BİR YENİ
ÇAĞ MESELİ
‘Aforizmalar’
Gösterge bilimci Umberto Eco; gerçek yaşamda, Napolyon’un
Elbe adasında sürgünde ölmediğini,
Britanyalı süvarilerce kaçırıldığını, ya da günün birinde Einstein’ın
yanıldığını öğrenebiliriz, ‘gerçellik’ ne yazık ki değiştirilebilir, ama
kurguların dünyasında Emma Bovary ölmüşse, artık gerçekten ölmüştür, onu bir
daha diriltemeyiz. Bundan ötürü teoremde
gerçeklerin değiştirilememesi gerekirken, tam aksine kurguların dünyası
değiştirilemez ve dokunulamazdır diyor...
Bu parça andante mi çalınır, allegro mu, bilinemez ama; Rahibin biri kırlarda dolaşıyormuş, uçsuz
bucaksız arpa tarlalarından geçerken, köylünün biriyle lafa tutuşmuş, sözün
kızıştığı bir anda rahip demiş ki: Kutsal kitaplarda her şey var!.. Köylü
şaşkınlıkla tarlaları göstermiş ve buradan kaç ekmek çıkar oda var mı demiş. Rahip
bozuntuya vermeyerek: efendimiz bilmediğimiz şeyleri ehline sorun diyor
deyince, köylü başını sallamış ve değirmenci bilir ama o zaman kutsal kitaplara
ne gerek var demiş...
Bu mantık yürütümü gene de sakıncalıdır, çünkü Hz Ömer,
Kur’an dışındaki kitaplar için: Bu
kitaplarda yazılanlar Kur’an’da varsa bunlara gerek yok, Kur’an’da yoksa
bunlara ne gerek var demiştir!.. Dogmatizmin insan soyuna yönelik bir tür
sapmaya yol açacağını söylemeye bilmem gerek var mıdır. Tanrı dört kitap göndermiştir, Zebur, Tevrat,
İncil ve Kur’an, bunların en kâmil ve yetkin olanı Kur’an denilir ve diyelim ki
Kur’an’da her şey vardır ve başka hiç bir kitabı okumaya gerek yoktur ama bu
düşünceyi ilk önce din ehli ve ulema bozarak, karşı çıkar; bir sürü içtihat,
meal ve tefsirlerle sizi boğuntuya getirir ve yanında da armağan olarak bir
Kur’an verir. Bu açımlara Johann Heinrich Füssli’nin Aforizmalar adlı
yapıtından ötürü sürükleniyoruz. Füssli, 1741 Zürich doğumlu (Ölüm 1825 Londra) bir heimatlos
(yurtsuz), William Blake ile dostluk kurup Royal Akademi’nin kapısından içeri
girebilmiş bir tuval büyücüsü. Sihirli paletiyle erotizm ve düşsel fantastiği
önelleyerek, görkünç ve yadırgatıcı anıştırmalarla dolu tablolarında,
sürrealizmin ilkincilerinden biri
olmuştur diyebiliriz. Yapıtları Homerik ağızla, Nibelungen destanları ve
Shakespeare diyalektinin gizençli görsel yorumları olarak kabul edilir. St Paul
katedralinde elementlere dönüşmüş uykusunu sürdüren Füssli’nin yapıtları,
günümüzde Tate Galeri ve Zürich’teki Kunsthaus’ta sergilenmektedir.
Bilinçaltının kıvrımlarında
kalıp, ikindi güneşinde yaşanmış, yalımlarla gelen bir düş gibi,
Kurosava’nın Dreams’ında parodik bir
anıştırması canlandırılmış (belki buda bir düş) bir öykü var: Ressam ormanda
büyük bir utku içinde ağaçları resmetmektedir, oradan geçen Japon köylüsü: Bir
rüzgarın ürperttiği ağaçlara, bir ressamın
tuvalindeki (cansız ) ormana
bakmaktadır. Filmde sahne bu görüntülerle biter. Öyküde ise köylü ressama ne
yaptığını sorar, ressam ağaçları yapıyorum der, köylünün söylediğiyse, orada
gerçeği varken niçin yapıyorsun olur.
Burada gerçek sanatın göreceli de olsa bir tanımı yatmaktadır. Köylü
belki bilisizce de olsa şunu demek ister: Sanat benim anlağımı tersileyen
şeydir. Bu durumda doğada gördüğü ağacı bir kez daha görmek istememektedir,
eğer görecek ise artık bu ağacın kendisi olmamalıdır, hiç olmazsa aynadaki bir
yansısı (mekantif görecelik) ya da anlaktaki öznel tersinirlik, örneğin
tutuşmuş bir ağaç veya tûba (kökü yukarda dalları aşağıda) gibi meleksi bir
primitiflik; usdışı bir yapıntı izlerini taşımalıdır.
Füssli’yi, skolastik çağ
sonlarındaki, rönesans öncülleri olan Hieronymus Bosch ve Brueghel’le çağdaş sanırdım (!), Ken
Russell’in Gotik filminde, Mary Shelley ya da E.A. Poe’ya, bir gönderme olarak düşündüğüm süslü pirinç
karyolada -çığlıksı bir fısıltıyla- aniden beliren satyr ya da büyücü kara
cüceyi bir Füssli tablosu olarak hayal ettiğimi düşünebilirim. Nedir ki özellikle Bosch’un tabloları bir
düşkıran, acınçla umarsızlaşmış, çıkar yoldan yoksun paralayıcı bir ruhun,
‘usdışı’ çığlıklarını anıştıran bir haykırı, bir son iç çekiştir sanki... Ressam, bu tabloları yaparken, günahsızların
yakılışına ortak olmuş; arınmış, tanrıça
yüzleriyle, kulakları çınlatan ‘cadı’ yankılamaları altında, eli sepetli
kızların yaşamdan koparılışına tanıklık etmiş ve dilencilerin, dilsizlerin,
körlerin, sefihlerin tükenişine, tanrısal cezalara çarptırılmalarına,
sanki önayak olmak durumunda
bırakılmıştır. Hieronymus, resimleriyle günah çoğaltan, göksel yargılar peşinde
koşmuş; ama düşkün yaşamını yeryüzünde
sürdürmüş bir azizdir. Çünkü o engizisyonun tam ortasında bulunmuş,
insanın insanı kurban ettiği, kanibalist (insan eti yiyici) bir dünyada, tanrı
sözcüsü papanın, haktanırlığı onun elinden olan kralın vasıtasız vergilerle,
bir veba salgını gibi çöktüğü kara Avrupası’nda, apokaliptik bir holacaust
kıskacında, özkıyıcı bir yaşam sürmek zorunda kalmıştır.
Bunun belirtisi sıradan
öylesinelikler değil, sanrısal cehennemler, metamorfozik hayvanlar, girdaplar,
oyuklar, ‘biyohomo’ ve düşkıranlar olacaktır.
Bosch yaşadığı çağın çevreninde,
acınası bir yaratık olarak, yeryüzünden
geçmiş, ama içine
düştüğü-düşürüldüğü cehennemi can havliyle resmederek, belki sonradan
geleceklere, olacakları muştulayıp!
Tanrı’nın insana bağışladığı en ‘insansı’ yeti olan usu çağrılamaya
çabalamıştır. Belki yaşadıklarının da
bir düş olduğu sanısıyla, onların bedenlenişini görmek istemiş, cismani tine
kavuşturma yoluyla, ‘acımasız gerçekle’ yüz yüze gelmekten kurtulduğu umarına
kapılarak, olası her ölümlünün baş vurmak isteyip, bin bir hevesle özendiği, ama esinin kime bağışlandığının
bilinmediği, -adına sanat dediğimiz- üzünçlerle beslenmiş bağışlar ırmağında
yıkandığını düşlemek istemiştir.
Füssli bu nedenle tamda Bosch’un bir tilmizi, döneminin yarasa
ruhuyla örselenmiş, yadsınamamış ama zamanın tansıdığı (unutuşlar ırmağı),
gizil, solgun bir gölgesidir. Çünkü ortaçağ kapanmış, rönesans ve reform
yaşanmış ama yine de sağ duyu adına, ‘human’ adına, güllerin savaşı sürmekte,
kitleler ezilmekte, Robespiyer ölerek, Antuvanetler kefensiz gömülmektedir. (Severim kanı, anamın rahminde olduğu ve
giyotin sepetine dolduğu için!)
İşte bu zaman diliminde at koşturan, masalların cinperisi,
bir esin yalvacı olan Füssli, sanata ve yaşama ilişkin görüşlerini bir betikte
toplamayı düşünerek, tanrısal duyunçla kargışlanmış yaratma edimini, ruhun yedi
rengiyle harmanlayıp, boşluğun belleğindeki tayfa savurarak; ‘Aforizmalar’
adında sesleme dönüştürdüğü yapıtını
ortaya çıkarmış. Sanata bir bakış,
sanatçıya bir yordam, Şekspiryen yaşamada gönül indirmeyen bir selam olan yapıtından ilgi çekici bazı
kesitleri, artık özleme dönüşmüş bir sözcükle; paylaşmak isterim.
(32)En zayıf, en
bayağı ve en sıkıcı sanatçılar, hemen her zaman en güç, en saygın ve en yakıcı
konularla uğraşmayı tercih ederler. (33) Her kim ki değersiz bir nesneye değer
kazandırır, işte o güç, coşku ve saygınlık sahibidir. (47) Yaratı, hayat verir,
buluş hayatı keşfeder. (57) Parıldama bayağılığın sığınağıdır. (62)
Niteliksizlik kendini gizler. (103) Karma güzelliklerden oluşan bir kütleyi
yoğurarak ideal bir biçim elde etmeyi aklınızdan bile geçirmeyin; çünkü doğada
nelerin türdeş ve olası olduklarını kavramadıkça, dünyaya bir yaratıktan başka
bir şey getiremezsiniz: kusursuz kadını yaratmak için Agrigente’nin
güzelliklerini bir araya getiren Zeuksis bunu gayet iyi biliyordu.
Sanatın aç ve anaç hayaleti adına Füssli’den bir başka algı
ve alıntımız şudur: (239) Zaman ve eylem
şiirin, uzam ve figür plastik sanatların hammaddeleridir. Öyleyse şiir doruk
noktasına, zamanı bir süre için ertelediği ve eylemi somutlaştırdığı anda
ulaşır; plastik sanatlar ise, mermer ya da tuvali kanatlandırdığı ve şimdiki
anın ışıltılarını geçmişe ve geleceğe yansıtabildiği anda. Gerekçe: Konular
olumlu, etkisiz ya da itici olabilir. Birinciler buluşun gönüllü
hizmetçisi, elverişli gereçleridir,
buluş ikincilere bir diğer ve ilginç bir yan katar, üçüncülerden ise yalnızca
uygulama sayesinde kurtulabilir, çünkü yalnızca uygulama, onun gereçler
konusundaki yenilgisini engelleyebilir. Laokoon, Haimon ve Antigone, Niobe ve
kızları, kör edilmiş Elymos, Ananie’nin ölümü, Lystra’nın şehit olması; bunlar
dertlerini bir uzmana olduğu kadar bilgisiz birine de aynı açıklıktaki
işaretlerle anlatabilen somut konulardır; yüreklerde dehşet ve acımadan
kaynaklanan bir cana yakınlığın oluşmasına neden olurlar. Çocuk’a Kutsal Kitap
çevirisini sunan Aziz Hieronymus, Bakire’nin ayaklarının dibinde, yengin
Venüs’ün şükranlarıyla karşılaşan Aziz Petrus, insanlığı genel olarak çok fazla
ilgilendirmeyen bu türden adaksal konular, bizi sanatçının becerikli
düzenlemeleri ve yüce, tutkulu esrimesi sayesinde bunca etkilemektedir; -ama
buluşun tüm güçlerini, uygulamanın da tüm yeteneklerini, yalnızca ve yalnızca
kendisine yönelik gerçek ilgimizin sezginin yakalayamadığı bir motiften
kaynaklandığı- bir eylem ya da bir olay, örneğin can çekişen Alkestis,
Eudamidas’ın vasiyeti ya da Demetrius’un bunalımının nedenleri gibi bir konu
karşısında duygulanmamız amacıyla boşa harcandığını görmek son derece üzücüdür.
Yüzyıllar öncesinde, Füssli’nin sanata ilişkin
görüşlerinden; işte bir defne dalı sunuldu ki bizlere; Yeşu’ya göre, Gibeon deresinde güneş, Ayalon deresinde yüzende aymış.
Geçmiş zamanda Belh hükümdarları varmış. Norveç denizlerinin dev yılanı süzülüyor
gemilerin üstünde, özgürlük kanıtlanamaz ve kavram, temel bir ahlak sorunuymuş
Kant’a göre, Vedere Napoli e poi morire, Napoli’yi görmeden ölme...
Rembrandt’ın, Plautus’un Önündeki İsa’sı ve Lievens’in Lazarus’un Dirilişi.
Senatörler, çağımızda bir engizisyon
sahnesi, örneğin Hutu ve Tutsilerin birbirini yokedişi, dokuzyüzondört ve
kırkdört dekovilleri, ortadoğu cehennemi, Vietkong-Kamboçya seyrüseferi... Diyesim kromozom replikasyonları yada
kıvançla sahiplendiğim keçi otlakları gibi insanlığın genositi sürüyor.
Bakın İlhan Berk, Bosch ve Füssli duyarlığında
düşündüklerini usanç dolu tininde (‘Düşünmek İstemiyorum’ adıyladır) nasılda
söylüyor, ama sözümüz ‘Et di Brutus’ derken, bir diğerinde ‘Aşkolsun’ biçeminde
yansılanabilir ve ancak sezgiyle kanıtlanabilir;
Bu dünya kadar eski
bir şey yok. Gök sayrılı. Güneş sıradan. Ağaçlar acemi. Her sabah devesiyle işe
gidiyor bir Bedevi. Her akşam kuşunu dolaştırıyor iki Çinli. Bir yinelemedir
dünya. Bin yıl sonrayı görüyor bir ağaç. Bin yıl sonrayı bir dinozor. Gazali,
kendini 7’ye benzetirdi. Homeros her sabah yürürdü. Göz için yeni bir şey yok. Korkunçluk
bunda. Zaman benim tarlamdır mı diyordu Goethe? Bilmek istemiyorum. Oturduğu
yerden Montevideo’yu görüyor bir ev. Sandalye kentsoylu. Pencere feodal. Su,
belleksiz çıktı. Tin yalnız. Ben çocukken ırmak olmak istedim. Irmaklar hep
çağırdı beni. Düşünmek istemiyorum. Dünya benim yerime düşünüyor.
Söz öldü. Tunç: Monarşik. Demir: Demokratik.
Bir akşam durup dururken dünyanın yaşlandığını gördüm. Görmek yordu beni.
Ve boşunalığın başka bir şiiri ki monarka ağıttır; ‘Üç Mezar Karşısında’ dile gelmiş ve
insansı görkünün, aynı kaygılarla aynı
kapıları çaldığı, küskün sessizliğin
dışa vurumunda, söyleyenle Kydrara’da karşılaşmıştır: İskitli değil, Etrüsklü hiç / Üç kral yatar
orda / Biri iyi, biri kötü / Biri hiç bir şey değil! /
Selçuklu değil, Osmanlı hiç / Üç padişah yatar orda / Biri iyi, biri
kötü / Biri, hiç bir şey değil...
....
Zamanın, yanımızdan kayarak geçtiği bir boşlukta yüzerken, insanlar görüyorum...
Nasılsınız diyorum, tapuyu çözdüreceğiz diyor. Zaman yanımızdan kayarak
geçiyor. Onları gene görüyorum, nasılsınız diyorum; gene tapuyu çözdüreceğiz diyor... Yanımızdan
zaman kayarak geçiyor... Füssli, loş bir ışıkta Aforizmalar’ı yazıyor.
Yüzyıllar sonra biri onu düşlesin diye, ama düşleyen hep düşlenilendir.
Yaratanın düşlediği yaratılanken, yaratılanın düşlediği yaratan olmamış mıdır.
Sevmekte sevilmek arzusundan başka nedir ki denildiğinde yanılmış mıyızdır…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder