak, aralarından geçen Lortop, güzel kokuların havaya yayılmasına neden oluyor. Karagözler buruk, derin kokularıyla burun kanatçıklarımıza el koyuyor. Çam kozalaklarına, tilki kuyruğu çamlarının iğne yapraklarına elimle bastırıyorum, gene derin, esriyen kokular. Her şey öyle güzel, öyle öyle baştan çıkarıcı, kokular dünyamızı öyle dolduruyor ki, dutların altından geçerek köyün içlerine doğru yola düşüyoruz, birden anlıyorum ki bu yapraklarda kokuyor, bahar geliyor der gibi, ot kokuları, fışkınların nemli, baygınlık veren, esriten, aşkı paylaştıran okları sanki, Lortop ve ben Sezar gibi dolaşıyoruz derelerde, dağ yollarında, kırlarda, doğanın eşsiz kokuları, ağaçların yaprakları, göklerin bulutlarını tanımak, tanrının işlerini anlamak için sefere çıkmışız, arkamızda kimse yok, önümüzde sonsuz ova, topraklar, ağaçlar, kuşlar, nereden geldik bilinmez okulun bahçesinde almışız soluğu, sonra eve kadar hiç konuşmadan yürüyoruz, yollarda nar ağaçları, renkleri öyle güzel, öyle can alıcı ki, yanlarından geçerken bambaşka kokular dolduruyor içimizi, duyumsanması güç, kendini ele vermek istemeyen, derin, olağanüstü kokular, tanrım şu evrende kokularla varlığını duyurmak istemeyen ne var, bütün dünya, bütün her şey kokuyla konuşuyor, kokuyla yaşıyor, kokuyla varlığını kanıtlıyor... Bir an duraksıyorum, Lortop... Onunda bir kokusu var, ilk kez anlıyor, seziyorum bu kokuyu, sarılıyorum ona, beni sev, beni öp, beni anla der gibi, bir ben mi, o da öyle sanki...
Hepimiz yaşamın bir parçasıymışız, hepimiz evrenin, yaratılışın bir giziymişiz meğer, hepimiz vaz geçilmez bir immişiz şu dünyada, anlıyorum artık, yaşamaktan güzel bir şey yok ve soruyorum haykırarak bu dünyaya, sevmekten güzel ne var, yaşamaktan güzel ne var!..
64
Kayalıklarda oturmuş, gecenin sessizliğinde, ovaya bakıyorum. Herkes uykuda, ayda uyukluyor sanki servilerin arkasında, ama yıldızlar, yıldızlar derin, acılı, sonsuz bir özlemin umuduyla kırpışıyorlar. Onları bizden ayıran nedir, karanlık ovada, karanlık gökyüzünde, başka hiç bir şey görünmüyor, onlardan başka...
Ağaçlar, evler, dağlar her şey, her yer karanlık. Kendim, kendime de karanlığım, kendimin ne olduğunu anlamak için, elimi gezdiriyorum kendimde, benliğimde, anlamaya çalışıyorum kendimi, dokunarak geziyorum bedenimi... Ben insan mıyım... Bana insan mı diyorlar... İnsan mı diyoruz biz kendimize, yoksa, kendi aramızda ad mı koyuyoruz birbirimize, kirpiklerimiz, gözlerimiz, ellerimiz ve parmak uçlarımız var. İç organlarımız evrenin bir tür tansıması mı, onun bir yansıması mı, sırtımdaki urbanın biçimi neden böyle ve niçin benim sırtımda, deri üstünde ikinci bir deri mi o, ama insan ve varlık önemli olmalı yine de, değerli de, varsak eğer bir nedeni olmalı, evren bizim için var ya da evren için varız biz, ikisi de varlığın ilkinsil, temel bir nedeni sayılabilir, biri biliyor bunu ama biz bilmiyoruz, biri bizi görebiliyor ama biz görmüyoruz, biri bizi anlıyor, ama biz anlamıyoruz, o her şeyi biliyor, biz bir şey bilmiyoruz, o bunu söylemiyor, ama biz söylüyoruz. O biri, bizden daha kederli olmalı, bir uçurum var arada, o atlayabilir ama atlaması ölümü olur, biz atlamak istiyoruz ama başaramıyoruz, belki gelecektedir diye avunuyoruz ve sırların sırrını bir türlü öğrenemiyoruz...
Evrenin gizini bir türlü bilemiyoruz...
Zaman geçecek ve ben değişecek miyim. Uzaktan yeşil bir nokta yavaş yavaş yaklaşıyor. Yeşil bir nokta karanlığın içinde bana doğru yaklaşıyor. Büyüyor, büyüyor ve tam gözlerimin önünde patlayacak gibi, beni sarıp, alıp götürecek gibi oluyor ve korku, ürkü içinde titreyerek donup kalmışken, sanki gözlerimin önünden açılan evrenleri, alemleri görüp, tanıyacakken, ayaklarıma doğru sürtünen acayip, tüysü, garip bir şeyle, nerdeyse korkudan bayılacakken, bu gizemli, tuhaf şeyin, Lortop olduğunu anlıyor ve düşlerimden uyanıyorum...
Şükürler olsun ki yaşıyoruz ve biz bizeyiz şu evrende ve kendimizden başka çekinecek hiç bir şey yok!.. Korkulacak başkaca bir şey olmadığını görüyor ve gecenin karanlığında, evrenin yalnızlığında bir kez daha her şeyi anlıyor ve ağlamaya başlıyorum, Lortop garip, kısık mırıltılar ve ıslıksı seslerle sürtünüyor bana ve acılarıma, özlemlerime ve yalnızlığıma o da ağlıyor...
65
Düşsü ay, servilerin arasından yükseliyor. Gecenin bıçkın, can alıcı derinliğinde, bir baykuş tüm evrende çınlayan bir sesle haykırıyor. Köpekler bu çağrıyı ulumalarla yanıtlayarak gecenin sonsuz dinginliğine ürpertici katkılarda bulunuyor...
Uuu u uuuuuuuuuuuuuuuuuuuhhhhh!..
Çıldırtıcı, derin, inilti dolu sesler geliyor dereden, dağlar daha keskin, çınlayan yanıtlarla karşılık veriyor, birbiriyle haberleşiyor sanki canlılar. Haberci tanrı Hermes iş başında... Böğürtlenlerde, kimi çıtlık ağaçlarının dalları arasında, tek tük, gözbebeğinden küçük, ateş parçaları uçuşup duruyorlar, nenler çarpışıyor dünyada...
Damlarda, ahırlarda, ağır, uzak çağlardan kalma bir ayak sesi ya da pullu, tüylü bir mastodont, büklümlü bir gergedan gibi bir şeyin, bir yarı tanrı, kavgacı savaşkan bir Mars gibi, boynuzlu bir ilah gibi bir şeyin, gecenin karanlığında vahşi boynuzları, pençeleri ve toynaklarıyla sanki havayı dövüyorlar.
Kara bir bulut yavaşça büyüyerek gökyüzünü kaplarken, yıldızlar yapayalnız bir umudu, göklerden doğru sessizlikle inmekte olan bir alayı, bir yortuyu yok edercesine, birer birer sönüyor...
Yapayalnız oturduğum yerde, bütün bu umarsızlıkların bir parçası olduğumu düşünerek, duymak, görmek, konuşmak, gülmek, dokunmak, yürümek, koşmak, haykırmak gibi arzular, yakarışlar geçiyor içimden...
Az sonra karanlıkların içinden bir ağartı yayılarak, her yeri, her şeyi kapsıyor ve bir tanrının başını andırırcasına, birden güneş doğuyor. Baykuş yok oluyor. Köpekler sadakatle insanların ardından yollara düşüyorlar. atlar, eşekler, öküzler yüklendikleri tüm ağırlıkları, şeyleri bir kuş hafifliğiyle ovalara, dağlara uçururken, herkes alabildiğine şen, cıvıltılı seslerle, ovaya doğru yayılıyor ve sanki yeryüzüne dağılıyorlar... Böcekler renkli kanatlarıyla çiçekten çiçeğe konarken, hafif yelde serviler, güneşin gülen yüzüne sevinçli türküler okurcasına, oynaşıp, çığrışıyorlar , yapraklar el çırpan bir kalabalığa dönüşüp, kuşlarında bu şarkıya katılması için coşkuyla alkışlıyorlar. eşlik ederek, katılıyorlar.
O an mutluluğun resminin, nasıl bir şey olduğunu anlıyor ve gökyüzüne doğru yüzümü çevirerek gülümsüyorum. Orada bir şey görüyor ve oradan birinin de bana doğru gülümsediğini sezinliyorum...
66
Lortop avluya, öyle hızlı bir giriş yaptı ki, tüm besili tavuklar ve onlara eşlik eden altın tüylü horoz, ürküyle damlara uçuştular. Tavuk uçmayı unutan bir kuş, kuş yürümeyi unutan bir tavuk nede olsa...
Beyaz, çilli, siyah benekli, uzun, cılız, iri yarı, paçalı, peçeli, donlu, ibikli, ibiksiz, leyleksi, kartalsı bin bir türlü tavuk cinsi avluda, kıyıda köşede, sessizce dolaşıyor, tavukgiller dünyanın tadını çıkarıyor.
Bir horoz altın tüylü, dik, kızıla çalan kuyruğunun iki yanından sarkıttığı bin bir renkli, parlak kadife, altın parlaklığındaki püsküllerini, güneşte yanar döner, göz alıcı, ince çizgili ala kuşağıyla, tavukların beylerbeyliğini, efeliğini yapıyor düşlerinde...
Sonra geriye doğru kaykılarak, sanki arşı alaya çıkmak ister gibi, hükümranlığını tüm aleme duyurmak ister gibi, boynunu gökyüzüne uzatıyor ve gagasıyla görünmez gölgelerin içinde, gizlenmiş taşların ardında, kovukların arasında ve göklerin sonsuzluğunda gizlenmiş düşmanına, uçar, kaçar, konar canlısına, gagasını saplar, bir Unicorn'a, tek boynuza pençesini uzatır gibi, uzun uzun öterek, uyuşturan öğlede, tüm sağırları uykusundan uyandırırcasına, inmelileri yataklarından kaldırırcasına, yenilmişlere utkusunu duyururcasına, avludan otlaklara, otlaklardan kuyulara, kuyulardan Frig'in krallarına, Midas'ın kulaklarına dek yayılan bir serenatla... Kişner gibi, anırırcasına, ulur gibi, haykırırcasına, nara atıp, göklere nidasını tanrısal gonglarla duyururcasına, bir hışımla, bir meşkle, doyulmamış bir bakıştan gelen aşkla, tüm dünyayı, öğle uykusundan, sıkıntısından uyandıran çılgınca bir neşeyle, bir kulaktan öbür kulağa uzun bir tren gibi geçercesine öterdi...
Horoz köyün efendisi, köylünün sultanıdır, bu dünyanın hakanıdır ve düşlerde güzeller güzeli, sırmalı bir serasker, pırıl pırıl, renkçil bir gezegenin hünkarı, veziriazamı ve hüsn-ü nizamı, lale devrinden kalma bir sadabatı, dünyazatıdır o!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

