11 Ağustos 2018 Cumartesi

ELEKTRONAL











Amonyağı yakıta dönüştür
Ey katalizör ağacı!

Makinsanlar'ı nasıl buluyorsun orada
Tanrılar çıldırmış olmalı!

Makob onları mavi gezegende topladı.

Aldair'deki yuvalanmalar
Zalevsky'nin çılgınlıkları!

Geoit ziyafeti var yıldönümünde Stuart
Antilop kanyonu ve falezlerde balayı!

Ve jips kristallerinin üzerinden
Hierapolis kentini ziyaret
Varanisi'de ölüm kalım provaları!


Pelin otlarının ışığı hepimizi yok edecek
Vektörler yaşamasın istiyor Akhilleus
Viral hemorajik ateşler içinde Venüs!

Sars akıntıları yeniden çiziliyor
Mollusca grabenine taşınmalıyız

Balmumundan tatarcık istasyonları
Polimer ağlarından plantasyonlar
Polivinül klörür sanatoryumu

Soğuk ışık siloları ve kambur balinalar
Son iç çekiş fabrikaları!

Işık cennetinde ışık yığını onlar
Hiç bir işe yaramıyorlar!


Tribolüminesanslar
Ve karanlık tanrımızdır diyen filolar
Ve güneş ormanları

Burada da var!

Burada da var
Osmanlı Avrupası
Kutluk Han'ın oğulları!..






10 Ağustos 2018 Cuma

DÜŞKIRAN

 


 
Laleler koklar ve adını saklar Zehra
1789 teyzeyle, şu Lozan hala
Bir sadakor akar her daim
Boynunun gümüş ovasında.

Bir jüponluk ağıtlarda biter işi
Haminneler aç gözlü cin bardaklarda

Severler birbirlerini gizliden düşmen!
Bir kombinezon yakar gene de
Aydın değil Deniz'lisi.

Bloody Mary içmek şöyle dursun
Başında eser bir kavak yeli
İşte marleyde kaplama dişler

Kan ter içinde zaten Siena yokuşu
Düşer düşlerinden, varoş leydisi!

 
 
 

8 Ağustos 2018 Çarşamba

PARODAMA


Göklerde, ışığın yurtluğunda
zamandan bir şey beklemeksizin
gökadalardan, pulsarlardan
yayılan o sonsuz yalnızlıkta;
orada, bütün gözleri senin düşlerin olan
ve ölümün yaşam olduğunu ve tininin
yansıdığı o her şeyi kapsayan bulutsuda
yukarıda, belki ışık yolundan kısa
tanrı gene gelecek, belki de gelmeyecek
ve bir daha dönmeyecek senin maskeni ışıtan
onun sonsuz varoluşu olduğu halde
kızıl yıldızların akıntısında
ve karanlığın buyrultusunda
ötekinin zorbalıkla, barbarlıkla yontulmuş
senin yücelttiğin, unutuşla anılmış
yadsımayla yortularla kutsandığı
işte sonsuzlukta dağılan bir ışık gibi
ya da çıplak bir tin gibi teninden sıyrılarak
bir an için kurtulacak özündeki tin
tanrının ve yazgının amansız isterlerinden.





.
 

7 Ağustos 2018 Salı

YABANCI HAYRANLIĞI!


İngilizler Yaşar Kemal'i Yashar Kamal diye yazıyor. Çünkü son derece ulusalcı, geleneklerine bağlı, yazılı anayasası olmayacak kadar statik, kibirli bir ülkenin çocukları. Biz Şekspir'i Shakespeare diye yazıyoruz. Eğer biz onlar gibi yazsak Şekspir diye, onlar bizim gibi yazsa Yaşar Kemal diye yazmaları gerekir.
Hangisi doğru, başka kültürlere hayranlık besleyen, kuyrukçu toplumlar birebir taklide bayılır ve kendileri olmaktan korkarlar, kimlik erozyonuna uğrayarak, öz benliğini yitirirler, tıpkı bizim gibi...
Günün birinde Marquez diye bir telaffuzda bulundum, İngilizce bilen bir şairle konuşurken (Aaa türk yazarsanız bilgisayarda T harfi kendiliğinden büyük harfe dönüşmüyor, İngiliz yazarsanız İ harfi otomatikman büyük harfe dönüşüyor, bu bile bu topraklarda yaşayan biri için en aşağılık bir durum! yazıklar olsun bu topluma! yazıklar olsun İzmir Marşı'yla afra tafra yapanlara!)
Şair hemen beni Markez diye düzeltti, genelde tepki vermem, çünkü öğrendikçe bilmediklerimizin çoğaldığını bilenlerdenim. Ama konuşacağım tuttu, sen dedim Kolombiya da hangi dilin konuşulduğunu biliyor musun, bilmiyorum dedi, İspanyolca belki de Portekizce dedim, öyleyse dedim dürüstsen, onların ana dilindeki gibi telaffuz etmelisin Marquez'i, haklısın dedi.
Düşünün adam Markez diyerek bilgiçlik taslıyor ve tasmalı bir insan, kültür hegemonyasının kurbanı bir hominid olduğunun ayrımında olmadan, yüz kızartıcı bir duruma düşüyor.
Türkçe söylese anlayacağım, Kolombiya nın ana dili İspanyolca söylese gene hoş göreceğim ama adam ilgisizce İngilizce telaffuz ediyor sözcüğü, bu Mao Çse Tung'u bilmem artık ama Moy Çe Tan demek gibi bir aşureye dönüştürmek oluyordur her halde!..
Tanrı Türkü korusun ne diyeyim, binmiş bir alamete, gidiyoruz kıyamete!..
Yıllar önce şiir aşkıyla konuşurken, aynen Baudelaire dedim, Fransızca ile hiç bir bağım yok çünkü, yakınım olan şahıs Bodler dedi, büyük bir kibirle değil ama; bana öyle geldi, çünkü foyam meydana çıkmıştı, Bodler'i biliyorum ama nasıl telaffuz edildiğini bilmeyen bir garibcik durumuna düşmek var serde!..
Baudelaire yazacak ve Bodler diye okuyacaksın sömürge T.C nin şanlı evlatları!..
Yetmedi, Yevtuşenko derken, Bokassa derken, Güneş Kral Louis derken, Claudius derken, Russel derken, Mario Vargas Llosa derken mutlak surette onların dilinde yazacak ve onların dilinde telaffuz edeceksin ama onlar Yachar Kamal diye tatlı bir şiveyle gözlerinin içine bakacak...
Ha Çukurovalı Yaşar'dan söz ediyor diye küçümseyecek ve -toalet- deyince de kenefe varana kadar onlara eşlik edecek, yetmedi ilahi kıçının gereksinimleri dinene kadar, kapıda bekleyeceksin, ey şanlı Türk'ün şanlı evlatları!..
Bütün dünya dillerini bileceksin gibi bir mankurt zihniyeti var bunun sonunda ama biliyorum İngilizce ötmeniz için bütün çaba... Rehberleri her iki cihanda hem Londra'da hem Ankara'da Sakson dilini çeken yurttaşlarım!.. İngiliz'in bekası için gurk tavuk gibi gıdaklayan yoldaşlarım. Simültane çağlarının bile geri kaldığı bir dünya da hem de!..
Ama gene de başkalarının alfabesinde proton nötron yazarken, siz gene de uyu uyu yat deyinde tohumlarınızın boyu el alemi geçsin iyi mi!..
Biz ulusalcı bir toplum değiliz, biz birbirimize düşman bir toplumuz, biz doların esir aldığı, bye bye diye birbirine on kere el sallayan -vallahi şahidim- bir ırkın kesirleriyiz kardeşlerim.
Kerizleriyiz diyen var ama ben o kadar açık konuşamıyorum.
Ne diyeyim ben, sözümü uzatsam ne yazar, kırk dereden su getirip, beni yere seren yurtseverlerimizle baş edemediğimi biliyorum.
Bir şey daha biliyorum, bu mantığın, bu zulmün ve bu rezilliğin sonunda, BM'nin 193 ülke arasında bize ayrılan yerin, 149. sıraya kazık çakmak olduğunu da biliyorum.
Bir şey daha biliyorum, bu ülkenin Türklerin tarihi boyunca, en geri, en etkisiz ve en tasması boynunda bir ülke olduğunu da, bunu söyleyen ben değilim ama...
Vallahi yukardakileri de söyleyen ben değilim, dinlediğim, duyduklarımdan seçmeler canım kardeşlerim!..

5 Ağustos 2018 Pazar

GEÇMİŞİ ELEŞTİRMEK!



İngilizler bin yıl önce barbardı desek, ne gibi tepki verilir? Ama şimdi öyle değil derler sanırım. Peki, Türkler, Osmanlı veya Selçuklu düne kadar çadır toplumuydu desek ne tepki verirler? Şimdi daha berbat durumdayız diyenlerin sayısı, yok değil diyenler kadar vardır sanırım.

Demek ki eleştiri, eni sonu bugünle bağdaşan bir kavram. Atalarınızı yerin dibine de geçirseniz, şimdiki halinize bakıp son yargı veriliyor. Bir filozof diyor ki, şimdiki zamandan başka bir şey yoktur. Bir soyutlama ama gerçekliği var bu görüşün. Çünkü yaşayanlar, bizler için her şey, yarında bizden sonrakiler için. Bugün ne durumdaysanız osunuz. Yarın ne durumdaysanız o olacaksınız, geçmişinize ağıt yakarak, ne geçmişi, ne geleceği ne de kendinizi kurtaramıyorsunuz.

Ülkemizi eleştirelim, 193 Birleşmiş Milletler ülkesi arasında, 149. sıradayız. Baştan beri, borçla geçinen bir yarı sömürgeyiz. Terör cumhuriyetiyiz. Üniversiteler ve tüm altyapıdan yoksun bir baraka
ülkesiyiz. Her gelenin değiştirdiği programlar ve yasalarla maymuna dönmüş 80 milyonluk bir kitleyiz. Darbe cumhuriyetiyiz.

Bunlar en iyi yaklaşımlar, gözümüzü karartacak olsak, dışarı kaçanlardan içerde insan kalmaz.

Peki ne yapmalıyız... Bir kere sorunları geçmişe bağlamak ve başkalarının üzerine atmak sahtekarlığı ve sabit düşüncelerimizin bekası uğruna konuyu saptırarak, sırf egolarımız için değişkesiz mantık silsileleriyle avunmaktan ve yararsız tutumlarda ısrar ederek, geri kalmışlığımızla yaşamak, onunla arkadaş olmak, bizden adam olmaz kestirmeciliğiyle kendimizi yüceltmek mazohizminden vazgeçmeliyiz.

Osmanlıdan ne nefret ediyorum, ne seviyorum. Bir olgu ve tarihsel bir durak o, cumhuriyet ilgilendiriyor gerçekte bizi, objektif olarak her eleştiri yapılabilir elbette ama bu bir hezeyana ve bizim en büyük vazgeçilmezimiz ve bize empoze edilmiş en acımasız düsturumuza dönüşmüşse, nedir o; Kendimizi aşağılama alışkanlığına, işte o zaman şöyle düşünüyorum, yazık, geçmişine ağıt yakarak, şimdi devletler arası statüde ki adam yerine konmazlığına umarsızca çareler yaratıp, kendini kurtarmaya, aklamaya çalışıyor.

Buna herkes gülüyor ve vah vah diyorlar tabi dünya arenasında, alay ediliyor üstelik, kimler, yedi düvel, kimler olacak, bağımsızlık savaşında senin dize getirdiğini zannedip, seni düşünsel afyonlarla zehirleyip, maskarası olduğun batılı devletler, barbarlar.


O kadar zavallı hale gelmişiz ki, onlara barbar deyince tüyleri diken diken olan yurttaşlarla dolmuş Anadolu... Artık sözün bittiği yer işte bu, başkalarına hayran olup, kendi ülkesini, geçmişini aşağılamakla ömür tüketen ama kurtulmak için bir parmağını sallamaktan bile aciz hominidler!..


Onlar için çare, ülkeden kaçmak, olmadı bir diğerini aşağılayarak ömür geçirmek ya da kur farkıyla hırsızlık yapmayı akıl ederek, ezilmişlere ve tükenmişlere tebessümlerle akıllar vermek!..

Fason bir dünyanın, yeryüzünün rekabet alanlarında hiç bir prestiji kalmamış sürülerine çobanlık yapmak!.. Bir tür Beberuhilik!..

Kısa keselim.

Kaligula diye 4 saati aşkın bir film var izlediniz mi, Roma İmparatorluğu'nun kirli çamaşırlarını, belki de dünyanın en estet, en görsel filmiyle dünya sahnesine sunuyor, imparatorların delilik ve sapkınlıklarına kafa yormuyorsunuz filmde, bir film, tarihi bir kurdele, nasıl bu kadar estet ve nasıl bu kadar o günkü yaşamı korkunç bir görsellikle sunabiliyor diye düşünüyorsunuz. Dudağınız uçuklamıyor artık, kendi aczinize yeteneksizliğinize ve nelerle avunduğunuza bakarak, kendinize ve hatta içinde bulunduğunuz tüm bir topluma acıyorsunuz.


Bu ülkenin daha Selçukluları, Göktürkleri, Kaligula gibi şanla, parmak ısırtacak kadar görkemle dile getirilebilecek Osmanlıyla ilgili, tek bir filmi yok.

Bu ülke bilim kurgu diye bir film çevirdi, dünyanın en garip, en kozmikomik -utanılası- filmleri arasında birinciliği kimselere kaptırmıyor. Yirmi birinci yüzyılın kapısında uçan daire diye, tencere kapaklarını, tarihi film diye kollarında Hıslon marka saatle rol kesen -artiz- garibanlarıyla yer almaya çalışıyor bu ülke dünya arenasında!..
Bu ülke hala Nuri Bilge Ceylan'ın sanat ve başkalarıyla gerçekten rekabet edebilen filmlerine kırk kişi, İvediklere utanmasa kırk milyon kişiyle gidecek! Mangalda kül bırakmayan kıro-magnonlarım benim!..
Kim onlar ben sen o, biz siz onlar!..
Söylenecek çok şey var. Osmanlıyla, hamamla, haremle uğraşacağınıza, Kaligula'yı izlemeyi öğrenin önce, bir film nasıl akıllara durgunluk verir onu öğrenin. İvedikleşerek doldurduğunuz salonlarda, ağzınızın şapırtısıyla insan mı, maymun mu bunlar soruları doluşacağına zihinlerimize, başkalarıyla nasıl rekabet edebiliriz, dünya uygarlığının beşiği Anadolu'yu nasıl bu hale düşürdük, nasıl rezil oluyoruz böyle el aleme, ona kafa yormayı öğrenelim de, sabıkalı Cumhuriyetiniz aklansın önce, sonra 'İnsan nasıl insan oldu' kitabını okuyalım artık!..

Sürçü lisan ettikse af ola, bu ülke en iyi 'sözlerimi geri almasını' öğretti bana!..

4 Ağustos 2018 Cumartesi

MATEMATİK KÖYÜ NEDEN ELEŞTİRİLMELİ!


 
 
 
Çalışma hayatından çekileli beri işim gücüm gözlem yapmak, toplumu, aydınları ve fırıncı, pansiyoncu, muhasebeci, emlakçı, işsiz güçsüz kim varsa... Şimdi en son söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim, gözlemlerim sonucu, en sabit fikirli, söylemini hiç değiştirmeyen ve bildiklerini yineleyen tek kesim kim biliyor musunuz;
Aydınlar!..
Kendilerinden o kadar eminler ki, karşılarında bir başka aydın olsa da sonuç değişmiyor, tekerlemeden başka bir şey bilmiyorlar. Deneyin görürsünüz.
Aydın kim, entelektüel kesim, ressamlar, küçük çaplı akademisyenler, edebiyat heveslileri, dil bilen rehberler, başarılı, başarısız mürekkep yalamışlar!.. Düşünmeyi iş edinenler diyeceğim ama kusuruma bakılmasın gözlemlerim yanıltıyor beni, çünkü şöyle bir söz var, geri kalmış ülkenin aydını da doğallıkla geridir, hatta uygar batı her şeyi forse ediyor, her şeyi, her bulguyu o ortaya koyuyorsa ve geri kalanlar barbar, bilisizliğin pençesinde kıvranıyor, fason ve hazırcı bir hayatla yarı sömürge bir yaşam sürüyorsa...
Batı yani gelişmiş dediğimiz bu uygarlık, öncülüğünü yaptığı diğerleri tümen bir az gelişmişliğin içinde sürükleniyorsa, doğallıkla o öncüler, geride kalanların tümü, ona -bir soluk kadar- bile yaklaşamayan kitleleri oluşturuyorsa, böyle gelişmemiş bir kitlenin öncüleri de doğallıkla...
Ancak onların yapısına, anlayışına, hizmet ve gereksinimini göz önünde bulundurup, onlara hitap edebilecek atraksiyon, felsefe ve teknoloji üretmeye kalkışacakları için, kaçınılmazlıkla, onlar da barbar, az gelişmiş nobran uygarlar ve bir tür gerici plantasyonlardır diye de bir yaklaşım var!..
Fren ve gaz ayarını arabanızın yapısı belirler!..
Çünkü okuma yazma bilmeyen bir ergene, Galile veya Einstein olsanız dahi, öncelikle okuma yazma öğretmeniz gerekir ki sizin seviyenize gelebilsin, sizin seviyenizi onun belirlediğini çok sonra anlayacaksınız tabi, öyleyse Einstein büyük kesimi, açlık, sefalet ve manipüle savaşlarla oyalanan ve ozon tabakasının kuraklığa yol açtığını bilmediği için, yağmur duasına çıkan kitlelerin Einstein'i olmakla, azılı bir gericidir sonuçta, şimdi sıkı durun, doğrudur bu, çünkü atomu parçalayıp, Hiroşima ve Nagazaki'ye gösterdiği nezaketin aracısı olmakla zaten günahkar ve bir katildir o!.. Ama Kabil'in çocukları olmak ve birer karınca ezen olarak hepimiz onun tilmizleriyiz.
Bunu ben söylemiyorum ha, pişmanlıklarına bakın anılarında, buna yakın bir sözü var onun, çok açıkça dile getiremez tabi, neden, dediğimiz gibi linç edilmeyi mi beklesin adam ey vahşiler, at sahibine göre kişner!..
 Ama yine de unutmayalım, Kabil'in çocukları olmak ve birer karıncayiyen olarak hepimiz onun tilmizleriyiz. Uygarlığımız öylesinedir bizim.
Bir sorun daha var, muhasebeci aydın mıdır ya da bir fizik profesörü... Bizim aydınların insanlara saygı noktasında korkunç arazları var, ne de olsa sonradan görme bir toplumun, uygar olma uğraşısı veren mudileri... Bir kere şunu bilmeli onlar, muhasebeci aydındır evet, bir fizik profesörü kadar, kimse fizik bilmek zorunda değil, aydın kişi işinin erbabı, bu konuda derin fikirler edinmiş, sözüne güvenilir kişi demek, mesleğinde yol alabilmiş herkes aydındır, çoban ve çobanın az gelişmiş yaratıklarla dolu ülkelerde ki azılı düşmanı, başkentimiz Samsun diyen manken bile!..
Mesleğini etüt etmiş, kitaplar hatmetmiş muhasebeci kesinlikle aydındır, muhasebeci dili o kadar farklıdır ki -fizik gibi- envanter, poliçe, kur, vasıtasız girdiler, plasmanlar sayamıyorum çünkü bilmiyorum, ama o dilin ne denli anlaşılmaz, özel bir alan olduğunu ve korkunçluğunu biliyorum, muhasebeci demek bir kere Marks'ı biliyor olmak demektir, bu kadarı yeter sanıyorum.
Oysa fizik profesörü elbette aydındır ama o Marks'ı bilmeyebilir, muhasebecide Frank Oppenheimer'i, ikisi de aydındır sonuçta, ama biz öyle ön yargılara sahip bir toplumuz ki, bir muhasebecinin aydın olacağını asla kabul etmeyiz, gözlemleriniz yetecektir bunun doğruluğuna, çünkü toplum, hangi alanda korkunç bir geri kalmışlığın içindeyse, ona hayranlık besliyor, teknolojimiz sıfır düzeyinde, öyleyse çıplak kabloyu eliyle tutabilenlerin ülkesinde, bu işin abc sini öğrenen ya da öğreten fizikçi kutsal isyanın, kutsal adamıdır.
Normal!..
Peki Matematik Köyü neden eleştirilmeli; açınlar bunlar işte, geri kalmış toplum, Don Kişotlar ve şövalyelerin, bir karınca adımı ilerleyebilmek için, ölümü göze alanların ülkesi olduğu için... Ağzına bir parmak bal çalarak uykuya dalanların, -açıl susam açıl kapılarının- ecinni masalları, mağara diyarları olduğu için!..
Ama iş diye yapılan erdem dolu ahkamların, Koçeroluk namına yapılanların hiç biri gerçek bir kalkınma ve dönüşüm için; Bir işe yaramıyor, tam aksine geri kalmış ülkelerde kaçınılmazlıkla, sönmeye mahkum mum alevleri bunlar, geri kalmış ülkelerin tek bildiği şey Don Kişotlar yaratmak zaten, onlarında bir kurşunluk canı, bir sıkımlık boğazı var.
Çünkü bu tür çabaların, beyhude Köroğluculuğun -üstelik danışıklı döğüş- saltanatında, boşa kürek çektiğini bilmeyenler, bilmek istemeyenler, renk dolu vahalarında, çiçekli bostanlarının, dikensiz, 'çoban aldatan namlı' gül bahçelerinde ne sonbaharı görmek isterler, ne yaklaşan kışı, ne de nükleer kışı!..
Basın bu varyetecilerle çalkanır, bir kamulaştırma yaygarası çıkar köylerine, bin kişi toplanır, bayrak sallarlar, çığlık atarlar, makinenin önlerine yatarlar ve Ali Nesin'in babası gibi eğreti bir heykelini dikerler sonunda ve konu kapanır. Sonra... Devam muhasebeciyi küçümseyen masallarıma, devam aydınlık dolu şarkılarıma... 'İzmir'in dağlarında oturdum kaldım'.
Oturacaksın hem de ölene dek!..
Ali Nesin, Türkan Saylan bu bilinçli haramiliğin ve boşa çekilen küreklerin hem kahramanı, hem kurbanı ve hem de göz boyamakla ömür tüketen işbirlikçi Hanusenleri, yani hainleridir!..
Buna da şükür diyenlerin toplumunda, avunarak ömür geçiren, bir bardak çay parası için kavga edenlerin yurtluğunda -haklılar, gelir dağılımı adaletsizliğinde ve 'özgürlükten yoksun basınları' , -yalan haber üretiminde-, dünya birinciliğini kimselere kaptırmıyorlar çünkü -bakınız basın!-, doğallıkla heykelleri dikilir onların!..
Bu aydınlar, tek sesli olmakla övünen bu Don Kişotlar, böyle bir ülkede bu tür bir girişimin ödül alacağını, barbar batı uygarlığının alkışlarına mazhar olacağını bilmezler mi, ama neden yarın yok olup gidecek bu girişimlerin, keyfe keder münadileri -çığırtkanları- oluyorlar da, toplumda gerçekten eksikliği hissedilen bakış açıları ve düşüncelerin savunmanı olmuyorlar... Olmazlar, çünkü başlarını kaldırdıklarında, 'Karşı koymak bile bir tür işbirliğidir' sözü var Fransız düşünürün!..
Gelir dağılımının adaletsizliği olduğu sürece, üretmesiz, dolar kaçakçılığının ve bina ile zina toplumu olduğumuz sürece, benim darbem, senin darben tasmasıyla dolaştığımız sürece; Matematik Köyü'nün bir çakmak taşından yükselecek kıvılcım olduğunu bilmiyorlar mı...
Kurdukları derneklerin bağışıyla -ot gibi biten, okumasız kızcıkları- eğiterek cehaletin önüne geçilemeyeceğini bilmiyorlar mı....
Biliyorlar ama kısa yoldan derviş dede olmak gibisi var mı dostlarım, kısa yoldan heykelleri dikilmek gibisi var mı, kısa yoldan, yalı balkonlarından, havuzlu köşklerden % 25 lik komisyonculara afra tafra yapmak gibisi var mı!,,
Gerisi teferruat...
Bir kere aydınsan eğer, fason burjuvazini eleştirmeyi bileceksin, burjuvazin dış güçlerle bir olup bir adet marulu 7 tl ye satacak kadar vatansız, yalnızca marketler zinciri kurarak iş görüyor, montaja iman ediyor, hiç bir teknolojik girişimin altına elini sokmuyorsa yüz yıldır, halkı sömürmek gibi allahsız ve kitapsız bir imansızlığın tasmalı maymunluğundan başka hiç bir şey bilmiyorsa eğer, sen Matematik Köyü kursan ne olur ki, sana -marulcu- market zincirlerinden bir -bağış gelir- arada bir ve onlar marulculuğa, sen de iki kere iki her zaman dört etmez yavrularım zıp çıktılığına, alfabetik gevişlerine ve gevelemelere devam edersin, yalnızca o olur!..
Dışardan profesör geliyormuş, ah Macarlar geldi bu ülkeye, Almanlar geldi, Avusturyalılar geldi, gerçi İngilizlerde geldi kesmek için ama (!), üstelik en çok onları sevdiniz, Stokholm Sendromu kurbanlarım benim, celladının aşıkları!
Peki ne değişti, dışardan gelen ve başkasının eşeğini ıslık çalarak güden bu meymenetsizlerle, size kendiniz olun demedi mi Büyük Önder... Demedi!.. Vallahi ben sizinle baş edemem!..
Batının verdiği tüm ödüllerden kuşkulanıyorum. Örneğin, Bush geldi Orhan Pamuk, Nobel alabilir dedi mi, demedi mi... Ve aldı, buyurganı kim bu işin, Irak'ı kan gölüne çeviren, tarihi eser haramisi bir ülkenin Nemrut'u...
Daha neler, bunu es geçtikçe, görmezden geldikçe siz 2,5 kız çocuğunu okuttuk diye daha nice Fields madalyaları alır, -nah-oş demesinler!- ve nice Nobellere kavuşursunuz dostlarım!..
Çünkü Yaşar Kemal'e verilseydi ödül, Anadolu'nun mitik, dillere destan kültürü ve edebiyatı dünyaya şan olacak, adımlarımız hızlanacak ve coşkuyla koşacaktık biz. Ama Orhan Pamuk diye dünyanın her yerinde geçebilecek, kimliksiz ve dili cinsiyetsiz, yani Türkçe olması dışında Türki hiç bir öğe barındırmayan, son derece yeteneksiz ya da bilinçli bir seçim olarak bu yolu izlemiştir ki -bu doğrudur-, böyle kolonyalist bir romancıya verdiler bu ödülü...
O da, onları utandırmadı, 'Kafamda Bir Tuhaflık' gibi herzelerle önce yoksulları -cümle Mevlutları- günah keçisi ilan eden bir 'aydın-meczup!' kisvesine büründü, ödevini bitirdi -oysa bu sade suya tirit, klişeci muharririmiz, otu-çöpü roman sanan kelamcımız, böyle bir zihniyetin, -koca-karı-çocuk-kedi zincirinin bir halkası olduğunu bizden daha iyi bilir, sonunda bir de fare vardır bu oyunun tabi- ve sonra beklendiği gibi, sahibinin sesi kıvamında bir rütbeye terfi etti ve Einstein gibi, farklı kulvarda bir mareşalimiz olarak; 'Göçmen' statüsüne geçti ışık hızıyla, yeni dünyada yeni romanlarını patlattı, Nagazakiler üzerinde!.. Şimdi bütün eblehler iman ediyor ona!..
Adını bildiğiniz piyanistimiz, sırf batıda konser veriyor diye, Mozart'a eşdeğermiş gibi bir algı yaratılıyor, medyamız -dışardan- denetim altında zaten bizim, bu zat bir yorumcu oysa -tanımlara göre, sanatçı statüsünde bile değil- başkasının melodilerini tıngırdatıyor, o da olayın farkında tabi, eleştiriler artınca besteye yöneldi, Nazım'a adanmış bestesini dinlediniz mi, Nazım logosunu sömürmeyen ne komedyen kaldı bu ülkede, ne de manifaturacı, bir kaçımız hariç!..
Bu beste -bir kolaj kolaylığı ve tınmazlığıyla örülmüş!- o kadar kötü ki, utandım demeye utanıyorum ve duygu sömürüsü bu kadar olur diye düşünüyorum artık, haksız mıyım, öyleyse biraz Bach, biraz da Schubert dinleyin de senfoni neymiş, beste neymiş anlayın ve iki kulaklı müzisyenlerin, hangi amaç ve buyrultularla, Nazım'ın, onun bunun gölgesine sığındıklarını görün!..
Ölmüş eşek kurttan korkmaz ve çıkmadık candan ümit kesilmez ama!..
Tarih Barbiana Okulları, Finlandiya Reformları, -çocuklarının ölüm ve sefaletine göz yuman- Jean Jack Rousseau'nun eğitim üzerine fermanlarıyla dolu dostlarım, hepsi birer anı oldular, geri kalmış ülkeler geri, sömürenler, barbarlar ve dünyanın despotları hep ileri, hep uygar ve hep kan içici, ne değişti sorarım!..
Batıdan gelen her ödül Truva atlığının işaretidir ve onu alanlar bizi içerden vuran işbirlikçilerdir. Bu bir görüş saygı duymak zorundasınız, nasıl aydınlarınız yalnızca giyim kuşam üzerine geveliyor, yapılan her şeyi yerin dibine batırmak skolastikliğiyle ömür geçiriyor ve üniversite açmayı bile, k-ırk dereden su getirerek!- zul görüyor.
Bize dört yüz aydın yeter diyen ve -gaita- yemek işkence değildir diyen fizikistlerinizle ömür geçiriyorsanız, erkleri, hükümetleri eleştirmekten başka hiç bir şey bilmeyen, ama nasıl oluyorsa -onun arka bahçesi- fason burjuvaziyle işbirliği yaparak, 'İt ürür kervan yürür' ideolojisine taparak, savunarak, eğilerek yürürlüğe koyan bu -mason, fason ve işbirlikçi, kara'ydınlıkçı, falcı ve dindarlığını evinin gizli köşesindeki mihrabında uluyarak geçiren aydınlarınız yol gösteriyorsa size-, beni de dinlemek zorundasınız, onlara çok görmediğinizi bana da görmeyin ne olur...
Korkmayın bir şey değişmeyecek!..

2 Ağustos 2018 Perşembe

SANAT

 
Sanat estet duygusunun (güzele düşkünlük) dışa vurumudur.


 
Peki güzel nedir, güzelin anlamı hiç bir şeydir. Çünkü güzel ortak yargılarımızdır sonuçta, biraz ileri gidersek vasatlığın saltanatıyla karşılaşabiliriz. Milyonlarca arabayla yarıştığınızı düşünün, hepsi aynı hızla yokuşu çıkamaz, bir tanesi doruklarda gezerken, pek çoğu eteklerde dolaşacaktır, vasatlığın saltanatı garip bir şey değildir, yalnızca budur.

Sanatın bir kavannisinin ya da kronolojisinin olması, mezar taşı ideolojisinden başka bir şey değildir, üstelik bir koçanı tutulmak nezaketine erişen, kavuşan kadar, bir o kadarda unutulan vardır bu hengamede...

Gerçek ereği ölümsüzlükse bu kavgaşımın, her insan ölümsüzdür diye düşünebiliriz. Çünkü eşi ve sonu olmayan bir yaşamı süslemek, onu onurlandırmak gibi bir işlevi vardır her insanın, bu baht hiçliğin bütün temellerini yerle bir eden biricik kanıttır tüm evrende, her insan bunu bizim için yapar üstelik ve her insan ölümsüzlüğü hak eder, erdemli olmanın yollarından biridir bu tanrı katında ve tanrının bir borcudur bu bize, tanrı ötekiyse, madalyonun öbür yüzünde de biz varız öncelikle ve bu paranın yazısı da  turası da aynıdır belki de!..

 
Picasso, Franko faşizmiyle ilgili -sözde- Guernica'yı yapmıştır, bir duvar resmi formunda, başkaca bir tavrı da yoktur bu konuda, o zaten yoksulluk, eşitsizlik, devrim gibi konularla pek ilgilenmemiştir, bir portre ressamıdır, renkçidir ustalıkla ve en önemlisi de yenilikçi bir ressam değildir ve tarzı bir ilkin sunumu da değildir, belirtildiği üzere mağara çizgilerinin versiyonlarıyla, Afrika renklerinin bireşimidir, ama kapitülasyon çağları bittiyse de, manipülasyon çağları bitecek gibi değildir dünyamızda...


 
Bilineni yinelemiş olalım, Einstein'in görecelilik kuramı dünyayı sarsınca, bir intihal -çalmayı akıl etme- varsağısına gönül indirip, bu kavramı resme taşımayı, primitif bir biçimde olsa da öngörmüş, çağın sürümü ve zorunlu bilitinin dinamiğiyle de, Paris - Madrid düalizmi arasında popülizmin duvarlarını yıkmayı başarmıştır.


 
Bitmedi kadınlara karşı nobran, despot ve dikteci -diktatör kavramı buradan gelir- ve dikte ettiren bir ölümlü olarak, kötü bir ünün sahibi olmuştur.

Konumuzla ilgili değilse de, sırf oyun içinde oyunun gizemlerine erebilmek için deneyelim, eğer bu resim anlayışını bir doğulu  'ele geçirmiş' olsaydı Methuselah bakın neler söyleyecekti; Bu güneşin kavurduğu, perişan toprakların vatanından çıka gelen doğulu, resim sanatını özümsemeye ant içmiş, primitif çağların görüngüsünü hatmetmiş, renkler,  doğu çarşılarının tanrısal bir bağışı gibi göz alan bin bir çeşitliliğinin derinliğini süzerek, bir özüt gibi tuvali kaplıyor, gören gözleri hayran bırakıyor, perspektif alabildiğine primitif, çarpık doğu zihinselliğinin tüm çizgileri var portrelerinde, ressam düşkün topraklarının insanlarını hakkıyla yansıtıyor, bakışları bir yere odaklanamayan umarsız ve yoksul figürler, ressamın profesyonel becerisiyle panoramik görsellere dönüşüyor.

Doğunun insanlarının açmazı, sanki felçli, parçalanmış zihinsel yapı, ancak bu denli yansıtılabilirdi, dikkat dağınıklığı, yıkıntılar arasında ilahi ve dünyayı seyre dalmışlığın acziyle bütünleşen; erdemli bir savunma bu, çağımız bir ressamla tanışıyor ve doğuyu bize bir kez daha bahşederek, kendimizi de tanımamızı sağlama yolunda bir adım atmamızı öngören derin portrelere imza atıyor, resim sanatı insanı anlatma yolunda bildik formlarını, fersah fersah geride bıraktı, resim anlayışı yeni bir kimlik kazandı onun fırçasıyla ve çağ yeni bir ressam, özgün bir sanatçı kazandı!..

İşte Picasso 'dilendiğinde' böyle biri!.. Siz baktığınız pencerenin kurbanlarısınız!..

 
Peki Picasso neden büyüktür, büyük değildir, çağ efsanesini yaratmak zorundadır, uygarlığımız genelde kafeini alınmış sanat erbabını öne çıkarmakta hiç bir beis görmez, o 'Karşı koymak bile bir çeşit işbirliği olabilir' mottosunun gönüllü kurbanı, hayranı ve kahramanı olmakla, sözde ilerici, aydın, işçi, eşitlik özlemi içindeki kitlelerin, ambalajı göz alan ve arada bir Mozambik'den, Burkina Faso'ya, Gulag'dan, Auswithcz'e kadar özdeyişler üretip, türetip serflerin, paryaların ve tarih boyunca sınıfta kalmaktan başka hiç bir becerisi olamamış arkaik proletaryanın; sözcülüğüne savunur artık.


 
Kimisi Goethe gibi, sonunda nedamet getirir bu konuda ve giderken, hiç olmazsa, 'Işık daha fazla ışık' der, diyesim hiç olmazsa kendini bilir. Çünkü, karanlıkların olmazsa olmazımız olduğunu anlar ve görür artık. Kimisi Max Ernst gibi gerçekten yenilikçi bir resmin peşine düşer, ama onu kimse anlamaz, neden, dedik ya aydın olmak ya da gelecekçilik, ilericilik bile; bu dünyada anlaşılır -daha doğrusu- düzenle işbirliğinin tezahürü bir arketip olmak zorundadır, yoksa saçmalıyordur insanlar, görülmedik delilikler sergiliyordur, anlaşılamıyordur bir türlü vb!..


 
Örnekçe; bunu bilen ve sezen Malevich, devrimlerin, reformların, restorasyonların hep aynı kapıya çıktığını anlamış, sezmiş olacak ki boş tuvali duvara asarak uygarlığımızı protesto etmiştir, o değişen tek şeyin 'değişmeyen' olduğunu anlamıştır.


 
Duchamp ise, başka bir versiyona yönelmiş bu ikilem içinde ve pisuvarı enstelasyon, resim ya da güzel sanatların bir objesi olarak insanlık sahnesine, fütursuzca sunarak -ilk kez sanata karşı sanat yapılıyordur-, anlaşılır bir kurnazlık, haylazlık ya da açıkça bir meydan okumayla; sanatın aslında, düzen içi, kurulu mekanizma veya anlaşılır doğamızın öylesine ve değişkesiz, görsel ve bildik yinelemeleri ve zaman geçtikçe yeniden piyasaya çıkan, arzı endam eden ürünleri olduğunu haykırmakla yetinmiştir.


 
Göğün altında yeni bir şey yoktur ve olamaz. Onun için bir yinelemeyiz biz.


 
En şaşırtıcı ve belki de dehşet verici yanıysa sanatın, bu aşamalarda, uygarlığımızın tüm bu devrimci, karşı devrimci, öylesi ya da üstün körü olan veya bize olağanüstü gelen, gerçekten yenilikçi ürünlerini kendi potasında eritip, usa sığmaz biçimde bir absorbe etme -tolere etme de diyebiliriz-, güncelleştirme, olağanlaştırma yeteneği göstererek, her şeyi sıradanlaştırma, anlak içi süblimasyonlarla, giderek anlaşılır kılarak, değersizleştirme, yoksunlaştırma ve işte sanatın her şey gibi öylesi bir ürünü olma, düşüncenin bildik insiyaklarından biri -yaratım-, olağanüstü olma özelliğini; hepimizin anlayacağı bir seviyeye indirme sihrini- büyüsünü- tansığını, ne derseniz deyin imansızca, insafsızca, acımasızca gösterebilmesidir.


 
Bunu zamana mı borçluyuz, her düşüncenin insan ürünü olmakla giderek olağanüstülükten uzaklaşmasının ortak bir yazgımız olduğunu anlamamızdan mı kaynaklanıyor bilemiyoruz.

 
Sonuçta sanat özü baz alındığında ilericidir kavramı, savunması, donesi veya ileri sürme biçimselliği; bir şehir efsanesi, yalan söyledikçe burnu uzayan bir Pinokyo masalı, bir tür galat-ı meşhurdur.

 
Sanat yaşamın bir parçasıdır her şey gibi, sıradandır ne yazık ki...



 
Evet yaşamımızda her şey; olasılıklar, olağanüstülükler, şaşırtılarla doludur ve Platon içimizdedir bizim, Rotschild içimizdedir, Robinson Cruose içimizdedir, Şeyh Bedrettin ve Yunus içimizdedir.


 
Yaşam bizi nereye sürüklüyor, çabalarımız nereye götürüyorsa biz oyuz.


 
Sonuç şu; Uygarlığımız et ve kan uygarlığı hala, cinsiyetin açmazlarıyla, genlerimize sinmiş şiddet duygusuyla, aç gözlülüğün pençesinde paramparça olan kitleler ve adına kapitalizm -sermayecilik- dediğimiz vodvilin oyuncaklarıyla ve blody maryleriyle kadeh kaldıran ve yaşamı cadı bayramlarıyla avunarak, rol kaparak, kurban olarak, payına düşen; negatif ya da pozitif motivasyonlarıyla ömrünü tüketen materyalleriyle -bir canlı türü olarak, hominid- geçip gidiyoruz biz.


 
Uygarlık modelimiz değişmedikçe, sonuçta bir primat, ilkel bir dürtülenim, amipyen bir hücre topluluğuyuz biz.


 
Bitmedi; bunu Salvatore Dali, Picasso'dan daha iyi bildiği için, yok çok daha dürüst olduğu için, ben dolaristim, paraya tapan bir işbirlikçiyim, başka bir şey değil diyerek, olan biteni -gerçek bir devrimci sıfatıyla- özetledi.


 
Buna inanmıyorsunuz değil mi, inanmıyoruz, çünkü bizler uygarlığımızın ürünleriyiz. İnanmak bir sonraki -türe- kalıyor, gerçek zaman alıyor ve yüzyıllar evrenin kadranında saniyelerle ölçüldüğü için, olan bizlere oluyor ne yazık ki, bizler onların öncülü ve kurbanlarıyız.

 
Bu durumda, kaçınılmaz işbirliğini bilen, insanlık tarihçesinin birer kurbanı ve ama açıkça itiraf etme dürüstlüğünü gösteremeyen ve kahramanlığa soyunan ucuz birer Picassolarız biz!..


 
Geçenlerde çağımızın Azev'i -hainler kralı- bir eleştirmenimiz, 'Solun rantını yemedi' diye bir başlık attı köşesinde, evet hainler kralı bizlere göre, ama inanın içimizde en dürüstü o... Hem oynadı, hem söylemek dürüstlüğünü gösterdi çünkü yaşamında, doğrusu bu değil belki, ama uyumaktan ve ayaküstü düş görmekten iyidir.


 
Nedeni de şu, düşmanlarımı dostlarımdan daha çok severim, çünkü onları tanır bilirim, ama dostumun ne zaman ne yapacağı konusunda bir önlem almam olası değildir yaşam boyu, ihanete açık bir kavram dostluk.


 
Çünkü dostuma güvenirim, güvenmek zorundayım ve ne zaman ihanet edebileceğini de hiç bir zaman bilemem, düşmanım için böyle bir sorun yaşamadığım için ve ihanet eden bir düşman tarihte görülmediği için, düşmanımı daha çok beğenir ve hatta severim!.. Bize acı veriyor biliyorum, ama işbirlikçi olan dostlarımızdır ne yazık ki...


 
Tarihimiz, insanlığın ikilemi, açmazları ve umarsızlıkların yinelemeleriyle doludur ve ölülerimizin üzerinde yükselen bir ceset, et ve kemik, dahası bir -kül- yığınıdır uygarlık dediğimiz incelikler ve hiç bir şey değişmemiştir, o günden bugüne...


 
İnsan türü kökten değişip, evrilmedikçe de değişmeyecektir!..