18 Mayıs 2019 Cumartesi
pandül
SARKAÇ
(Pandül)
Yokluk, insansıl olanın ürettiği bir kavram olarak, varlığıyla; varlığı düşünmemize, töz ve nen olarak tinsel alanını genişletmemize olanak tanırken, varlıkta yine kendinin üretebildiği bir kavram olarak yokluğu düşünmemize, algı sınırlarının içinde devinmemize olanak tanıyor, izin veriyor.
Peki, varlık ve yokluk dışında henüz düşün alanının içinde varsayıp tutamadığımız ne, ussal kavramlarımızın çerçevesinde yer etmesini sağlayamadığımız olabilirliklerin, olasılıkların harmanı ne, o nerde, kim o, bir töz mü... Onu tanrı kavramı ile geçiştirip sınırlıyor muyuz yoksa, tanrı soyut bir kapılım, kapsanım olarak
bizim erinç içinde olmamızı sağlayan bir araç, bir arka plan konumunda mı, yoksa tanrıyı aşabilmek ve ötelerinde bir düşünce ya da olabilirlikler okyanusunun içinde yüzebilmek bizi daha büyük çıkmazlara mı sürükleyecek ve yoksa bir kozada bildiklerimiz aritmetik hızla artarken, bilmediklerimizin geometrik biçimde artmasına neden olması, bilinmeyenin katlanıp çoğalması, kimliğimizin bunalımlarını artıracak diye mi korkuyoruz, durağan konumda aşılması gereken tanrı değilse, düşünce alanımıza nelerin girmesi gerekiyor, hangi düşünsel yapıyı, parçalanım, dağılım ve toplanımları anlağımızın sınırları içine buyur etmeliyiz henüz bilemiyoruz biz...
Öyleyse aşılması gereken biziz, özbeöz kendimiz. Temel sorun buysa henüz hiç bir şey bilmiyoruz demektir. Bir illüzyon ve normatif adlandırma, format çağlarında olmadığımızı kim söyleyebilir.
Gelecek çağlarda sanat ve düşünce kurumsallaşacak, bireyler yok olacak ve gruplar, kurumlar varlığımızın düşünsel devinim ve evrimsel akışına ön ayak olacaklar, düşünce kendi başına üreyen tüzel bir kişilik olacak artık ama evrenin ve varoluşun gizini hiç bir zaman bilip ele geçiremeyeceğiz biz. Soyutuz diye bir soyutlama değil bu, o sürekli değişen ve gelişen bir organizma, bilgilerimizle gelişip değişen, bilgilerimiz ona paralel olarak değişip değişecek ve sonsuza dek sürecektir bu paradoks... Bilgi sonsuzsa, ki öyledir, değişimde sonsuzdur, algıda ayrıklar bütünüyle yol alabilen bir sonsuzluk olabilecektir, günün birinde bilgi kotlama ve bakış açısı ise eğer ve bir sınırlama ve vücut bulma ya da bedenleştirme ise bilgi, bir kısırlaştırma ya da daraltma biçimi olarak, doğmadığımızı savlayabiliriz, değişkenlik ve öğrenim görecelidir, gerçekte töz.
Öyleyse düşünsemede bildiklerimiz bir anlamda bilmediklerimizdir bizim. Bilmediklerimizde, rafın ya da duvarın arkası erişemediklerimiz belki de göremediklerimizdir, onlar henüz bilinmeyen sınıflamasına bile girmeyen, girmesi gerekmeyen, oluşum dışı birer mekaniklik, çark birliği veya gözlerimiz ve ellerimizin amigdala ile ortak ürünleri olan yokluğunda ötesindeki -şimdiki gibi- varsayımları olabilir. Ama savın her türlüsü bir gerçekliktir ve düşünce varlıktır aynı zamanda... Bütün bunlar bu nedenle bir düş diyebiliriz çünkü varlar. Var olan düşlenen, düşlenen var olandır.
Sonuçta kendimizi aşamıyoruz, varız ama yok denecek kadarda cüziyiz biz. Ne acı, ama belki her şey cüzi ve belki her şey devasa, yetersiziz aynı zamanda... Evet yazıdan daha güçlü olan, olabilen çok şey var, algı var. Sözcüklere sığmayan, sözün görmediği bilmediği sınırsız şeyler var, bütün diğerlerinden güçlü olan bir ruh var örneğin, dibimizde ve bize ne kadar yakın ama bizden sonsuzlayın uzakta o... Bir ruhu bütünüyle harflere nasıl dökebiliriz, biz bunu bile yapamadık ve gerçekleştiremedik henüz, öyle sonsuz ki biz onun komik bir parçasıyız, belki sır onda saklıdır ama o bizi görüyor biz onu göremiyoruz, bütününü görmemiz olası değil.
Öyleyse bildiklerimiz de, bilmediklerimiz de, rafın ve duvarın ardında görmediklerimiz, göremediklerimizde bir düş gerçekte!.. Her şey bir düş. Çünkü başı sonu belli olmayan her şey ancak bir düş olabilir. Ona düş diyen biziz ve düş kendimiziz!..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder