18 Mayıs 2019 Cumartesi

pandül


SARKAÇ
(Pandül)
Yokluk, insansıl olanın ürettiği bir kavram olarak, varlığıyla; varlığı düşünmemize, töz ve nen olarak tinsel alanını genişletmemize olanak tanırken, varlıkta yine kendinin üretebildiği bir kavram olarak yokluğu düşünmemize, algı sınırlarının içinde devinmemize olanak tanıyor, izin veriyor. 
Peki, varlık ve yokluk dışında henüz düşün alanının içinde varsayıp tutamadığımız ne, ussal kavramlarımızın çerçevesinde yer etmesini sağlayamadığımız olabilirliklerin, olasılıkların harmanı ne, o nerde, kim o, bir töz mü... Onu tanrı kavramı ile geçiştirip sınırlıyor muyuz yoksa, tanrı soyut bir kapılım, kapsanım olarak
bizim erinç içinde olmamızı sağlayan bir araç, bir arka plan konumunda mı, yoksa tanrıyı aşabilmek ve ötelerinde bir düşünce ya da olabilirlikler okyanusunun içinde yüzebilmek bizi daha büyük çıkmazlara mı sürükleyecek ve yoksa bir kozada bildiklerimiz aritmetik hızla artarken, bilmediklerimizin geometrik biçimde artmasına neden olması, bilinmeyenin katlanıp çoğalması, kimliğimizin bunalımlarını artıracak diye mi korkuyoruz, durağan konumda aşılması gereken tanrı değilse, düşünce alanımıza nelerin girmesi gerekiyor, hangi düşünsel yapıyı, parçalanım, dağılım ve toplanımları anlağımızın sınırları içine buyur etmeliyiz henüz bilemiyoruz biz...
Öyleyse aşılması gereken biziz, özbeöz kendimiz. Temel sorun buysa henüz hiç bir şey bilmiyoruz demektir. Bir illüzyon ve normatif adlandırma, format çağlarında olmadığımızı kim söyleyebilir.
Gelecek çağlarda sanat ve düşünce kurumsallaşacak, bireyler yok olacak ve gruplar, kurumlar varlığımızın düşünsel devinim ve evrimsel akışına ön ayak olacaklar, düşünce kendi başına üreyen tüzel bir kişilik olacak artık ama evrenin ve varoluşun gizini hiç bir zaman bilip  ele geçiremeyeceğiz biz. Soyutuz diye bir soyutlama değil bu, o sürekli değişen ve gelişen bir organizma, bilgilerimizle gelişip değişen, bilgilerimiz ona paralel olarak değişip değişecek ve sonsuza dek sürecektir bu paradoks... Bilgi sonsuzsa, ki öyledir, değişimde sonsuzdur, algıda ayrıklar bütünüyle yol alabilen bir sonsuzluk olabilecektir, günün birinde bilgi kotlama ve bakış açısı ise eğer ve bir sınırlama ve vücut bulma ya da bedenleştirme ise bilgi, bir kısırlaştırma ya da daraltma biçimi olarak, doğmadığımızı savlayabiliriz, değişkenlik ve öğrenim görecelidir, gerçekte töz.
Öyleyse düşünsemede bildiklerimiz bir anlamda bilmediklerimizdir bizim. Bilmediklerimizde, rafın ya da duvarın arkası erişemediklerimiz belki de göremediklerimizdir, onlar henüz bilinmeyen sınıflamasına bile girmeyen, girmesi gerekmeyen, oluşum dışı birer mekaniklik, çark birliği veya gözlerimiz ve ellerimizin amigdala ile ortak ürünleri olan yokluğunda ötesindeki -şimdiki gibi- varsayımları olabilir. Ama savın her türlüsü bir gerçekliktir ve düşünce varlıktır aynı zamanda... Bütün bunlar bu nedenle bir düş diyebiliriz çünkü varlar. Var olan düşlenen, düşlenen var olandır. 
Sonuçta kendimizi aşamıyoruz, varız ama yok denecek kadarda cüziyiz biz. Ne acı, ama belki her şey cüzi ve belki her şey devasa, yetersiziz aynı zamanda... Evet yazıdan daha güçlü olan, olabilen çok şey var, algı var. Sözcüklere sığmayan, sözün görmediği bilmediği sınırsız şeyler var, bütün diğerlerinden güçlü olan bir ruh var örneğin, dibimizde ve bize ne kadar yakın ama bizden sonsuzlayın uzakta o... Bir ruhu bütünüyle harflere nasıl dökebiliriz, biz bunu bile yapamadık ve gerçekleştiremedik henüz, öyle sonsuz ki biz onun komik bir parçasıyız, belki sır onda saklıdır ama o bizi görüyor biz onu göremiyoruz, bütününü görmemiz olası değil. 
Öyleyse bildiklerimiz de, bilmediklerimiz de, rafın ve duvarın ardında görmediklerimiz, göremediklerimizde bir düş gerçekte!.. Her şey bir düş. Çünkü başı sonu belli olmayan her şey ancak bir düş olabilir. Ona düş diyen biziz ve düş kendimiziz!..
ulus fatih
4.08.2013 Paz 14:27
  • Siz
TEİN
 
 Bir sorunu yaratan bilinç, o sorunu çözemez, çözebilmek için, o sorunun üstünde bir bilinç olması gerekir biçiminde bir açını düşünelim. Tüme varım, tümden gelim ve türümüz açısından her tür çözümsellik soyutlama alanları yaratırsa da, bir sorunu sonuçta, o sorunsalı yaratan, yaşayan, algılayan bilincin çözebilmesi gerekir diye düşünebiliriz, bir üst bilinç olarak kendini aşsa bile, köklü çözüm, öz bilincin türevleriyle olasıdır, bir üst yükselen bilinç midir, yoksa tanrısal olanı arayışa yönelecek bilinç midir, bunu bilemiyoruz. 
Bir üst bilincin sorunu çözdüğünü ya da ortadan kaldırdığını düşünelim, sorunun öznesi için bir kesinlemeyi gerektirmiyor olsa da, yardımlaşma, dayanışma ve ortak bilinci çağrıştırıyorsa da, ayrışma, bölünme ve üstün güce tapınma mottosunu da çağrıştırabileceği için, sonsuz bekleyiş, hiççilik ve kozmik tapınma alışkanlığının sürmesine yol açabilecektir. 
Her us bir başka elementtir. Gerçekte sorunu çözemeyecek bilinç, onu yaratamaz diye düşünebilmeliyiz, bilinç öyledir ki bazen baş edilmezleşen sorun, çözümden daha komplike, daha yüksek bir düş gücünün ürünü olabilir. Örneğin, ateşi bir solukta söndürmek, ateşin egzistanse oluşu ya da sorunsallığından çok daha minimal bir tavır içerebilir. 
Diyesim sorun çözümden daha karmaşık bir yapı içerdiğinde ki olabilir, onu çözen bilinç üreten bilincin bir alt bilincine de dönüşebiliyordur, sorunu kavrayamayan bilinç, onu çözemez diye düşünebiliriz, sorunun üstünde bir performans göstermeliyiz amaçlı bir söylem ise, olağan ve gerektiğinden de yalın bir yaklaşım olabilecektir artık ve elbette kabulü gereklidir ama, sorun durağanlaşmış, ötelenmiş ya da ortadan kaldırılmış olsun diyelim, ne ki, gerçek şu ki çözüm, o sorunu yaratan bilinç tarafından gerçekleşmiş olmadıkça, çözülme tanımının alanı içinde kabul edilme olanağını veremeyecektir, sorun kendini yaratan bilincin özdeşidir, çözüm de o bilinç tarafından sağlanmadığı sürece, kozmik etkileşim ve tepkileşim noktasında bağlaşıksız bir bağlanım, evrensel töz açısından bir gerçellik hatası, yapıntı düzensizliği, somut inandırıcılık kavramında zaaf ve bozum, sonsuz düzlemde öze ilişkin yeknesaklıklar içerir, çözüm özün paralelidir, sorunun öznesi sorunu üretiyor ama çözemiyorsa, gerçellikte, sorunun öznesi olmaktan da çıkar, bu noktada çözüm üretemediğinde, sorunu sorgulaması da doğaldır, çünkü sorunu üreten, çözümü üretemiyorsa, sorun kendisinin bağlaşıklığı temelinden çıkacaktır temelinde, sorun algı ve bilinç alanından çıkacak, sorun niteliğini yitirmiş olacaktır, kötücül olan, sürekli bir üst bilincin çözdüğü sorun bir yazgıya, bir alışkanlığa dönüşecektir, yalın anlamda kendini geliştiren bilinç ise bir üst bilinç değil, sorunu çözümleyen bilinçtir, bir üst bilincin çözdüğü sorun tanrısal olana yaklaşım ve yaslanma bilincini doğuran bilinçtir ve sorun gerçekte çözülmüş değil özümsenmiş, absorbe edilmiş olur ki bu yaklaşım bizi doğa üstü davranışları ululamamıza yol açacak bir yaklaşım biçimine de dönüşebilir, elbirliği, ortak bilinç ve soruna karşı geliştirilmiş yüksek bilinç kavramları göz alıcı bir empati oluştursa da, varılan kozmik noktada, tapınma, hurafe ve hiyerarşik gerilimi kışkırtacağı ya da sürekli varsayacağı göz önüne alınacak olursa, bu yaklaşımın sakıncalarını kabul edebilmeliyiz, sorun varyasyonlarla ve pakala onu olgulayan bilinç tarafından çözülebilmeli, arayış kavramımızı çelişik ve çatışık düzlemde sapmalara yol açmayacak bir çağrışımı edinmemizi sağlayacak açına dönüşebilmelidir, bu nedenle, savlanan yaklaşıma tam bir güvenç duyulamıyorsa da, aksi tanıtlanmış da olsa, bu yaklaşım açınların değişkenliği, çözümünde değişkenliğini gerektirir kuralı uyarınca, belirtmeye çalıştığımız gibi ileri sürülebilirliğini koruyabilmelidir. 
Çünkü o zaman, tanrının, varlığın içinde olan başka bir varlığın görüntüsü ya da onun görüntüsünün içindeki, sezilmez bir varlığın yansısı olduğunu mu düşüneceğiz çözümün!.. Bu bizi sonsuza dek öz güvenden yoksun bırakacak ve sürekli çözümün değil sorunun varlıkları olduğumuza ilişkin bir algı kapısının açılmasına yol açacaktır.
Bu nedenle, bir üst bilinç tanımlaması, dayanışma ve çabanın yüksekliği, bilincin ilerleyişi gibi kavramları çağrıştırıyor olsa da, yoldan çıkma, savrulma, olağanüstü güçlere tapınma ve anlakta sorunun sürekli yinelenmesi olasılığını da çağrıştırdığı için, dilin ve tekniğin evinde sorunu çözecek olan ancak öz bilincimizdir kavramını da yerleştirmeye çalışmamız, tanımlamayı yeniden yapmamız ve öz güven açısından bakışımızı bu biçimde değiştirmemiz, olasılıklar açısından daha iyicil sonuçlara yol açacaktır diye bir öngörü geliştirebilmeliyiz. 
Felsefe, sezgi ve dil gelişimi sağlayarak değişkenliğin öncüsüdür, görevi de budur ama, tanrıyı anlayan var mı ki, onu yeryüzüne indirebilelim diye düşünebilirsek de, sürekli göklerde aranan bir tanrının hiç bir zaman yanımızda olmayacağını da düşünebilmeliyiz.
YİTİK CENNET


“Burada hiç bir şey yokken aşk vardı, her
şey yok olduğunda gene aşk olacaktır.”


I
Ikra
Zebur, Tevrat, Furkan, İncil
Mezmur bir,
Yazı günahlarımızı çoğaltır.

Dur Quasimodo
Paranın dediği olur.
Osmanlı’nın biricik sömürgesi El Salvador
San Salvador’da yaptırdığım saat kulesi

Bir şeye ne kadar yaklaşırsan o kadar uzaklaşır.
Führer’in ay da sakladığı füzelerimsi gibi

Dil, din, ırk, ulus, kutsal kitaplar…
Yazılanın ötesinde ne var…
Yazılmayanlar?..
Borges öyküsü gibi

İki denizlerin savunucusuyum ben.

Balat kapısından girdim içeri
Yarim çok oldu mu burdan geçeli
Ben onu görmedim o beni gördü
Poraki poraki vamoz poraki

Altı keçi kaplangı, üstü insan
Pan!..
Uzaylarda dolaşır…

Karın aşırı çokluğu insanı çıldırtılabilir
Kutuplarda yaşayanlarda görülen, kuzey yöresi!
Ve iç yüzü pek anlaşılamayan Pibloktok adlı bir histeri türü,
Aralarında yankılama (duyulan sözcüklerin anlamsızca yinelenmesi)
Ve karda çırılçıplak gezinmek gibi belirtilere yol açar.

Doğrumsu
Kaplangaç bedeniyle yüzen Elize sarayım..

Kederden mi neden bilmem
Sararmış rengi ruhsarın
Senin için bak nasıl ağlar
Yanar bu aşık-ı zarın

Ağarsa saçların
Kâfi bana çeşm-i füsunkârın
Senin için bak nasıl ağlar
Yanar bu aşık-ı zarın

Tears heaven…
Akranlarım altın elma diyor buna
Tenis oynayan Lenin

Gimnosofistlerdendim
Para ruhsal enerjinin taşıyıcısı
Enderun cücelerinden Bahri Bey’i tanıdım
Ve…
Vergin olan aşk kuşuydu o
Epsom tuzuyla yıkayıp doğduk ölüme ve öldük doğuma, dediğimiz bir kabir sualiyle
Sıvı ekmek, denizel ortam ve ağ atarak balıklara
Ve Balkanlar’a geçerek yaşamıştık at üstünde ve yemekler yemiştik
Nesnelerle varolmaya çalışmak ve dizgi hatalarıyla yazdığım Ulysses romanı

Osuruk ağacından buzağı doğuranların partisine katıldık sonra
Heisenberg’in belirsizlik ilkesine saygıyla dedim yaşam gölgelerle giriştiğimiz savaş
Gerçeğin öte yakasına geçemeden ölüp gideceğiz filan
Yaşam bir gölge oyunu

17 Mayıs 2019 Cuma


Bir yazar olmak için

- içki, sigara ya da uyuşturucu alabilirsin. Çılgın, eşcinsel, tek kollu ya da epilepsi olabilirsin. Iyi kitaplar yazmak için gerekli olan tek şey iyi bir yazar olmak. Evet, sana tavsiye ederim, sarhoş ya da sarhoş değil, ya da bir epilepsi ya da çılgın bir saldırının ortasında eksik olan elinle aşk yapma.

- bir inşaat işçisi inşa ettiği evi bedene, bir terzi, bir terzi yaptığı kıyafeti giymek için, bir yazar kendi kitabı okuyucu olamaz. Bir kitap, okuyucuların içine koydukları şey. Hiçbir yazar kendi kelime yeni bir anlam olabilir. Eğer bunu olabilir, kitabı tekrar yazmalısın.

- Hikaye hakkında söylediği en iyi şey Edgar Poe ' nun nathaniel hawthorne hakkında yazdığı. Reproduciéndolo şeyleri kolaylaştırmaya niyetim yok. Onu yalnız bulman gerekecek. Bir yazar hazine avcısı. Onları keşfet ya da değil. Bu, bir yazar kütüphanesi ve aynı zamanda kültürlü insanların adının mobilya arasındaki tek fark.

- Metin düzeltmek ya da onları. Toltstoi yedi kez savaş ve barış yazdı; Stendhal Parma ' nın ve gün içinde sona erdi. Tek sorun, toltstoi veya stendhal olmak için nasıl düzelt.

- Hiç kimse bir kitap yazmadı. Sadece taslak yazılır. Harika bir yazar en güzel taslağı yazar.

- yazarlar ve yayıncılar bir romanın bir hikaye kadar önemli olduğunu düşünüyor. Onlara inanma. Sadece daha uzun.

- Geçtiğimi, hikayenin en zor cinsiyet olduğunu iddia ediyor. Onlara da inanma. Sadece daha kısa. Hikaye, asla denemek zorunda olmayanlar için zor. Poe için çok kolaydı, cortázar, çehov ya da hemingway için de.

- Orijinal olmaya çalışma ya da dikkat çekmek yok. Bunu almak için masal ya da roman yazmaya gerek yok, sokağa çıplak çıkmak yeter.

- "üç gün sonra tekrar onu ziyaret et" Yazabilirsin. Ama sadece tam olarak emin olmak için (sakın söyleme) bu üç gün içinde karakterine ne oldu ve neden üç gün ve bir hafta değil? Bir yıl.

- karışıklık aynı belirsizlik değil. Bir hikayenin her zaman bir sonu vardır. Iki ya da daha fazla akıbet önermek istiyorsanız, bu akıbet tek bir son: buna belirsizlik denir. Eğer hiç kimse bir şey anlamıyor, buna kafa karışıklığı denir.

- Önemli olan tarif değil. Bir ayak pozisyonu, neredeyse her durumda, ayakkabı rengi daha önemlidir.

- Stil dediğimiz şey gramer ötesinde olur. Aynı şey değil: " pencere orada " " pencere orada ". bir durumda uzay, diğer, nesne. Tüm Sözdizimi Dünya ' nın bir gebe.

- Bilgi ve edebiyat kaynağı ' nda saymak bir eylemdir. Saf mantık eleştirisi, Kant ' ın neden olduğunu bize anlatır, şiir, düz destanı; Pisagor teoremi, hipotenüs karesi. Insan tek hayvan.

- Cortázar eskiden nereye gittiğini bilmeden hikayelerine başladığını söylerdi. Ona inanma. En iyi masal, bunu bildiğimi biliyordum, ama bildiğimi bilmiyordum.

- büyük yazarlar hikayenin sonunu göz ardı eder, bir sonraki bölümde karakter ne yapacak, bir önceki plana bağlı değil. Onlara güvenemezsin, ama ölçülü ol. Diyelim ki 150. sayfaya kadar, kendi kitabını çok az bilmek zaten saçma.

- Borges, Kafka, proust, joyce, arlt, Bernhard ' e dikkat edin. Bu göz kamaştırıcı adadın ya da çok yoğun evrenler dikkat et. Dövme gibi sözlerini dayak. Bu insanlar böyle yazardı: böyleydi.

- "yazar olmak" dan küçük kuş.

Ölümsüzler sayfa paylaşımı.

16 Mayıs 2019 Perşembe

ODYSSEİA
Zaman eğrilerinde yükselen anomali, elektral sensörler, plazma roketleri ve uzaklarda yücelen, kozmosun eşikleri.
Acınası nöronlar, sinir bilim yöreleri, sikloid yurtluk, küçük buzul çağları, günlükleri sensemayanın, stratosfer, anti Arktika ve Zelandia'nın çileleri.
İntegral modellerimiz, poliklorobifenil, kozmolojik iribaşlar, konuşan makine, ksenon, mavi gökadamız ve eksenel elektrik magazinleri.
Lityumun sancıları, fasikulasyon drozofila, sülfat kutuları, iyonlar, halorhodopsin günler, asetik asit ve yeşil geceler.
Yayılan siyah ışık, ölüm bisikletleri, hamur kataloglar, -gerçekler kuramımız, düşler pratiğimizdir-.
Buz karotları, Huaynaputina yanardağı, soğurmalar ve dur duraksız ağlarda, dalgalanıp duran Yukon melodileri.
Deltoid viyadükler, tautochrone, hiperbolik kosinüsler, Avicenna, Avercamp ve avernus kompozitörleri.
Işıktan kılıçlar, eARTh kadar iri üvey anamız ve çılgın mimarisiyle, yalnızca bizim görebildiğimiz, şeytan tapınağımız...



BİR YENİ ÇAĞ MESELİ
‘Aforizmalar’

Gösterge bilimci Umberto Eco; gerçek yaşamda, Napolyon’un Elbe adasında sürgünde ölmediğini,  Britanyalı süvarilerce kaçırıldığını, ya da günün birinde Einstein’ın yanıldığını öğrenebiliriz, ‘gerçellik’ ne yazık ki değiştirilebilir, ama kurguların dünyasında Emma Bovary ölmüşse, artık gerçekten ölmüştür, onu bir daha diriltemeyiz. Bundan ötürü teoremde  gerçeklerin değiştirilememesi gerekirken, tam aksine kurguların dünyası değiştirilemez ve dokunulamazdır diyor...
Bu parça andante mi çalınır, allegro mu, bilinemez ama; Rahibin biri kırlarda dolaşıyormuş, uçsuz bucaksız arpa tarlalarından geçerken, köylünün biriyle lafa tutuşmuş, sözün kızıştığı bir anda rahip demiş ki: Kutsal kitaplarda her şey var!.. Köylü şaşkınlıkla tarlaları göstermiş ve buradan kaç ekmek çıkar oda var mı demiş. Rahip bozuntuya vermeyerek: efendimiz bilmediğimiz şeyleri ehline sorun diyor deyince, köylü başını sallamış ve değirmenci bilir ama o zaman kutsal kitaplara ne gerek var demiş...
Bu mantık yürütümü gene de sakıncalıdır, çünkü Hz Ömer, Kur’an dışındaki  kitaplar için: Bu kitaplarda yazılanlar Kur’an’da varsa bunlara gerek yok, Kur’an’da yoksa bunlara ne gerek var demiştir!.. Dogmatizmin insan soyuna yönelik bir tür sapmaya yol açacağını söylemeye bilmem gerek var mıdır.  Tanrı dört kitap göndermiştir, Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’an, bunların en kâmil ve yetkin olanı Kur’an denilir ve diyelim ki Kur’an’da her şey vardır ve başka hiç bir kitabı okumaya gerek yoktur ama bu düşünceyi ilk önce din ehli ve ulema bozarak, karşı çıkar; bir sürü içtihat, meal ve tefsirlerle sizi boğuntuya getirir ve yanında da armağan olarak bir Kur’an verir. Bu açımlara Johann Heinrich Füssli’nin Aforizmalar adlı yapıtından ötürü sürükleniyoruz. Füssli, 1741 Zürich doğumlu (Ölüm 1825 Londra) bir heimatlos (yurtsuz), William Blake ile dostluk kurup Royal Akademi’nin kapısından içeri girebilmiş bir tuval büyücüsü. Sihirli paletiyle erotizm ve düşsel fantastiği önelleyerek, görkünç ve yadırgatıcı anıştırmalarla dolu tablolarında, sürrealizmin ilkincilerinden biri  olmuştur diyebiliriz. Yapıtları Homerik ağızla, Nibelungen destanları ve Shakespeare diyalektinin gizençli görsel yorumları olarak kabul edilir. St Paul katedralinde elementlere dönüşmüş uykusunu sürdüren Füssli’nin yapıtları, günümüzde Tate Galeri ve Zürich’teki Kunsthaus’ta sergilenmektedir. 

Bilinçaltının kıvrımlarında kalıp, ikindi güneşinde yaşanmış, yalımlarla gelen bir düş gibi, Kurosava’nın  Dreams’ında parodik bir anıştırması canlandırılmış (belki buda bir düş) bir öykü var: Ressam ormanda büyük bir utku içinde ağaçları resmetmektedir, oradan geçen Japon köylüsü: Bir rüzgarın ürperttiği ağaçlara, bir ressamın  tuvalindeki  (cansız ) ormana bakmaktadır. Filmde sahne bu görüntülerle biter. Öyküde ise köylü ressama ne yaptığını sorar, ressam ağaçları yapıyorum der, köylünün söylediğiyse, orada gerçeği varken niçin yapıyorsun olur.  Burada gerçek sanatın göreceli de olsa bir tanımı yatmaktadır. Köylü belki bilisizce de olsa şunu demek ister: Sanat benim anlağımı tersileyen şeydir. Bu durumda doğada gördüğü ağacı bir kez daha görmek istememektedir, eğer görecek ise artık bu ağacın kendisi olmamalıdır, hiç olmazsa aynadaki bir yansısı (mekantif görecelik) ya da anlaktaki öznel tersinirlik, örneğin tutuşmuş bir ağaç veya tûba (kökü yukarda dalları aşağıda) gibi meleksi bir primitiflik; usdışı bir yapıntı izlerini taşımalıdır.

Füssli’yi, skolastik çağ sonlarındaki, rönesans öncülleri olan Hieronymus Bosch ve  Brueghel’le çağdaş sanırdım (!), Ken Russell’in Gotik filminde, Mary Shelley ya da E.A. Poe’ya,  bir gönderme olarak düşündüğüm süslü pirinç karyolada -çığlıksı bir fısıltıyla- aniden beliren satyr ya da büyücü kara cüceyi bir Füssli tablosu olarak hayal ettiğimi düşünebilirim.  Nedir ki özellikle Bosch’un tabloları bir düşkıran, acınçla umarsızlaşmış, çıkar yoldan yoksun paralayıcı bir ruhun, ‘usdışı’ çığlıklarını anıştıran bir haykırı, bir son iç çekiştir sanki...  Ressam, bu tabloları yaparken, günahsızların yakılışına ortak olmuş; arınmış, tanrıça  yüzleriyle, kulakları çınlatan ‘cadı’ yankılamaları altında, eli sepetli kızların yaşamdan koparılışına tanıklık etmiş ve dilencilerin, dilsizlerin, körlerin, sefihlerin tükenişine, tanrısal cezalara çarptırılmalarına, sanki  önayak olmak durumunda bırakılmıştır. Hieronymus, resimleriyle günah çoğaltan, göksel yargılar peşinde koşmuş; ama düşkün yaşamını yeryüzünde  sürdürmüş bir azizdir. Çünkü o engizisyonun tam ortasında bulunmuş, insanın insanı kurban ettiği, kanibalist (insan eti yiyici) bir dünyada, tanrı sözcüsü papanın, haktanırlığı onun elinden olan kralın vasıtasız vergilerle, bir veba salgını gibi çöktüğü kara Avrupası’nda, apokaliptik bir holacaust kıskacında, özkıyıcı bir yaşam sürmek zorunda kalmıştır.
Bunun belirtisi sıradan öylesinelikler değil, sanrısal cehennemler, metamorfozik hayvanlar, girdaplar, oyuklar, ‘biyohomo’ ve düşkıranlar olacaktır.
Bosch yaşadığı çağın çevreninde, acınası bir yaratık olarak, yeryüzünden  geçmiş,   ama içine düştüğü-düşürüldüğü cehennemi can havliyle resmederek, belki sonradan geleceklere, olacakları muştulayıp!  Tanrı’nın insana bağışladığı en ‘insansı’ yeti olan usu çağrılamaya çabalamıştır. Belki  yaşadıklarının da bir düş olduğu sanısıyla, onların bedenlenişini görmek istemiş, cismani tine kavuşturma yoluyla, ‘acımasız gerçekle’ yüz yüze gelmekten kurtulduğu umarına kapılarak, olası her ölümlünün baş vurmak isteyip, bin bir hevesle  özendiği, ama esinin kime bağışlandığının bilinmediği, -adına sanat dediğimiz- üzünçlerle beslenmiş bağışlar ırmağında yıkandığını düşlemek istemiştir.
Füssli bu nedenle tamda Bosch’un bir tilmizi, döneminin yarasa ruhuyla örselenmiş, yadsınamamış ama zamanın tansıdığı (unutuşlar ırmağı), gizil, solgun bir gölgesidir. Çünkü ortaçağ kapanmış, rönesans ve reform yaşanmış ama yine de sağ duyu adına, ‘human’ adına, güllerin savaşı sürmekte, kitleler ezilmekte, Robespiyer ölerek, Antuvanetler kefensiz gömülmektedir. (Severim kanı, anamın rahminde olduğu ve giyotin sepetine dolduğu için!)           
İşte bu zaman diliminde at koşturan, masalların cinperisi, bir esin yalvacı olan Füssli, sanata ve yaşama ilişkin görüşlerini bir betikte toplamayı düşünerek, tanrısal duyunçla kargışlanmış yaratma edimini, ruhun yedi rengiyle harmanlayıp, boşluğun belleğindeki tayfa savurarak; ‘Aforizmalar’ adında sesleme dönüştürdüğü  yapıtını ortaya çıkarmış.  Sanata bir bakış, sanatçıya bir yordam, Şekspiryen yaşamada gönül indirmeyen  bir selam olan yapıtından ilgi çekici bazı kesitleri, artık özleme dönüşmüş bir sözcükle; paylaşmak isterim.
(32)En zayıf, en bayağı ve en sıkıcı sanatçılar, hemen her zaman en güç, en saygın ve en yakıcı konularla uğraşmayı tercih ederler. (33) Her kim ki değersiz bir nesneye değer kazandırır, işte o güç, coşku ve saygınlık sahibidir. (47) Yaratı, hayat verir, buluş hayatı keşfeder. (57) Parıldama bayağılığın sığınağıdır. (62) Niteliksizlik kendini gizler. (103) Karma güzelliklerden oluşan bir kütleyi yoğurarak ideal bir biçim elde etmeyi aklınızdan bile geçirmeyin; çünkü doğada nelerin türdeş ve olası olduklarını kavramadıkça, dünyaya bir yaratıktan başka bir şey getiremezsiniz: kusursuz kadını yaratmak için Agrigente’nin güzelliklerini bir araya getiren Zeuksis bunu gayet iyi biliyordu.
Sanatın aç ve anaç hayaleti adına Füssli’den bir başka algı ve alıntımız şudur: (239) Zaman ve eylem şiirin, uzam ve figür plastik sanatların hammaddeleridir. Öyleyse şiir doruk noktasına, zamanı bir süre için ertelediği ve eylemi somutlaştırdığı anda ulaşır; plastik sanatlar ise, mermer ya da tuvali kanatlandırdığı ve şimdiki anın ışıltılarını geçmişe ve geleceğe yansıtabildiği anda. Gerekçe: Konular olumlu, etkisiz ya da itici olabilir. Birinciler buluşun gönüllü hizmetçisi,  elverişli gereçleridir, buluş ikincilere bir diğer ve ilginç bir yan katar, üçüncülerden ise yalnızca uygulama sayesinde kurtulabilir, çünkü yalnızca uygulama, onun gereçler konusundaki yenilgisini engelleyebilir. Laokoon, Haimon ve Antigone, Niobe ve kızları, kör edilmiş Elymos, Ananie’nin ölümü, Lystra’nın şehit olması; bunlar dertlerini bir uzmana olduğu kadar bilgisiz birine de aynı açıklıktaki işaretlerle anlatabilen somut konulardır; yüreklerde dehşet ve acımadan kaynaklanan bir cana yakınlığın oluşmasına neden olurlar. Çocuk’a Kutsal Kitap çevirisini sunan Aziz Hieronymus, Bakire’nin ayaklarının dibinde, yengin Venüs’ün şükranlarıyla karşılaşan Aziz Petrus, insanlığı genel olarak çok fazla ilgilendirmeyen bu türden adaksal konular, bizi sanatçının becerikli düzenlemeleri ve yüce, tutkulu esrimesi sayesinde bunca etkilemektedir; -ama buluşun tüm güçlerini, uygulamanın da tüm yeteneklerini, yalnızca ve yalnızca kendisine yönelik gerçek ilgimizin sezginin yakalayamadığı bir motiften kaynaklandığı- bir eylem ya da bir olay, örneğin can çekişen Alkestis, Eudamidas’ın vasiyeti ya da Demetrius’un bunalımının nedenleri gibi bir konu karşısında duygulanmamız amacıyla boşa harcandığını görmek son derece üzücüdür.

Yüzyıllar öncesinde, Füssli’nin sanata ilişkin görüşlerinden; işte bir defne dalı sunuldu ki bizlere; Yeşu’ya göre, Gibeon deresinde güneş, Ayalon deresinde yüzende aymış. Geçmiş zamanda Belh hükümdarları varmış. Norveç denizlerinin dev yılanı süzülüyor gemilerin üstünde, özgürlük kanıtlanamaz ve kavram, temel bir ahlak sorunuymuş Kant’a göre, Vedere Napoli e poi morire, Napoli’yi görmeden ölme... Rembrandt’ın, Plautus’un Önündeki İsa’sı ve Lievens’in Lazarus’un Dirilişi. Senatörler,  çağımızda bir engizisyon sahnesi, örneğin Hutu ve Tutsilerin birbirini yokedişi, dokuzyüzondört ve kırkdört dekovilleri, ortadoğu cehennemi, Vietkong-Kamboçya seyrüseferi...  Diyesim kromozom replikasyonları yada kıvançla sahiplendiğim keçi otlakları gibi insanlığın genositi sürüyor.
Bakın İlhan Berk, Bosch ve Füssli duyarlığında düşündüklerini usanç dolu tininde (‘Düşünmek İstemiyorum’ adıyladır) nasılda söylüyor, ama sözümüz ‘Et di Brutus’ derken, bir diğerinde ‘Aşkolsun’ biçeminde yansılanabilir ve ancak sezgiyle kanıtlanabilir;
Bu dünya kadar eski bir şey yok. Gök sayrılı. Güneş sıradan. Ağaçlar acemi. Her sabah devesiyle işe gidiyor bir Bedevi. Her akşam kuşunu dolaştırıyor iki Çinli. Bir yinelemedir dünya. Bin yıl sonrayı görüyor bir ağaç. Bin yıl sonrayı bir dinozor. Gazali, kendini 7’ye benzetirdi. Homeros her sabah yürürdü. Göz için yeni bir şey yok. Korkunçluk bunda. Zaman benim tarlamdır mı diyordu Goethe? Bilmek istemiyorum. Oturduğu yerden Montevideo’yu görüyor bir ev. Sandalye kentsoylu. Pencere feodal. Su, belleksiz çıktı. Tin yalnız. Ben çocukken ırmak olmak istedim. Irmaklar hep çağırdı beni. Düşünmek istemiyorum. Dünya benim yerime düşünüyor.
Söz öldü. Tunç: Monarşik. Demir: Demokratik. Bir akşam durup dururken dünyanın yaşlandığını gördüm. Görmek yordu beni.

Ve boşunalığın başka bir şiiri ki monarka ağıttır; ‘Üç Mezar Karşısında’ dile gelmiş ve insansı görkünün, aynı  kaygılarla aynı kapıları çaldığı, küskün sessizliğin  dışa vurumunda, söyleyenle Kydrara’da karşılaşmıştır: İskitli değil, Etrüsklü hiç / Üç kral yatar orda / Biri iyi, biri kötü / Biri hiç bir şey değil!  /  Selçuklu değil, Osmanlı hiç / Üç padişah yatar orda / Biri iyi, biri kötü / Biri, hiç bir şey değil...
....
Zamanın, yanımızdan kayarak geçtiği  bir boşlukta yüzerken, insanlar görüyorum... Nasılsınız diyorum, tapuyu çözdüreceğiz diyor. Zaman yanımızdan kayarak geçiyor. Onları gene görüyorum, nasılsınız diyorum;  gene tapuyu çözdüreceğiz diyor... Yanımızdan zaman kayarak geçiyor... Füssli, loş bir ışıkta Aforizmalar’ı yazıyor. Yüzyıllar sonra biri onu düşlesin diye, ama düşleyen hep düşlenilendir. Yaratanın düşlediği yaratılanken, yaratılanın düşlediği yaratan olmamış mıdır. Sevmekte sevilmek arzusundan başka nedir ki denildiğinde yanılmış mıyızdır…

13 Mayıs 2019 Pazartesi

ASTERİON



'Her kim ki öğrenmek istemiyordur; Tanrı indinde en büyük kâfir odur.'



Bildir ki, siyah bir yıldızın  yüreğinde dönüp duran nevralji, mavi bir gün batımı ve hiperaktif druidler. Su çöllerinde salınan uçsuz bucaksız topraklarımız ve evreni kırmızı bir çizgi gibi algılayan sensörler ve sülfirik asite doyurulmuş yamaçlar, lilyum siloları ve bulutlarda büyüyen şeyler. Siklamen bahçeleri, ölü sayıcılar ve gregoryen pratikleri pigmelerin ve ufuklarda aslanağzı deltoidler ve yavaşça kanat çırparak uzaklaşmakta çipler.

Bildir ki, atalarımız ışıyan gettolarda, cin atları lazer plantasyonlarında ve ekonomikasyon örgütler, hipodromlarda sürüp giden genosid ve palyatif çözümlemeler. Biyonik dünyalarımızın predatorları prangalı armadiller, uzaklarda uçsuz bucaksız konvoyları Vega'nın, apronları ve jet akıntılarıyla Bellatriks ve parıldayarak sönüp giden gökadalar ve ötüşen bülbülleri, ipek kanatlı örümcekleriyle Virgo ışılağı.

Bildir ki, glikoz okyanusları, nöronik evren, köpüren hidrojen yuvaları, uçurumlarda melek ve şeytanlarıyla Quetzalcoatl ve karanlıklarda gürültüyle kükreyen tanrıları Guadalquivir'in. Tilkicik yıldızları ve eARTh, dinmeyen gözyaşlarıyla 'Homohome'lar ve Havva Anamız. Evrilerek geçip giden zamanlar ve salyaları, dönüp duran çarklarıyla, boşluklarda yitip giden sarı duman.

Bildir ki, peygamberler peygamberimiz İksion, atını süren Farisi ve tepelerde gülüşerek oynaşan sayısız mastodon ve kocamaya yüz tutmuş, yedi kapılı Tebai ve ölüyor işte Abşalom ve yıkılmakta olan ve bir zümrüdanka gibi, hep küllerinden doğan, ışıltılar içindeki Asterion!..