16 Mayıs 2019 Perşembe




BİR YENİ ÇAĞ MESELİ
‘Aforizmalar’

Gösterge bilimci Umberto Eco; gerçek yaşamda, Napolyon’un Elbe adasında sürgünde ölmediğini,  Britanyalı süvarilerce kaçırıldığını, ya da günün birinde Einstein’ın yanıldığını öğrenebiliriz, ‘gerçellik’ ne yazık ki değiştirilebilir, ama kurguların dünyasında Emma Bovary ölmüşse, artık gerçekten ölmüştür, onu bir daha diriltemeyiz. Bundan ötürü teoremde  gerçeklerin değiştirilememesi gerekirken, tam aksine kurguların dünyası değiştirilemez ve dokunulamazdır diyor...
Bu parça andante mi çalınır, allegro mu, bilinemez ama; Rahibin biri kırlarda dolaşıyormuş, uçsuz bucaksız arpa tarlalarından geçerken, köylünün biriyle lafa tutuşmuş, sözün kızıştığı bir anda rahip demiş ki: Kutsal kitaplarda her şey var!.. Köylü şaşkınlıkla tarlaları göstermiş ve buradan kaç ekmek çıkar oda var mı demiş. Rahip bozuntuya vermeyerek: efendimiz bilmediğimiz şeyleri ehline sorun diyor deyince, köylü başını sallamış ve değirmenci bilir ama o zaman kutsal kitaplara ne gerek var demiş...
Bu mantık yürütümü gene de sakıncalıdır, çünkü Hz Ömer, Kur’an dışındaki  kitaplar için: Bu kitaplarda yazılanlar Kur’an’da varsa bunlara gerek yok, Kur’an’da yoksa bunlara ne gerek var demiştir!.. Dogmatizmin insan soyuna yönelik bir tür sapmaya yol açacağını söylemeye bilmem gerek var mıdır.  Tanrı dört kitap göndermiştir, Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’an, bunların en kâmil ve yetkin olanı Kur’an denilir ve diyelim ki Kur’an’da her şey vardır ve başka hiç bir kitabı okumaya gerek yoktur ama bu düşünceyi ilk önce din ehli ve ulema bozarak, karşı çıkar; bir sürü içtihat, meal ve tefsirlerle sizi boğuntuya getirir ve yanında da armağan olarak bir Kur’an verir. Bu açımlara Johann Heinrich Füssli’nin Aforizmalar adlı yapıtından ötürü sürükleniyoruz. Füssli, 1741 Zürich doğumlu (Ölüm 1825 Londra) bir heimatlos (yurtsuz), William Blake ile dostluk kurup Royal Akademi’nin kapısından içeri girebilmiş bir tuval büyücüsü. Sihirli paletiyle erotizm ve düşsel fantastiği önelleyerek, görkünç ve yadırgatıcı anıştırmalarla dolu tablolarında, sürrealizmin ilkincilerinden biri  olmuştur diyebiliriz. Yapıtları Homerik ağızla, Nibelungen destanları ve Shakespeare diyalektinin gizençli görsel yorumları olarak kabul edilir. St Paul katedralinde elementlere dönüşmüş uykusunu sürdüren Füssli’nin yapıtları, günümüzde Tate Galeri ve Zürich’teki Kunsthaus’ta sergilenmektedir. 

Bilinçaltının kıvrımlarında kalıp, ikindi güneşinde yaşanmış, yalımlarla gelen bir düş gibi, Kurosava’nın  Dreams’ında parodik bir anıştırması canlandırılmış (belki buda bir düş) bir öykü var: Ressam ormanda büyük bir utku içinde ağaçları resmetmektedir, oradan geçen Japon köylüsü: Bir rüzgarın ürperttiği ağaçlara, bir ressamın  tuvalindeki  (cansız ) ormana bakmaktadır. Filmde sahne bu görüntülerle biter. Öyküde ise köylü ressama ne yaptığını sorar, ressam ağaçları yapıyorum der, köylünün söylediğiyse, orada gerçeği varken niçin yapıyorsun olur.  Burada gerçek sanatın göreceli de olsa bir tanımı yatmaktadır. Köylü belki bilisizce de olsa şunu demek ister: Sanat benim anlağımı tersileyen şeydir. Bu durumda doğada gördüğü ağacı bir kez daha görmek istememektedir, eğer görecek ise artık bu ağacın kendisi olmamalıdır, hiç olmazsa aynadaki bir yansısı (mekantif görecelik) ya da anlaktaki öznel tersinirlik, örneğin tutuşmuş bir ağaç veya tûba (kökü yukarda dalları aşağıda) gibi meleksi bir primitiflik; usdışı bir yapıntı izlerini taşımalıdır.

Füssli’yi, skolastik çağ sonlarındaki, rönesans öncülleri olan Hieronymus Bosch ve  Brueghel’le çağdaş sanırdım (!), Ken Russell’in Gotik filminde, Mary Shelley ya da E.A. Poe’ya,  bir gönderme olarak düşündüğüm süslü pirinç karyolada -çığlıksı bir fısıltıyla- aniden beliren satyr ya da büyücü kara cüceyi bir Füssli tablosu olarak hayal ettiğimi düşünebilirim.  Nedir ki özellikle Bosch’un tabloları bir düşkıran, acınçla umarsızlaşmış, çıkar yoldan yoksun paralayıcı bir ruhun, ‘usdışı’ çığlıklarını anıştıran bir haykırı, bir son iç çekiştir sanki...  Ressam, bu tabloları yaparken, günahsızların yakılışına ortak olmuş; arınmış, tanrıça  yüzleriyle, kulakları çınlatan ‘cadı’ yankılamaları altında, eli sepetli kızların yaşamdan koparılışına tanıklık etmiş ve dilencilerin, dilsizlerin, körlerin, sefihlerin tükenişine, tanrısal cezalara çarptırılmalarına, sanki  önayak olmak durumunda bırakılmıştır. Hieronymus, resimleriyle günah çoğaltan, göksel yargılar peşinde koşmuş; ama düşkün yaşamını yeryüzünde  sürdürmüş bir azizdir. Çünkü o engizisyonun tam ortasında bulunmuş, insanın insanı kurban ettiği, kanibalist (insan eti yiyici) bir dünyada, tanrı sözcüsü papanın, haktanırlığı onun elinden olan kralın vasıtasız vergilerle, bir veba salgını gibi çöktüğü kara Avrupası’nda, apokaliptik bir holacaust kıskacında, özkıyıcı bir yaşam sürmek zorunda kalmıştır.
Bunun belirtisi sıradan öylesinelikler değil, sanrısal cehennemler, metamorfozik hayvanlar, girdaplar, oyuklar, ‘biyohomo’ ve düşkıranlar olacaktır.
Bosch yaşadığı çağın çevreninde, acınası bir yaratık olarak, yeryüzünden  geçmiş,   ama içine düştüğü-düşürüldüğü cehennemi can havliyle resmederek, belki sonradan geleceklere, olacakları muştulayıp!  Tanrı’nın insana bağışladığı en ‘insansı’ yeti olan usu çağrılamaya çabalamıştır. Belki  yaşadıklarının da bir düş olduğu sanısıyla, onların bedenlenişini görmek istemiş, cismani tine kavuşturma yoluyla, ‘acımasız gerçekle’ yüz yüze gelmekten kurtulduğu umarına kapılarak, olası her ölümlünün baş vurmak isteyip, bin bir hevesle  özendiği, ama esinin kime bağışlandığının bilinmediği, -adına sanat dediğimiz- üzünçlerle beslenmiş bağışlar ırmağında yıkandığını düşlemek istemiştir.
Füssli bu nedenle tamda Bosch’un bir tilmizi, döneminin yarasa ruhuyla örselenmiş, yadsınamamış ama zamanın tansıdığı (unutuşlar ırmağı), gizil, solgun bir gölgesidir. Çünkü ortaçağ kapanmış, rönesans ve reform yaşanmış ama yine de sağ duyu adına, ‘human’ adına, güllerin savaşı sürmekte, kitleler ezilmekte, Robespiyer ölerek, Antuvanetler kefensiz gömülmektedir. (Severim kanı, anamın rahminde olduğu ve giyotin sepetine dolduğu için!)           
İşte bu zaman diliminde at koşturan, masalların cinperisi, bir esin yalvacı olan Füssli, sanata ve yaşama ilişkin görüşlerini bir betikte toplamayı düşünerek, tanrısal duyunçla kargışlanmış yaratma edimini, ruhun yedi rengiyle harmanlayıp, boşluğun belleğindeki tayfa savurarak; ‘Aforizmalar’ adında sesleme dönüştürdüğü  yapıtını ortaya çıkarmış.  Sanata bir bakış, sanatçıya bir yordam, Şekspiryen yaşamada gönül indirmeyen  bir selam olan yapıtından ilgi çekici bazı kesitleri, artık özleme dönüşmüş bir sözcükle; paylaşmak isterim.
(32)En zayıf, en bayağı ve en sıkıcı sanatçılar, hemen her zaman en güç, en saygın ve en yakıcı konularla uğraşmayı tercih ederler. (33) Her kim ki değersiz bir nesneye değer kazandırır, işte o güç, coşku ve saygınlık sahibidir. (47) Yaratı, hayat verir, buluş hayatı keşfeder. (57) Parıldama bayağılığın sığınağıdır. (62) Niteliksizlik kendini gizler. (103) Karma güzelliklerden oluşan bir kütleyi yoğurarak ideal bir biçim elde etmeyi aklınızdan bile geçirmeyin; çünkü doğada nelerin türdeş ve olası olduklarını kavramadıkça, dünyaya bir yaratıktan başka bir şey getiremezsiniz: kusursuz kadını yaratmak için Agrigente’nin güzelliklerini bir araya getiren Zeuksis bunu gayet iyi biliyordu.
Sanatın aç ve anaç hayaleti adına Füssli’den bir başka algı ve alıntımız şudur: (239) Zaman ve eylem şiirin, uzam ve figür plastik sanatların hammaddeleridir. Öyleyse şiir doruk noktasına, zamanı bir süre için ertelediği ve eylemi somutlaştırdığı anda ulaşır; plastik sanatlar ise, mermer ya da tuvali kanatlandırdığı ve şimdiki anın ışıltılarını geçmişe ve geleceğe yansıtabildiği anda. Gerekçe: Konular olumlu, etkisiz ya da itici olabilir. Birinciler buluşun gönüllü hizmetçisi,  elverişli gereçleridir, buluş ikincilere bir diğer ve ilginç bir yan katar, üçüncülerden ise yalnızca uygulama sayesinde kurtulabilir, çünkü yalnızca uygulama, onun gereçler konusundaki yenilgisini engelleyebilir. Laokoon, Haimon ve Antigone, Niobe ve kızları, kör edilmiş Elymos, Ananie’nin ölümü, Lystra’nın şehit olması; bunlar dertlerini bir uzmana olduğu kadar bilgisiz birine de aynı açıklıktaki işaretlerle anlatabilen somut konulardır; yüreklerde dehşet ve acımadan kaynaklanan bir cana yakınlığın oluşmasına neden olurlar. Çocuk’a Kutsal Kitap çevirisini sunan Aziz Hieronymus, Bakire’nin ayaklarının dibinde, yengin Venüs’ün şükranlarıyla karşılaşan Aziz Petrus, insanlığı genel olarak çok fazla ilgilendirmeyen bu türden adaksal konular, bizi sanatçının becerikli düzenlemeleri ve yüce, tutkulu esrimesi sayesinde bunca etkilemektedir; -ama buluşun tüm güçlerini, uygulamanın da tüm yeteneklerini, yalnızca ve yalnızca kendisine yönelik gerçek ilgimizin sezginin yakalayamadığı bir motiften kaynaklandığı- bir eylem ya da bir olay, örneğin can çekişen Alkestis, Eudamidas’ın vasiyeti ya da Demetrius’un bunalımının nedenleri gibi bir konu karşısında duygulanmamız amacıyla boşa harcandığını görmek son derece üzücüdür.

Yüzyıllar öncesinde, Füssli’nin sanata ilişkin görüşlerinden; işte bir defne dalı sunuldu ki bizlere; Yeşu’ya göre, Gibeon deresinde güneş, Ayalon deresinde yüzende aymış. Geçmiş zamanda Belh hükümdarları varmış. Norveç denizlerinin dev yılanı süzülüyor gemilerin üstünde, özgürlük kanıtlanamaz ve kavram, temel bir ahlak sorunuymuş Kant’a göre, Vedere Napoli e poi morire, Napoli’yi görmeden ölme... Rembrandt’ın, Plautus’un Önündeki İsa’sı ve Lievens’in Lazarus’un Dirilişi. Senatörler,  çağımızda bir engizisyon sahnesi, örneğin Hutu ve Tutsilerin birbirini yokedişi, dokuzyüzondört ve kırkdört dekovilleri, ortadoğu cehennemi, Vietkong-Kamboçya seyrüseferi...  Diyesim kromozom replikasyonları yada kıvançla sahiplendiğim keçi otlakları gibi insanlığın genositi sürüyor.
Bakın İlhan Berk, Bosch ve Füssli duyarlığında düşündüklerini usanç dolu tininde (‘Düşünmek İstemiyorum’ adıyladır) nasılda söylüyor, ama sözümüz ‘Et di Brutus’ derken, bir diğerinde ‘Aşkolsun’ biçeminde yansılanabilir ve ancak sezgiyle kanıtlanabilir;
Bu dünya kadar eski bir şey yok. Gök sayrılı. Güneş sıradan. Ağaçlar acemi. Her sabah devesiyle işe gidiyor bir Bedevi. Her akşam kuşunu dolaştırıyor iki Çinli. Bir yinelemedir dünya. Bin yıl sonrayı görüyor bir ağaç. Bin yıl sonrayı bir dinozor. Gazali, kendini 7’ye benzetirdi. Homeros her sabah yürürdü. Göz için yeni bir şey yok. Korkunçluk bunda. Zaman benim tarlamdır mı diyordu Goethe? Bilmek istemiyorum. Oturduğu yerden Montevideo’yu görüyor bir ev. Sandalye kentsoylu. Pencere feodal. Su, belleksiz çıktı. Tin yalnız. Ben çocukken ırmak olmak istedim. Irmaklar hep çağırdı beni. Düşünmek istemiyorum. Dünya benim yerime düşünüyor.
Söz öldü. Tunç: Monarşik. Demir: Demokratik. Bir akşam durup dururken dünyanın yaşlandığını gördüm. Görmek yordu beni.

Ve boşunalığın başka bir şiiri ki monarka ağıttır; ‘Üç Mezar Karşısında’ dile gelmiş ve insansı görkünün, aynı  kaygılarla aynı kapıları çaldığı, küskün sessizliğin  dışa vurumunda, söyleyenle Kydrara’da karşılaşmıştır: İskitli değil, Etrüsklü hiç / Üç kral yatar orda / Biri iyi, biri kötü / Biri hiç bir şey değil!  /  Selçuklu değil, Osmanlı hiç / Üç padişah yatar orda / Biri iyi, biri kötü / Biri, hiç bir şey değil...
....
Zamanın, yanımızdan kayarak geçtiği  bir boşlukta yüzerken, insanlar görüyorum... Nasılsınız diyorum, tapuyu çözdüreceğiz diyor. Zaman yanımızdan kayarak geçiyor. Onları gene görüyorum, nasılsınız diyorum;  gene tapuyu çözdüreceğiz diyor... Yanımızdan zaman kayarak geçiyor... Füssli, loş bir ışıkta Aforizmalar’ı yazıyor. Yüzyıllar sonra biri onu düşlesin diye, ama düşleyen hep düşlenilendir. Yaratanın düşlediği yaratılanken, yaratılanın düşlediği yaratan olmamış mıdır. Sevmekte sevilmek arzusundan başka nedir ki denildiğinde yanılmış mıyızdır…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder