18 Mayıs 2019 Cumartesi

YİTİK CENNET


“Burada hiç bir şey yokken aşk vardı, her
şey yok olduğunda gene aşk olacaktır.”


I
Ikra
Zebur, Tevrat, Furkan, İncil
Mezmur bir,
Yazı günahlarımızı çoğaltır.

Dur Quasimodo
Paranın dediği olur.
Osmanlı’nın biricik sömürgesi El Salvador
San Salvador’da yaptırdığım saat kulesi

Bir şeye ne kadar yaklaşırsan o kadar uzaklaşır.
Führer’in ay da sakladığı füzelerimsi gibi

Dil, din, ırk, ulus, kutsal kitaplar…
Yazılanın ötesinde ne var…
Yazılmayanlar?..
Borges öyküsü gibi

İki denizlerin savunucusuyum ben.

Balat kapısından girdim içeri
Yarim çok oldu mu burdan geçeli
Ben onu görmedim o beni gördü
Poraki poraki vamoz poraki

Altı keçi kaplangı, üstü insan
Pan!..
Uzaylarda dolaşır…

Karın aşırı çokluğu insanı çıldırtılabilir
Kutuplarda yaşayanlarda görülen, kuzey yöresi!
Ve iç yüzü pek anlaşılamayan Pibloktok adlı bir histeri türü,
Aralarında yankılama (duyulan sözcüklerin anlamsızca yinelenmesi)
Ve karda çırılçıplak gezinmek gibi belirtilere yol açar.

Doğrumsu
Kaplangaç bedeniyle yüzen Elize sarayım..

Kederden mi neden bilmem
Sararmış rengi ruhsarın
Senin için bak nasıl ağlar
Yanar bu aşık-ı zarın

Ağarsa saçların
Kâfi bana çeşm-i füsunkârın
Senin için bak nasıl ağlar
Yanar bu aşık-ı zarın

Tears heaven…
Akranlarım altın elma diyor buna
Tenis oynayan Lenin

Gimnosofistlerdendim
Para ruhsal enerjinin taşıyıcısı
Enderun cücelerinden Bahri Bey’i tanıdım
Ve…
Vergin olan aşk kuşuydu o
Epsom tuzuyla yıkayıp doğduk ölüme ve öldük doğuma, dediğimiz bir kabir sualiyle
Sıvı ekmek, denizel ortam ve ağ atarak balıklara
Ve Balkanlar’a geçerek yaşamıştık at üstünde ve yemekler yemiştik
Nesnelerle varolmaya çalışmak ve dizgi hatalarıyla yazdığım Ulysses romanı

Osuruk ağacından buzağı doğuranların partisine katıldık sonra
Heisenberg’in belirsizlik ilkesine saygıyla dedim yaşam gölgelerle giriştiğimiz savaş
Gerçeğin öte yakasına geçemeden ölüp gideceğiz filan
Yaşam bir gölge oyunu

17 Mayıs 2019 Cuma


Bir yazar olmak için

- içki, sigara ya da uyuşturucu alabilirsin. Çılgın, eşcinsel, tek kollu ya da epilepsi olabilirsin. Iyi kitaplar yazmak için gerekli olan tek şey iyi bir yazar olmak. Evet, sana tavsiye ederim, sarhoş ya da sarhoş değil, ya da bir epilepsi ya da çılgın bir saldırının ortasında eksik olan elinle aşk yapma.

- bir inşaat işçisi inşa ettiği evi bedene, bir terzi, bir terzi yaptığı kıyafeti giymek için, bir yazar kendi kitabı okuyucu olamaz. Bir kitap, okuyucuların içine koydukları şey. Hiçbir yazar kendi kelime yeni bir anlam olabilir. Eğer bunu olabilir, kitabı tekrar yazmalısın.

- Hikaye hakkında söylediği en iyi şey Edgar Poe ' nun nathaniel hawthorne hakkında yazdığı. Reproduciéndolo şeyleri kolaylaştırmaya niyetim yok. Onu yalnız bulman gerekecek. Bir yazar hazine avcısı. Onları keşfet ya da değil. Bu, bir yazar kütüphanesi ve aynı zamanda kültürlü insanların adının mobilya arasındaki tek fark.

- Metin düzeltmek ya da onları. Toltstoi yedi kez savaş ve barış yazdı; Stendhal Parma ' nın ve gün içinde sona erdi. Tek sorun, toltstoi veya stendhal olmak için nasıl düzelt.

- Hiç kimse bir kitap yazmadı. Sadece taslak yazılır. Harika bir yazar en güzel taslağı yazar.

- yazarlar ve yayıncılar bir romanın bir hikaye kadar önemli olduğunu düşünüyor. Onlara inanma. Sadece daha uzun.

- Geçtiğimi, hikayenin en zor cinsiyet olduğunu iddia ediyor. Onlara da inanma. Sadece daha kısa. Hikaye, asla denemek zorunda olmayanlar için zor. Poe için çok kolaydı, cortázar, çehov ya da hemingway için de.

- Orijinal olmaya çalışma ya da dikkat çekmek yok. Bunu almak için masal ya da roman yazmaya gerek yok, sokağa çıplak çıkmak yeter.

- "üç gün sonra tekrar onu ziyaret et" Yazabilirsin. Ama sadece tam olarak emin olmak için (sakın söyleme) bu üç gün içinde karakterine ne oldu ve neden üç gün ve bir hafta değil? Bir yıl.

- karışıklık aynı belirsizlik değil. Bir hikayenin her zaman bir sonu vardır. Iki ya da daha fazla akıbet önermek istiyorsanız, bu akıbet tek bir son: buna belirsizlik denir. Eğer hiç kimse bir şey anlamıyor, buna kafa karışıklığı denir.

- Önemli olan tarif değil. Bir ayak pozisyonu, neredeyse her durumda, ayakkabı rengi daha önemlidir.

- Stil dediğimiz şey gramer ötesinde olur. Aynı şey değil: " pencere orada " " pencere orada ". bir durumda uzay, diğer, nesne. Tüm Sözdizimi Dünya ' nın bir gebe.

- Bilgi ve edebiyat kaynağı ' nda saymak bir eylemdir. Saf mantık eleştirisi, Kant ' ın neden olduğunu bize anlatır, şiir, düz destanı; Pisagor teoremi, hipotenüs karesi. Insan tek hayvan.

- Cortázar eskiden nereye gittiğini bilmeden hikayelerine başladığını söylerdi. Ona inanma. En iyi masal, bunu bildiğimi biliyordum, ama bildiğimi bilmiyordum.

- büyük yazarlar hikayenin sonunu göz ardı eder, bir sonraki bölümde karakter ne yapacak, bir önceki plana bağlı değil. Onlara güvenemezsin, ama ölçülü ol. Diyelim ki 150. sayfaya kadar, kendi kitabını çok az bilmek zaten saçma.

- Borges, Kafka, proust, joyce, arlt, Bernhard ' e dikkat edin. Bu göz kamaştırıcı adadın ya da çok yoğun evrenler dikkat et. Dövme gibi sözlerini dayak. Bu insanlar böyle yazardı: böyleydi.

- "yazar olmak" dan küçük kuş.

Ölümsüzler sayfa paylaşımı.

16 Mayıs 2019 Perşembe

ODYSSEİA
Zaman eğrilerinde yükselen anomali, elektral sensörler, plazma roketleri ve uzaklarda yücelen, kozmosun eşikleri.
Acınası nöronlar, sinir bilim yöreleri, sikloid yurtluk, küçük buzul çağları, günlükleri sensemayanın, stratosfer, anti Arktika ve Zelandia'nın çileleri.
İntegral modellerimiz, poliklorobifenil, kozmolojik iribaşlar, konuşan makine, ksenon, mavi gökadamız ve eksenel elektrik magazinleri.
Lityumun sancıları, fasikulasyon drozofila, sülfat kutuları, iyonlar, halorhodopsin günler, asetik asit ve yeşil geceler.
Yayılan siyah ışık, ölüm bisikletleri, hamur kataloglar, -gerçekler kuramımız, düşler pratiğimizdir-.
Buz karotları, Huaynaputina yanardağı, soğurmalar ve dur duraksız ağlarda, dalgalanıp duran Yukon melodileri.
Deltoid viyadükler, tautochrone, hiperbolik kosinüsler, Avicenna, Avercamp ve avernus kompozitörleri.
Işıktan kılıçlar, eARTh kadar iri üvey anamız ve çılgın mimarisiyle, yalnızca bizim görebildiğimiz, şeytan tapınağımız...



BİR YENİ ÇAĞ MESELİ
‘Aforizmalar’

Gösterge bilimci Umberto Eco; gerçek yaşamda, Napolyon’un Elbe adasında sürgünde ölmediğini,  Britanyalı süvarilerce kaçırıldığını, ya da günün birinde Einstein’ın yanıldığını öğrenebiliriz, ‘gerçellik’ ne yazık ki değiştirilebilir, ama kurguların dünyasında Emma Bovary ölmüşse, artık gerçekten ölmüştür, onu bir daha diriltemeyiz. Bundan ötürü teoremde  gerçeklerin değiştirilememesi gerekirken, tam aksine kurguların dünyası değiştirilemez ve dokunulamazdır diyor...
Bu parça andante mi çalınır, allegro mu, bilinemez ama; Rahibin biri kırlarda dolaşıyormuş, uçsuz bucaksız arpa tarlalarından geçerken, köylünün biriyle lafa tutuşmuş, sözün kızıştığı bir anda rahip demiş ki: Kutsal kitaplarda her şey var!.. Köylü şaşkınlıkla tarlaları göstermiş ve buradan kaç ekmek çıkar oda var mı demiş. Rahip bozuntuya vermeyerek: efendimiz bilmediğimiz şeyleri ehline sorun diyor deyince, köylü başını sallamış ve değirmenci bilir ama o zaman kutsal kitaplara ne gerek var demiş...
Bu mantık yürütümü gene de sakıncalıdır, çünkü Hz Ömer, Kur’an dışındaki  kitaplar için: Bu kitaplarda yazılanlar Kur’an’da varsa bunlara gerek yok, Kur’an’da yoksa bunlara ne gerek var demiştir!.. Dogmatizmin insan soyuna yönelik bir tür sapmaya yol açacağını söylemeye bilmem gerek var mıdır.  Tanrı dört kitap göndermiştir, Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’an, bunların en kâmil ve yetkin olanı Kur’an denilir ve diyelim ki Kur’an’da her şey vardır ve başka hiç bir kitabı okumaya gerek yoktur ama bu düşünceyi ilk önce din ehli ve ulema bozarak, karşı çıkar; bir sürü içtihat, meal ve tefsirlerle sizi boğuntuya getirir ve yanında da armağan olarak bir Kur’an verir. Bu açımlara Johann Heinrich Füssli’nin Aforizmalar adlı yapıtından ötürü sürükleniyoruz. Füssli, 1741 Zürich doğumlu (Ölüm 1825 Londra) bir heimatlos (yurtsuz), William Blake ile dostluk kurup Royal Akademi’nin kapısından içeri girebilmiş bir tuval büyücüsü. Sihirli paletiyle erotizm ve düşsel fantastiği önelleyerek, görkünç ve yadırgatıcı anıştırmalarla dolu tablolarında, sürrealizmin ilkincilerinden biri  olmuştur diyebiliriz. Yapıtları Homerik ağızla, Nibelungen destanları ve Shakespeare diyalektinin gizençli görsel yorumları olarak kabul edilir. St Paul katedralinde elementlere dönüşmüş uykusunu sürdüren Füssli’nin yapıtları, günümüzde Tate Galeri ve Zürich’teki Kunsthaus’ta sergilenmektedir. 

Bilinçaltının kıvrımlarında kalıp, ikindi güneşinde yaşanmış, yalımlarla gelen bir düş gibi, Kurosava’nın  Dreams’ında parodik bir anıştırması canlandırılmış (belki buda bir düş) bir öykü var: Ressam ormanda büyük bir utku içinde ağaçları resmetmektedir, oradan geçen Japon köylüsü: Bir rüzgarın ürperttiği ağaçlara, bir ressamın  tuvalindeki  (cansız ) ormana bakmaktadır. Filmde sahne bu görüntülerle biter. Öyküde ise köylü ressama ne yaptığını sorar, ressam ağaçları yapıyorum der, köylünün söylediğiyse, orada gerçeği varken niçin yapıyorsun olur.  Burada gerçek sanatın göreceli de olsa bir tanımı yatmaktadır. Köylü belki bilisizce de olsa şunu demek ister: Sanat benim anlağımı tersileyen şeydir. Bu durumda doğada gördüğü ağacı bir kez daha görmek istememektedir, eğer görecek ise artık bu ağacın kendisi olmamalıdır, hiç olmazsa aynadaki bir yansısı (mekantif görecelik) ya da anlaktaki öznel tersinirlik, örneğin tutuşmuş bir ağaç veya tûba (kökü yukarda dalları aşağıda) gibi meleksi bir primitiflik; usdışı bir yapıntı izlerini taşımalıdır.

Füssli’yi, skolastik çağ sonlarındaki, rönesans öncülleri olan Hieronymus Bosch ve  Brueghel’le çağdaş sanırdım (!), Ken Russell’in Gotik filminde, Mary Shelley ya da E.A. Poe’ya,  bir gönderme olarak düşündüğüm süslü pirinç karyolada -çığlıksı bir fısıltıyla- aniden beliren satyr ya da büyücü kara cüceyi bir Füssli tablosu olarak hayal ettiğimi düşünebilirim.  Nedir ki özellikle Bosch’un tabloları bir düşkıran, acınçla umarsızlaşmış, çıkar yoldan yoksun paralayıcı bir ruhun, ‘usdışı’ çığlıklarını anıştıran bir haykırı, bir son iç çekiştir sanki...  Ressam, bu tabloları yaparken, günahsızların yakılışına ortak olmuş; arınmış, tanrıça  yüzleriyle, kulakları çınlatan ‘cadı’ yankılamaları altında, eli sepetli kızların yaşamdan koparılışına tanıklık etmiş ve dilencilerin, dilsizlerin, körlerin, sefihlerin tükenişine, tanrısal cezalara çarptırılmalarına, sanki  önayak olmak durumunda bırakılmıştır. Hieronymus, resimleriyle günah çoğaltan, göksel yargılar peşinde koşmuş; ama düşkün yaşamını yeryüzünde  sürdürmüş bir azizdir. Çünkü o engizisyonun tam ortasında bulunmuş, insanın insanı kurban ettiği, kanibalist (insan eti yiyici) bir dünyada, tanrı sözcüsü papanın, haktanırlığı onun elinden olan kralın vasıtasız vergilerle, bir veba salgını gibi çöktüğü kara Avrupası’nda, apokaliptik bir holacaust kıskacında, özkıyıcı bir yaşam sürmek zorunda kalmıştır.
Bunun belirtisi sıradan öylesinelikler değil, sanrısal cehennemler, metamorfozik hayvanlar, girdaplar, oyuklar, ‘biyohomo’ ve düşkıranlar olacaktır.
Bosch yaşadığı çağın çevreninde, acınası bir yaratık olarak, yeryüzünden  geçmiş,   ama içine düştüğü-düşürüldüğü cehennemi can havliyle resmederek, belki sonradan geleceklere, olacakları muştulayıp!  Tanrı’nın insana bağışladığı en ‘insansı’ yeti olan usu çağrılamaya çabalamıştır. Belki  yaşadıklarının da bir düş olduğu sanısıyla, onların bedenlenişini görmek istemiş, cismani tine kavuşturma yoluyla, ‘acımasız gerçekle’ yüz yüze gelmekten kurtulduğu umarına kapılarak, olası her ölümlünün baş vurmak isteyip, bin bir hevesle  özendiği, ama esinin kime bağışlandığının bilinmediği, -adına sanat dediğimiz- üzünçlerle beslenmiş bağışlar ırmağında yıkandığını düşlemek istemiştir.
Füssli bu nedenle tamda Bosch’un bir tilmizi, döneminin yarasa ruhuyla örselenmiş, yadsınamamış ama zamanın tansıdığı (unutuşlar ırmağı), gizil, solgun bir gölgesidir. Çünkü ortaçağ kapanmış, rönesans ve reform yaşanmış ama yine de sağ duyu adına, ‘human’ adına, güllerin savaşı sürmekte, kitleler ezilmekte, Robespiyer ölerek, Antuvanetler kefensiz gömülmektedir. (Severim kanı, anamın rahminde olduğu ve giyotin sepetine dolduğu için!)           
İşte bu zaman diliminde at koşturan, masalların cinperisi, bir esin yalvacı olan Füssli, sanata ve yaşama ilişkin görüşlerini bir betikte toplamayı düşünerek, tanrısal duyunçla kargışlanmış yaratma edimini, ruhun yedi rengiyle harmanlayıp, boşluğun belleğindeki tayfa savurarak; ‘Aforizmalar’ adında sesleme dönüştürdüğü  yapıtını ortaya çıkarmış.  Sanata bir bakış, sanatçıya bir yordam, Şekspiryen yaşamada gönül indirmeyen  bir selam olan yapıtından ilgi çekici bazı kesitleri, artık özleme dönüşmüş bir sözcükle; paylaşmak isterim.
(32)En zayıf, en bayağı ve en sıkıcı sanatçılar, hemen her zaman en güç, en saygın ve en yakıcı konularla uğraşmayı tercih ederler. (33) Her kim ki değersiz bir nesneye değer kazandırır, işte o güç, coşku ve saygınlık sahibidir. (47) Yaratı, hayat verir, buluş hayatı keşfeder. (57) Parıldama bayağılığın sığınağıdır. (62) Niteliksizlik kendini gizler. (103) Karma güzelliklerden oluşan bir kütleyi yoğurarak ideal bir biçim elde etmeyi aklınızdan bile geçirmeyin; çünkü doğada nelerin türdeş ve olası olduklarını kavramadıkça, dünyaya bir yaratıktan başka bir şey getiremezsiniz: kusursuz kadını yaratmak için Agrigente’nin güzelliklerini bir araya getiren Zeuksis bunu gayet iyi biliyordu.
Sanatın aç ve anaç hayaleti adına Füssli’den bir başka algı ve alıntımız şudur: (239) Zaman ve eylem şiirin, uzam ve figür plastik sanatların hammaddeleridir. Öyleyse şiir doruk noktasına, zamanı bir süre için ertelediği ve eylemi somutlaştırdığı anda ulaşır; plastik sanatlar ise, mermer ya da tuvali kanatlandırdığı ve şimdiki anın ışıltılarını geçmişe ve geleceğe yansıtabildiği anda. Gerekçe: Konular olumlu, etkisiz ya da itici olabilir. Birinciler buluşun gönüllü hizmetçisi,  elverişli gereçleridir, buluş ikincilere bir diğer ve ilginç bir yan katar, üçüncülerden ise yalnızca uygulama sayesinde kurtulabilir, çünkü yalnızca uygulama, onun gereçler konusundaki yenilgisini engelleyebilir. Laokoon, Haimon ve Antigone, Niobe ve kızları, kör edilmiş Elymos, Ananie’nin ölümü, Lystra’nın şehit olması; bunlar dertlerini bir uzmana olduğu kadar bilgisiz birine de aynı açıklıktaki işaretlerle anlatabilen somut konulardır; yüreklerde dehşet ve acımadan kaynaklanan bir cana yakınlığın oluşmasına neden olurlar. Çocuk’a Kutsal Kitap çevirisini sunan Aziz Hieronymus, Bakire’nin ayaklarının dibinde, yengin Venüs’ün şükranlarıyla karşılaşan Aziz Petrus, insanlığı genel olarak çok fazla ilgilendirmeyen bu türden adaksal konular, bizi sanatçının becerikli düzenlemeleri ve yüce, tutkulu esrimesi sayesinde bunca etkilemektedir; -ama buluşun tüm güçlerini, uygulamanın da tüm yeteneklerini, yalnızca ve yalnızca kendisine yönelik gerçek ilgimizin sezginin yakalayamadığı bir motiften kaynaklandığı- bir eylem ya da bir olay, örneğin can çekişen Alkestis, Eudamidas’ın vasiyeti ya da Demetrius’un bunalımının nedenleri gibi bir konu karşısında duygulanmamız amacıyla boşa harcandığını görmek son derece üzücüdür.

Yüzyıllar öncesinde, Füssli’nin sanata ilişkin görüşlerinden; işte bir defne dalı sunuldu ki bizlere; Yeşu’ya göre, Gibeon deresinde güneş, Ayalon deresinde yüzende aymış. Geçmiş zamanda Belh hükümdarları varmış. Norveç denizlerinin dev yılanı süzülüyor gemilerin üstünde, özgürlük kanıtlanamaz ve kavram, temel bir ahlak sorunuymuş Kant’a göre, Vedere Napoli e poi morire, Napoli’yi görmeden ölme... Rembrandt’ın, Plautus’un Önündeki İsa’sı ve Lievens’in Lazarus’un Dirilişi. Senatörler,  çağımızda bir engizisyon sahnesi, örneğin Hutu ve Tutsilerin birbirini yokedişi, dokuzyüzondört ve kırkdört dekovilleri, ortadoğu cehennemi, Vietkong-Kamboçya seyrüseferi...  Diyesim kromozom replikasyonları yada kıvançla sahiplendiğim keçi otlakları gibi insanlığın genositi sürüyor.
Bakın İlhan Berk, Bosch ve Füssli duyarlığında düşündüklerini usanç dolu tininde (‘Düşünmek İstemiyorum’ adıyladır) nasılda söylüyor, ama sözümüz ‘Et di Brutus’ derken, bir diğerinde ‘Aşkolsun’ biçeminde yansılanabilir ve ancak sezgiyle kanıtlanabilir;
Bu dünya kadar eski bir şey yok. Gök sayrılı. Güneş sıradan. Ağaçlar acemi. Her sabah devesiyle işe gidiyor bir Bedevi. Her akşam kuşunu dolaştırıyor iki Çinli. Bir yinelemedir dünya. Bin yıl sonrayı görüyor bir ağaç. Bin yıl sonrayı bir dinozor. Gazali, kendini 7’ye benzetirdi. Homeros her sabah yürürdü. Göz için yeni bir şey yok. Korkunçluk bunda. Zaman benim tarlamdır mı diyordu Goethe? Bilmek istemiyorum. Oturduğu yerden Montevideo’yu görüyor bir ev. Sandalye kentsoylu. Pencere feodal. Su, belleksiz çıktı. Tin yalnız. Ben çocukken ırmak olmak istedim. Irmaklar hep çağırdı beni. Düşünmek istemiyorum. Dünya benim yerime düşünüyor.
Söz öldü. Tunç: Monarşik. Demir: Demokratik. Bir akşam durup dururken dünyanın yaşlandığını gördüm. Görmek yordu beni.

Ve boşunalığın başka bir şiiri ki monarka ağıttır; ‘Üç Mezar Karşısında’ dile gelmiş ve insansı görkünün, aynı  kaygılarla aynı kapıları çaldığı, küskün sessizliğin  dışa vurumunda, söyleyenle Kydrara’da karşılaşmıştır: İskitli değil, Etrüsklü hiç / Üç kral yatar orda / Biri iyi, biri kötü / Biri hiç bir şey değil!  /  Selçuklu değil, Osmanlı hiç / Üç padişah yatar orda / Biri iyi, biri kötü / Biri, hiç bir şey değil...
....
Zamanın, yanımızdan kayarak geçtiği  bir boşlukta yüzerken, insanlar görüyorum... Nasılsınız diyorum, tapuyu çözdüreceğiz diyor. Zaman yanımızdan kayarak geçiyor. Onları gene görüyorum, nasılsınız diyorum;  gene tapuyu çözdüreceğiz diyor... Yanımızdan zaman kayarak geçiyor... Füssli, loş bir ışıkta Aforizmalar’ı yazıyor. Yüzyıllar sonra biri onu düşlesin diye, ama düşleyen hep düşlenilendir. Yaratanın düşlediği yaratılanken, yaratılanın düşlediği yaratan olmamış mıdır. Sevmekte sevilmek arzusundan başka nedir ki denildiğinde yanılmış mıyızdır…

13 Mayıs 2019 Pazartesi

ASTERİON



'Her kim ki öğrenmek istemiyordur; Tanrı indinde en büyük kâfir odur.'



Bildir ki, siyah bir yıldızın  yüreğinde dönüp duran nevralji, mavi bir gün batımı ve hiperaktif druidler. Su çöllerinde salınan uçsuz bucaksız topraklarımız ve evreni kırmızı bir çizgi gibi algılayan sensörler ve sülfirik asite doyurulmuş yamaçlar, lilyum siloları ve bulutlarda büyüyen şeyler. Siklamen bahçeleri, ölü sayıcılar ve gregoryen pratikleri pigmelerin ve ufuklarda aslanağzı deltoidler ve yavaşça kanat çırparak uzaklaşmakta çipler.

Bildir ki, atalarımız ışıyan gettolarda, cin atları lazer plantasyonlarında ve ekonomikasyon örgütler, hipodromlarda sürüp giden genosid ve palyatif çözümlemeler. Biyonik dünyalarımızın predatorları prangalı armadiller, uzaklarda uçsuz bucaksız konvoyları Vega'nın, apronları ve jet akıntılarıyla Bellatriks ve parıldayarak sönüp giden gökadalar ve ötüşen bülbülleri, ipek kanatlı örümcekleriyle Virgo ışılağı.

Bildir ki, glikoz okyanusları, nöronik evren, köpüren hidrojen yuvaları, uçurumlarda melek ve şeytanlarıyla Quetzalcoatl ve karanlıklarda gürültüyle kükreyen tanrıları Guadalquivir'in. Tilkicik yıldızları ve eARTh, dinmeyen gözyaşlarıyla 'Homohome'lar ve Havva Anamız. Evrilerek geçip giden zamanlar ve salyaları, dönüp duran çarklarıyla, boşluklarda yitip giden sarı duman.

Bildir ki, peygamberler peygamberimiz İksion, atını süren Farisi ve tepelerde gülüşerek oynaşan sayısız mastodon ve kocamaya yüz tutmuş, yedi kapılı Tebai ve ölüyor işte Abşalom ve yıkılmakta olan ve bir zümrüdanka gibi, hep küllerinden doğan, ışıltılar içindeki Asterion!..

7 Mayıs 2019 Salı

MİNOTAUR


'Savaştığınız şeyin kendisini üretmesine olanak tanıyan 
araçları yok etmedikçe savaştığınız şeyin kölesi olursunuz.'

'Köşede astrolojik  kılları, vandal çatısıyla bir adam 
belirdi, konuşması uyku ilacı gibiydi.'

Gözlerim olmadan düşünemiyorum.
Bedenim olmadan göremiyorum.
Şiirsiz yaşayamıyorum.
Ölümün dünyasında yapayalnızım ben.
Büyülerle kol kola
Karanlığın kardeşliği
Tanrının komşularıyla
Kızlarıyla
Şeytanın kılavuzluğu
Meleklerle çekişirken...
Kedrai'de yaşadım ben
İki üstü iki ve bilinmez kere.
Yüzlerce kez ölebilirim
Ruhum alaşımlar ve tozlar için çalışıyordur.
Biliyorum rüzgârlar
Sonsuza dek varlar.
Sonsuza dek
Oradalar.
Ölümsüz yaşamak ne tuhaf
Evrenler ve cüce tanrının düşlerinde
Yaşıyorum ben inanılmaz bir yerde.
İnanılmazlık içinde.
Benliğim ve unutulmaz anılarım
Yokluğumla dinmeyen acılarım
Şarkılarım karanlıkları inleten
Uçurumlar boyunca koşuyorum
Hiç bitmeyen boşluklarda
Karanlık koridorlarda
Dönüp dolaşıyorum.
Başladığım yere dönüyorum sonunda.
Kendime sarılmış buluyorum kendimi.
Acıyla gülüyorum.
Kahkahayla.
Ben Minotaurum!..

1 Mayıs 2019 Çarşamba

ULYSSES'E GÖRE İNCİL




(Seslerin varlığıdır evren ve düşlerin, ışık tozlarıyla çocukların. Wagneryen bir operetin ve her gün içine girilen o şeyin. Saat beş de çıkmadan önce, bir kant içebilir miyim diye sorabilirim ona, bir kovuktan girer gibi, gerçekte bir kitabım ben diyebilirim. Bir  tanrının öyküsüyümdür belki de, imdadıma yetişmezse biri, zındanımdan yekinecek gücüm yok benim. Havada yürüyebilir miyim, yuvama döndüğümü görebilir miyim. İşte uyanıyorum ve kapımın zilini çalıyorum, Berenice'deyim biliyorum... Evrenimiz dengelerin  eşitsizliğine odaklıdır ve güçlerin savaşımına, aktif ve provokatif kodlar bellidir, isterik olabilen, otantik yaratıklar, örülmüş saçlar ve materyallerle doludur. Kışkırtan arzu, gölgelerin akışı, figürler ve formülatif varlığın tinsel tözüyle yüklüdürler. Tanrı cüsse ve cüceliğin kaprisleri, büyü ve becerilerin adıdır, kutsanan bir varoluş biçimi, yaşanabilen her şeyden kaynaklanan tiksinç doyum, apaçık varlığını sürdürecek denli pervasızdır. İsteri ve anomali, onun ana damarlarıdır.)


Sıçrayarak yürüyordum, aç bir kelebek gibi 
Belki siber bir uşak olabilirim 
Satürn karnavalında kapuçino dağıtan
Belki tüysüz bir gergedan ya da  bir domuz.

Evrende hiç kimse düşünmüyordur belki de
Belki de salt kendini düşünüyordur evren
Pütürlü katkılar ve kabarcıklarla.

Sürgit alıntı yığınına dönüşüyorum ben
Düşündüğüm hiç bir şey yok, hiç bir zaman
Kim olduğumu bilecekte değilim, bir insan.

Şeytan değilim, tanrı değilim; Hiç Kimse'yim ben.
Kendi uçurumuna doğru koşan;
Siber bir uşak olabilirim ben.

İman eden biri değilim
Beppo'yum kütüphanede, kedi ya da Japon Müziği
Umut kanatlı bir şeydir belki de
Ama benim ayaklarım, sürekli yerde.

Çürük kıllı dişleriyle, alev göğüslü biriyim ben
Kitapçı bir marangozun kitabı
Bir resif manzarası ya da düş karıştırıcı bir fiyort.

Kızlarla besleniyorum yine de
Güneş çiçeği gibi açıyor, ısırıyorum onları
Özgürlük diye adlar veriyorum topraklarına
Ve emel denizlerine haykırıyorum
Belki de ben bir babanın oğluyum.

Zulüm için çok yetenekliyimdir belki de
Saf öç ve yazgının orduları içinde 
Yaratılmış biri gibi hep gonzalo içiyorum
Sayrılar sayrısı ve minik  kırlardan ödünç kalan
Fare kapanı tuzaklarla, cin ülkelerine savrulan.

Yavaşlayan okyanusta yürüyebilirim
Çünkü bir kitap olabilirim ben
Gittikçe yücelen ve olmayan sayfalarıyla
Belki bir gün ya da bir sonraki gün okunabilirim.